28 Ocak 2017 Cumartesi

bien habille

ı.

hiç mi yurdun yoktu ki sınırları hep sen tuttun
düşmana hor gözle bakmadın kovmadın yağmacıları
incinmedin incinmeyi hak bilenlerin arasında
gözüne yaygılar çekmedin: körlük, karakış, kumpanya

gümrük afetlerinin bütün bönlükleriyle çöktüğü yakın
yazları adlandırmak için kahrını tescillemen gerekti
püripak olimposlular yadlarını turistlere kaptırdılar
salon turnuvalarına sevdiğimiz reklamların havlularıyla indik
bu sene olimpiyatlar kanlı geçiyor gibi yarasını bir geyik
çiçekler yetişmedi şifaya, atıflar tutmadı hiç, telefonlar açılmadı
dört nala benekli atlar koştururcasına mr.spotnik
yanında tuttuğu vekilini havzanın samurayıyla yarıladı
elsa’nın gözleri ilk dikkatte, mücevherli dikağzı çiçeklerini
berlin zırhı eldiveniyle kapamıştı hücrelerarası localara
conrad’ın bir yüreği önünde, aragon deringören sözel ışıltı
gece alınan kokuların saşkınca yurtları, sevgili patırtılarında görülür
öpülmemiş yarasından çiğdemler dolusu urdular, dumanlı rampalar
örülürdü o gece yangınların dolunayı açmasa, zarif ellerin oluşmasa
lisede olağanüstü yazları, kapalı-sıkıcı-berbat günler olarak hatırlamak
olmasa, şalter atmakta zenci, gül yakmakta iki pis somuncu dübel
sevgililerin sevmesi öldürülmüştü, içinde bir canlı soluyordu harb şuracıkta
başına gerdiğin yaygıyı çıkarıp çocuklarını koruduğundan beri
güzel düşünülmüş hırkalar temin edildi kanserimize karaborsadan
kerebiç satan mersinlere dindik, dindirilmedik sümer sebillerine
yemenimizde haritaları kıskandıran burçlar açardı bezgin
gün eriyip gece çökünce, cibinlikleri aydınlatan lüks lambalar
yanar dururdu, arada bir harcına sarılıp öpülen kedilerle
aşağı sokaklarda bir ihbar haberiydi yumuşacık devrilmelerin
öldürülme günü gelmemişleri savaşlara gönderen
falların din dindiren ıslıkları olduğuna iliştirilen göz
o yaz bütün aksanıyla televizyonlara yaralı kurtlar gönderdi
doğum günlerini unutmanın cürmü meşut iksiriyle
fransızlar hiç de memnun değildi hayatlarından ve
ruslar taze domates yiyememekten çıldırmak üzereydi
bahçemizde açan çiçeklerde yumru, kesik parmaklar miyop
çocukluğun yakın özlemiydi çimlerde koşturmayı engelleyen
tazıların tatlı karınlarını işaret eden tarz sahibi yazlıkçılar
büyümenin riskini en aza indirerek doluştular sahillere
herkesin dilini kaplayan yosun, göğüs katmanlarını oyalayan ter
yerli yerindeydi. haberler değişmedi, değişmedi hikkate hû çeken münbid
yemin. dize değdikçe parlayan deniz, mogherini’yi teskin eden kin
o yaz da her yaz gibi hatasından gayrı yurt bilmeyenlerin
pişmanlığıyla geçeceği söylendi.

bizse o yaz, henüz üzerimizden atamadan kış yurdunun yorgunluğunu
tadilat için girilen saçma diyaloglarla, ustayı ikna edemedik tavanın aktığına
kahvaltılara kapanmaktan kararmış alınlarla, kıvırcık lahana cephelerinden
eve gelirken haber ver örgütlerinden, kıravatına girilmiş iddialardan
erkeklik yağmuruna sığınarak topluca istifa ettik
kalsiyum ve yağ asidi içeren mutfak bilgilerine doğru çevirdik dikkatimizi,
ve ruslar dindiğinde de dindirilmedik, pasaport açan mavi gözler, çekingen
dört sorunun üçünü atlamış ama çok bilge görünen bir diğeri
neydi orada onaran bitkisini eğilip ardıç ağaçlarının tarihine
bana bunlarla gelme demenin dünyayı yaralayan bilgisini
saygıdeğer görünmekle vatman ağırlığına indiren kuvvet
aşkların asansörlerde öldürüldüğü günlerde, bizi kurtaran kuvvet
o tahta göğsünü yontacak bir cumhur arayışın, bir el bakınman
tuzluğa ulaşamayan parmaklarını okşayacak akşam oturmalarında
sıkılıp sessizce sıyrılmaya bir dudak açman nedendi
nedendi çocukları şeker dağıtacağım bahanesiyle savaşa sürmen
çok bilip çok anlamaktan kaynaklı dirseklerin hep kurulmuş yabana
fakat hazin, bu güvensizliğin bir fasih türkçesi yok
dilinde tüy bitenler kabilesinden, aşka cephe açan şehirliler arasında
iki denizin kilidini açacak bir çelebi beklendi durdu
oğulcukların sığındığı canhisarı,
mutluluk odalarının kanıtı olan antoryum
dünyanın pencereleri işaret ettiği günlerde, üzgün
orda olsan ne olurdu.

ıı.

yaz bitmedi ve biz -ayrışmanın şiddetiyle- tahlilleri bekledik
sonuç odaklı yaklaşımlarımız mahler’i şeflikten çıkarmaya yetmedi
marlene dietrich’in yaşama sarılamayan uzuvları, posta direklerinin köpürmesiyle
radyolara doğru sevecenlikler ürettiğimiz büyük şarkıları eskitmedi
o yürek burkan sahilleri alkış toplayıcı tövbekesicilere bağışlamamız
doktor odasında mahsur kalan bir çift menekşenin hatrına bağışlamamız
vaziyet alışımız hatırlanmaz; mültecileri koruyuşumuz bilinmez
dokunulmaz sela verilişimiz, yüzümüz düşerken karnemizdeki kırıklardan
kimimiz sınav sonuçlarını bekledi, kimimiz aldırmadı boyunduruğa
-düşmanlarımızı tanıyorduk; bizi şımartmayı kesen kimse onunla hemşehri
dilimize portakal tadı bırakan her kimse onunla hısım oluyorduk nasılsa
hayal kırıklıkları bahçemize konan kuşları besliyordu
asla vücuda gelmemiş olayların geri tepecek rayihası olmadığı
kerpetenleri dişlediğimizdeki cilanın dul bir ağzı olmasından anlaşılıyordu-
ama içimizde telaşından uçlanan tarım köylerine doğru kalbur göçün
buğdayları ve kökleri, eliçabuk varillere yüklendi yüklenecek
hiçbir ayrıntıda düşmanların strasser hizbinden aşağı yanı yok diyerek
sinekkuşu ve politik gücün bütün makyaj redifleri gestapo’da harçvekil
benzemesin derdik devlete gelen millete de gelmiştir, zeval vermesin
Allah zeval vermesin benzemedik biz yüzümüzü sakındığımız korulukta
ne alman ne rus ne şarapsız izi keçinin, tırmalayan şahin falluslarını
ne iskandinav ne conan ne merker ne keynes ne smith 
kim biçiyorsa çimenleri, kim akşam yemeğine çağrıldığı halde
bahaneler üretiyorsa yatıya da kalmak için
Allah zeval vermesin.

ve biz iyilikle hükmetmenin lacivert yumuşaklığını topladık, çürüksüzdü ekinler
yüzümüz aktı, birinin zangırdadığı olmuyor muydu, olsa ne yazar
ilk kavgada elimize geçen bütün ipuçlarını duvara fırlattık
biri çıksaydı sonuçların karıştırıldığını arkamızdan seslenerek
bizi tekrar davet etseydi doktorun odasına ve tevazuyla bu inceliğin
uç uca eklendiğinde değiştirilmez ölümlere yol açtığını fısıldasaydı
geri döner en başa, halep’e ve istanbul’a, nişabur ve üsküdar’a
malatya’lı abdoya’ya, leskofçalı’ya, horasan’a ve bayındır han’a
hangi sakalar hangi göklerden toplanıp kurtarılmışsa
en kümülatif yazlardan en haylaz çocukların boynuna gerilen celep
cami önlerinde alkışlanan merhamet, dikkatinden sivil kumruları kanatmadıysa
gündüzlerimizi bağlayan saksılar, bulutları çekilen gökyüzü
geceleri yıldızları koynumuza getiren hırıltı,
temmuzu sonlara itekleyen nedenlere bağlar,
bürümcenin mağaraya gerildiği ilk gün,
gömlekler içinde bulut,
karşılardık hayatı.

III.

ama yok işte, martılar nafile bir uçuşla göğün karşısında üzgün
ben üzgün, sen çocukluğunun kara önlüklerini işliyorsun dallarına, üzgün
geçmiş kışlar tayfının bürülcek yağmasına inanıyorsun, üzgün
irtifa ve istifa sesleri arasında bir hayattan çok elmalar dilimlemiş
çok hazırlıksız yakalanmış, yarısı boş bir bavul, çimen lekesi
tahlil sonuçları, sınav sonuçları, çıktılar, misafirler, yere kanat gerenler
arasında kendini koymuşsun gibi nesdane çiğlikler bulmaya kirlisin
dünyanın yarısında ağlaşırken sessizlikten, yarısında hinlikanasının düğmeleri
yarısına kadar açık, göğsü sevilmesini sağlayacak teoriler üretmekle mülhem
evleri tutmuştuk ama bahçelerden girdi bu kez düşman, kubbe çarklarını meltek
sanacak görüngürüyü dilin deliliğe ulusçu kantinlerinden öğrendi
olan olmuştu, olmuştu olacak olan da
erkeklik surları çatlamıştı bir kez, icra edilmesi olanaksız tayflar yüzünde nakış
kadınlarla kuş üzümlerini serptik mutfak azalarımızı kemirirken
marketten eksik alınmış bir listenin sonucu, nakaratı düşmüş bir listenin
oturduk buna ağladık çoluk çocuk, üzgün
parçalanmış ama paylaşılmamış
ısırılmış ama koparılmamış
sündürülmüş ama kaynaştırılmamış
öpülmüş ama doğurulmamış
öğretilmiş, özenilmiş, koynu doldurmuş ama unutulmamış
sevilmiş ama bahsi açıldığında yüzden yana kırmızılıklar ayrıştıran bir göz
arkada bronz bir masa lambası, mor-siyah perdeler, duvarları inceltmiş nem
kendi kendinin fotoğrafı kalarak yansımış dünyaya
-gök müydü bilmem ona bu bilindik gözleri veren gam-
yoksa ben eve döndüğümde beni karşılaması bir kurgudan mı ibaretti
üstümüzdeki çatının bize bir dünya sarayı oluşu ve yoksulluğa razı oluşumuz
beraber büyümenin yanında, ellerimizin aynı bardağa uzanışı
perdelerin iki kat olması mesela, numalarımızın son hanelerinin benzeşmesi
ve başladıkça biterek, bittikçe özenerek kızılırmak gören bir pencereye
sanki dünyada göğsü kabararak nefes alan ilk kendisi
mıhlanmayı icat eden, diktatörce ölmeyi, kunduracılar gibi prensip sahibi
görünmeyi, ilk bulan kendisi gibi, çocuklara harçlık dağıtan elin sahibi ilk kendisi
bana ellerinin yaşatmaya da yaradığını anlatıyordu, ben inanırım
çünkü karanlık artıyor. migren, atarax, soğuk duş, balta limanı
yükseklerde soluk almama yarayacak bazı sesler, klişeler
sağlıyor bana, onu nasıl bırakayım.

ıv.

onu nasıl bırakayım ey yaz
içimin gökleri şenlenir onunla
yer bulamam ellerimi sığdıracak, ceplerim boncuklarla doludur
dünyanın özünü doğru kavrayamayışımın önünde gözleri durur
bakıp çıkamam sürülmemiş tarlaların hükümdarlığı, feodal göz hastalıkları
gözlemcilerin alnındaki taraktan kırmızı kiremitler sökülünce
hiç çıkma derim gücün yetiyorsa sokaklar kan izleriyle büyüyordur
büyük burunlu kavimlerin buyruğunda moğol öldüren erken kışları
şu törenlere heyecan veren aklınla
hiç anlamasan da olur
islamlaşmış gülebilmenin yakın çağlara ait türkçesi
ölümün erken surlarını koruyan kanun-ı kadim
soframıza kafkasyalı kölelerle gelir oturur
onu nasıl bırakayım
her akşam sofrasında afgan konuklar
ağırlığınca ticaretin helal sürmüş yokuşlarına, dizi dibinde osmancıklar
yeni günün emperyal sırtları, yalnızca karlofçalar bahşetmiyor
lale devrini bahçesinde, halifesini küstürmüş sümbüllerle sürdürüyor
demirperde olmaklığın çoktan zedelenmiş, bütün kapıların beyaz
bir sen taşıyorsun sırtında deniz yerlilerinin barbaros yükünü
içimden sana atlaslar açmak geliyor, sana tohumlar saçmak, sana üzgün
binbir duanın içince sandıklar yerine çocuklar neşeden çoğu metruk
belki kalbin, kutsal güneşleri tansız yerlerden gelen kilimleri özlüyor
eve çağırdıklarını çengelli dizelere asacak bir konu sıkılganı, taşı tanık safrada
taksitleri bir türlü bitirilememiş buzdolabında, şalgam şisesinin hemen yanında
donduruculuk konuşmalarının hemen ortasında, batı ağzını yayan kutuların altında
kamaşmakta meşrutiyet kazanmanın çıngılları, sultanlığını terkediyor
kapalı otoparkın çıkışında kırmızı bir sedanla, üzerime doğru inen bir geyik
-geçmişte şarkılarımı iri göğüsleriyle karşılar ve uzanırdı yaz aylarında yanıma
sırtında bir şezlong taşır ve erken rezervasyonların bilgeliği ile bakışırdı- gibi
bir geyik, dönmek için acele ettiğimde obalar caddesine doğru
başım üstünde bütün konar göçerlere uygun azap kuşları dalgalanıyor
korkundan korkutulmamış ayların güzel göklere boncuk dağıtan kanatlarıyla
korkundan bürümüş gözlerim, üzgün
sessizkardeşler tepesinden vagonları görüşüm, üzgün
üzgünlüğün kaynağında suflör yaygısına kavuşan heves
somunları kanıtlarken hayata tutunan diş perisi
ölmez canavar otları, üzgün çarşıların mankurtları
sevmek kelimesini kalbe indiren ordular
frenk akasyalar, vesvese kırallıkları, başaşağı mecazlar
üzgün.

v.

bir akşam sofrasının kilidi açıldı
tahsis edildi güzel kanyonlar haklı devrilmelere
festivallere yetiştirdiğimiz kuru üzümler
civarda bilinirliliğimizi onaylayan her yaşa uygun kerpetenlerle
sevişmek dediler bak gençliklerine ne güzel yakışıyor
dayımların sonradan apartmana giden evlerinde,
soylu kalkanlar tarandı her gövdeye uygun
kitaplıklar bohem kuruntulara uygun hale getirildi bir nefeste
-ateşli silahların halk arasında meşru olduğu yıllar-
süvarileri ıslah etmeye zorlayacak belgeler sürüldü çarşaflara
puşt ahali merdivenlere oturmuş şeytanın ayak bileğini çatlatırken
numaralı biletine vuran kuş amorti
amors müezzinlerin seslerine kurdukları makam
kanın hangi vücuttan çıktığını onaylayan
pratisyen hekimler evlerinden alındı, götürüldü
-çocukları uykuda bir asansörü tırpanlıyordu oysa o aralıkta-
taklavalar döndürüldükleri ortodokslukta mahrem casusluklara yol açtığında
huguenot’ların itliklerine tahrir yazan müteferrikalardan haklı çıkarılanlar
sümerlerden kalma vişnecinin önünde kılıçlarını sonsuza kadar kınlarının kılarak
sandıklara gömdüler evrakı metrukenin dulluk yakışan alnını
kimsenin sesi çıkmadı oysa büyük ovalarda, geniş düzlüklerde,
hınca hınç stadlarda gerilim yaratmakta hüner sahibi halk
bütün kavgaların tamamlayıcısı ve toprak kendine düşmediğinde
başlarken ve bitirirken orada olduğu halde
babasını bile tanımayan yerliliğin etüd öldüren karnı
çocukları boğulduğunda serin sulak safiyelerde,
düşmanın sırtını çırılçıplak gördüğünde bile
hiç oralı olmadı.

bense ilk anonsu işittiğimde elimdeki ekmeği yarım bıraktım
bir işe yaramak istiyorsam gözlerimi yanına aldırmalıydım
sela verildi mi vakit girdi mi senin umurun boşa çalar böyle şeylerden
az da olsa inansaydın keşke, bütün takvimlerin o güne eriştiğine
gürültün sokakları boşaltmaya yetecek miydi, şakınlığın galebe
telefonlarıma çıkmadın, mesajlarıma dönmedin
aklına gelmedim zor ve kolay zamanlarda bir kereliğine
karnımı yardığımda kelimelerle
açığa çıktığında parti fontlarına bacak gösteren hakikat
macar olmuş sevimlilik saatleri, necatların fidye sömürdüğü efendiler
kalvinist olmayıp devletlü doğan hacegan
teslise inanmayan pound kurmayları
aklımı çelen haydutla beraber
doluşurken mevsimlerin hırgürüne
bu kez plan tutmadı, geçit vermedi tahkikat
ve sivrilen olmuşedilmiş cennetini gövdesine kale bilip
kadınların kokladıklarını kendilerin bilmesi gibi bir aralık
halk gecenin de bir sahibi var ve kuşlar
bildirir konmanın zarefetini diyerek atılınca rüzgarın önüne
tökezledi makadam, kamu eridi
her şey birdenbire nasıl da değişiverdi.

vı.

bütün eşyası nazır göğü altında incitmenin
-yan ki direkler çatırdasın acısından-
evinizin önü sultanlıklar, yatıya kalmalar, intikam hafızaları
sanırdım ki ben bilinmez bir adaysam, beni bulacak yurtsuzluğun
eski sümer sinemasının arkasındaki sokakta
arkadaşlarını çağırıp dindirmek için çağcıl müzikler doğrulduğun eyvah
bu yüzden komşularla kurduğun bağlantı sıfırlanacak
dilini kopardığın kavşakta düşmanların toplanmış
sevimli cazlar öldürüyor birlikteliği, ilik hastalıklarının beyanı olarak
bisan marka bisikletin üzerinde kayıtsız kalarak schiller’in kahrıyla sonlanan
9 nolu kumpas değil, ekmekleri yavan, menekşeleri üzgün bırakan
nesil kastından öldürülen boynu eğri oğlancıklar değil,
sesinde serinleyen besmelenin peygamberleri yetişsin üzgünlüğün odalarına
miğferim düşsün, terim uğuldasın mutsuzluktan, alnım bayraklarda çakılı bezgin
harb bitmesin, kimse gitmesin, tangırdamasın kulağımıza çektiğimiz müzik
insan aklında çakılı rumba ras, dünya taşınmazları: kınına kırk yama kuran kama
Allah diyerek üzgün bir yüzle üzgün üzgün üzgün
yok şurda bir canavar gelip yutacak cinayetten arda kalanı
yok şurda bir ayak aksayacak buluşma saatini şaşırmaktan
erguvan ağacının altı netameli yer
deneyip diktatörlüğü vazgeçmedi heidegger.

şiirin üleştirmediği diktatör mü olurmuş; işte buna inanmam
ben kompozitör sekmelerini danca bilen kırallıklara yaslardım
neruda’nın güvercinleri dallarda iri, kırmızı elmalar açarak uçarlardı
almanlar hakkındaki olanaksız bilgime rağmen fichte’nin uzaktan hısmı
sayılır ve hiçbir yahudi kapalıçarşıları sakalsız bırakmaz sanırdım
niyetimin kime karşı olduğunu bilseler
anlamış olsalar tabir olunarak büyüyen bu almanak
evimden sokağa dahi elimi kolumu sallayarak
eminim çıkamazdım.

düşmanlarım herşeyi çarpıtmakla meşhur
kıyıyı gölle, şehri çarşıyla, karakolları meşrubatla
oysa küfrün yurdu olmaz, çiğdemleri olmaz, tülbent üretmez küfür
dağlara doğru koşması olmaz, kabir çiçekleri yetiştirmez, çınar gölgelikleri
güvenlik şeritleri üretir, kanlı göz hastalıkları, ara bulucu sözcükler
bayrağa sarılmanın hıncını ve üzgünlüğünü dul bir kadına bahşiş uzatmanın
voleybol turnuvalarını, korkunun sahillerini, depresyon takvimlerini
ruhlarımıza yönelen hayvansı bir hoşgörüyle dindirir
ama yaz geldi işte değişti hayata kasdetmenin sözlükteki yeri
anlamı değil dikkat edin, artık bu cinayet
özgürlük ve iştirak kelimelerinin arasında yatıyor
bazı bazı günler onu kanal boyunda bir duldada öpselerdi
bir yarım annenin gözlerine sığardı gözleri
düşünmekten emekliye sevkedilmiş bir babanın gözlerine sığardı
o kadar canın üzre yine de bir devlet kelimesi
ama bu gerçekten bir gerçeğin gözlerine inememekten
daha büyük bir hızla uzaklaşılıyor şimdi.

vıı.

nil’in nilüferle anlaşılması hakikattır
yaslanılan her duvardan bir mukavemet beklemek
nezle kışlarına uygun tehditkâr cümleler bulundurmak
kunduraların tökezleyen yerlerini ertelemek başka seminerlere
her sabah aynı saatte uyanmanın acısı, yağıyoğdurulmuş oğlancıklar
gönündegülün dikensiz kız çocukları arasında ayakları miğfer
yere sağlam basmak utancından tekyaşıl kızılavratotları
kursağın adem’den kalan kastını, elmanın utancını,
bilmek hakikattır.

hurdalığa indiğinde seni karşılayan sesin ilk sahibi
tanıdık çıktığında yüzünün nesnesini görmeli herkes
alnındaki ışığı beyhude partalıyorsun çünkü hepsi tavana çakılı
vantilatörün gürültüsünde boğuluyor durgunluğunla bir
kimden beklediysek orada beliriyor birdenbire
unumuzu eleyen, eleğimizi gözden geçiren halk, tek muteber şiir
aralanıyor görmek fikrinin açığa çıktığı sabahlarda.

farkedilmez ölülerin başlarını dik tuttukları düğünler yarım
düğün düğüm düşün dün, beynin masaya doğru bir uzantısı bu
yaşamak çığlığının köşe başlarını tutması bu
şimdi de çiçekli bir zımbırtıyı almış güzelliğine koruyor
gözdağının eteklerinde kabrini süsleyecek kelimeleri
elleriyle doğrultuyor.

vııı.

Allah zeval vermesin
millete gelen devlete de gelmiştir

çok iman surları çevrilirken direnmenin çevresine
yüzün gülecek anakarada açan çiçeklerin günü yaz
ne kimse ne bir başkası
ne benim bedavaya getirdiğim şu üzgün gökyüzü
ne senin saçlarına sürdüğün şu üzgün ilkbahar
kimse bizi sınamayacak

iman ettik,
inandık

kızlarımızın sarışınlığını hazırlayan yazların sahibi sokaklar
oğlancıkların beyaz perde oluşlarındaki hayreti dindiren yağmur
elbiselerimizi serin tutan şu müslüman bulutlar
nasılsa arkamızda artık.

Salim Nacar


kaygusuz şiir, sayı 1

ADAM GİBİ ADAM


Yeğenim Safvet,10 yaşında. Her şeyi erkenden anlamış, böyle bakmayı bile. 20 de olsa 30 da olsa böyle bakacak. Güzel disiplinli mutlu bir hayatı olacak. Japon. Benden ne köy olacak ne kasaba. Bazı fotoğraflara yazılar yazacağım, bazı çocukları özleyeceğim bazı hayallere süslü mezarlar inşa edeceğim.

Burada ne yapıyorum, bu resmin altında ne yapıyorum ve bu evde ne yapıyorum. Gece gündüz bir gecenin içinde ne yapıyorum Safvet? Safvet her şeyi açık etmez,ciğerinden kelimeler kusmaz,kusmasın da.

Bir şeyleri çok severken kendinden azaltıyor sun ya ve kalıyorsun ya bir fotoğrafın altında ve sonra bunu da yazıyorsun ya ben artık dolapta bir bardak olup uyusam diyorum.

Ben artık sevgiyi bir fotoğrafın altına eklemesem diyorum. Safvet ben seni çok seviyorum inan ki çok şaşırırsın. 

Ama en fazla yeğenimsin işte. Ne yapabilirim ki?

25 Ocak 2017 Çarşamba

kar yazısı

                                       



Çok kar yağdı.

Bir “Kar yazısı” yazmak şart oldu.

Ben Erzincan çocuğuyum (Şimdi böyle sözler çok moda: Karşıyaka çocuğuyum, biz de Antep çocuğuyuz gibi).

Erzurum ve Kars kadar olmasa bile çok kar görmüşlüğüm var.

Biz çocukken çok kar yağardı (1950-1960 arası). Şimdi o kadar yağmıyor. Mevsimler mi değişti, nedir. Erzincan'da araba yoktu. Bir tek Köse'nin taksisi vardı. 56 Chevrolet. Eski bir araba idi ama yine düğünlerde gelin arabası olurdu.

Şehirde Askeriye vardı. Ve cemseler. Evimiz ile okul arası iki kilometre kadardı. Karı yarıp gitmek zor. Beklerdik bir cemse geçsin, izine basıp gidelim. Marangoza yaptırılan tahta çantalarımız vardı. Ağır mı ağır. Olsun. Okul dönüşü o çantalara oturup yokuş aşağı kızak gibi kayardık. Ne tuhaf. Hepimiz turp gibi çocuklardık. Hasta olmazdık. Grip salgını falan yoktu. Tatil oldu mu sabahtan akşama karda oynardık. Öyle ki her yanımız su keserdi. Kızarmış yanaklarımız ve ağzımızdan savrulan dumanlarla oyuna doymadan eve dönerdik.

Her evde odun sobası yanıyordu. Şöyle silindir biçimli sac sobalar. Alt tarafında kapağı vardı, kapağın üzerinde hava alsın diye açılan bir küçük dikdörtgen. Soba her odun atıldığında çıtırtılar çıkararak yanardı. O küçük delikten fışkıran kızıllığa dalar çıtırtılar arasında hayal dünyasına uçardım. Bir yanda sandalyeye asılmış yaş çoraplarım kurur, bir yanda ben “Çocuk Haftası” okurdum.

Sobanın altında teneke kaplı soba tahtası. Üzerinde külü süpürmek için bir tavşan aşağı, yan tarafta köz küreği ve maşa derken mangal.

Yatsıdan sonra sobadaki meşe közü mangala çekilir, mangalda patates közlenir, artan közün üzeri küllenerek bırakılırdı. Hepimiz yer yatağında yatıyorduk ve o mangal bizi ısıtıyordu. Meşe közü dayanıklıdır, sabaha kadar sönmez. Sabah annem sobayı yine o közle yakar, üzerine mavi çinko çay demliğini oturturdu. O demlikten yükselen musiki ile uyanırdım. Oda ılık, kahvaltı masası hazır. Kız kardeşlerimle öteki odanın buz tutmuş pencerelerine koşardık. Pencere camlarında çiçekler, ağaçlar, kuşlar, bulutlar desenler. O desenlere çok baktık.

Üniversiteyi Erzurum'da okudum. Bir karlı şehirden bir karlı şehre gidip geliyordum. Erzincan İstasyonu'nda gecenin bir vakti tirenden indiğinizde sizi eve götürecek bir vasıta bulamazdınız. İstasyonla şehir arası uzak. Çantamı sırtlar, diz boyu karda tabana kuvvet yürürdüm. Trabzon Caddesi'nin üstünde sokak lambaları. Kar ağır ağır dökülüyor. Lamba ışıklarına koşan kelebekler gibi. Gece sessiz, ıssız yoldan hiç araba geçmemiş. Sade sizin ayak izleriniz. Bu yolculuğu hiç unutamam. Böyle dökülen kar insanı üşütmez. Yahut o zaman gençtik, biz üşümüyorduk.

Erzurum'da daha fazla kar yağardı. Altmışlı yılların başları. Üniversiteden şehre yürüyerek giderdik. Otobüs yok. Sadece alnında “Mavi kuş” yazan döküntü bir otobüs. O da tıkış tıkış olurdu.

Kar çok temizdi. Demek ki hava temizdi. Kar yiye yiye giderdik. Herhalde kok kömürü yakılıyordu. Sonra kalitesiz linyit yakılmaya başladı, zamanla nüfus arttı; Erzurum'un o güzelim havası kirlendi. Bu yazıyı Sezai Karakoç'un çok sevdiğim “Kar Şiiri” ile bitirmek istiyorum:



Karın yağdığını görünce

Kar tutan toprağı anlayacaksın

Toprakta bir karış karı görünce

Kar içinde yanan karı anlayacaksın



Allah kar gibi gökten yağınca

Karlar sıcak sıcak saçlarına değince

Başını önüne eğince

Benim bu şiirimi anlayacaksın



Bu adam o adam gelip gider

Senin ellerinde rüyam gelip gider

Her affın içinde bir intikam gelip gider

Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın



Ben bu şiiri yazdım âşık çeşidi

Öyle kar yağdı ki elim üşüdü

Ruhum seni düşününce ışıdı

Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın




Not: Ecel sevdiğim kişilerden üçünü peş peşe alıp gitti. Nurettin Albayrak, Cahit Çollak, Prof. Dr. Orhan Okay.

Sevdiklerimin ardından yazı yazamıyorum. Ne yazsam eksik kalıyor. Duyduğum acı karşısında yazdığım yazı sıfır. En iyisi susmak. Belki sonra yazarım. Yara iyileşince.

Hepsine Cenab-ı Allah'tan rahmet diliyorum.


Mustafa Kutlu

Sarı güller kahrolsun Islak gözler beyaz mendil kahrolsun Kahrolsun bu kaldırım bu nezaket mutluluk dilekleri"


Sarı güller kahrolsun 
Islak gözler beyaz mendil kahrolsun 
Kahrolsun bu kaldırım bu nezaket mutluluk dilekleri

24 Ocak 2017 Salı

yanık jandarma


şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 
bana çarpıp geçiyor günün kambur kuşları 
uğulduyor kalbim, nasıl da uğulduyor sanki arı kovanı 
ve dilsiz bir alfabe yürüyor dudaklarıma 
dilsiz bir alfabe, ilk harfi bıçak olan 
bir deniz düşün yükseliyor durmadan. 

şimdi ben öksüz bir hitabeyim bir mezarın başında 
beni hatırla kalbim o günlerin hatrına 
hatırla ki o mavi yatağın boş kalmasın 
çünkü tırpanla everirler bir başağın boynunu 
utanılacak bir şeydir dört ablayla büyümek 
iyi bilir çocuklar bu tufanın sonunu 
hatırla ki o baykuş ardından ağlamasın 

şimdi ben öksüz bir kitabeyim bir mezarın başında 
bana yalan söylendi vahşi atlar yok burda 
ve gelişi güzeldi neşenin gidişini görmedim 
kasvet mi orası benim bahçem o çitleri ben çektim 
çünkü yağmur korkutur bir dağı ancak 
yaşamak mı yazık ki ben bilemedim


ibrahim tenekeci

23 Ocak 2017 Pazartesi

gölgesi


                                                             Suat Derviş'e


Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi,
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi.
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakkika durmuyor…
Dönüyoruz yine biz uzun bir gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben,
O bana kedisini, gülerek, naklediyor:
"Bilseniz mavi boncuk nasıl yakıştı" - diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım,
Ben ki, bir çok kereler kırılmışım, kırmışım,
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı;
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı

İçimde alev alev tutuştu yangın gibi,
Bir dakika kendimin olamadım sahibi;
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım, dedim,
Yola mağrur uzanan gölgesini çiğnedim.
Nâzım Hikmet
1920

17 Ocak 2017 Salı

MICROSOFT OFFICE WORD karabatak 30'da

Sokak da benim değil zaten akmıyor
Yazmakla bitmiyor bu yalan dünya
Şiirde kullandığım halk da bana bakmıyor
Böyle çok sade anlatıyorum semantik demeden
Her gün ölüyorum isim vermeden



...........................................

fail



Bu sabah hiç şaşkınlık duymuyorum, her zamanki gibi tekrar utanmadan ve korkmadan kendisini öldüren bir dünyaya tekrar uyandım. Makaleler her zaman olduğu gibi kırmızı renkleri yakmakta olduğunu söylüyordu, her yere gideceğim. Kölelik, cinayet, tecavüz, yolsuzluk ve savaşlardan oluşan sonsuz bir döngü. Ölüm, ölüm, ölümün renkli versiyonlarında aynı eski öykü. Öldüğü bir yıldıza, kara deliğe, ışığımız yutan ve daha fazla ve daha fazla şey istemeyen sonsuz bir iştah tarafından çok öteye terkedilmiş, emilir ve tütsülenmiş gibi kalırız.
Evet, ben de bu makineyi besleyen yakıtım, hayatımızı, ruhlarımızı ve özgürlüğümüzü alan bu muazzam tahrip motoru. Ve bir toplumda benden aptal olmak için eğiten başka seçeneklerim var. Ben bir koyun gibi beyin yıkamaya başladım, böylece bir karizma yudumuna sahip olan her yalancı kendini kolayca "çobanıma" dönüştürebilir. İşte burada ben, Peri prensesi gibi oturup, Mesih'i beklerken, mutluluk burada ve şimdi hariç olmak üzere her yerde. Fırtına hâlâ içeri girerken hepimiz umutlarımıza asılı duruyoruz.
Kaygan diller benim ekranımdan çatalı
Yeşil adlarına böyle yalanlar atmak
Biri kazanana kadar tahtlar oynamaktadırlar.
Bir yalancı bir kural sona erer ve bir başka varlık
Peki neden göremiyoruz?
Ve neden bu hapishanede biziz
Hayatımızı ateş tehdidi ile yaşamak
Bu mire için tekrar hepsini kaybediyoruz.
Güç, savaş ve kanlı bağlanmış para
Hiçbiri bitene kadar paramızı harcayacaklar.
Oğullarımızı bir tanrı için ölmek için savaşa gönderirler
Kan için takas yapmak için para olarak kullandıkları
"Evet efendim, efendim" - şimdi eve gidebilir miyim?
Kan susuzluğun bir şekilde beni kaybetti
Beni götürdükleri zaman gençtim;
Ben artık genç bir adamım
Beni kullandıklarında ve beni ormanın son fahişesi gibi attılar
Bir çocuk savaşı - biz kardeşiz
Düşen yağmur gibi çok sayıda aptal
Puro içerken savaş yolunu yürüyoruz
Sonsuza dek yılan besleyen bir yılan gibi
Ölüm bu döngüsü sonsuza kadar kazanır,
Ve tekrar ... ve tekrar ...

(No surprise this morning, as usual I woke up again to a world that kills itself repetitively with no shame or fear. The papers were telling me as always in burning red colors that it's everywhere I'll go. An eternal loop of slavery, murder, rape, corruption and wars. Same old story in colored versions of death, death, death. As if we are doomed, sucked and being smoked from far beyond by a dead star, a black hole, an endless appetite that swallows our light and wants nothing but more & more & more.
Yes I am too the fuel that feeds this machine, this vast engine of destruction that takes our lives, our souls and our freedom. And what other choices do I have in a society that educates me to be stupid. I am brainwashed like a sheep, so that every liar with a sip of charisma can easily turn himself into my "shepherd". So, here I am, sitting like a fairy princess, waiting for her Messiah while happiness is everywhere except here and now. And we all keep on hanging onto our hopes, while the storm still rages inside.
Slippery tongues fork from my screen
Spewing such lies in the name of the green
They play the game of thrones till one wins
A rule of one liar ends and another beings
So why do we fail to see
And why in this jail are we
Living our life with the threat of fire
We’re losing again all to this mire
Money tied with power, war and bloodlust
They’ll spend our money until none of it lasts
They will send our sons to war to die for a god
That they use as a coin to barter for blood
“Yes sir, no sir” – can I go home now?
Your thirst for blood has lost me somehow
I was young when they took me;
I am a young man no more
As they used me and threw me like the army’s last whore
A children’s crusade – we are brothers in arms
A multitude of fools like a rain of falling stars
We walk the road to war while they smoke their cigars
Like a serpent forever feed on its tail
This cycle of death goes on forever gain,
and again… and again…)



15 Ocak 2017 Pazar

evde yoklar


Durmadan avuçlarım terliyor,
İnildiyor ardımdan
Girdiğim çıktığım kapılar.
Trenim gecikmeli, yüreğim bungun,
Bir bir uzaklaşıyor sevdiğim insanlar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.


Dolanıp duruyorum ortalıkta.
Kedim hımbıl, yaprak döküyor çiçeğim,
Rakım bir türlü beyazlaşmıyor.
Anahtarım güç dönüyor kilidinde,
Nemli aldığım sigaralar.
Ne zaman bir dosta gitsem
Evde yoklar.

Kimi zaman çocuğum,
Bir müzik kutusu başucumda
Ve ayımın gözleri saydam.
Kimi zaman gardayım
Yanımda bavulum, yılgın ve ihtiyar.
Ne zaman bir dosta gitsem,
Evde yoklar.

Bekliyorum bir kapının önünde,
Cebimde yazılmamış bir mektupla.
Bana karşı ben vardım
Çaldığım kapıların ardında,
Ben açtım, ben girdim
Selamlaştık ilk defa.

Metin Altıok

odasında bir evin





Bir kentin ortasında,
Odasında bir evin
Serilir ayaklarının ucuna
Bozkır ıssız ve derin.
Ne zaman yanına konsa
Ayrılık bir özlemin.

Adından bir güvercin
Sesim, sesim, sesim
Takılıp kara bir çalıya,
Çırpınır kurtulmak için.
Bir kentin ortasında,
Odasında bir evin.

Metin Altıok

13 Ocak 2017 Cuma

sonsuz biçim'e


sarsıldım son uykusunu uyuyunca arabistanın
her eylem bir hamut gibi yerli yerinde kalınca

sarsıldım son uykusunu uyuyunca bir hastanın
eklemlerin yerini eklemsizlikler alınca

ey güzel mavi güneş, sen çekici misin bir ustanın
çekimserlik artınca kahramanlık azalınca

durdum sarı güller gibi ilkyazına bir hastanın
biraz askerce, biraz aşk gibi, biraz kalınca

ey soyumdan ve aşkımdan yana olan kalbim
her şeyden umut kesilir her şey kırık sen ufalınca

oysa son provasını yapıyoruz bir büyük destanın
sonsuz bir biçim olacak o herkes katılınca



büyük turgut uyar

3 Ocak 2017 Salı

aksak lügat





kör bir kadın çiçeği nasıl sular
su burada gülmek manasındadır


zühre yıldızına takılı ufuk, yıldız mı ufka
güneşi çekmede mahir, el izleri belirsiz
kadın ağarınca alnının ortasından
gülüşü dirilmek manasındadır

perde zindandır arkasında durana
dinlersin hep karanlık ve çokça zifir
uykunun asıldığı kirpik, kirpiğin asıldığı göz
toprak görmek manasındadır

ayağında sarılı halhaldır adımları
bildiği her yol için başka türlü şakırdar
kulağında çınlamayan yollar da onun değil
avuç içinde yara ayak altında leke
yürümek ölmek manasındadır

Sevgi Yerlioğlu Demirci

Karabatak 25, mayıs 2016

2 Ocak 2017 Pazartesi

BAŞAĞRISININ YARATILMASI İtibar 64'de


.......................................

Öyleyse günaydın başımın fareleri günaydın yaralı tebessüm
Günaydın kibrimin yamalı sancağında inleyen rüzgâr
Günaydın ekranlarda istikbalini arayan sarsak ahali

Ağızlarına zoom yapılmış peşinat budalaları
Kese kâğıdına ayetleri saran boz sakallılar
Lirizmi yatak odasına almayan dullar kalabalığı
Bekârlar risalesinin miyop marazlıları
Günaydın terlik mafyası tatillerin balkon düşkünleri
Kutsal rakılarını hamd ederek yudumlayan cumhuriyet yorgunları
Buna da şükür külahımın bezirgânları buna da şükür boyalı Türkler
Vatanı bekliyoruz yarım kalmış hilale baka baka
Buna da şükür her köşede bitiveren nazlı yazarlar muhallebi tabakları
Buna da şükür 15 Temmuz goygoycuları eyyamcı şairler çetesi
Günaydın ablamın penceresine bakmayan güneş - trahomlu ablamın
Çok şükür köprünün altından akan sularda mışıl mışılız
Köprünün üstünden geçenlere bulanık dualar yollarız buna da şükür
Günaydın körler tiyatrosunun değnekçileri ahlak kumkumaları
İhtiyar dişlerinizde çiğnediğiniz hayatınıza her gün yeniden
Vadeler biçen kilerdeki köleler
Otobüslerdeki otomobildeki köleler uçaklardaki yüksek köleler
Size de günaydın kravatı intihar niyetine kullanmayan memur yığınları
Günaydın sol gözüm sol omzum parmağımın incir kuşları
Günaydın Vladivostok 3. Reich demiri paslanmış perde
Günaydın sahillerde turist nöbetleri Ukraynalı çiçekler
Günaydın düşkünler yurdu ağrılı ağaçlar
Günaydın çocuklarla doldurduğum sebil anneme benzeyen gök

...................................

1 Ocak 2017 Pazar

pazar / bünyamin k.



pazar sabahlarında nemli bornozlar geren
mandalların kuş ahbapları
uyuyakalıyor kız
kucağında bulut başlı küheylan
.
babası dolunaycığını camından alıp
bir yarısını sandal bir yarısını yelken yapıyor
kız nasıl ağlıyor nasıl ağlıyor
.
penguenler kadar uzak evlerin
turuncu renkli en dipteki odalarına
verilecek daha römorklar dolusu kızlar
aşrı aşrı memleketlere
pazar günleri de açıktır deniz
.
her şeyin terkisindedir kız
her şeyin yelesinde
kız gelecek için herkesler için
ellerini dirseklerinden tutup
beşiğe bahçeye sofaya sokağa taşıyor
bir su bardağı gibi taşıyor göğsünü
nasıl ağlıyor nasıl ağlıyor


leningrad



Gözyaşlarım kadar tanıdığım şehrime döndüm,
Çocukluğumun şişmiş bezeleri kadar tanıdığım.
Döndüm buraya işte - durma, iç artık
Irmak boylarındaki fenerlerin balıkyağını.

Katranla karıştığı güne yumurta sarısının,
Bu aralık gününe alışmaya bak.
Petersburg! Hayır, ölmek istemiyorum daha!
Defterinden silinmedi telefonumun numarası.

Petersburg! Saklıyorum yazdığım adresleri,
Onlar duyuracak bana ölülerin sesini.
Karanlık bir eşikte oturuyorum; zil,
Etinden sıyrılmış zil şakaklarıma vuruyor.

Kapı zincirlerinin paslı demirine dokunarak
Sevgili konukları bekliyorum bütün gece.

Osip Mandelstam



bahara girerken balad

Biz bütün kış hep bu baş ağrıları
Camlar açıldıkça bu sefer dışarıdan
Eve gelip gidenler bilmeden çoğalttı
Hep oydu dumandı küllenen dudaklarda
Gazetecinin postacının kapılardan attığı.

Hatta gece yarıları koltuklarının altı
Ve tüttükçe şimdi kapalı aşlara is
Karardı ak tuzlar neden dumandı
Hatta öksüz aşkları siz ne zaman kurtardınız
Oysa bütün varınız belki onlardı.

Hatta mayıs başları kentler üstünde
Hatırlayacaksınız o azgın bulutları
Tek tük odunlar, kalıntı kömürler
Sürüp giden soğuklar, çekmeyen borulardı.

Benim gibi iseniz bilirsiniz nedir kır
Her baharda bitkinim ormanlardan
Ama gittim ne getirdim kolay mı
Evlerin arınması dumanlardan.

Behçet Necatigil