
“İyi hikayeler abartılmayı hak eder.”
Gandalf
HİKÂYE
Her şey yavaş yavaş ama hissettirerek başladı.
Hafif, az ağrılı ve müzikliydi. Bol dumanlı, mektupsuz ve deliliğin gölgesine
bakarak başladı. Saçlarımdan itibaren kendini hissettirdi ve gitmedi.
Gelmemişti zaten ve de gitmedi. Gitmez. Her şey sessizliğe çok benziyordu başta.
Yaşlı bir şairin sakallarına benziyordu. Klavye sesleri ve harf sesleri olarak
da başladı. Bitmeyen bir yağmur müziği gibi başladı. Sakindim. Seyrediyordum.
Bunu bir kurbağadan duymuştum. Ona hak vermiş ve
başıma gelmemesi içinde hiçbir şey yapmamıştım. Zaten ne yaparsam yapayım
başıma geldikten sonra hiçbir şeye dönüşecekti her şey.
Eşyaların eski huzurunu yitirmeleri ve daha sert
bakmaları da aynı zamana rastlar. Çay bardağının benden uzaklaşması, halının
katılığı, masanın soğuması, yastığın üşümesi, ayakkabılardaki küskünlük, solan
gömlekler, çorapların mesafeli duruşu, suyun dindirmemesi, evin daha da
buyurgan bir makine haline gelmesi, gündüz kullandığım insanlardaki
yabancılık…. Hep aynı zamana rastladı.
Zamanla fotoğraflardan yüzüm silindi. Zamanla
bazı kelimeleri kullanamaz oldum. Yüzüm ve kelimelerim en çok kullandığım
eşyalardı halbuki. Bana sadece bunları anlamanın soğukluğu kaldı. Bazen onu
sıcaklığa çevirebilsem de bu aslında sıcak değildi.
Kırmızıydık. Kırmızı deryasıydık. Benim her güne
bir yazı borcum vardı. Ben cesaretim yüzünden mutsuzdum sense korkaklığın
yüzünden mutsuzdun. Boşa çıkan rüyalar benim değildi. Benim olsalar boşa mı
çıkarlardı?
Ev yanarken bunu ısınma vesilesi sayan büyük mavi
sakallı bir adamın ruhuydum çoğu kez. Yüklerini attıkça uzayı bulan bir balon
ya da. Roman yazmalıyım. En azından hikâye. Üslubum zindanım olduğundan burada
bile rahat yok. Ben isterdim ki birkaç kişi gelsin bu yazıya. Bazı konuşmalar
edilsin. Tartışma çıksın. Olay olsun. Bunu yaparsam kendimden uzaklaşacağım
için bunu yapmaya korkuyordum ben.
O şey ne ise parmaklarım dışında her şeye sahip.
Belki parmaklarıma çoktan sahip olmuştur da o yazdırıyordur bunları.
..............