30 Haziran 2015 Salı
şaire
Ey şair! kulak asma,
sevgisine sen halkın
O canım methüsena, anlık gürültü geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
O canım methüsena, anlık gürültü geçer;
Kuru kalabalığın gülüşünü duyarsın,
Ve aptalın hükmünü; fakat metin ol, boşver.
Sen çarsın; yalnız yaşa, yolunda yalnız yürü,
Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
Hizmetine karşılık bir mükafat bekleme.
Yürü, hür vicdanının seni çektiği yere,
Olgunlaştır, sevgili meyveyi, tefekkürü;
Hizmetine karşılık bir mükafat bekleme.
Her şey sendedir, sende; büyük mahkeme sensin;
Eserine, elden çok ,kıymet biçebilensin,
Söyle ey titiz şair, sen ondan memnun musun?
Memnunsan, kalabalık varsın küfretsin sana,
Tükürsün, ateşini yakan, ulu mihraba
Şamdanını, çocukça öfkeyle, sarsadursun.
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin
Atlar
Pencereden atları gördüm.
Berlin’deydim, kıştı. Işık
Işıksızdı, gökyüzü yoktu gökyüzünde.
Havanın aklığı ıslak bir ekmek gibi.
Ve penceremden boş bir sirk
Kışın dişleriyle kemirilmiş.
Ansızın bir adamın yedeğinde
On at göründü sislerin içinden
Çıkarken titremediler, ateş gibi,
O saate kadar bomboş olan
Evreni doldurdular gözlerimde. Görkemli,
yangınlı
Uzun bacaklı on tanrı gibiydiler,
Yeleleri tuzun düşlerini andırıyordu.
Portakaldan ve evrenlerdendi sağrıları.
Baldı derileri, amber, yangın.
Boyunları gururun taşlarından
Oyulmuş kulelerdi,
Ve kızgın gözlerine güçlü bir dirim
Eğilmişti bir tutuklu gibi.
Ve orada sessizlikte, ortasında
Günün, kirli ve dağınık kışın
Haşarı atlar kan,
Uyum ve yaşamın kışkırtıcı
gömüleriydiler.
Baktım, baktım ve yeniden yaşadım:
Kaynağın, altın dansın, gökyüzünün,
Güzellikte yaşayan ateşin
Orada olduğunu bilmeden.
O kapanık Berlin kışını unuttum.
Ama atların ışığını unutmam.
Pablo Neruda
20 Haziran 2015 Cumartesi
MUHTAÇ izdiham 18'de. allah bir daha böyle şiir yazdırmasın.
..........................................
Bize acımak için parklar var odalar var
Biblolar var yatakta mezarda dualar var
Bize acımak için kızlar doğuruyorlar
Sabahları ayetler uyandırıyor onu
Ona bir yıldız vermiş Allah omzundan düşürmüyor
Çantasında bahçeler defteri güneş suyu
Bize acımak için her gece gökten Allah
Her gece sabır gibi bu siyah melek
Bize acımak için Allah fısıldıyorlar
Biblolar var yatakta mezarda dualar var
Bize acımak için kızlar doğuruyorlar
Sabahları ayetler uyandırıyor onu
Ona bir yıldız vermiş Allah omzundan düşürmüyor
Çantasında bahçeler defteri güneş suyu
Bize acımak için her gece gökten Allah
Her gece sabır gibi bu siyah melek
Bize acımak için Allah fısıldıyorlar
.........................................
18 Haziran 2015 Perşembe
16 Haziran 2015 Salı
neredeyse yaşayacaktın
Uyumuyorduk artık, çünkü
zemberekleri arasında yatıyorduk
hüznün
ve büküyorduk göstergeleri çomaklar gibi,
ve fırlayıp kamçılıyorlardı zamanı kan çıkasıya,
ve söylüyordun büyüyen alacakaranlığı,
ve on iki kez sen dedim sözlerinin gecesine,
ve açıldı, açık kaldı,
ve bir gözü koydum onun rahmine, doladım ötekine senin
ve büküyorduk göstergeleri çomaklar gibi,
ve fırlayıp kamçılıyorlardı zamanı kan çıkasıya,
ve söylüyordun büyüyen alacakaranlığı,
ve on iki kez sen dedim sözlerinin gecesine,
ve açıldı, açık kaldı,
ve bir gözü koydum onun rahmine, doladım ötekine senin
saçlarını
ve uzattım ikisi arasında fitili, açık damarı
ve bir genç şimşek yaklaştı yüzerek.
ve uzattım ikisi arasında fitili, açık damarı
ve bir genç şimşek yaklaştı yüzerek.
Kim ki koparır yüreğini göğsünden
geceleyin, o uzanır güle.
Onundur yaprağı ve dikeni
onun tabağına koyar gül ışığı,
onun bardağını doldurur gül nefesle,
ona hışırdar sevginin gölgeleri.
onun tabağına koyar gül ışığı,
onun bardağını doldurur gül nefesle,
ona hışırdar sevginin gölgeleri.
Kim ki koparır yüreğini göğsünden
geceleyin ve fırlatır
havaya:
o ıskalamaz,
o vurur taşı taşla,
ona seslenir kan saatin içinden,
onun elinden vurup atar zamanı saati:
o daha güzel toplarla oynayabilir artık
ve söyleyebilir seni ve beni.
o vurur taşı taşla,
ona seslenir kan saatin içinden,
onun elinden vurup atar zamanı saati:
o daha güzel toplarla oynayabilir artık
ve söyleyebilir seni ve beni.
Paul Celan
14 Haziran 2015 Pazar
MAHZEN
"İnsanlar kıyıcıydı kitaplara kaçtım" Cemil Meriç
Çok şükür dayımın büyük bir kütüphanesi vardı. Sonradan okuyacağım bir çok kitaba oradan aşinaydım. Üstadın kitapları na da... şimdi düşünüyorum da onca bilgi onca tecessüs eve kapatılan gözler körlük yalnızlık görmezden gelinme hiç bir yere ait olamama ama milliyetçi camiaya karşı milliyetçi tarafını ön plana çıkarma kitaplarla yolunu bulan ve yine kitaplarla yolunu kaybeden ve kitapların dolduramadığı manevi açlığı da kitaplarda dindirmeye çalışan kelimeleri ve kitapları sevmenin sıcaklığını ve insansız soğukluğunu daima yaşayan kültürden irfana bir ömrün yetmediği yolculuğunu yapan Türk çenin büyük üslupçularından olan muhatabı da olmayan Cemil Meriç, ne söylemişti ve bugüne ne söylüyor?
Gitgide uzaklaşan kitaplardan bir dağ bir olemp bir derin ülke bir dünya bir esatir bir mit bir hakikat nüvesi bir ihtar bir işaret mi?
Allah rahmet eylesin.
10 Haziran 2015 Çarşamba
etkin-heves mi sandın.mp3
içeriden, dışarıdan, türkiye'den, Almanya'dan
ve solgun ama aydınlık olanlardan
Turgut Uyar
Bu şarkı ağrılı dişleriyle ekmek ısıran Zonguldak'taki işçilere gelsin. Bu şarkı vardiya saatleri dışında jöleli saçlarıyla çarşıda yürüyen, kızlara bakıp yerlere tüküren uzun boylu esmer sıska gençlere gelsin. Otuz yıl boyunca bıyıklarını kesmeden bilime ve gençliğe inanan lise fizik hocalarına. Kitap çalan fakir, kitap çalan cimri, kitap çalan şair gençlere gelsin. Ferah kafelerde sevgilisine belini elletmeyerek islamcılık yapan kızlara değil, üç yüz lira maaşla çalıştığı tekstil atölyesinden çıkıp bankta sevgilisiyle yiyişen çirkin işçi kızlara gelsin. Bu şarkı esnaf lokantalarının bulaşıkhanesinde 12 saat bulaşık yıkayan teyzelere. Omzunu öne atıp vitese yaslanarak dünyaya eğilen genç minübüs şöförlerine gelsin ulan. Ulan kirayı geciktirdikçe ev sahibiyle oturmak, çay içmek, sohbet etmek zorunda kalan öğrencilerin tedirginliğine. Tarlabaşı kahvelerinde pandiklenen 13 yaşındaki çaycılara gelsin. Orospulara orospulara orospulara gelsin. Harem otogarında 10 liraya tenhaya çekilen orospu bile olamamış genç kızlara gelsin bu şarkı. Dirseklerine inanan kavgacı mahalle çocuklarına. Ayaklardan ayrılmayacakmış gibi yapışan terli pis çoraplara. Sevdiği kızı tokatlayan İzmitli çingene tikilere gelsin. Bu şarkı, gündüzleri "kılap" geceleri arabesk dinleyen, parklarda telefondan şarkı açıp milletin kafasını siken tehlikeli delikanlılara gelsin. Yumrukları nasırlı laz kalfaların Umut Bulut'a ettiği küfürlere gelsin ulan bu şarkı. Babasız Bitlisli kızların kasıklarına gelsin. Gurbette samsun 216, memleket ziyaretinde uzun malboro içen işçilere. Kaşlarını ala ala bitiren parlak yeşil çirkin başörtülülere çarşıda yürüyen lise mezunu kızlara gelsin bu şarkı. Anasına sövdü diye, adamı koltuklarından altı kere bıçaklayan sarışın piçlere gelsin. Bu şarkı lise 2'de sınıf tekrarı yapan meslek liseli kızlara. Kahvelerin kara bordo kirli masa örtülerine yaslanan çürük esmer dirseklere. Babasıyla kavga eden, babasıyla sinemaya hiç gitmemiş, babasını hep uzaktan seven gençlere gelsin. Bu şarkı babasını koşarken görse şaşıracak olan gençlere gelsin. On iki saat çalıştığı fırından çıkıp, cami avlularında ve karısında serinlik arayan kalfalara gelsin bu şarkı. Ablasını dövmüş ve dövecek olan herkese geniş geniş gelsin ulan. Bu şarkı yazlığında kahvaltıdan sonra devrimden bahseden eski solculara değil, bu şarkı günübirlik gittiği plajda yüzükoyun yatıp kızlara bakan tornacı delikanlıların yanık omuzlarına gelsin. Bu metni elinde tutan şiir okuruna değil, elinde (ekmek gibi mesela) sadece kolay anlaşılır ve somut olanı tutanlara gelsin.
En önde hiç yürümemişlere.
Yalan atan dilencilere.
Terli enselere.
Murat Sözer
istemedğim bir vazo için nihavent ilahi
bir gül
görüntüsü sirkle mevzu olanda
principler toynak koyup menzil alanda
şu mühendis bünye gece anne kaçanda
göçtü dağlar dağlar kaldık kervan başında.
kiralanıp katil oldu bir baba karın
boşluğuna kalın bir sopa vurdurdu ceylan
çarmıh pek yakışmadı ben tiren alsam?
göçtü dağlar kaldık kaldık kervan başında.
kendime bir otomobil çarpsın coşkusu
dar´ül harb´e iner inmez at yakıyorum
anneme önce ayaklarından dem vuruyorum
göçtü dağlar kaldık kervan kervan başında.
gavro terin´ sakınma kan garanti ister
veliahttır tıkanır dokunmaz hemen
ve ki karım hıristiyan dahi değilken
göçtü göçtü dağlar kaldık kervan başında!
principler toynak koyup menzil alanda
şu mühendis bünye gece anne kaçanda
göçtü dağlar dağlar kaldık kervan başında.
kiralanıp katil oldu bir baba karın
boşluğuna kalın bir sopa vurdurdu ceylan
çarmıh pek yakışmadı ben tiren alsam?
göçtü dağlar kaldık kaldık kervan başında.
kendime bir otomobil çarpsın coşkusu
dar´ül harb´e iner inmez at yakıyorum
anneme önce ayaklarından dem vuruyorum
göçtü dağlar kaldık kervan kervan başında.
gavro terin´ sakınma kan garanti ister
veliahttır tıkanır dokunmaz hemen
ve ki karım hıristiyan dahi değilken
göçtü göçtü dağlar kaldık kervan başında!
AHMUHSİNÜNLÜ
8 Haziran 2015 Pazartesi
rivayet

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Mangalın küle mahcubiyeti artar
Divitlerin ucu eğrilir akıtmaya başlar hokkalar
Ayırır denizin kibrini bin parçaya ünlü keman
Donup kalır kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Kefesi kibrit çöpü hissiyle ağdırılan terazi
Duyulur arş-ı âlâda ipsiz birinin çürümüş tahta perdelere
Attığı yumruk tangır tungur
Kala kalır açık kalır tentürdiyot şişesinin kapağı
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
İşitmek istemezsin çığlık istemezsin ah ü enîn
Nedir bu dersin ciyak ciyak
Sırası mıydı şu öğle vakti.
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Kilidiyle kırk yıldır nikâh altında kalan defter yanar
Kilit kalır nikel kilit alevlerin büktüğü nikel kilit
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Akvaryuma dalıp gitmek sırası bir türlü bize gelmez
Biblonun boyasındaki çatlağı fark ederiz
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Bir bahane uydurup baklacılar konserine gitmeyiz.
İSMET ÖZEL
2 Haziran 2015 Salı
KASİS
doğru duayı bulamayan kör ellerimiz
çocukken bir bakışıyla korktuğumuz annemiz, eve yaklaşan ayak seslerini beklediğimiz babamız nerede?
avuçlarına bu dünyayı ve öbür dünyayı sığdırdığımız sevgilimiz nerede?
gürül gürül yanan sobanın odasında alnımızı dayadığımız cam, bakışımızı derinleştiren manzara nerede?
gözlerimizden geberten uykular akarken bile elimizden bırakamayacağımız kitap nerede?
alnımıza değdiğinde cennetten serinlikler bahşeden seccademiz nerede?
kıyıda kenarda dipte yer altında şuur altında karanlık neredeyse kadersiz sanki yazılı bişeyleri canlandıran gözü imkansızda tenezzülen yaşayan duvara oldukça yakın kendine yakalanmış kaçmış kaçamamış ruhani disiplinin zincirini seven dünyaya hep hayret hep uzak hep içten içe saldırgan kelimelere ruh üfleyip duran yarı dinli yarı dinsiz ne zaman kaybettiğini sık sık bulmaya çabalayan mutluluğu mutsuzluğa mutsuzluğu mutluluğa benzeyen benzeyen ama sadece benzeyen gibi daha sonsuzca gibi dünyaya gelmiş değil bırakılmışların elleri yakama yakışır gibi hesap sorar gibi ben olur gibi olumsuz bir gece gece gece
31 Mayıs 2015 Pazar
onar mısra
II
Ayırma gözlerini
gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak.
Gözlerine yavaşça, yavaşça doldu akşam,
Göklerin ateşini kalbime boşaltarak,
Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam,
Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam.
Gündüzden, gürültüden ve kâinattan ırak,
Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak,
Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak..
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak.
Gözlerine yavaşça, yavaşça doldu akşam,
Göklerin ateşini kalbime boşaltarak,
Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam,
Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam.
Gündüzden, gürültüden ve kâinattan ırak,
Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak,
Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak..
IV
Yeşil çamlar altında uyuyor
şimdi ada,
Şimdi kımıldamıyor zaman bile yerinden,
Ve apaçık gözlerin en derin bir rüyada
Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden.
Bilsen duracak gibi nasıl yavaş vurmada
Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden.
Yüzünü ipek bir tül gibi saran terinden,
Güneşi yudum yudum içtiğim şu lahzada,
Ruhumuz yıkanıyor yanan sonsuz semada,
Fırtınalı, karanlık günlerin kederinden...
Şimdi kımıldamıyor zaman bile yerinden,
Ve apaçık gözlerin en derin bir rüyada
Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden.
Bilsen duracak gibi nasıl yavaş vurmada
Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden.
Yüzünü ipek bir tül gibi saran terinden,
Güneşi yudum yudum içtiğim şu lahzada,
Ruhumuz yıkanıyor yanan sonsuz semada,
Fırtınalı, karanlık günlerin kederinden...
VI
Yeşil çamlar süzerken
mehtabı kuytulara,
Ellerini usulca bırak ılık sulara.
Sen de yan benim gibi, sen de hisset ki bir an
Sular değil zamandır akan avuçlarından.
Denizde ne bir köpük, ne bir kırışıktan iz
Ve yüzün altındaki deniz gibi çizgisiz..
Bu gece hatıralar içimizde bir cihan,
Duyarsın söylenmemiş sözlerimi dinlesen.
Bu gece gözlerinde senin can buldu deniz,
Ve karıştın denize ela gözlerinle sen...
Ellerini usulca bırak ılık sulara.
Sen de yan benim gibi, sen de hisset ki bir an
Sular değil zamandır akan avuçlarından.
Denizde ne bir köpük, ne bir kırışıktan iz
Ve yüzün altındaki deniz gibi çizgisiz..
Bu gece hatıralar içimizde bir cihan,
Duyarsın söylenmemiş sözlerimi dinlesen.
Bu gece gözlerinde senin can buldu deniz,
Ve karıştın denize ela gözlerinle sen...
Yaşar Nabi Nayır
( 1908 - 1981 )
( 1908 - 1981 )
dört palto
Edebiyatseverler
Gogol’ün “Palto” hikâyesini hatırlayacaktır. Silik kişilikli, yoksul bir küçük
memur olan Akakiy Akakiyeviç’in bin bir zorlukla diktirdiği palto çalınır.
Adam görünürde soğuktan fakat daha çok
paltosunu ararken uğradığı aşağılanmadan dolayı ölür. Ölümünden sonra
sokaklarda dolaşan hayaleti insanların paltolarını alır. Bu sade hikâye Rus
edebiyatında gerçekçiliğin kapısını açar. O kadar ki Dostoyevski onun etkisini
işareten “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık” der.
Bizim edebiyatımızdan ilk anda üç palto
geliyor aklıma. Gerçi bunlar doğrudan yazarların hayatından çıkma paltolar ama
işaret ettikleri mana Gogol’ün “Palto”sundan daha az etkileyici değil.
İlki Yahya Kemal’in paltosu: Yahya
Kemal, Nazım Hikmet’in annesi, güzelliğiyle meşhur Celile Hanım’la büyük bir
aşkı paylaşmıştır. O sıralarda Bahriye Mektebi’nde okuyan genç Nazım Hikmet’in
hocası olan Yahya Kemal, özel hoca olarak da eve gelip gitmektedir. Fakat Nazım
bu aşkı fark eder ve Yahya Kemal, bir gün evden çıkıp yürürken sağ elini
paltosunun cebine soktuğunda bir not bulur. Nazım Hikmet yazmıştır: “Hocam
olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.”
Kıskanç, vehimli ve kendisini evliliğe
hazır hissetmeyen Yahya Kemal’in Celile Hanım’a bir özür mektubu yazarak büyük
aşkı bitirmesinde bu notun da payı olmalı. Mutsuz bir evliliğin ardından ikinci
evliliğini yapmak üzere bir genç kız gibi çeyiz hazırlayan Celile Hanım’ın ise
çok sarsıldığı ve uzun süre kalmak üzere Paris’e gittiği anlaşılmaktadır. Nikâh
evrakını bile tamamlayan Celile Hanım’ın uğradığı hüsran üzer bizi. Yahya
Kemal’e kızarız için için. Fakat o da az bedel ödememiş, ömür boyu evlenmeyen
şair, kendisini yalnızlığa mahkûm etmiştir.
İkinci palto Haşim’in: Kadınlarla
ilişkisi hayli problemli olan Haşim de –geçirdiği iki çok kısa evlilik ve bir
nişana rağmen- edebiyatın yalnızlarındandır. Onun bireysel şiiri ile yaşantısı
arasındaki bağlantıları arayan Asım Bezirci, Haşim’in kendisini yakışıklı
bulmayışına da değinir ve “Başım” şiiri üzerinde durur. Bilindiği üzere Haşim,
bu şiirinde dışarıdan bir göz olarak kendi fotoğrafına bakar ve seyrettiği
başta güzellikten çok çetinlik ve mihnet bulur. Nişanlı olduğu sırada yemeğe
davet edilen Haşim’e müstakbel kayınvalide mükellef bir sofra kurar. Özellikle
uskumru dolması Haşim’in iltifatına mazhar olur. Anlaşılan o ki, iyi niyetli
kadın, damadına bir sürpriz yapmak ister ve bir kâğıda sardığı üç adet uskumru
dolmasını gizlice Haşim’in paltosunun cebine koyar. Ertesi gün Haşim vapurda
elini cebine soktuğunda kâğıdı yağlanmış paket içinde uskumru dolmalarını fark
eder. Hayatı da saf estetik ölçülerde yaşamak istediğinden olacak bu hareketi
çok bayağı bulur ve nişanı bozar. Oysa gerçekten sevilen bir nişanlıdan insanı
ne vazgeçirebilir ki? Aşk meşk babında cesur olmayan Haşim acaba bahane mi
arıyordu?
Üçüncü palto Akif’inki. Bundan daha önce
de bahsetmiştim, defalarca yazsam yine bıkmam. Akif, bir milletin varlık yokluk
savaşı verdiği o günlerde I. Millet Meclisi’nde Burdur mebusudur. “İstiklâl
Marşı”nın güfte yarışmasına para ödüllü olduğu gerekçesiyle girmemiş, Hamdullah
Suphi’nin ödül meselesinin bir şekilde halledilebileceği sözü üzerine kabul
etmiş ve o ihtişamlı şiiri yazmıştır. Nitekim güfte yarışmasının birincisine
vaat edilen ve o gün için ciddi bir meblağ olan beş yüz liralık ödülü bir hayır
derneği olan Darülmesai’ye bağışlar. “İstiklâl Marşı” güftesinin kabul edildiği
gün Meclis’e gelen Akif’in cebinde bir arkadaşından borç aldığı iki lira vardır
ve sırtındaki palto, Baytar Şefik Kolaylı ile nöbetleşe kullandığı paltodur.
Şaşılacak bir şey yok aslında. Akif ki
Milli Mücadele’ye katılmak için yanında oğlu Emin’le yolun büyük kısmını
neredeyse yürüyerek Ankara’ya geçerken taşıdığı pakette Sebilürreşad’ın
klişeleri ile tek kat çamaşır vardı. Yazdıklarıyla yaşadıkları arasında mesafe
olmayan, fikri ile zikri bir Akif samimidir. Samimiyet ise her zaman saygı
uyandırır ve bana göre Gogol’ünkü dâhil palto hikâyelerinin en güzeli
Akif’inkidir.
Nazan Bekiroğlu
fotoğraftaki gariban: orhan veli
fotoğraftaki gariban: orhan veli
28 Mayıs 2015 Perşembe
ÇOCUK, DAĞLARCA VE ALLAH
Dağlarca’nın 1940’da yayımlanan ikinci kitabı Çocuk ve Allah 73 yıldır rengini – elbette beyaz- koruyor. Türk şiirinin bu eskimeyen başyapıtı hep taze, hep yeni ve her zaman şiirimizin sıfır noktasında…
Henüz 26 yaşındayken kaleme aldığı bu şiirlerde Dağlarca, dünyaya şiirden uyanan çocuğun hayretini, dünyayı kabul ederken bunu iman diliyle söylemenin coşkusunu, erken metafizikin insanı, şairi korkutan taraflarını nerdeyse dua aydınlığına kavuşmuş şiirlerle alt etmesini, vatanı duymanın saadetlerini gece vakti akan uzak bir nehrin içten içe duyulan seslerini andıran şiirleriyle dile getirir. Pek çok şair için daima mesele olarak kalan şairin varoluş karşısındaki şüpheleri, sarsıntıları onda yoktur. Belki de yolun başında Dağlarca, varlığının şükür borcunu ödediği bu şiirlerle aşmıştır onları…
Türkçe ilk fethini Yunus Emre ile yapmıştır ve yüzyıllar içinde o kalenin burcuna her Türk şairi bir taş koymuştur. Çocuk ve Allah da o kalenin burçlarından biridir. Dağlarca’nın Türkçeye olan sevgisinin meyveleri bu kitapta olanca temizliği ve duruluğu içinde bize gülümser.
Çocuk ve Allah, her okunuşundan sonra elimizin ve dilimizin kendiliğinden duaya kalkmasının kitabıdır ve hala bizimle konuşmayı sürdürüyor. Üstelik her yaştan okur için…
“Nasip” kelimesiyle kurduğu bağa sadakati ölçüsünde okur o şiirden aydınlığını alacaktır.
27 Mayıs 2015 Çarşamba
özgür çağrı
Elverir ki çoşku
Haylaz çocuklarını boğazlamasın
Avunmak elbette kolaydır
Şehri yiğit bir türkü gibi dolaşmak
Dağlara destanlar, düşünmek kolaydır
Hapislere bir sevinç çığlığı gibi düşmek
Kızların diri gögüslerinde
Matbaalarda
Ve kongre zabıtlarında dünyayı tazelemek
Yeryüzüne depremler düşürmek
Çünkü binlerce militanın rüzgarlı macerası
Bir kurşun bile değildir namusun mavzerine
Gönlün kahpeliğine tutsaksın açıkçası
Asıl savaş alanı suskundur arkadaş
Sahipsizdir
Asıl savaşcılar afyonlu, mütevekkil
Öyleyse
Şehrin girdabında çalkalanan zulüm
Halkın şanlı isyanına işaret değil
Bodrum duvarlarına öfkeli yazıları
Tırnaklarınla kazıyorsan da
Haylaz çocuklarını boğazlamasın
Avunmak elbette kolaydır
Şehri yiğit bir türkü gibi dolaşmak
Dağlara destanlar, düşünmek kolaydır
Hapislere bir sevinç çığlığı gibi düşmek
Kızların diri gögüslerinde
Matbaalarda
Ve kongre zabıtlarında dünyayı tazelemek
Yeryüzüne depremler düşürmek
Çünkü binlerce militanın rüzgarlı macerası
Bir kurşun bile değildir namusun mavzerine
Gönlün kahpeliğine tutsaksın açıkçası
Asıl savaş alanı suskundur arkadaş
Sahipsizdir
Asıl savaşcılar afyonlu, mütevekkil
Öyleyse
Şehrin girdabında çalkalanan zulüm
Halkın şanlı isyanına işaret değil
Bodrum duvarlarına öfkeli yazıları
Tırnaklarınla kazıyorsan da
.......................
Bulvara dökülen bildiriler
Harcanan bunca emek, bunca değer
Fokurdayan metal potası
İşleyen rotatifler
Cesetleri iğnelemek gibi birseydir
Ve zaman usulca göz kırpıp telaşına
Homurdanarak çekip gitmiştir
Yani bu
Aşağılık bir dramdır artık
Çünkü jarjuruna
Boş kovanları dolduran adam
En azından kendinden utanmalıdır
Yani yetsin diyorum
Şarkılarınızı dağlarıma sürün diyorum
Uzatın ellerinizi diyorum
Uzatın tanışalım
HELALLAŞALIM....
Harcanan bunca emek, bunca değer
Fokurdayan metal potası
İşleyen rotatifler
Cesetleri iğnelemek gibi birseydir
Ve zaman usulca göz kırpıp telaşına
Homurdanarak çekip gitmiştir
Yani bu
Aşağılık bir dramdır artık
Çünkü jarjuruna
Boş kovanları dolduran adam
En azından kendinden utanmalıdır
Yani yetsin diyorum
Şarkılarınızı dağlarıma sürün diyorum
Uzatın ellerinizi diyorum
Uzatın tanışalım
HELALLAŞALIM....
Orhan Kotan
inançsız
Açılır
gecesi inançsızların
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanin içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanin içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir
Denizin
gözlerinden tuzlu
Bir sıkıntı vurur karalara
Uzakta olduğumuzu köprülerden
Atlar nereden bilecektir
Bir sıkıntı vurur karalara
Uzakta olduğumuzu köprülerden
Atlar nereden bilecektir
Mavi
kuşlar çiziyor biri
Eli değdikçe camlarına
Avcılar doğrultup namlularını
Nasılsa bir bir düşürecektir
Eli değdikçe camlarına
Avcılar doğrultup namlularını
Nasılsa bir bir düşürecektir
Yorgun
yıkılmış ölü
Bir yaz büyütür karnında
Soyunup toprağa yatınca
Kadınlar göklerle sevişecektir
Bir yaz büyütür karnında
Soyunup toprağa yatınca
Kadınlar göklerle sevişecektir
Açılır
gecesi inançsızların
Tanı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir
Tanı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir
hilmi
yavuz
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


















