30 Eylül 2012 Pazar

necatigil'in "nilüfer"'i




NİLÜFER

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Kışken ilkyaz sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerden sararmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
                                 
Bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık-
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
                                 
(Yaz Dönemi, İstanbul 1968, s.29)


         Necatigil’in bu şiiri 1962’de İkinci Yeni’nin “yeni dergisi”yle egemenliği iyice pekiştirmiş olduğu bir dönemde , İkinci Yeni’den uzak bir yapıda, anlayışta yazılmış olmasıyla dikkati çeker. Necatigil’in ilk şiirleri, kendini okura hemen veren şiirlerdir. Yaz Dönemi’yle başlayan dönemeçten Necatigil şiirinin gittikçe kapalılaştığı görülür. Bu olgunun İkinci Yeni’yle hiçbir ilişkisi yoktur. Kareler ve Aklar’ın özellikle “Kareler" bölümünde doruğuna çıkan bu “ kapalılık”, onun şiiri yoğunlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Necatigil, şiirini yoğunlaştırırken, araya boşluklar bırakıp, okurun şiire etkin katılımını amaçlar. Böylece, okur,   boşlukları kendince doldurarak şiiri yeniden üretir, zenginleştirir.
         İkinci Yeni, imgelerin çağrışımına dayanan bir şiir anlayışıyla, okurdan okura farklı yorumlanabilecek bir şiir üretiyordu. Onlar, gerçeküstücülerin ruhsal otomatizminden çok, simgecilerin “farklı okunan” şiir anlayışının aşırıya vardırılmış bir biçimini aktarıyorlardı. Gerçi simgecilerin şiirlerinin iskeleti vardı ve her okuyucu şiir okurken, portresini bu iskeletin üzerine kuruyordu, ona kendi renklerini katıyordu. II. Yenicilerin bir bölümü şiirin iskeletini de kaldırdılar. İşte Necatigil’in İkinci Yenicilerden ayrıldığı en önemli noktalardan biri budur. Ayrıca şair, okurun şiirin içine girmesi için, ondan bir birikim, bir çaba istiyordu. Oysa İkinci Yeniciler, okurun sadece imgelemini harekete geçirmesini bekliyorlardı.
         Simgeciler, “duygularını kapalı, bilmecemsi bir dille” anlatılırken, sezgiye dayanarak yazıyorlardı şiirlerini. Kullandıkları özgün imgeler okurun yaşına, kültürüne bilgi birikimine... göre çeşitli biçimlerde yorumlanabiliyordu. Baudeleaire’in “göğün balkonları” imgesini çok değişik yorumlayabilirsiniz; ama “İçe Kapanış” şiirinin izleği konusunda tüm okurlar birleşir.
         Necatigil’in tutumu, simgecilerden ve İkinci Yenicilerden çok farklıdır. Gerek simgeciler, gerekse İkinci Yeniciler geçmişle bağlarını koparırken, Necatigil şiiri düne baka baka yazıyordu. Bu nedenle onun kapalılığını aşmak için bir çaba gerekir. Bu çabanın başında Türkçe’nin şiir serüveni çok iyi bilinmelidir. Hatta bu çabayı daha da ileri götürmek gerekir: Dünya şiirinin doruklarını da bilmek! Çünkü Necatigil bir sonuç, Türk ve dünya şiirinin bir sonucu. Yaptığı göndermeleri anlamadan, onun şiirini çözmek zordur. Bu da yetmez, dilin çeşitli anlatım olanaklarını da bilmeniz gerekir.
         Necatigil şiirini çözmek için, metne bir matematik problemine eğilircesine yaklaşmak gerekiyor. Bu yolu deneyen her okur, onun gönderisini aynı biçimde çözecektir. Başka bir biçimde söylersek, Necatigil’in şiiri kişiden kişiye değişen bir yoruma açık değildir. Sadece bırakılan boşlukları, okur kendi rengiyle boyar. Necatigil bu yönüyle daha çok Kapıkulu şairlerine  benzer. Nasıl ki Yunus’un,


          Beni bende demen bende değilim
 Bir ben vardır bende benden içeri


dizelerini, bütün sözcükleri tanıdığımız halde, eğer tasavvufu bilmiyorsak, bize bilmece gibi gelirse, anlamlandıramazsak; Necati’nin,

 Şam-ı zülfünle gönül Mısrı harap oldu deyu
  Sana iletti kebuter haberi döne döne


beytini sözlüğe bakarak da anlamlandıramayız. Çünkü bu dizeleri anlamak için, onların üzerine oturduğu “felsefe”yi bilmemiz gerekmektedir. Necati’nin beytini anlamlandırmamız için, Şam kentinin adının “akşam”, Mısır’ın “ülke” anlamına geldiğini de, Kapıkulu şiirinin söz oyunlarına dayandığını da, ayrıca şairin sevgilisinin saçlarının mutlaka siyah (zülfün gecesi) olacağını da, güvercinin “haberci” olduğunu ve döne döne (takla atarak) uçtuğunu da... bilmemiz gerekiyor. İşte Necatigil şiire bu anlayışla yaklaştığı için onun şiirinin içine girmek “zor”laşıyor. Ama içine girilebilirse Necatigil’in şiirlerinin büyük bir bölümünün lirik olduğu da görülecektir. Bu yoğunlaştırma işi kimi şiirlerde lirizmi köstekliyorsa da, “Nilüfer” bunlardan değildir.
         Necatigil’in şiirleri için “içine girmek” sözlerini kullanmam bir rastlantı değil. Onun şiirinde “anahtar sözcükler” vardır. Bu anahtar sözcüklerle şiirin kapısını açabiliriz. Bu sözlerimizi şimdi “Nilüfer” şiirinde somutlayalım:
         Şiirin cümle kapısının anahtarı dört kez yinelen “almışlar” sözcüğüdür. Bu eylemin kişisi çoğuldur ve belirsizdir. “Almışlar”ın öznesi belli değildir. Ama bu “gizli” özne, şairin “oraya” koyduğu, kendine ait olan “bir şey”i almıştır; bu da şairin yakınmasına, “almışlar”ın dört kez yinelenmesine neden olmaktadır.
         Şiirin cümle kapısından girdikten sonra, onun mahrem odasını açacak olan sözcüğü arayabiliriz artık: Almışlar eyleminden yakındığına göre, alınan “şey”i, yani nesneyi bulmamız gerekiyor. Bu alınan “şey”, “sıkışık saatlerin” arasına konmuştur, “ayna” dır, “anlam”dır, “lamba”dır,“kışken ilk yaz sularında açar”. Bu özellikler şiirin adı olan sözcükte vardır. Nilüfer “sularda açan” bir çiçektir; ama “ilkyaz sularında” açmaktadır. “İlkyaz” mecaz olarak “gençlik, yeni yetme dönemi”ni anlatır. Nilüferin aynı zamanda bir kız adı olduğunu düşünürsek şiirin içine girmiş oluruz. Şairin gençlik anısı Nilüfer alınmıştır ve şair bundan yakınmaktadır.
         Bundan sonra şairin ayrıntılarına girebiliriz:
         Şiir çok yoğun üç dörtlükten oluşuyor. İlk dörtlükte “sıkışık saatler” imgesi çıkıyor karşımıza. Şair, derslere girip çıkan, yazılı kâğıtları okuyan, otobüs bekleyen, evin alış verişini yapan, kitaplar hazırlayan, eşine, çocuklarına, dostlarına vakit ayıran büyük kent insan olarak sürekli koşuşturma içinde, hep bir yerlere yetişme telaşında bir kişidir. İşte bu sıkışık saatlerin, dar vakitlerin arasında “kimseler yokken” çıkarıp baktığı bir “resim”dir Nilüfer. Bu resim, gençlik döneminin fotoğrafıdır. Kuşkusuz bu resim somut değil, soyuttur. Çünkü Nilüfer bir anıdır. Bu anı, şaire “ben”i yansıtan bir aynadır. "Beni bana gösterecek aynamdı.” dizesinde, şairin şimdiki beninden memnun olmadığını, “gençlik beni”ni “ben” saydığını rahatça çıkarabiliriz. Burada da şair, büyük kentin ve koşuşturmacaların “benini” parçaladığından, kendi olmadığından yakınmıştır. Böylece “almışlar”ın öznesini de çıkarmış oluruz: Büyük kent ve taşıdığı sorumlulukların getirdiği koşuşturmalar.
         Necatigil, aile reisi, öğretmen, dost olarak taşıdığı sorumlulukları altında hep ezildiğini duyumsamıştır. Bu yüzden onun şiirlerinde bir kaçış özlemi vardır. Çünkü o, kendini büyük kentin ve sorumlulukların içinde “mahpus” olarak görür. Tarancı’nın ardından yazdığı “Tarancı’da Yaşamak” adlı yazısını da, kendini yansıtan dizelerle bitirir:


 Uzak bir iklimin havasında
 Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır
 Bense camlar, camlar arkasında.3


            Necatigil bir çok şair gibi kaçmak, uzaklara gitmek ister. Kuşkusuz her iki şairin kaçmak istemesinin altında başka nedenler yatar. Fikret, “seninle” şiirinde:


  Seninle gel, bu muattar harim-i ilhamın
  İlelebet kalalım zill-i ihtişamında


derken sevgili ile güzel kokulu esin koyunun (muattar harim-i ilhamın) görkemli gölgesinde (zill-i ihtişamında) sonsuza kadar kalmak, Saray’ın baskısı altındaki İstanbul’dan kaçmak ister. Ahmet Haşim “O Belde”ye sığınıp “ince, saf, leyli” kadınlarla birlikte olmak, Yahya Kemal “küçük” bir cumhuriyetten kaçıp “koca” bir imparatorluğa sığınarak, üç yüz yıldır yenilmekte olan bir ulusun bireyi olarak ruhsal bir huzura kavuşmak ister. Cahit Sıtkı da, adımını atarken ölçülü olmak zorunda kalmayacağı bir ülkeye kaçmanın özlemi içindedir. Necatigil de “Çarmıh” ta4 belirttiği gibi yıldızlara bile kaçmayı düşünebilmektedir:


 Tirenler, gemiler, yıldızlar...
 Paramı yollara yatırmak isterdim,
                             Yaşamak uzak şehirlerde... Nerde?
Ev kirası, elektrik, su parası
Kasabı, bakkalı, terzisi...
Birini kaparım, biri açılır
Masraf kapıları masal kapısı


         Şairi, aile bireylerinin beklentileri yanında yakın akrabalarının beklentileri de yıldırmıştır. Bütün bu sorumlulukları yerine getirmek için verdiği savaşımlar yüzümden artık Nilüfer’ini anımsamaya vakti kalmamıştır. Bu küçük mutluluk ondan esirgenmiştir.
         İkinci dörtlük, çok yaygın kullanılan iki mecazda başlıyor: Kış ve ilkyaz.
         Bu iki mecaz, Servet-i Fünun’dan bu yana şiirimizde çok kullanılmıştır. İnsan ömrünü günün saatlerine ya da yılın mevsimlerine benzetmek çok “klasik” bir istiare olmuştur. Özellikle Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde bu anlamda “bahar”, “sonbahar” çok kullanılmıştır. Necatigil, yanılmıyorsam “bahar” yerine “ilkyaz”ı kullanan ilk şairdir. Kaldı ki “bahar” daha çok çocukluk yıllarını çağrıştırırken, “yaz” gençlik yıllarını çağrıştırmaktadır. Şair kitabına “Olgunluk Şiirleri” yerine “Yaz Dönemi” adını koyarken de aynı mecazdan yararlanmıştır.
         “Kışken ilkyaz, sularımda açardı” dizesinde virgülün önemli bir işlevi var. Dizeyi iki düzlemde okutmak! Onu, “Kışken ilkyazdı.” diye okursak, şair yaşlılığında Nilüfer’i anımsadığında “ilkyaz”ı, gençliğini yeniden yaşadığını anlatmış olur: Nilüfer’le geçen günlerimi anımsadığım zaman, sanki gençleşiyorum! Dizeyi virgülsüz okuduğumuz zaman da “Şu anda yaşlıyım, Nilüfer gençlik yıllarımda açan bir çiçekti” biçiminde okuyabiliriz. Ayrıca Nilüfer, ilkyaz, su, açmak sözcükleriyle tenasüp sanatı yapma olanağı da doğuyor.
         “Sularında” sözcüğü “su”yun çoğulu olarak okunabileceği gibi, “zamanın da, sıraların da” olarak da okunabilir. Necatigil bu yönteme çok sık başvurur. Şair, burada Kapıkulu şiirinin tevriyesinden yola çıkar. Ama o, bunu bir söz oyunu olsun diye kullanmaz, şiiri yoğunlaştırıp az sözle çok şey anlatmak için kullanır. Bunu o kadar ileri götürür ki, şiiri yalnız iki düzlemde değil, bir çok düzlemde okutur bize:



 Aşkın bir yüzü vardır değişir dağlar
 Ozanlar o yoldan yürümeli elleyin


         Yukarıdaki dizelerde “aşkın” sözcüğü: a) alışılmıştan çok fazla, b) felsefi terim olarak, deney yoluyla saptanmasına olanak olmayan, duyular dünyasını aşan, deneyüstü, c) aşk sözcüğünün tamamlayan eki almışı anlamlarında üç düzlemde kullanılmıştır. “Dağlar” sözcüğü de “dağ”ın çoğulu olarak kullanılırken, “dağla-“ eyleminin geniş zamanı olarak da kullanılmıştır. “Elleyin” sözcüğü hem “yabancılar gibi”, hem “el ile”, hem de “elle-“ fiilinin emir kipi olarak kullanılmıştır. Bu durumda yukarıdaki dizeler, on sekiz ayrı biçimde okunabilir. Her okunuşta da dizelere yeni anlam açılımları sağlanabilir.
         “Buzlu dağlar” burada “anımsayamama” anlamında kullanılmış bir mecazdır. “Buz” soğukluğu, sevimsizliği çağrıştırmaktadır. Nilüfer, sorumlulukların doğurduğu yükümlülükleri yerine getirme koşturmacası yüzünden anımsanamaz olmuştur. Daha doğrusu onlar, şairin o günleri anımsamasına izin vermemektedirler. Bu da “yaşar gibi” yaptığı dünyasının anlamsızlaşması sonucunu doğurmuştur. Şairin gençliği sararmış bir defterdir. O, bu defterin sayfalarını geriye doğru çevirdiğinde yaşantısına “anlam” katan Nilüfer’le geçirdiği anları yeniden yaşamaktaydı. Oysa o defter artık sararmış, solmuş; o günleri iyi seçememektedir şair. Burada ayrıca gençlik yıllarında defterler arasına çiçek koyup kurutmaya bir anıştırma var. Çünkü Nilüfer, aynı zamanda bir çiçektir. Şair, sözcüğün bu iki anlamından, yukarda da Nilüfer’in suda yetişen bir çiçek olması dolayısıyla yararlanmıştı:
         Üçüncü kıtada şair, Yunan mitolojisinin ünlü bir aşk öyküsüne gönderme yapmaktadır:
         Şimdi bu öyküyü Necatigil’in kaleminden okuyalım:
         "Heles pantos (Çanakkale Boğazında) Abydoslu bir genç olan Leandros, boğazın karşı yakasında Sestos şehrinde bir Aphrodite rahibesi olan Hero’yu seviyor, her gece yüze yüze karşıya geçip sevgilisiyle buluşuyordu. Hero’nun koyduğu bir ışık, Leandros’un karanlıkta yolunu bulmasını sağlıyordu. Bir gece fırtına ışığı söndürdü. Leandros boğuldu, Hero kendini kuleden aşağı attı."5
         Üçüncü kıtayı bu öykünün ışığında okursak, Necatigil’in bize anlatmak istedikleri daha iyi anlaşılır.
         Nilüfer, Hero’nun, sevgilisine yolunu yitirmemesi için tuttuğu ışık gibidir. Çünkü Nilüfer’in aydınlığıyla “karşı kıyılar”a, gençliğine dönebiliyor, o günleri yeniden yaşayabiliyordu. Burada gece hem gerçek anlamında, hem de simgesel olarak “mutsuzluk” olarak okunabilir. Bu durumda da şairin Nilüfer’e, dolayısıyla gençliğine kaçışı, yalnız kaldığı gecelerde olmaktadır. Çünkü bunu başkasının yanında yaşayamaz. Başkasına açamaz. Toplamsal baskılar nedeniyle “evli, mazbut” bir kişinin “başkası”nı düşünmesi hoş karşılanmaz. Bunun sonucunda şair o mutluluğu sadece yalnız başına kaldığı gecelerde yaşayabilir. “Yalnız”ı bir edat olarak “sadece” anlamıyla okursak, şairin Nilüferi yalnızca mutsuz olduğu zamanlarda anımsadığı, mutsuzluktan kaçmak için ona sığındığı sonucunu çıkarabiliriz.
         “Akşam” sözcüğü yaşlılığı anlatan çok kullanılmış bir istiare. Şair yaşlanmıştır; güzelliğin, mutluluğun kaynağı olan “çiçekler” uyumuşlardır artık. Gençlik, uzak, ulaşılması imkânsız bir kıyıdır. Karşı kıyı artık bellekten silinmiş, karanlıktır, seçilememektedir. Şairin o yolu seçebilmesine yardımcı olan “lamba”sı yoktur artık. O, büyük kentin hızlı akışına teslim olmuş, Leanrdros gibi boğulup gitmiştir.
         Şiirin son kıtasında şairin “y” ve  “k” aliterasyonuyla yarattığı ses estetiğine de dikkati çekeyim.
         Bu çözümleme fazla didaktik oldu belki. Öğretmenliğimden gelen bir alışkanlık olsa gerek.
         Asıl istediğim, günümüz şiirindeki “imge” kargaşasına dikkati çekmek, günümüz şiiri üzerinde düşünmeye çalışmak.
         Günümüz şiirinde baskın olan eğilim özgün “imge”ler yaratmak bir kez tutturduk ya “şiir imgeler yaratma sanatıdır” diye, şairler imge avına çıkar oldular. Bir şiiri değerlendirirken “Aaa, şu imge ne güzel!” demeye başladık. İmge güzel de şiir nerede? Güzel imgeleri üst üste yığınca "güzel şiir" doğmuyor. Şiirin bütünlüğü için imgelerin birbiri ile bağlantılı olması gerekli. Bu bağlantı sağlanamadığı için günümüz şiirinde  belkemiği yok. İmgeler yığınında şiir çıkmaz!
         Necatigil’in öğüdünü anımsamanın sırası. Şiir geçmişimizi bilmeden güzel şiir yazmak olası değil. Bu bilmek, “okuyup geçmek”değil. O şiiri çok iyi irdelemek gerekir. Konuştuğum tüm genç şairlere Mehmet Fuat’ın Nazım’ın “Bugün Pazar” adlı şiirinin oluşumuyla ilgili yazısını öneriyorum. Nazım en güzel şiirlerinden biri olan “Bugün Pazar”ı oluştururken metinle nasıl kavga etmiş, ilk yazılışında da güzel olan bu şiiri nasıl yetkinleştirmiş, bunlar okunup üzerinde düşünülmeden yazılan şiirin sadece bir taslak olacağı açıktır.
         Şiire hiçbir zaman sıfırdan başlanmaz. Şiir bir dil olgusu olduğu için, mutlaka geçmişin üzerine kurulur. Bu sözlerim hiçbir zaman “gelenekçilik” olarak yorumlanmamalıdır. Geleneği dönüştürmek için bile geleneği bilmek gerekir. Garip şiirinin bir saman alevi gibi sönmesinin, kurucuları tarafından bile hemen terk edilmesinin altında “inkârcılık” vardır. Geçmişin birikiminin tümüne karşı savaş açtığımız zaman, sıfırdan başlamamız gerekir ki, bu da şiirin dışına düşmemiz sonucunu doğurur. Genç şairin görevi, şiirin bayrağını ustaların elinden alıp daha yükseklere çıkarmak olmalıdır. Yoksa bir ustayı sürdürmek nasıl ki kişiliksiz bir şiir yazılması sonucunu doğurursa, ustaları tanımadan yazılan şiir de gecekondu olur. İkinci Yeni, BirinciYeni’ye tepki olarak doğdu. Tez değil, anti–tezdir İkinci Yeni. Şimdi İkinci Yeni’den bugüne kalan şairlere bir bakalım. Hangi şiirleri okunuyor? Turgut Uyar’ın eşi bile yakınıyor onun okunmayışından. Cemal Süreya ise okunuyor. Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara”sı okunmuyor ama, “Devlet ve Tabiat”ı okunuyor.
         İmgeleri üst üste yığmayı “kent şiiri” yazmak sananlar, kentin çok katmanlı, çok karışık, değişken dinamikleri olan oluşum olduğunu farkında değiller. Sen kenti tek renk olarak mı görüyorsun? Kente çokgen bakmadığında da, kentin damarlarından kan almayan, kentten, dolayısıyla hayattan kopuk, insansız bir şiir yazarsın. Adını da, şiirini de, hatta bir dizeni bile hatırlayan çıkmaz. İnternette birkaç arkadaşına okutursun şiiri, o kadar.
         Ölümünün yıl dönümünde Necatigil’i yeniden okumak, onun şiirinde Kapıkulu şairlerinden gelen sözcükleri istif etme ustalığı yanında, dili çok boyutlu kullanma dikkatini bir kez daha değerlendirmek genç şairlerimiz için çok yararlı olacaktır.
                                                                                             Varlık, Aralık 1997, S.1083

sabit kemal bayıldıran
 
                   
(1)  Bir gün ders çıkışında Necatigil’in yanına sokulup “Hocam, İkinci Yeni’yi okuyorum, anlamıyorum.” demiştim. Elini omzuma koyup “Servet-i Fünun’u, Ferc-i Âti’yi, Birinci Yeni’yi... biliyor musun? Bunları bilmeden İkinci Yeni’yi bilemezsin.” demişti.
(2)  Bak. Orhan Veli, Fransız Şiiri Antolojisi, Varlık Yayınları, İstanbul 1963, s.46, çev. Sabahattin Eyüboğlu. Kötülük Çiçekleri, çev. Sait Maden, Çekirdek Yayınlar, İstanbul 1996,  s . 283, 
(3)  Cahit Sıtkı Tarancı, Sonrası, İstanbul 1962, s.131
(4)  Eski Toprak, İstanbul 1965, s.23
(5)  Behçet Necatigil, 100 Soruda Mitologya, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969, s.57.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.