27 Mart 2019 Çarşamba

SÜLEYMAN UNUTMAZ’A SORULANLARDIR





-         Hayran olduğunuz biri var mı? Taklid ettiğiniz biri var mı? Öldürmek istediğiniz biri var mı? Bunlar kimler?
-         Şiirin kıymet hükmü sizce nedir?
-         Yakın durmak zorunda olduğunuz bir şeyler muhakkak vardır. Yakın duramadığınız fakat durmak istediğiniz bir şeyden bahsedebilir misiniz?
-         Şırıl şırıl mı? Kıtır kıtır mı? Yumul yumul mu?
-         İnsanın durduğu yer mi, göründüğü yer mi?
-         Orijinal şiir mi? Şahsiyetli şiir mi? Neden?
-         Üç kelime söyler misiniz bize, size dair olduğunu düşündüğünüz?


- Başka bir Süleyman Unutmaz’a hayranım. Zaman zaman onu görebiliyorum. Benden daha yakışıklı, daha mütebessim, daha canlı. 12 tane kitap yazmış, şiir, roman, hikaye, deneme… Dostları çok ve sık sık onlarla buluşuyor. Güzel bir kızı var, hatta iki. Benim gibi karanlık biri değil ya da karanlık olduğunu çoktaaan unutmuş. Eşyaların, saatlerin ve kendinin içinde boğulmamış. Benim A planımı yaşayan bir Süleyman Unutmaz. Onu da öldürmek istiyorum ama…

Büyük Türk Şiiri’nin ruhunu taklit ediyorumdur belki, belki yaşayamadığım kelimeleri taklit ediyorumdur, belki bir şairi, var mı yok mu belli olmayan bir şairi taklit ediyorumdur. Şiir yazarkeni kast ediyorsanız  cevap budur. Hayatımda diyorsanız yine cevap budur.

Beni sevmeyen kadınları öldürmek istiyorum. Şiir yazarak da öldürüyorum zaten.

- Şiir benim sahip olduğum ve bana sahip olan tek “şey”. Burada “şey” demek ne kadar doğru acaba? Şiir yazarak insanlarla konuştuğumu zannediyorum. Bu zan bana hep hayalini kurduğum kalabalıklara büyük konuşmalar yapma isteğimi az da olsa gideriyor. “Kendini ifade etmek” diye bir klişe var. Bunu yapıyorum çünkü konuşarak bunu yapmak mümkün değil. Şiir deliliğini saklama ya da dindirme imkanı veriyor. Benim konuşma dilim şiir. Hayatta kalma çabam. İntikam alma metodum. Silahım olduğunu bilmenin hazzı. Şiir yazmayı bilmek diye bir şey yok aslında. Mucize burada: “Bilmediğin” bir işi her defasında o işin acemisi olarak başlayıp “usta”sı olarak bitiriyorsun. Ne yapacağını ne yazacağını bilmiyorsun ama sonunda yapabiliyorsun. Hayret ve şükür sebebidir bu.  Şiir yazamasaydım kendimi asardım.

- Yakın durmak istediğim bir şey yok.

- Gürül gürül.

- Durduğu yer. Durduğun yeri saklamak için görünmek zorunda kalabiliyorsun. Göründüğün yer senin ıslah edildiğin yerdir, boyun eğdiğin yerdir. Durduğun yeri kaybetmeden görünebiliyorsan en güzeli budur.

- Orijinal şiir zaten şahsiyetli şiirdir. Şiir şahsiyetinden sağlam bir damga taşır. Sağlam şiir, taş gibi şiir, ölümcül şiir budur. Piyasa, içi geçmiş, baygın ve vıcık vıcık bir hüznün sözde şiirleriyle dolu. Kötü şairler şahsiyetli şiir yazamazlar, kendilerinden önce yazılmış şahsiyetli şiirleri taklit etmeye çalışırlar.  Böyle yaparak şair olduklarını sanırlar. Ama kötü kopyalar halinde dolanırlar ortalıkta. Onları bu yüzden okumuyoruz.

- Beklemek, unutmamak, kelimeler…

Tuem sanat.com

25 Mart 2019 Pazartesi

kendi hayatının pınarı: köpeklerin kalbi







Köpeklerin Kalbi, Süleyman Unutmaz’ın Fena’dan (2015) sonra yayınlanan ikinci şiir kitabı. 2000 kuşağı şairi olan Unutmaz, yeni kitabıyla şiir yaşamındaki bu kıymetli yürüyüşüne devam ediyor.

Köpeklerin Kalbi, beş bölümden oluşuyor. Kitapta 40 şiir mevcut. Şair, Fena kitabında olduğu gibi kitabı bölümlere ayırırken oldukça iyi başlıklar seçtiğini görüyoruz: “Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım”.

Şair, kitapta geçmişinin karşısına geçiyor. Bir yüzleşme gerçekleştiriyor da diyebiliriz. Geride bıraktıklarına, karşılaşmaya fırsat bulamadıklarına ve içinde kalanları bir bir döküyor. Onların gözlerine bakarak yeni bir diyalog başlatıyor. Bunların kim olduklarını okuyucuya bırakarak yazımıza devam edelim.

Süleyman Unutmaz yüksek sesli bir şair. Sesi uzaktan duyulan bir pınar gibi akıp gidiyor. Bu yükselen sesini şiirlerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Kitaptaki birçok şiir bu minvalde yazılmış. Muhtaç adlı şiirin ses ve ahenk bakımından diğer şiirlerden daha ön planda bulunduğunu söylemek mümkün. Yüksek sesle okuyabilirsiniz.

Şairin dil kullanımındaki ustalığı, onu bulunduğu kuşağın içerisinde önemli bir yere koymaktadır. Türkçeye olan yatkınlığı heyecan veriyor.

Çoğu şairde karşımıza çıkan temel sorun dil kurmadaki yapaylıktır. Şiirlerinde samimi bir dil kullanan Unutmaz, aynı zamanda dilini estetik bir hazza yöneltmiştir. Şair, “Kelimeler Yalan” dese de en çok kelimelere inanıyor. Çünkü sığındığı kalenin tek gölgesidir kelimeler..
Şair, Fena’daki Kürt adlı aşk şiirinden sonra Köpeklerin Kalbinde de devam ediyor aşk şiirlerine. Kübra adlı şiirin başlığını değiştirdiği dikkatimizden kaçmıyor. “Sevgi ve Sefaletle” adını alan şiir, “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiiri ile birlikte karşısındadır okurun.

Şair,  “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiirinde pek sık rastlanmayan bir teknik kullanıyor. Turgut Uyar’a ait olan “salihat-ı nisvandan saffet hanımefendi’ye” şiiri ikili dize şeklinde yazılmıştır. Her mısrasına yeni bir mısra ekleyerek şiiri baştan yazıyor Unutmaz. Onun bu ustalığı ile şiir yeni bir ses kazanmış oluyor. Şair’in, Turgut Uyar’a yakın olduğunu söylersek yanılmayız. Hatta “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiiri Unutmaz’ın üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Uyar’ın bu şiirindeki aheng ve söylem tekniğine Unutmaz’ın şiirlerinde de rastlıyoruz.

Kitaptaki yabancı kelimeler ilgimizi çekiyor. Bu kelimelere bakacak olursak; Alabama, romans, trahom, zent-aras elt picium, olvium paes, inatatea, morium, cressium.

Şairin, Fena kitabında olduğu gibi Allah ve Tanrı’yı kullanım tercihi dikkatimizi çekiyor. “Tanrıya oturmaya gitmiş bütün serçeler” (s.11), “ellerini çarmıh yap bana tanrım, ve geri dönsün isa” (s.33), “Gül olsa, kanasa, hemen tanırım Tanrım” (s.66). “Allah’ı hatırlatan mana” (s.13), “Sana ve Allah’a sessizce inandım” (s.24), “İlk namaz ilk aşktan daha güzel, Allah’la karşılaşmak” (s.31). Şair, manevi söylemde Allah’ı, maddi söylemde ise Tanrı’yı seçiyor. Bize iki temel kaideyi özetliyor. Tevekkül ve nefis.

Şairin nefsi ile olan mücadelesi de yer buluyor mısralarında: “Şehvetimin yatağı paslı efendim”, “Tıka basa aç kalktım balkan lokantasından” (s.20-21).

Unutmaz’ın şiirlerinde İstanbul’un birçok semtine uğrayabiliyorsunuz. Bunların bazılarına bakacak olursak: “Buradan Galata’ya kaç kere gider insan”, “Buradan Saraçhane İstanbul yokuşları”, “Buradan Sefaköy’e selam söylüyor rüzgâr” (s.11), “Toz kaldırdım Caddebostan’da” (s.21), “Halkalı’dan uzaya kalkan trenlerden iniyorum dünyaya” (s.28), “Binlerce kalp çarpıyor Üsküdar’da iyi bak”, “Sen Balat’ta bir kedi sev bu bütün şehre siner” (s.50), “Sıraselviler’de bir kilise buldum bütün dinlerden” (s.82).

Bugünün ve geleceğin şiirini yazıyor şair. Yıllar sonra bile kendinden söz ettirecek şiirlerin hevesindedir. Kitaptan seçeceğimiz, özellikle; Bize Şiir Yazsana, Muhtaç, Eski’den Oğul, Türkiye şiirlerini bu yaptığımız tanımın içerisinde kabul edebiliriz.

Şairin beslendiği kaynakları belirtmeye çalışmaktan ziyade, kendi hayatından ilham aldığını söylersek yanılmış olmayız. En çok kendisiyle yaşıyor şair. Şairlerin kendi hayatlarından şiir dünyalarını kurmaları zordur. Bu az rastlanan durumu kıymetli buluyoruz.

Süleyman Unutmaz eserini yayına hazırlarken ne söylemek istediğini, nerede durduğunu bilen bir şair. Daha önce dergilerde yayınladığı şiirlerinin sadece bir kısmını almasını, kitabın hüviyeti açısından önemli görüyoruz.

Köpeklerin Kalbi birçok çağrışıma sahip. Sebebini belirli bir duruma indirgersek, şairine haksızlık olacağı düşüncesindeyiz. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi şair geçmişiyle bir yüzleşme gerçekleştiriyor. Peki, geçmişle başlayan bu geçiş süreci, onların karşısına geçtiğinde bitecek midir?

Tayfun Doğan
İtibar 89



20 Mart 2019 Çarşamba

vatan , mustafa kutlu






Ömrümü "Vatan-millet-Sakarya" diyerek, bazılarının müstehzi tebessümleri arasında geçirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. (Bazıları "bıraktığımız yerde otluyorsun" diyebilir. Canları sağolsun). Bu yazıyı bir ömrü uğruna tükettiğim "vatan" ne imiş acaba sorusuna cevap olur diye yazıyorum. Vatan elbette belirli anlaşmalar çerçevesinde çizilen sınırlar içinde kalan toprak parçasından ibaret değil. Bu sınırlar resmiyet ifade eder, tarih içinde çeşitli sebeplerle değişir. Ama mesela Kızılırmak değişmez (İklimler değişiyor evladım, o da değişir diyenler olacak. Olsun bekleriz biz. Sabırlıyız.) Vatan efsaneler, masallar, destanlardır. (İşte bir yerinden başladım). Nene Hatun, Deli Dumrul, Köroğlu''dur. Vatan coğrafyadır. (Bunu kavramak zor) Yani Ağrı Dağı, Toroslar, Ilgaz, Seyhan, Van Gölü, Tortum Şelalesi, Anzer Yaylası, Göcek, Tosya, Ermenek, Çukurova, İstanbul Boğazı, Uludağ, Palandöken say babam say; yayladır-ormandır-ovadır-çaydır-pınardır. Bir ucu Vardar Ovası''nda, bir ucu Halep Çarşısı''ndadır. Vatan Dadaş''tır, Gaggoş''tur, Efe''dir; yiğitlik vurmakla-ağalık vermekledir.
Vatan Mevlittir, Itrî''nin Tekbiri''dir, Ezan''dır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür. Bir ucu Yemen''de bir ucu Estergon''dadır. Vatan Kur''an''dır, namazdır, Cuma''dır, secdedir, duadır. Vatan sürülen topraktır, taze topraktan çıkan buğudur. Tıpkı fırından çıkan Vakfıkebir ekmeğinin buğusu gibidir. Vatan Diyarbakır karpuzu, otlu peynir, Pervari balı, Antep baklavası, Tatar böreği, Selanik gevreği, Arapaşı, Çerkez Tavuğu, Babukko''dur.
Vatan kültür değildir, sadece dil, sadece müzik, sadece halk oyunu, sadece din, sadece bayrak, sadece sadaka taşı, sadece vergi, sadece milli gelir değildir. Vatan kişinin karnının doyduğu yer de olabilir, gözyaşının aktığı yer de.
Bu sebeple Çanakkale Şehitleri, Sarıkamış, Sakarya, Mohaç, Niğbolu, İstanbul''un fethi, İstiklal Savaşı ve İstiklal Marşı vatandır. Vatanın tapusu şehitlerin mezar taşlarıdır.
Vatan sevmektir, benimsemektir, önemsemektir. Vatan mevcudun mânasıdır. Vatan ecdadın mirasıdır. Vatan nutuk değil vasiyettir. Hem vasiyet hem nasihattır. Vatan verilmiş sözdür. Söz namustur. Namusun ne olduğunu namussuzlardan başka herkes bilir.
Vatan Yunus''tur. Yunus Emre''dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlaktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır.
Vatan Selimiye''dir, Hacı Ârif Bey''dir, Mevlana''dır. Vatan "bana ne" diyemeyeceğiniz bir şeydir. Vatan bu dünyada âhıret için çalışılacak bir imtihan mekanıdır. Vatan kitaplar, kütüphaneler, âlimler, şeyhler, tekkeler, üniversiteler, taş-toprak-ağaç-kuş ve uçsuz bucaksız bozkırdır. Bozkırda esen rüzgârdır. Kangal iti, sürü, çoban ve kavaldır. Vatan Nemrut''ta batan güneş, İshakpaşa Sarayı''na dolan gün ışığıdır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş''tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.
Vatan sadece kültür, sadece inanç, sadece hatıra, sadece ortak çıkar, sadece ülkü birliği falan değildir.
Vatan kandır. Gözün bebeğidir. Ayaktaki ferdir. Vatan genetik, botanik, fizik, kimya vb. gibidir. Ancak ölçüye tartıya gelmediği için sadece bunlarla belirlenemez. Vatan aynı anda hem maddî hem manevî bir varlıktır. Akıl ile kavraması zor, kalp ile sevilmesi kolaydır.
Başını secdeye koyduğun yerde hür ve müstakil olmaktır. Namazda makam, mevki, dil, ırk tanımaksızın aynı kıbleye yönelmektir. Vatan kardeşlik, vatan barıştır. Vatana kastedene karşı kelle koltukta savaşmaktır. Vatan namusu kadar; suyunu-toprağını-kurdunu-kuşunu-börtü böceğini kem gözlerden sakınmaktır. Vatan ne kalkınmaya feda edilir ne ilerlemeye; ne falan ideolojiye ne stratejik ortaklığa.
Vatan sevgilidir. Aslı''dır, Kerem''dir, Leyla ile Mecnun''dur. Vatanın fertleri bir tarağın dişleri gibidir. Vatan hemşehrilik, vatan komşuluk, vatan başını omzuna koyup ağlayacağın bir arkadaş, askerlik, vatan futbolculuk, doktorluk, hemşirelik, mühendisliktir.
Vatan kuş uçmaz-kervan geçmez köylerde dil bilmez çocuklara öğretmenliktir. Vatanı şairler şiire, bestekârlar musikiye, âlimler yazıya, ressamlar resme, fotoğrafçılar fotoğrafa nakşetmek ister.
Vatan bunlara sığmaz.
Vatan ancak vatan için atan bir kalbe sığar.
Yahu Mustafa Kutlu o kadar deştin o kadar karıştırdın, o kadar gevezelik ettin ki, vatanı çorbaya çevirdin yani. Hay ağzına sağlık. Vatan zaten hastaya götürülen bir tas çorbadır. Vatanın hamasete ihtiyacı yoktur. Bunu ancak vatandan ayrılanlar anlar. Vatandan gayrısı gurbettir. Gurbette duyulan hasrettir. Bir tas çorbaya duyulan hasret.
Daha derine dalarsak vatan dahi bu dünya gibi bir gölgeliktir. O gölgelikte Cenab-ı Hakk''ın emri uyarınca bir nebze dinlenmektir.
Sonrası ebedî âlem.
Ebedî âleme imanımız tamdır.
Lakin mahiyeti meçhulümüzdür.
Yukarıdan beri sayageldiklerimizi sevmek milliyetçilik; onları muhafaza etmek muhafazakarlıktır. Bu iki kavram vatandan ayrılmaz. Sözlerimize burun kıvıranlara "bunlar eskimiş şeyler" diyenlere ancak şunu söyleyebilirim: "Eskilerden kaç kişi kaldı". Yahya Kemal ile bitirelim:
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.



su türküsü
Tanpınar “Bizim romanımız türkülerdir” diyor. Bu sütunda yayımlanan yazılardan birinde (İman ile İngilizce) zamanı gelince kendi türkümü söyleyeceğimi belirtmiştim. Efendim ilk ve orta tahsilimi o yıllar otuz bin nüfuslu Erzincan’da tamamladım. Erzurum’da Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Bu süre içinde on yıl resim yaptım, on yıl futbol oynadım. Lise fen kolu mezunuyum.



Ressam olmayı kafaya koyduğum için Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek istiyordum. O yıllarda (1963) bu bölümün imtihanı ayrı yapılıyordu. İstanbul’a gitmek gerekiyordu ve ben o zamana kadar Erzincan il sınırları dışına çıkmamıştım. Bildiğin gözü kapalı kuş.
Kara tiren (posta) İstanbul’dan üç günde geliyordu. Karlı-boralı günlerde gecikirdi. Olsun en ucuz ulaşım onunla.
Kompartımanda karşılıklı iki ahşap sıra var. Benden gayrı gurbete giden bir ailenin beş ferdi ve kucakta çocuklar. Hoş beş ettik, haşlanmış yumurta, peynir, kete, Cimin üzümü yedik. Hemşehriyiz, bayağı anlaştık.
Bilmem nereye vardığımızda uyku gözlerimden akmış olacak ki ailenin büyüğü “Delikanlı bavulu sepeti indirelim de sen çık yat biraz” dedi. Çıktım, vagon damına yakın alüminyum merdiveni andıran metal rafın üzerine uzandım. Yatış o yatış.
Beni Haydarpaşa’da uyandırdılar. Metal merdiven kaburgalarıma inmiş, mosmor olmuş, ağrı da var, delikanlılığa vurup aldırmadım ama o morluklar iki ayda zor geçti.
Taksim’de Maksim Gazinosu bitişiğinde Amasya Apartmanı’nın kapıcısı köylümüz, anamın akrabası. Bodrumdaki kapıcı dairesinde kaldım. Akademiye gittim. Olmadı, ben burada yapamam dedim, imtihana girmedim. Onun yerine hemen her gün Gümüşsuyu’ndan inip İnönü Stadı’na gittim. Baba Gündüz antrenör, Turgay Şeren kaleci ve Metin Oktay. Antrenmanlar, maçlar, futbol ile geçti günler.
Bu gözü kapalı kuşun ilk İstanbul macerasını uzun uzun anlatabilirim ama size söyleyeceğim türkü daha mühim.
“Su” ile ilgili.
Kur’ân-ı Kerim’de “Hayatı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya 30) buyruluyor. Anasır-ı Erbaa’nın en mühim unsurudur. (Ötekiler hava-toprak-ateş). Cenab-ı Hakk’ın insanoğlu kadar bitki ve hayvan için de lutfettiği bir mübarek (aziz) varlıktır. Kadim öğretiler-kültürler suya saygı gösterir; onu kirletmez, israf etmez, temizlik-saflık alâmetidir. Su kültürünün ayrıntılarını burada sıralamanın lüzumu yok. (DİA’da geniş bir “Su” maddesi var ama “toprak” yok. Arazi kelimesini kastetmiyorum). Sadede gelelim.
Rahmetli dayım beni lokantaya götürdü. İstanbul’da bir lokantada ilk kez yemek yiyeceğim. Mermer yemek masası gözümün önündedir. Üzerinde bir sıra şişe duruyor, ağızları beyaz alüminyum kapaklı. Bir şeye benzetemedim ve sordum: “Dayı, bu şişeler nedir?” Rahmetli güldü: “Sudur yeğenim, parayla satılır.
Gerçek bir kuş, ürkek bir dağ keçisi, bir sarı çiğdem gibi konuşuverdim: “Allah’ın suyu bu, neden sürahi ile önümüze koymuyorlar? Hayret su şişeye girmiş, hem de parayla satılıyor.
Gönlüm yaralandı ve bu şaşkınlık bende yıllarca sürdü. Suda mülkiyeti kabul edemiyordum.
Ve şu yazıları yazdığım günlerde fıkıhçı hocalara sormadan kendimi alamadım.
Anasır-ı Erbaa’da mülkiyet olur mu?” Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Mülkiyet” maddesinde şu satırlara rastlamıştım: İslâm hukukunda genel yollar ve meydanlar gibi orta malları ile denizler, büyük nehirler gibi tabiatı icabı üzerinde özel mülkiyet kurulması mümkün olmayan sahipsiz mallar yanında mülkiyet altına girmeye elverişli bulunmakla birlikte toplumun ortaklaşa yararlanmasına konu olan su, ateş, ot (ve tuz) gibi nesneler (İbn Mâce “Ruhûn” 16; Ebû Dâvûd, “Büyû” 60; Mecelle md. 1234) özel mülkiyet dışında tutulmuştur.
Mülkiyet’in en dip noktası bu dört unsur. Ahireti yok sayan, Allah’a ve hesap gününe inanmayıp, “dünya benim” diyen zihniyet (Kapitalist ile tetikçisi teknoloji) önce hayatı var eden bu dört unsura saldırdı. Toprağı zehirledi, suyu kirletti, havayı bozdu, iklimleri değiştirdi. Ateş ise bahs-i diğer.
Siz şimdilik “Gafil Gezme Şaşkın” türküsünü indirip Turan Engin’in sesinden dinleyin. Yol arkadaşlığımız devam ederse daha çok türkü diyeceğiz.

8 Mart 2019 Cuma

"MUHATAP SONSUZLUKSA CEVAP GECİKİR."


"-Son olarak, o şiirin illaki yazılması gerekiyor mu?
-Elbette, illa ki yazılması gerekiyormuş ki yazılmış. Şiirin de mukadderatımıza dahil olduğunu düşünürüm. Allah bizden o şiiri yazmamızı murad etmiştir ve kader bizi o şiiri yazmaya götürmüştür.. Zamanlar içinde hayatiyetini sürdürür şiir. Şiirin asıl muhatabı sonsuzluktur aslında. Muhatap sonsuzluksa cevap gecikir. Şair bunu kavrayarak yazarsa şiirini yaptığının kıymetini daha iyi anlar. Ben böyle bakıyorum şair olmaya, şiir yazmaya. Ve bir kez böyle bakınca da şiir konusunda daha büyük ve derin bir tefekküre ulaşıyorum."

Cins'teki söyleşimizden...

4 Mart 2019 Pazartesi

AYŞE


                                                                                                      “Sarı güller kahrolsun
                                                                                                                           Islak gözler, beyaz mendil kahrolsun

                                                                                                                           Kahrolsun bu kaldırım, bu nezaket, mutluluk dilekleri…
                                                                                                                          


Ayşe diyen şiir  - semaver geceleri
Karanlık günlerimin yanında dursun
Ankara’da gökler Mardin’de tahta masa
Yaralı tebessüm al senin olsun

....

28 Şubat 2019 Perşembe

tükenen'e



kurşun eritip fesleğen dökmeye eski uzak bir yaz akşamı
bir yaşlı baba çıkar gelir bir uykudaki akış tükenir

camiler ve motorlar birbirine karışır bir mayıs ortası
lahanalar ve arnavutlar ve sudaki sevinçli akış tükenir

çok görmeye başlar kendi coşkunluğunu bir doru beygir
artık herkesin birbirine kullandığı yumuşak bakış tükenir

bir adam haklı söyler bir adam kayıplara karışır sabahları
bir duruma hazırlanan incirsiz anlamsız bir yokuş tükenir

sağlam dur ayakların ne güzel ey kimsesiz dönen askerden
işlemler tükenir hazır ol tükenir rahat ve alkış tükenir

alış iskemlelere otobüs duraklarına su sırasına tarlalarda
tarlalarda otobüs duraklarında koca dünyada itiş kakış tükenir

ben yavru bir ayıydım, halılarda yürürdüm, öğrendim ölmemeyi
öğrendim ki limanlarda savaşlarda gemilerde değiş tokuş tükenir

ey bana kendimi vermeyen dünya ey sağlam dokunulmazlığım
bilirsin bilirim çamurlu sıcaksız haince bir kış tükenir


turgut uyar

20 Şubat 2019 Çarşamba

şiir hakkında bazı mülahazalar


 Kâriin[1] bu kitapta okuyacağı "Bir Günün Sonunda Arzu" isimli manzume ilk intişar[2] ettiği zaman, mânâsı bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki[3] edilmiş ve o münasebetle şiirde "mânâ" ve "vuzûh[4]" hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm[5] ve tahkîr[6] ve bir kısmı da yevmî[7] gazete hezliyyâtı[8] nev'inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir mirâs halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından[9] batına intikal[10] eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre[11] ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet[12] olur.
  Ne tekerleme, ne de tahkîr bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek şiirde "mânâ" ve "vuzûh"un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telâkki ve kanaatimizi söylemekle iktifa[13] edeceğiz.
  Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde mânâdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. "Fikir" dedikleri bayağı mütalaalar[14] yığını mı, hikâye mi, mazmun[15] mu; ve "vuzûh" bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde[16] seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mâhiyette telâkki oluşunu, resim, mûsiki ve heykeltıraşî gibi sanatların kendilerine has ve münhasır[17] fırça, boya, nota ve kalem gibi istimali[18] güç bir hünere mütevakkıf[19] vasıtalara mâlik bulunmalarına mukâbil, şiirin bu gibi hususi vesâitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye[20] mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı mütehâşşi[21] ve hürmetkâr olan nâehiller kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi göründükleri şiiri alelâde "lisan" mâhiyetinde telâkki ile sırf bu zâviye-i rüyetten[22] bakarak başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir lâübâlilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.
  Halbuki şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı "nesir" gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt[23] bir lisandır. "Nesir"de üslubun teşekkülü için zaruri olan anâsırın hiçbiri şiir için mevzubahis olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla yekdiğeriyle nisbet ve alâkası olmayan ayrı nizamlara tâbi', ayrı sahalarda ayrı ebâd ve eşkâl üzere yükselen ayrı iki mimâridir. "Nesr"in mevlidi[24] akıl ve mantık, "şiir"in ise idrâk mıntıkaları haricinde, esrar ve mechulâtın geceleri içine gömülmüş yalnız münevver[25] sularının ışıkları gâh ve bigâh afâk-ı mahsusata[26] akis iden kudsi ve isimsiz menbadır.
  Şiirin evzâ[27] ve harekâtını taklide özenen sahteliğine ancak nesrin sarâhat[28] ve insicamını[29] istiare eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir nesre kabil ve tahvil[30] olmayan nazımdır.
  Birkaç ay evvel "halis şiir" hakkında meşhur bir münekkidle münakaşası bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden "Rahip Bremon"un dediği gibi muhakeme, mantık, belagat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih[31] evsaf şafk aydınlığı gibi her dokunduğu gül pembeliğini veren şiirin seherkâr tesiriyle tebdil-i mahiyet edip istihâle[32] etmedikçe anâsırın meyanına dahil olmadıkları "cümle" alelâde "nesir"den başka bir şey değildir. Hatta manzumede elektrik cereyanı nev'inden olan şiir seyyâlesi[33] bir an inkıtaa'[34] uğradı mı, bütün bu anâsır derhal fıtri çirkinliklerine sükût ederler. Şiir bir hikâye değil, şiir bir şarkıdır.
  "Mânâ" araştırmak için şiiri deşmek terennümü[35] yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe[36] içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi susturulan o sihrengiz sesi telafiye kâfi midir?
  Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânâsı değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hizmeti her kelimenin cümledeki mevkiini diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden[37] ve esrarengiz izdivaclardan mütehassıl[38] tatlı, mahrem havai veya haşin sese göre tayin ve müteferrik[39] kelime ahenklerini mısraın umumi revişine[40] tâbi kılarak mütemevvic[41] ve seyyâli muzlim[42] veya muzi[43], ağır veya seri' hislere kelimelerin mânâsı fevkinde mısraın musiki temevvücâtından nâmahdud ve müesser bir ifade bulmaktır.
  Kelime tahvilâtı ve ahenk endişeleri arasında "mânâ" küsûfa[44] uğrarsa "ruh" onu ahengin lezzetiyle telafi eder. Esasen "mânâ" ahengin telkinatından başka nedir? Şiirde mevzu şair için terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Tıpkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur[45] kavanoz gibi, mânâ şairin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi hâricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, muhayyir-ül-ukul[46] arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.
  Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona "şiir" diyenler ancak yabancılardır.
  Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vahi[47] hayaline tahakkuk imkânı yemini etmekle beraber şimdiye kadar hiçbir büyük şairin mahdud bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hamid'in binlerce hayranı içinde onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar bu yüzde onun binde biri nisbetinde bile değildir. Şöhret anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerinin zaif ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücud bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mucib-i hicabdır[48].
  Bilamübalağa[49] denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dün şairlerin işidir. Büyük şairlerin medhalleri[50], tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her an o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin[51] kolları, (Nedim)i belahete[52] karşı saklayan kalenin kapı kanatları araladıktan sonra der ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim'i telvis[53] etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramaya lüzum var mı?
  Şairin manalı olmaktan evvel daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve mevzu şiirin ancak ehl olmayana göre kurulmuş çarkı cephe ve cidarını[54] teşkil eder. Herhangi cinsten bir eser-i sanat karşısında (Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor. Benzemiyor.) tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir mütalaa beyan eden şahıs sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer[55] edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylîdir. Asâr-ı sanatta hamâkatına[56] feda bulamayan ve arzın her tarifinde en fazla münteşir[57] olan bu tıfli[58], her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr onun yüzünden kâh süfli bir dalkavuk ve kâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tıflilerinin yanında, sanat mefhumunu taklit eden birde bir sanat memuru vardır ki, edebiyatta en müzevveci[59] "edebiyat hocası"dır. Vehle-i ûlâda[60] unvan ve sıfatı emniyetbahş olan bu adamın hakikatte "edebiyat dersi" kadar vâhi olduğunun düşünülmesi şayan-ı hayrettir. Edebiyat hocası hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi güzellik his ve idrakini bir tali mektep pür-garâmına[61] tebaen şakirtlerine öğreten şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhude bir mürebbidir. Ne şair şiiri ne sanatkâr sanatı tefsîr ve izah edemez. Onun için hiçbir memlekette edebiyat muallimi -nadir istisnalarla- ne bir şair ne bir nasir, ne de başka bir suretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat imla ve sarf hocalığından istihale eden bu zat nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından nesre kabil-i tahvîl ve sarf u nahv[62] tatbikatına müsait olmayan her şiir genç zekâlar için bir tehlike ve bir sû-i misaldir. Anlaşılmak şartıyla edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin[63] eseri mefâhir[64]-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâi asabî techîzâttan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.
  Mamafih bir dakika için şiirde "vuzûh"un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzûhun ne olduğunu anlamak lazım gelir. Hangi türlü zekânın anlayışı vuzuha mikyas[65] addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğer birisine de öyle görünmesi hiç lazım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir, sıkı mechûlat ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mânânın, uçurumdakine nâmer'i[66] olması kadar zaruri ne olabilir? Şair, umumi lisandan müfriz[67] kelimeleri yeni mânâlarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân[68], reviş ve şahsi bir lehçe vücûda getirdiği andan itibaren eserinin vuzûhu karie göre tahavvül etmeye başlar. Zira vuzûh, esere ait olduğu kadar karinin de zekâ ve ruhuna taalluk[69] eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tembel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Halbuki şiir, anlaşılmak için ruh ve zekâ istidadından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziya, hava ve zaman şartları gibi birtakım harici avâmilinde[70] yardımını ister. Şiirler var ki sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtapla gölgelenir, güneşin ziyasında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler mânâlarını kâriin ruhundan alan şiirlerdir.
  Şiirde bazı aksâmın şüphe ve müphemiyette kalması bir hata ve kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediîyeti nokta-i nazarından elzemdir. Üslûpta köreltici bir sarâhât İngiliz bediiyatçısı Ruskin'in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan kariin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râm[71] etmektir. Buna muvaffak olamayan eserin diğer bir bütün meziyet ve faziletleri onu bir eser-i sanat olmaktan kurtaramaz.
  Mevzu gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar[72] heyecanı için bir nîm-şekl olarak, ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve onu hakikatten bin kerre daha müheyyic[73] bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılardan gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayal için en azından sukut olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şirin nîm karanlığında pervâz edebilir.
  Hâsılı şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif teşrifata müsait bir vüs'at[74] ve şümulü hâiz olmalı. Bir şirin mânâsı diğer bir mânâ olmaya müsait oldukça her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe[75] eder ve bu suretle şiir, şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz[76] edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh nâmütenâhî[77] hassasiyetleri isti'âb[78] edecek bir vüs'ati olandır. Mahdud ve münferit bir mânânın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessürâtinin mahşerini çeviren o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

Ahmet HAŞİM/ Piyale, 1926

 [1] Okuyucu
 [2] Yayınlanma, dağılma.
 [3] Alma, kabul etme.
 [4] Açık ve belli olma, anlaşılır olma.
 [5] Sövme, sövüp sayma. 
 [6] Hakaret etme, hor görme, küçük görme.
 [7] Günlük, gündelik.
 [8] Şaka ve mizahla ilgili şiir ve sözler.
 [9] Kuşak. 
 [10] Bir yerden başka bir yere geçme, göçüş.
 [11] Tuhaf sözler, garip ve gülünç hikâyeler.
 [12] Saflık, halislik, temizlik.
 [13] Yetinmek.
 [14] Okuma, tetkik, düşünce.
 [15] Nükteli sanatlı, ince söz.
 [16] Nişanlar, belgeler.
 [17] Sınırlı.
 [18] Kullanma.
 [19] İlgili, bilen.
 [20] Dokundurma. 
 [21] Korkan, saygı ile karışık korkup çekinen.
 [22] Bakış açısı.
 [23] Aracılık eden, aracı.
 [24] Doğma, doğuş.
 [25] Nurlu, nurlanmış.
 [26] Gözle görülür şeyler.
 [27] Haller, duruşlar, vaziyetler.
 [28] Açıklık, ibarede açıklık.
 [29] Denge.
 [30] Değiştirme, değişme.
 [31] Benzeyen, benzer. 
[32] Bir halden başka bir hale geçiş. 
[33] Akışı, akan.
[34] Kesilme, tükenme, bitme. 
[35] Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme.
[36] Titreme, titreyiş.
[37] Çarpışma, tokuşma.
[38] Hasıl olan, meydana gelen.
[39] Dağınık, ayrı ayrı. 
[40] Gidiş, yürüyüş; tarz üslup.
[41] Dalgalı.
[42] Karanlık, şüpheli.
[43] Zayi eden, kaybeden.
[44] Güneş tutulması.  
[45] Çin'de porselenden yapılan kapkacak.
[46] Akıllara şaşkınlık veren, akılları durduran.
[47] Boş, manasız, faydasız.
[48] Utanma sebebi.
[49] Mübalağasız, abartmaksızın.
[50] Dahil olacak, girecek yer, giriş, başlangıç.
[51] Tarih yazan, tarihçi.
[52] Bönlük, alıklık, kalın kafalılık.
[53] Bulaştırma, kirletme, pisletme.
[54] Duvar.
[55] Sakınma, kaçınma, korunma.
[56] Ahmaklık, beyinsizlik, bönlük.
[57] Yayılmış, açılmış, dağınık.
[58] Küçük çocuk. 
[59] Çiftleştirilmiş.
[60] Başlangıçta.
[61] Aşk, sevda, şiddetli arzu fazla gönül düşkünlüğü.
[62] Dilbilgisi.
[63] Bir şey öğrenmeye yeni başlayan acemi.
[64] Övünülecek.
[65] Kıyas edilecek alet.
[66] Görünmez, görülmez, modası geçmiş
[67] İfraz eden, ayıran.
[68] Tınlayan, çınlayan.
[69] İlişiği, ilgisi olma.
[70] Sebepler.
[71] İtaat eden, boyun eğen. 
[72] Itırlı, güzel kokulu.
[73] Heyecan veren.
[74] Genişlik, bolluk.
[75] Katma, karıştırma.
[76] Alma, kazanma, elde etme.
[77] Sonsuz, uçsuz bucaksız.
[78] İçine alma.