15 Mayıs 2018 Salı
14 Mayıs 2018 Pazartesi
bu hüznün mesnevisi yazılmadı
"sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar"
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar"
9 Mayıs 2018 Çarşamba
"senin bıraktığın yerden allah-u ekber"
"akşamları şehre hep isa inerdi
toplanıp titrerdik saçlarımı yıkardık
ben koşup üç beygiri üst üste derdim
sen geçerdin sokaklar sara saçardı."
toplanıp titrerdik saçlarımı yıkardık
ben koşup üç beygiri üst üste derdim
sen geçerdin sokaklar sara saçardı."
"biliyorum lir sızmıyor şakaklarımdan
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok"
ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok"
"Yağmur başladı sen dedim camlara koşdum"
"Bak ben sana ay aldım al ay aldım bak ben
sana"
"Şems çeker çıkarır kitabı havuzdan; kuru
Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak."
Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak."
"olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü."
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü."
"rabbim şimdi bir polisi tutuklar gibi
değişik bir hayvan tıkanıyor göğüslerimde
menşei cam çocukların haysiyetiyle
pasiflora anlamında tiren koşayım
koşayım filmlerin adı bu olsun
şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur"
değişik bir hayvan tıkanıyor göğüslerimde
menşei cam çocukların haysiyetiyle
pasiflora anlamında tiren koşayım
koşayım filmlerin adı bu olsun
şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur"
"inanmışım kaybetmek esrarıdır olmanın
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum."
çıldırmış bir vaşak gibi kaybediyorum.
ipimden kurtulmuşum kaybediyorum."
"ben sana düzenli olarak telefon ediyorum.
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum."
adlı bir cengaver olarak telefon ediyorum.
hakiki cinayetler işleniyor görüyorum.
isa görüyor, şeyhim görüyor, ben görüyorum.
ben sana düzenli olarak telefon ediyorum."
"o gün okula gelmeyen kızlar lojmanlara dolsundur.
ve yine, o gün okula gelmeyen kızlar lojmanlara dolsundur."
ve yine, o gün okula gelmeyen kızlar lojmanlara dolsundur."
"Biz aynı ...hırkayı giyecekdik Muhyiddin
ağlayacakdı
Muhyiddin ağlayacakdı biz aynı hırkayı sırayla giyecekdik biz."
Muhyiddin ağlayacakdı biz aynı hırkayı sırayla giyecekdik biz."
"Çünkü bak Süleyman bu sayfadan henüz geçmiş gibi
gül lekesi"
Ah Muhsin Ünlü
6 Mayıs 2018 Pazar
BEKLENEN
...........................
Anladım kalırmış bazı yalanlar
Yaşatan beni de sırrın kalbi mi?
Öğle vakitlerini soran tebessüm
Canın sıkılınca bize gel e mi?
Yaşatan beni de sırrın kalbi mi?
Öğle vakitlerini soran tebessüm
Canın sıkılınca bize gel e mi?
3 Mayıs 2018 Perşembe
MEMLEKET HİKÂYELERİ
.....................................
Sokağınız sıcak sessizliklerle doluyken yaz gecelerinde ve yol huzur dolu anlara bırakmışken kendini, küçük evleriniz bana ben onlara sokulurken, ağaçlar da güzelce salınırken iki yanda,sizin türkülerinizi dinledim hep.mahiyetini bilmesem de beni yakan hasretin bir tarafı aydınlanırdı o saatlerde.
....
30 Nisan 2018 Pazartesi
evdeki , yusuf atılgan
Bugün karşı arsaya yığılı kalasları
kaldırdılar. Kocaman kamyonlar onca kalası iki saat içinde aldı gitti. Hiç
ayrılmadım pencereden. Annem bir iki kere “Ne oturuyorsun, ortalık süpürülecek”
dedi: aldırmadım. On yıl önceki arsayı düşündüm durdum. Okul dönüşü bu
pencereden top oynayan çocuklara bakardım. “Kız, koca mı arıyorsun orada?”
derdi annem, utanırdım. On yıl önce annemi de severdim. Hem böyle kasabanın
insanlarından korkmazdım. Ben de onlar gibiydim. Erkeklerin yanında uslu uslu
oturur, kadınların dedikodusunu dinlerdim. Okulu bitirdiğim yıl karşıya
kalasları yığdılar. Arsa sesini yitirdi. Pencereden hep o kalasları gördüm
yıllarca. Kışın üstlerine kar yağdı, yazın güneşte esmer esmer yandılar. Bugün
kaldırdılar onları. Şimdi içimde bir umut var. Top oynamağa gelecek çocukları
bekliyorum.
Annem aşağıdan “Yemek hazır” diye bağırdı.
—Acıkmadım daha. Bekleme sen, ye! dedim.
Sokağa bakıyorum. Tek tük geçenler var.
Çoğu kadın. Yüzleri asık, adımları sert. Bir yerden kavgadan geliyorlar, ya da
bir yere kavgaya gidiyorlar sanırsın… Kös kös yürüyorlar. Hepsi de kendine
güvenen kişiler, belli. Kusur bağışlayacak göz yok bunlarda. Büzülüyorum; içimi
bir korku kaplıyor. Şu tokmak gibi herif bizim sokakta oturan kasap değil mi?
Öğle yemeğine geliyor olmalı. Kime bırakmış dükkânı? Yetişkin çırakları vardır.
Ceketi yamalı bir adama kemikli yerinden yarım kilo eti onlar yutturur şimdi.
Bu adamlar namaz kılar mı acaba?
Bir kadın geçiyor. Tanırım onu, evleri
bize yakın. Kocası bir bankada çalışıyormuş. Kıpkırmızı boyanmış. Neler
söylüyorlar onun için komşu kadınlar, ne kötü şeyler. İnanmıyorum onlara. Hep
birini çekiştirirler. Gözleri ışıldar anlatırken. Onların yanındayken kalkıp
gitmekten korkarım. Gider gitmez beni çekiştirecekler sanırım. İnanmıyorum
onlara ama bu kadını da sevmiyorum. Çok konuşur. Ara sıra bize gelir. ‘Bizimki’
dediği kocasını anlatırken bir bakışı vardır bana, evlenmedim diye eğlenir
gibi, acır gibi bir bakış, sinirlendirir beni. Gene de bir şey demem; anlamamış
gibi dururum. O boyuna konuşur. Müdürlere gitmişler geçenlerde. “Bir kızları
var kardeş, bu kadar da olur mu? Neredeyse kucağına oturacak bizimkinin…” O
kıza da acırım ben, şu kadına da, kendime de. Neden bu daracık kasabadayız
sanki. Yoksa bütün dünya mı böyle. Kitapların dediği yalan mı?
Kapı açıldı. Baktım annem. Canım sıkıldı.
Ne işi var burada? Yanımda olmadı mı serin kanlı düşünüyorum; acıyorum ona.
Yaşlı kadın, onun dünyası da bir türlü diyorum. Yanıma geldi mi tepem atıyor.
Ayıpmış, umurumda değil, sedire oturdu.
—Yarın Fatmahanımlar gelecekmiş seni
görmeğe, dedi.
—Yarın evde yokum ben.
—Nereye gideceksin?
—Hiç, ama yokum evde. Çıkmam. Kaç kere
söyledim sana, evlenmek istemiyorum ben.
—Elalem ne diyor biliyor musun? Eksiği var
onun, diyor.
—Ne derlerse desinler. İstemiyorum.
Kaçıncı bu? Üstüme varma benim. Kaçarım yoksa. Satarım babamdan kalan bağı,
tarlayı; alır başımı kaçarım.
Gözleri büyüdü. Kalktı, kapıyı çarpıp
gitti. Dışardan sesini duyuyordum. Rezil etmiştim onu ele güne. Herkes kendini
düşünüyor. İleniyor bana, sesinden belli ağlıyor da. Ben de ağlamak istiyorum.
Kiminle evleneceğim bu kasabada? Kim
anlatıyordu geçende. “İçip içip gecenin bir vakti gelir eve. Ayağını önüme
uzatır. ‘Çıkar şunları’ der. Leş gibi kokar ayakları.” İçim bulanıyor. Nasıl
yatılır böyle bir adamla?
Sokak kapısı açılıp kapandı. Eğildim
baktım annem. Kim bilir hangi kocakarıya gidiyor? Yakınacak benden, içini
dökecek, rahatlıyacak. Bense hep burada kalacağım, kendi kendimle. İnsan
kendine acır mı? Ben acıyorum.
Kalktım aşağı indim. Ayakyoluna girdim.
Çıkınca mutfakta ellerimi sabunladım. Yemek dolabında taze baklayla pilâv var.
Bir tabakta yoğurt. Yoğurtlu pilâv yedim biraz. Pilâv soğumuş. Olsun, soğuğunu
severim ben. Sonra gene odama çıktım. Şimdi daha iyiceyim. Dolaptan bir kitap
aldım. Sedire uzandım. İlk yaprakta dayımın adı yazılı. Çoğu onun bu
kitapların, bana verdi. İki yıl İngiltere’de okumuş. Bana İngilizce öğretirdi.
Severdi beni. “Kız, erkek olsaydın seni oraya yollardım” derdi. Babamı hiç
bilmiyorum. Dayım da liseyi bitirdiğim yıl öldü. Zaten her şey o yıl olmadı mı?
Kalaslar bile o yıl geldi arsaya.
Nice sonra kapı çalındı. Kitabı bırakıp
kalktım. Ayaklarım uyuşmuş. Annem anahtarı mu unuttu acaba? Basamaklardan ağır
ağır indim. Necati mi yoksa? Ara sıra gelir, İngilizce ödevlerini yaptırır.
Kapıyı açtım. Oymuş. Dümdüz taramış saçlarını. Sarı yüzünde hep o ergenlikler.
—Nasılsın abla? dedi.
—İyiyim. Girsene.
Girdi. Kapıyı kapadım.
—Halam nerede? diye sordu.
—Bilmem. Komşuya gitmiştir.
Dayımın oğlu bu Necati. Babasından
öğrendiğimi oğluna satıyorum. Yukarı çıktık. Sakal tıraşı da mı oluyor ne, kötü
kötü kokuyor. Baktım burun kanatları oynuyor, kokluyor. Bu oda evde kalmış kıza
kokar sanırım. Alışmışım ben, duymuyorum. Masanın önüne oturdum.
—Otursana, dedim.
Karşıma oturdu. Kitabını, defterini masaya
koydu. Bu yıl sık sık geliyor bize Necati. Eskiden pek uğramazdı. Hem üstünde
bir sıkılganlık. Odaya girince hem seviniyor, hem utanıyor gibi. Büyüdü artık,
liseye gidiyor.
—Ödev mi var? dedim.
—Evet dedi.
Kitaba uzandı.
—Biliyor musun, karşıdaki arsadan kalasları
taşıdılar. Eskiden çocuklar top oynardı arada, dedim.
—Sahi, dedi. (O yana baktı.) Söyleyeyim
arkadaşlara. Biz de gelir oynarız.
Kitabı, defteri açtı. Çalışmaya başladık.
Ben okurken, farkındayım dinlemiyor pek. Şurama, burama bakıyor. En çoğu göğsüme.
Alt dudağı ağır ağır sarkıyor. Hele gözlerindeki bulaşık bakış. Bu mu istek
dedikleri? Kitabı uzattım.
—Şimdi de sen oku bakalım, dedim.
Toplandı, önce dudağı geldi eski yerine;
ama gözlerindeki o bulaşıklık güç arındı. Okuması kötü değil. Ben gözlerine
bakıyorum. Yeşil, yeşil ya, çipil bir yeşil bu. Tatsız. Nasıl denir? İşte
kurbağa yeşili, soğuk. Ergenlikleri de var. İnce keskin dudakları. Ne çirkin
çocuk. Çirkin ama bir çocuk körpeliği var onda, ya da bir genç erkek duyarlığı.
Bacağımı ondan yana uzatsam diyorum. Uzattım. Kıpırdarken dizi bacağıma
süründü. Bir kelimeyi yanlış okudu.
—İyi bak o kelimeye, dedim.
Düzeltti. Yüzüne kan çıkıyor. Şimdi
kalksam, arkasına geçsem, kitaba eğilsem, göğsümü sırtına bastırsam. Kıpırdamıyorum.
Ağır bir hava var odada. Oysa ilkyaz daha. Bungun, ağır, sıkıntılı bir hava bu.
Necati hep okuyor. Kurbağa sesi gibi. Nasıl da benziyor kurbağaya. Bir
tiksinti, bir bulantı kabarıyor içimde. Kendimden iğreniyorum. Ses kesildi.
Kalktım pencereyi açtım. Şu sıkıntılı hava
dağılsın.
—Bugün hastayım ben Necati, dedim. Sen
gelmeden yatıyordum. Okuyuşun çok iyi. Çevirisini sen kendin yaparsın.
Kalktı.
—Peki abla, dedi.
Gözlerinde o bulaşıklık yok artık.
Hava kararırken annem geldi. Aşağı indim.
Mutfak masasında yemek yedik. Hiç konuşmadık. Evin içinde yalnız bulaşık
çanaklara musluktan damlayan su sesi var; şıp, şıp, şıp… Neden böyle olduk biz?
Ana–kız değil, sanki yabancıyız. Sebebi ne bunun? Garip töreleriyle bu kasaba
mı, başkaları ne der tasası mı?
Yemekten sonra radyo dinledim. Geç yattım.
Yatakta kendi kendime yalnızım. Uyuyamıyorum. Oda karanlık. Pancurlar kapalı.
Gene de bir çocuk ağlaması duyuluyor. Uzak, çok uzak bir yerden gelir gibi.
Sıkıntılı. Sanki gelecek günlerine ağlıyor. İçim daralıyor. Yorganın altında
büzülüyorum. İyi şeyler düşünmek istiyorum. Uyusam da bari düşte çıksam bu
kasabadan. Olmuyor. Biliyorum, bu gece uykumda üstüme bir kurbağa sıçrayacak,
uzanıp uzanıp öpmeğe çalışacak beni.
Dışarıdan ayak sesleri geliyor. Bir sarhoş
bağırıyor. “Uyyy, koca çarıklı Allah, uy!” diyor. Neden tam burada bağırdı bu
adam? Korkuyorum. Öyle bitkin, öyle çelimsizim ki. şimdi insanlar bana ne
isteseler yapabilirler. Sarhoş pencereyi açıp yanıma uzanabilir. Ama gelmiyor.
Sesi uzaklaştı. Köprüye varmıştır. Ne dediği anlaşılmıyor. Yalnız sıkıntılı,
adamın içini kurutan bir “Uyyy!” sesi duyuluyor.
28 Nisan 2018 Cumartesi
çocuklar gibi
Bende hiç tükenmez bir hayat vardı,
Kırlara yayılan ilkbahar gibi.
Kalbim hiç durmadan hızla çarpardı,
Göğsümün içinde ateş var gibi.
Bazı nur içinde, bazı sisteyim,
Bazı beni seven bir göğüsteyim,
Kâh el üstündeydim, kâh hapisteydim,
Her yere sokulan bir rüzgar gibi.
Aşkım iki günlük iptilâlardı,
Hayatım tükenmez maceralardı,
İçimde binlerce istekler vardı,
Bir şair, yahut bir hükümdar gibi.
Hissedince sana vurulduğumu,
Anladım ne kadar yorulduğumu,
Sakinleştiğimi, durulduğumu
Denize dökülen bir pınar gibi.
Şimdi şiir bence senin yüzündür,
Şimdi benim tahtım senin dizindir,
Sevgilim, saadet ikimizindir,
Göklerden gelen bir yadigâr gibi.
Sözün şiirlerin mükemmelidir,
Senden başkasını seven delidir,
Yüzün çiçeklerin en güzelidir.
Gözlerin bilinmez bir diyar gibi.
Başını göğsüme sakla sevgilim,
Güzel saçlarında dolaşsın elim.
Bir gün ağlayalım, bir gün gülelim,
Sevişen yaramaz çocuklar gibi.
1932
Sabahattin Ali
27 Nisan 2018 Cuma
babam albert camus, catherine camus
Benim için babaydı o. Tuhaf, amma tuhaf şey. Gülüşüne bayılırdım.
Başkaları için, Albert Camus bir efsaneydi, baba değil. Bilincinde olmadığım ve
babamın bizden uzak tuttuğu şöhret, erkek kardeşimle benim üstümüze düştü ve
ezdi bizi. 14 yaşındaydım. Hiç kimse, hiç ama hiç kimse benim acı
çekebileceğimi düşünmedi. Annem bile. Darmadağın olmuştu. Babamın ölümünden
hemen sonra, Agathe’ı, küçükken babamın bana verdiği dişi kediyi ameliyat
ettirmek gerektiğini söyledi bana.
Babamın şöyle bir şarkı mırıldanışını hâlâ duyar gibiyim: “Agathe,
cici kedi, ne güzel patileri…” Sağa sola yavrular dururdu Agathe –bizim evde
özgürlük vardı, kedilere bile– yavruları vermeden önce iki ay evde tutardık.
Kedi yavrularına bayılırdım. Annem bana “Ne yapacağız bunları? Baban veriyordu.
Bizden kimse almaz ki” dedi. Haklıydı. İşte o zaman hayat neymiş anladım. Annem
kediyi ameliyat ettirdi.
Okulda babamın mesleği sorulduğu zaman, ben de “yazar” diye yanıt
verdiğimde dert oluyordu bu bana. Marangoz bir meslek erbabıdır. Ya yazar? Evde
kalıp çalışma masasının başında bir şeyler karalayan adam miskinin teki
sayılır… Babamı rahatsız etmememiz beklenirdi. Ama rahatsız ettiğimizde de
hiçbir şey demezdi. Oturup kalkmak, yemek yemek ve başkalarına saygı göstermek
konusunda hem dikkatliydi hem de ciddi. Annemin ya da anneannemin tokatlarını
yeğlerdim fazlasıyla. Onlarlayken, bir aptallık ettiğimde kesilecek faturayı
bilirdim. Öderdim, gönül rahatlığıyla sıfırdan başlardım yeniden. Babamlayken
ela gözlerinin bir bakışı ve birkaç sözü yeterdi insanın kendini yerin dibine
geçmiş hissetmesi için. İlk komünyon ayinimi gerçekleştirmek istediğimi
söylediğimde bana Tanrı’ya inandığım için mi yoksa güzel bir elbisem ve
hediyelerim olsun diye mi bunu istediğimi sormuştu. İşin sarpa sardığını hemen
anladım. “Pek mi parlak bir şey bu sence?” En azından mesele açıktı.
Ona göre, başımızı sokacak bir yerimiz ve kitaplarımız varsa, bize
gereken her şeyimiz var demekti. Bizim evde lüzumsuz nedir bilinmezdi. Yararlı
hediyeler istemek gerekirdi. Noel’de bir okul çantası, güzel bir okul çantası
bile çok sevinilecek bir şey değildir. Babamın bana son yaş günü hediyesi bir
çalışma masasıydı. Güzel bir masa elbette… Ama ağır hastalanıp yattığımda bana
bir pikap hediye etti, Teppaz marka. O kadar tarzımız olmayan bir şeydi ki bu,
öleceğime büsbütün inanmıştım.
Anneme yardımcı olan bir hanım vardı. Yataklarımızı yapardık,
ayakkabılarımızı cilalardık ve o hanımın emrine amadeydik. Olağandı bu. Babam,
dolaylı yoldan, bu hanıma mesleğinden ötürü –temizlikçiydi kadın, babamın
annesiyle aynı meslektendi– saygı göstermemizi isterdi. Annesi sağırdı, ne
okuma bilirdi ne yazma. Kocası Birinci Dünya Savaşı’nda öldürüldüğünde,
yönetim, dedemin kafatasını parçalayan şarapnelin bir parçasını göndermiş ona.
Babaannem, çocuklarıyla birlikte, yaşça büyük olan Lucien ve kundaktaki
Albert’le, annesinin yanına, Cezayir’de Belcourt mahallesinde yaşamaya dönmüş.
Tatlı bir boyun eğişten ibaretti babaannem. Hepsi yoksulmuş, çok yoksul, başka
da bir şey düşünmüyorlarmış. Babam bir yerlerde “baskı görenlerin zekâsı
aslolana yönelir” diye yazmıştı. Burada aslolan, karın doyurmaya yetecek para
bulunup bulunamayacağıdır. Yarın değil, bu akşam. Babam bana büyükannesinden
söz ederken nefret ederdim o kadından çünkü sığır sinirinden yapılma bir
kamçıyla dövermiş babamı. Babaannem –genellikle sadece hareketlerle kendini
ifade eden biriydi– sırf “Kafasına vurma” diyebiliyormuş usulca. Daralmış,
kendi içine kapanmış bir dünyaymış bu, dışarıdayken içeride olduğundan daha
iyiymiş babam. Belcourt’lu bir oğlanmış o. Arkadaşlarıyla birlikte, barınağın
adamı Bay Galoufa’nın iki tekerlekli yük arabasıyla yarışırmış, başıboş
köpeklerle kedileri özgürlüğe kavuşturmak için.
Mahalledeki herkes gibi, pataouète konuşurmuş. Fransızca onun için
büyük bir başarı olmuş. 11 yaşındayken (!) ilkokul sona ermiş: Büyükannesi eve
para getirsin diye çalışmasını istemiş. Ama öğretmeni Louis Germain babamı fark
etmiş. Onun hakkını savunmuş ve kazanmış: Babam eğitimine devam edecektir
böylece. Lisede ilk defa adaletsizliği sezmiş. Başkalarının dünyasıyla
kendisininki arasında bulunan uçurumu. Daha sonraları Saint-Germain-des-Prés’de
de aynı şey olacaktır. Cüzamlı gibi bakarlar ona. Babam kendini cüzamlı gibi
hissetmiyordu ama. Morali tamdı. Ama adaletsizlik yerli yerindeydi, daima.
Fotoğraflarda, öğrencilerin çoğunda kocaman kravatlar var. Onda yok. Daha o
zamanlarda özgürmüş. Sonraları, “güzellik var, bir de aşağılananlar” dediğinde
ve “ne güzelliğe ne de aşağılananlara sadakatsizlik etmek” istemediğinde, işte
o zaman başladı her şey galiba.
17 yaşındayken, kan tükürmeye başlar. Verem. Ölümcül hastalık,
utanılası hastalık. O dönemde veremden ölünüyordu, veremliler de vebalıymış
gibi görülüyordu. O zamana kadar hiçbir şeye sahip değilmiş babam, yaşıyordur
işte. Ona doğal geliyormuş bu. Ama yaşamanın bile pek o kadar garanti
olmadığını öğrenir. Michelet sokağında kasap olan, teyzesinin kocası Acault’nun
yanına gider çünkü en azından orada iyi et yiyebilecektir. Enişte masondur,
evinde bir sürü kitap vardır. Babam o zamana kadar bir evde kitap görmemiştir
hiç. Daha sonraları agregasyon sınavına girmesine izin verilmez, hastalığı
bulaşıcı diye. 1939’da askere de alınmaz. Roger Nimier’nin yorumu: “Savaşı
Camus’nün akciğerleriyle yapmadık…” Nasıl, harika değil mi?
Futbolu bırakmak zorunda kalır. Oysa seviyormuş. Kaleciymiş. Ona
“Bastıbacak” diyorlarmış çünkü geç boy atmış. Sablettes plajı vardır hayatında,
deniz ve güneş. Ve daha o zamanlar, inanılmaz bir özgürlük duygusu, kadın
bedenlerinin, “bağlanma”nın, tiyatronun birbirine karıştığı. Alger républicain
gazetesinde sürdürdüğü gazeteciliğin bir de. Daha sonraları şöyle yazacaktır:
“Öncelikle, yoksulluk hiçbir zaman bir mutsuzluk kaynağı olmadı benim için:
Işık zenginliklerini yayıyordu onun üstüne.” Théodore de Banville’in Gringoire
oyununda Olivier le Daim’i oynadığı sırada günde 85 frank kazanıyormuş. Fena
sayılmaz! Ders veriyor, meteorolojide çalışıyor, bir de güreşiyormuş, burnunun
kırıldığı güne kadar.
23 yaşındayken, ki 1930’ların sömürge toplumunda inanılmaz ölçüde
modern gelen bir şey bu, ikisi eşcinsel üç kadınla birlikte ortak bir ev tutar.
Bu “Esaslı Ev”in taraçası Cezayir koyuna bakar. Louis Bénisti “Dünyanın
Karşısındaki Ev” adıyla resmetmişti evi. Babamın, adını Kierkegaard’dan alan
Kirk diye bir köpeği vardır. Yazmaya karar verir. İlk olarak, Tersi ve Yüzü’nü
yayınlar, 350 adet basılır yapıt. Kuşkusuz Oran’lı bir hanım arkadaşı
aracılığıyla tanışır annem Francine Faure ile, 1937’de. Annem Cezayir’de yüksek
matematik öğrenimi yapıyormuş.
Piyanistmiş. Baksanıza, nefis bir kadın. Babamla ilk yıllarına
ilişkin hiçbir şey anlatmadı bana. Onu hep sevdiğini biliyorum sadece. Babam da
onu seviyordu bence. Başka kadınlar, başka aşklar yaşadı. Ama annemi hiç
bırakmadı. Sanırım derin bir dostluk ve dayanışma vardı aralarında. Onları
kardeş sanıyordu görenler. Annem çok mutlu değildi bence ama bundan bütünüyle
babamın sorumlu olduğunu da sanmam. Annem bana birbirlerini hep sevdiklerini ve
bu sevginin hiç de vasat bir sevgi olmadığını söylemişti. 1 Kasım 1936’da babam
arkadaşı Pascal Pia ile birlikte Alger républicain’i kurar. Ekmek ve de
sardalya almak için tam denk gelir bu… “Kabiliye’de Sefalet” başlıklı röportaj
dizisini orada yazar. Adaletle, adaletsizliklerle, çeşitli olaylarla ilgilenir.
Hoş görülmez. Gazete sansürlenir. İş bulamaz ve Cezayir’den ayrılıp 1940’ta
Paris’e gitmek zorunda kalır. Çalıştığı Paris-Soir gazetesi, bürosunu Lyon’a
taşımıştır.
Annemle babam Lyon’da evlenir. Gazetenin dizgicileri anneme bir
demet menekşe hediye ederler. Annem Cezayir’e döndüğünde bir arkadaşına şöyle
yazacaktır: “Hiç kuşku yok ki temkinsizlik ettik. Savaş yokmuş gibi davranmak
istedik. Ve savaş bizi ayırdı.” İki yıl boyunca bildikleri tek bir şey vardır:
hayattadırlar, hepsi bu.
Veremi nükseden babam Pannelier’de Chambon-sur-Lignon bölgesine
yerleşmek zorunda kalır. Çevredeki çiftliklerde köylüler 5000 Yahudi çocuğu
saklayıp kurtaracaktır. Direniş hareketi orada, çok yakındadır. Babam Direniş’e
katılacaktır. Şöyle yazar: “İyice düşünüp taşındım ve dupduru bir zihinle
hareket ettim, çünkü görevim buydu.” Henri Frenay’nin Combat hareketine girer.
Hem Gallimard Yayınları’nda yeni kitap önerilerini okuyup değerlendirmektedir,
hem de yeraltı gazetesinin başyazarlığını yürütmektedir. Müthiş riske girer.
Épinay-sur-Orge doğumlu, Jacques ve Madeleine’den olma, makale yazarı “Albert
Mathé” adına düzenlenmiş sahte evraklar taşır üstünde. Tutuklanan, toplama kamplarına
gönderilen arkadaşları olur. Kimileri geri dönmez. İşte bu yüzden Direniş
madalyasının kendisine verilmesini istemediğini söylerdi hep. Yine de nişan ona
verildiğinde, Fransa Alman işgalinden kurtulduktan sonra bir gün, Combat
gazetesine gelir ve Ravensbrück’e sürgün gönderilen bir hanım arkadaşına “Kim
ihbar etti beni?” diye sorar.
1944’te babam Maria Casarès’le tanışır. Tiyatroda birlikte
çalışırlar. Severler birbirlerini, insanı yiyip bitiren bir tutkuyla. Annem
Cezayir’den Fransa’ya döndüğünde ne babam ne de annem bilir nasıl
buluşacaklarını. André Gide babama Vaneau sokağında bir stüdyo daire
kiralamıştır. Annem, “öyle soğuk olurdu ki parkenin çatlakları buz tutardı”
diye anlatırdı bana. Annemle babam yine de buluşmuş olsalar gerek ki birkaç ay sonra,
1945 Eylülü’nde ikiz kardeşim Jean ve ben dünyaya gelmişiz. Hayat kolay
değilmiş. Annem hamileyken iki bebek için yemek karnesi istemiş. “Gerek yok,
biri ölebilir” diye yanıt vermişler. Annemle babamın kendilerine ait bir
dairesi yokmuş. Paris’te ya da şehir dışında, arkadaşlarının evlerinde
kalıyorlarmış. Michel Gallimard’ın evinde, emeklerken, İnsanlık Durumu’nu
kemirmişiz. Hem de sıradan bir nüshayı değil, orijinalini! Babam 1946’da
Amerika’ya uzun bir yolculuğa çıktığında kilolarca çikolata, şeker, un, pirinç
ve yumurta tozu; 14 kilo sabun, 15 kilo da bebe maması getirmişti.
Babam kitaplarını, oyunlarını yazmaya devam eder. Maria da oyunculuğa. Beni ilgilendirmez bu, hayat işte. Ama evde, Maria aleyhinde tek bir söz duymadım. 1980’li yıllarda, annemin ölümünden sonra tanıştım onunla. Nice’teydim. Bir oyun oynuyordu orada.
Babam kitaplarını, oyunlarını yazmaya devam eder. Maria da oyunculuğa. Beni ilgilendirmez bu, hayat işte. Ama evde, Maria aleyhinde tek bir söz duymadım. 1980’li yıllarda, annemin ölümünden sonra tanıştım onunla. Nice’teydim. Bir oyun oynuyordu orada.
Tiyatroya not bıraktım. Birbirimize bir sürü şey anlattık. Güzel
oldu biraraya gelişimiz. Son derece hayat dolu, sıcak, komik bir insandı.
Çikolata yedik. Sigara içiyordu, korkunç öksürük krizlerine tutuluyordu. Bir
sigarayı söndürür söndürmez yenisini yakıyordu. Babam ve o birbirlerine
benziyorlardı. Ne olursa olsun, delice bir yaşama aşkı vardı her ikisinde de.
İnsan katlanıyor. Ama kabulleniyor da.
Fransa’nın Alman işgalinden kurtulduğu sıralarda babam Sartre ve
Beauvoir’la çok sık görüşür. Saint-Germain-des-Prés’de hep eğlence, hep dans,
hep içki âlemleri vardır. Ama babam onların arasında hep biraz aykırı düştüğü
izlenimini taşımıştır. Akdenizliydi, École normale’de okumamıştı, burjuva
kökenli değildi. Sartre ona “sokak serserisi” dediğinde büsbütün yanlış
sayılmazdı söylediği. Arkadaşı Camus’nün yanındayken kendisinin de alçaldığı
duygusunu taşıyordu biraz. Beauvoir’a gelince, onun babama zaafı vardır,
karşılık görmeyen. Bu gerçekten bir zaaf mıydı yoksa entelektüel bir merak mı?
Bir erkeği tanımak için diyordu –Beauvoir’da bilimseldi her şey!– onunla yatmak
gerek. Brassaï’nin şu fotoğrafına bakın: Babam Picasso’nun bir oyununu sahneye
koymuştu: Kuyruğundan Yakalanan Arzu. Lacan, Cécile Éluard, Picasso, Valentine
Hugo, Leiris’ler, Sartre ve Beauvoir var karede. Peki babam kime bakıyor?
Köpeğe.
Yazmak, kendini yanlış anlaşılmaya ve anlaşılmamaya maruz bırakmak
demektir. Bunu iyi biliyordu babam. Küçük bir kızdım ama çevresindeki saldırganlığı
seziyordum. 1951’de Başkaldıran İnsan yapıtıyla bir tabuyu sarstı. O dönemde
Sovyetler Birliği’ne dokunma hakkınız yoktu. Oysa herkes gulag’ın varolduğunu
biliyordu. İyi bir amaç uğruna deniyordu. Susuluyordu. Babam konuşmaya karar
vermişti. Bu da kimsenin hoşuna gitmiyordu. Bir gün –daha sonraları anladım ki
Francis Jeanson’un Sartre’ın emriyle kitabı inanılmaz ölçüde sert eleştirdiği,
Les Temps Modernes ile aralarındaki korkunç polemikten sonraymış– babamı
salonda, alçak bir koltukta, başını eğmiş otururken buldum. “Üzgün müsün baba?”
dedim ona. Başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı ve “Hayır, yalnızım” diye
yanıt verdi. Hiç unutmadım bunu. Öyle çileden çıkartıyordu ki bu durum beni!
Benimleyken yalnız olamayacağını ona nasıl söylemeli, bilmiyordum.
1956’nın Ocak ayında, L’Express’te “Siviller İçin Ateşkes”
başlıklı yazısını kaleme aldığında sadece yazmakla kalmadı. Her iki cepheden
sivillerin korunmasını önermek üzere Cezayir’e gitti. Genel valilik önceden
belirlenmiş salonda bulunmasını engelledi. Babam, aşırı uçların “Camus’ye
ölüm!” diye bağırışları arasında toplantıyı Kazba’ya kaydırdı. İş bir kan
gölünde sona erecek diye çok korktu. Camus’nün Cezayir hakkında hiçbir şey
söylemediği iddiasında bulunmaya cüret edenleri düşünüyorum da! 1945’te, Setif
katliamlarını ifşa ettiğinde de yapayalnız bırakılmıştı. Dolayısıyla babam, her
sözcüğün şiddeti daha da artırdığını düşünmeye başladığı âna kadar yazmaya
devam etti. FLN’nin (Milliyetçi Kurtuluş Cephesi) Messali Hacı yanlılarını
tasfiye ettiğini biliyordu; tek partiyle ve devlet diniyle bir Cezayir
kurulursa ilk kurbanların Cezayirliler olacağını da biliyordu. O zamandan beri
olup bitenlere bakınca, belki de büsbütün yanılmadığı söylenebilir. 1960’tan
itibaren hiçbir şey söylemediği bir gerçektir. Ama haklı bir gerekçesi vardı.
Mezardaydı da ondan.
Büyükannem Nobel edebiyat ödülünden “İkramiyeni aldığın zaman…”
diye söz ederdi… Babam yaşça biraz küçük buluyordu kendisini. “Şahsen ben
Malraux’ya oy verirdim” derdi. O gün lisede herkes bana bir acayip bakmıştı.
Bir arkadaşıma, elbisemin kenarı falan mı söküldü, yoksa tuhaf bir şeyim mi var
diye sorunca güldü: “Paris-Match’a çıkmışsın!” Paris-Match bana bir şey ifade
etmiyordu. Evde okunan bir dergi değildi. Olup bitenlerin farkına varamamıştım
kesinlikle. Babam kardeşimle beni İsveç’e götürmek istemedi çünkü Nobel
Akademisi’nin bizim yol masraflarımızı ödemesi için herhangi bir neden
göremiyordu. Cor de Chasse’tan bir smokin kiraladı. Anneme de Balmain’in o çok
güzel fildişi elbisesini hediye etti. Elbise hâlâ bende, sadece rengi biraz
sarardı. Neyse, annemle babam bütün dünyanın bakışları altında Stockholm’e
gittiler. Törende yaptığı konuşmayı, Cezayir’deki ilkokul öğretmeni Louis
Germain’e ithaf etti babam.
Hiç mal mülk sahibi olmamış olan babam, uzun zaman civarda bir ev
aradı. Yaklaşık yirmi kilometre ilerideki Isle-sur-la-Sorgue’a, arkadaşı René
Char’ı görmeye çok sık giderdi. En sonunda 1958 yılında Lourmarin’deki bu eski
çiftliği buldu. Babam eski eşya almaya bayılırdı. Annemle biz iki kardeş eve ilk
geldiğimizde her yeri dayayıp döşemiş, mobilyaları, perdeleri, yatak
örtülerini, hepsini yerleştirmişti. Hatta tencereleri ve süzgeçleri bile satın
almıştı. Bir sürü tuhaf nesne vardı, bitpazarından gelme: azizlerden kalma
eşyalar, kutsal ekmek kapları. Bayılmıştım. Bir odam vardı, babamın seçtiği
güzel mobilyalarla döşeli. Tıpkı hediye paketi gibi bir ev.
[4 Ocak 1960’ta Yonne bölgesinde düz ve çorak bir yolda, Camus’nün arkadaşı Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka araba bir çınara tosladı. Michel Gallimard ölümcül biçimde yaralandı. Albert Camus kaza yerinde can verdi. 46 yaşındaydı. Çantasında İlk Adam’ın bitmemiş elyazılı metni vardı, “bu kitabı asla okuyamayacak olan kişiye” yani annesine ithaf edilmişti yapıt.]
[4 Ocak 1960’ta Yonne bölgesinde düz ve çorak bir yolda, Camus’nün arkadaşı Michel Gallimard’ın kullandığı Facel Vega marka araba bir çınara tosladı. Michel Gallimard ölümcül biçimde yaralandı. Albert Camus kaza yerinde can verdi. 46 yaşındaydı. Çantasında İlk Adam’ın bitmemiş elyazılı metni vardı, “bu kitabı asla okuyamayacak olan kişiye” yani annesine ithaf edilmişti yapıt.]
Odasında yazı takımı vardı. Babam ayakta yazardı, siyah ya da
lacivert mürekkeple. Ama burada, bu taraçada, yere oturarak yazdı İlk Adam’ı.
Serviye karşı. Servi hâlâ yerli yerinde.
25 Nisan 2018 Çarşamba
kan reçetesi, arkadaş z. özger
Kara bir gök için çok şey söylenebilir elbet
İşte benim bulutum
pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt
alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle
sana
ey rengi tarihini utandıran elbise
pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt
alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle
sana
ey rengi tarihini utandıran elbise
Yüzün hiç yabancı değil
sen eski borazanların gedikli çalgıcısı
sesine küflü ambarların kokusu sinmiş
irin salgını, cinayet fotokopisi ve kangren depolanmış
eskimiş tarih satıcısı ambarların kokusu.
sen eski borazanların gedikli çalgıcısı
sesine küflü ambarların kokusu sinmiş
irin salgını, cinayet fotokopisi ve kangren depolanmış
eskimiş tarih satıcısı ambarların kokusu.
Burnum duymuyor ama seni
uslanmış ıtır kokusunu da duymuyor
benim burnum
benim burnum
vahşi dağ çiçekleri, bozkır gülleri ve devedikenlerinin
kırları genişleten halk kokusuyla yanıyor
genzim çatlıyor
genzim çatlıyor ve seni de çatlatıyor
el illizyonizmin sırça küresi.
sana kim sus dedi Kalbim.
Dünya bir ateşten top gibi kavruluyorken
toprak güneş sıtmasıyla sarsılıyorken
burda, orda, öte yanlarda
alınterinin öfkeyle fışkıyan şavkı
yeryüzünü yeniden biçimliyorken
ve depremle sarsılan halkların beyni
illizyonizmin büyüsünü bozuyorken
seni kim büyülemek istiyor Kalbim.
Bildim hiç kuşkusuz
su yılanları, yeraltı fareleri ve akbabaların koruyucusu
çarpıcıların, kemirgenlerin, leşçilerin
şaşırtılmış kolcusu.
uslanmış ıtır kokusunu da duymuyor
benim burnum
benim burnum
vahşi dağ çiçekleri, bozkır gülleri ve devedikenlerinin
kırları genişleten halk kokusuyla yanıyor
genzim çatlıyor
genzim çatlıyor ve seni de çatlatıyor
el illizyonizmin sırça küresi.
sana kim sus dedi Kalbim.
Dünya bir ateşten top gibi kavruluyorken
toprak güneş sıtmasıyla sarsılıyorken
burda, orda, öte yanlarda
alınterinin öfkeyle fışkıyan şavkı
yeryüzünü yeniden biçimliyorken
ve depremle sarsılan halkların beyni
illizyonizmin büyüsünü bozuyorken
seni kim büyülemek istiyor Kalbim.
Bildim hiç kuşkusuz
su yılanları, yeraltı fareleri ve akbabaların koruyucusu
çarpıcıların, kemirgenlerin, leşçilerin
şaşırtılmış kolcusu.
Usul usul da gelsen, harlayarak da gelsen
el illizyonizmin güleryüzlü büyücüsü
masken kandırmıyor çoktandır beni
beni ve benim gibi
dünyaya kanından dürbünle bakanları
soluğu cehennem yakanları.
Çünkü biz hayatı kendi aynasından gördük
biliriz sırça kürenin yaldızındaki puştluğu
Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük
beynimde hora tepen on sivri bıçak
senin kendi damarında denediğin keskinlik
halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da
kan kendini aldatmaz
kan kendini aldatmaz
el illizyonizmin güleryüzlü büyücüsü
masken kandırmıyor çoktandır beni
beni ve benim gibi
dünyaya kanından dürbünle bakanları
soluğu cehennem yakanları.
Çünkü biz hayatı kendi aynasından gördük
biliriz sırça kürenin yaldızındaki puştluğu
Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük
beynimde hora tepen on sivri bıçak
senin kendi damarında denediğin keskinlik
halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da
kan kendini aldatmaz
kan kendini aldatmaz
Kalbim!
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı
Kalbim!
bu acıya dayan
bu acıya dayanman için
yaranı iyileştirmek için sana
parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete
bu acıya dayan
bu acıya dayanman için
yaranı iyileştirmek için sana
parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete
vereceğim
vahşet dağlarından kızgın kemik külleri
işkenceler ovasından kan dölleri
ve yangınlar vadisinden dehşet bir ateş.
Kan kokusu büyüyü bozmak için
Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için
Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için
işkenceler ovasından kan dölleri
ve yangınlar vadisinden dehşet bir ateş.
Kan kokusu büyüyü bozmak için
Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için
Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için
Böylece dirilir içindeki gül cesetleri bile
dirilir ve o zaman
çılgın bir şafakla tazelenen gökyüzü
bir taze tomurcuk gibi açar
kanıyan alnında senin.
dirilir ve o zaman
çılgın bir şafakla tazelenen gökyüzü
bir taze tomurcuk gibi açar
kanıyan alnında senin.
Kalbim!
sen varsın
sen tökezleyen bir şarkı değilsin
ne de uzun, yanık havalı türkü
sen kendinin ezgisisin.
sen varsın
sen tökezleyen bir şarkı değilsin
ne de uzun, yanık havalı türkü
sen kendinin ezgisisin.
Yırt öfkenin sabredilmez dağarcığını
dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir
kara bir gök ancak bunlarla arınır
ve elbette yeter bunlar sırça küreyi dağıtmaya
acı diye ne varsa hepsini onarmaya
dağılan, saçılan ne varsa hepsi senindir
kara bir gök ancak bunlarla arınır
ve elbette yeter bunlar sırça küreyi dağıtmaya
acı diye ne varsa hepsini onarmaya
Kalbim!
elimden tut
elimden tut
sensiz birşey yapamam.
elimden tut
elimden tut
sensiz birşey yapamam.
(Kasım 1971 – Yansıma)
nedim
Kim yetiştirdi bu gûne servden bâlâ seni
Bûydan hoş rengten pâkizedir nâzik tenin
Beslemiş koynunda gûyâ kim gül-i ra'nâ seni
Güllü dibâ giydin ammâ korkarım nâzâr eder
Nâzenînim sâye-i hâr-i gül-i dibâ seni
Bir elinde gül bir elde câm geldin sâkiyâ
Kangisin alsam gülü yahut ki câmı ya seni
Sandım olmuş ceste bir fevvâre-i âb-ı hayât
Böyle gösterdi bana ol kadd-i müstesnâ seni
Ben dedikçe böyle kim kıldı Nedîm'i nâtüvân
Gösterir engüşt ile meclisteki minâ seni.
Gül-ü rana seni koynunda beslemiş gibi, nazik tenin kokudan güzel, renkten temiz ve lekesizdir.
Nazlım ! Güllü elbise giydin ama, korkarım ki diba gülü dikeninin gölgesi seni incitir.
Ey Saki ! Bir elinde gül, bir elinde kadeh tutarak geldin.Acaba hangisini alsam ? Gülü mü, kadehi mi, yoksa seni mi ?
O eşsiz boynu görünce bir ab-ı hayat fıskiyesi sıçramış sandım.
Ben : "Nedimi böyle mecalsiz bırakan kimdir ?" dedikçe , meclisteki şarap şişesi parmakla seni gösterir."
23 Nisan 2018 Pazartesi
genç görünmek isteyen
II
nereye vurmuş benim kalbimin
güzelliği
oturanlar
görmez cam kenarında,
kızamık çıkarmış sandım ki toprak
bakıp bakıp titredim gelincik tarlasına
bakıp bakıp titredim gelincik tarlasına
buradan gidilir işte, cuma günü
ölmeye
ah bu serinlik, bu akşam çıkarması
tutan bir
çocuk gibi ilk orucunu
kendine hürmet eden, başka kimseye-
yorganı olmayan ve ayakları:
kendine hürmet eden, başka kimseye-
yorganı olmayan ve ayakları:
kuru can,
yemeden içmeden kesilmiş ümit
uzanıp uzaklara kendini sayıklayan.
uzanıp uzaklara kendini sayıklayan.
ibrahim
tenekeci
15 Nisan 2018 Pazar
masumiyet defteri
öyle
yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerinin üstüne
devriliyor durmadan
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerinin üstüne
devriliyor durmadan
her şey
nasıl bu kadar berrak
her şey nasıl bu kadar yeni
elimi bıraksan unutacağım
buraya bugün gelmediğimi
her şey nasıl bu kadar yeni
elimi bıraksan unutacağım
buraya bugün gelmediğimi
açılmış
masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
deseler
ki vaki oldu emri hak
işte ebedi hayat dedikleri
kara kapanır sana şükrederim
böyle hayal ederdim cennetini
işte ebedi hayat dedikleri
kara kapanır sana şükrederim
böyle hayal ederdim cennetini
öyle
yavaşladı ki zaman
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerine bakıyor
senelerdir göz kırpmadan
iki dağın zirvesi iki an
biri diğerine bakıyor
senelerdir göz kırpmadan
…
varlığının
anlamına varmış da
sanki oradan buraya yürüyüşü
o sen miydin söyle gördüğüm
kar yüzünün kızarmasından eriyordu
sanki oradan buraya yürüyüşü
o sen miydin söyle gördüğüm
kar yüzünün kızarmasından eriyordu
o gün bugündür
ben kar olmak isterim
üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim
bir titreyiş gibi düşeyim dile boynuna senin
bir kez olsun dokunup yerlerde sürüneyim
üstümde gezin ayak bileğinden öpeyim
bir titreyiş gibi düşeyim dile boynuna senin
bir kez olsun dokunup yerlerde sürüneyim
bu kışı
bana bir aşkı hazırlar gibi hazırladın
her şey o kadar berrak o kadar yeni
daha önce gösterseydin ey sevgili
belâ zanneder geçerdim mucizeni
her şey o kadar berrak o kadar yeni
daha önce gösterseydin ey sevgili
belâ zanneder geçerdim mucizeni
bana
baktı bir yabancı
bizi biri çok eskiden tanıştırdı
adımı sevgili mırıldandı
kardan gelmiş kardan gidiyordu
bizi biri çok eskiden tanıştırdı
adımı sevgili mırıldandı
kardan gelmiş kardan gidiyordu
açılmış
masumiyet defteri
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
gibi görünüyor bana yeryüzü
melekler boyamış her yeri
yağan kar örtmüş üstümüzü
cevdet karal
14 Nisan 2018 Cumartesi
amasyalı uzman çavuşun semiz eşkıyaya şöyle bir baktığıdır
Doğrudur felek bugün
bizi rüsvay eyledi
Amma hey! Sen sen ol
tenhada elime geçme
Anam Daniela ismiyle müsemma değil
Yan der bana, yan ama besmelesiz su içme
Anam Daniela ismiyle müsemma değil
Yan der bana, yan ama besmelesiz su içme
Bilmem Şili’de devrim - - generaller gecesi
Uğul uğul konuşan yavşaklardan haz etmem
Sigortalı bir iştir başladım hem vatandır
Zurnanın son deliği varsın olsun ar etmem
Otuz yıl kurşun aktı tek şair ses etmedi
Müstesna götlerinde alelusul rahatlık
Baktım tarih herkesi haklamış bana gelmiş
Bendim ve arkadaşlar - - yıllar boyu kan aktık
Bendim ve arkadaşlar. Varsıl değil, bey değil
Bık bık etti Ankara - - generaller gecesi
Baktık ki omzumuzda kıldan keskin bir urgan
Türkiye ağır yüktür bilmeyen ne bilesi
Balkona bayrak astım sonra öptüm ve sustum
Benim balkon Tuna’ydı, Bağdat’tı hem Mohaç’tı.
Amasyalı hey dedim sana kaldı fütühat
Hoşgeldine geldiler çoğunun karnı açtı
Türkiye ağır yüktür kemiği çatırdatır
Kırılan kirişleri Dağlıca’da biz tuttuk
Aktütün’de, Eruh’ta, varsıl değil bey değil
İnledik derin derin İstanbul’u uyuttuk
Ahdettik de bir zaman geldikti, Kara Oğuz
Bin yıl oldu muttasıl toprak doydu kan ve ter
Bir yerden başlamaksa, bakışın Amasyalı
Ve bayrağı astığın o küçük balkon yeter!
Doğrudur felek bugün bizi rüsvay eyledi
Varsıl değil, bey değil; çavuş, sadece çavuş
Bir baktı, yalnız bir an - - kemiği çatırdatır
Kartalların ürktüğü o mübarek küçük kuş!
Süleyman Çobanoğlu
13 Nisan 2018 Cuma
üç rüya
Sanki yaprak dökümünü
gördüm rüyamda,
Karanlık gölleri, uçsuz bucaksız ormanları,
Hüzünlü sözcüklerin yankılanması çalındı
kulağıma
- Fakat çözemedim anlamını.
- Fakat çözemedim anlamını.
Sanki yıldız dökümünü
gördüm rüyamda,
Solgun gözlerin ağlayışındaki yalvarışı,
Bir gülümsemenin yankılanması çalındı kulağıma
Solgun gözlerin ağlayışındaki yalvarışı,
Bir gülümsemenin yankılanması çalındı kulağıma
- Fakat çözemedim anlamını.
Yaprak dökümü, yıldız
dökümü olurcasına,
Gidip geldiğimi gördüm, sonrasızdı,
Bir rüyanın ölümsüz yankılanması çalındı kulağıma
Gidip geldiğimi gördüm, sonrasızdı,
Bir rüyanın ölümsüz yankılanması çalındı kulağıma
- Fakat çözemedim
anlamını.
trakl
11 Nisan 2018 Çarşamba
üzümün aklından geçenler
Kişnedikçe beyazlayan bir at
duvarın arkasında
uzun uykularla giyinmiş
yılgınlığın yatağında dört ayak
akıyor üzümden
Kara kamu kıygın, karınca sürüsü
kuşlar sönerken dallarda
cadde-i kebir ve zilzurna geceler
akıyor üzümden
Seni seviyorum diyen bir ağzı, adamın
Neşter, kan ve dil
dalgın bir ege türküsü
akıyor üzümden
Herkese öpülen fakat
yalnız kendini öpen kadınlar
taban fiyatları, ruhumun kırdığı kuşlar
ve rus yazarları
akıyor üzümden
şeref bilsel
8 Nisan 2018 Pazar
ayşe sana
Saklıyor içinde yüzen hayâli
Ne zaman gözlerin yaşlansa, Ayşe!
Diyemem boynuna olsun vebali
Sevdiğin o güzel çobansa, Ayşe!
Gönlünü yorarak bütün bütüne
Benzedin sararmış yaban gülüne.
Güvenme sana andiçtiği güne,
Ya bütün sözleri yalansa, Ayşe?
Canına karışmak istiyor canı
Kim görse bu güneş başlı çobanı.
Günyüzlü Zeyneb'in çekildi kanı,
Göz yaşı döküyor Kezban'sa, Ayşe.
Çobanın bir kızıl yele saçları,
Ateştir, alınmaz ele saçları,
Ah hele saçları, hele saçları...
Yakar parmağına dolansa, Ayşe!
Ayşe, kaç çobandan, tehlikelidir,
Kendini ateşe atan delidir.
Kuşlara emniyet etmemelidir.
Buluştuğunuz yer ormansa, Ayşe!
O ne, birdenbire karşımda soldun,
Bir anda boşaldın, bir anda doldun?
Yoksa, dün çocukken, ana mı oldun
Yanarım kederin bundansa, Ayşe!
Faruk Nafiz Çamlıbel
Ne zaman gözlerin yaşlansa, Ayşe!
Diyemem boynuna olsun vebali
Sevdiğin o güzel çobansa, Ayşe!
Gönlünü yorarak bütün bütüne
Benzedin sararmış yaban gülüne.
Güvenme sana andiçtiği güne,
Ya bütün sözleri yalansa, Ayşe?
Canına karışmak istiyor canı
Kim görse bu güneş başlı çobanı.
Günyüzlü Zeyneb'in çekildi kanı,
Göz yaşı döküyor Kezban'sa, Ayşe.
Çobanın bir kızıl yele saçları,
Ateştir, alınmaz ele saçları,
Ah hele saçları, hele saçları...
Yakar parmağına dolansa, Ayşe!
Ayşe, kaç çobandan, tehlikelidir,
Kendini ateşe atan delidir.
Kuşlara emniyet etmemelidir.
Buluştuğunuz yer ormansa, Ayşe!
O ne, birdenbire karşımda soldun,
Bir anda boşaldın, bir anda doldun?
Yoksa, dün çocukken, ana mı oldun
Yanarım kederin bundansa, Ayşe!
Faruk Nafiz Çamlıbel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















