Kardeşim Kemal Tahir,
Bugün son olarak işe çıkıyorum. Belki on gün, belki on beş gün çıkmayacağım. Çünkü dışarının serbestisine alışınca çalışmak kabil olmuyor. Halbuki ilk hikaye kitabımın intişarı için devamlı ve titiz bir çalışma lazım.
Bursa şehrine dair benden manzaralar beklediğinizi yazmışsınız. Haklısınız. Bursa gibi renkli ve Bursa gibi harikulade tabiat manzaralarını tespit etmek bir hikayeci için değil, bu işle meşgul olmayanlar için bile kabil olacak kadar kolay bir şey.
Mesela Çekirge semti... Buraya geldiniz mi bilmem. Kırmızı otobüsler sizi Ulu Cami’nin önünden aldı farz edelim. Yol parke döşelidir, pek de muntazam değildir. Otobüsün içinde sarsıla sarsıla bir müddet gidersiniz. Bu dar ve gayrimuntazam yolun iki kenarındaki dükkanlar pek süslüdür. En göze çarpan manzara “döner kebapçılar”dır. Berberler, kartpostal ve kitapçı dükkanları, bilhassa manavlar... Mevsimine göre portakal, limon, elma, armut, şeftali, erik, kayısıdan tutun, sebzelerin envai bulunur. Tabi Beyoğlu’ndakiler gibi. Yani intizam ve pahalılık itibariyle...
Otobüs yürüyor. Bu caddenin iki tarafında dehşetli tezatlara rastlamak her zaman kabildir. Gayet lüks bir lokantanın hemen yanı başında küçük bir aktar dükkanı; sahibi uzun sakallı, beyaz gözlüklü bir ihtiyardır ve başında takkesi vardır. Dışarının otomobil, mantar iskarpin, yağmurluk, kürklü manto, manikürlü tırnak, rujlu dudaklarına öyle yabancı yabancı bakar ki insan bu adamın hem kör hem sağır olduğuna kanaat getireceği gelir.
Otobüs yürüyor. Mezar taşları ve murabba şeklinde kesilmiş fayans, çini, çimento saksılar teşhir eden dükkanları, kereste biçen makinelerin gürültüsünü arkanızda bırakıp birdenbire geniş bir caddeye çıkarsınız. Bu yol da “Altıparmak” denilen mahalle kadar bu genişliği muhafaza eder. Burada yol ikiye bölünür. Ortada ağaçlar dikilidir ve yolun öbür tarafı bir dağ sırtıdır ki kışın yaprağını dökmeyen ağaçlarla mesturdur. Bu kısım, Çekirge’de daha fazlalaşmak üzere, Bursa’nın en mükemmel ve İstanbul’a en çok benzeyen yerleridir.
Otobüs kıvrıla büküle uzayan yollarda homurdana soluya, her mevkıfta dura dura, müşteri ala indire Çelik Palas’ı geçer.
Evler artık konaklaşmışlardır. Tahta oymaları bir tentene kadar işlemelidir. Pencerelerinde ekseriya genç kadınlar dışarıyı seyretmektedir. Yazın kısa kollu entariler giyen genç kızların parlak göğüslerini, tombul kollarını bol bol görürsünüz. Kışın hava yağışlı değilse, zamanın modasına uyan Bursalı hanımların mütenasip vücutları birer sanat abidesi gibidir. Dar mantoların içinde yürürken mütemadiyen kıpırdayan, hatta sağa sola çalkalanan kalçalar, gayet mevzun -Necip Fazıl’ın sevmemesine rağmen- ipek çoraplı bacaklar ve “Ulan ne karı be!” dedirten bir heyet-i umumiye insanı mest eder.
Karagöz’ün mezarı önünden geçerken gözlerinizi aşağı kaydırırsanız, yirmi beş dakikadan beri çıktığınız yokuşun sizi hangi irtifaya ulaştırdığını derhal anlarsınız. Bir dağ sırtındasınız ve sağınız dehşetli boşluktur. Bursa Ovası... Serviler, yollar, sürülmüş tarlalar, su birikintileri, çayırlar bu hafif buzlu bir cam gerisinden bakılıyormuş gibi sislidir. Irmak veya derelerle su birikintileri güneşte gümüş gibi parlar. İri kanatlı siyah kuşlar bu sisli ovanın üzerinde süzülerek uçarken sizden çok aşağıdadırlar.
Otobüs homurdanmaktadır. Yolunuz tekmil asfalttır ve ancak iki otobüs yan yana geçebilir. Yani cadde dardır. Sağınızda ve solunuzda gene oymaları dantela gibi işlemeli salhurde, harap konaklar; oyulmuş gözlere benzeyen, kanatları sarkmış, kopuk pencereleriyle insana karanlık karanlık bakan köşkler... Eskiden çok sevilmiş, sonra terk edilmiş ve aşığı ölmüş bir ihtiyar orospu gibi iç çeker ve maziyi hayallerken dudakları güler gibi gelir. Sanki o bakışla derin derin göğüs geçirir ve “Hiçbiriniz benim sevgili kadar güzel değilsiniz. Hey gidi günler hey! Biz neler gördük!” demek ister.
Çekirge... Mütemadiyen radyosu çalan bir tatlıcı dükkanının önünden bir kavis çizerek dönen ve durak yerine gelip homurtusu kesilen otobüsün şimdilik işi bitmiştir artık. İnersiniz. Önünüzde sağa sola ve yan sokaklara ayrılan parke döşeli yollar vardır. Solda bir sokağa sapın. Hafif meyilli bir yokuş tırmanıyorsunuz. İki yanınızda yüksek konaklar birbirlerine yaslanmış gibidirler. Hep o, “Hey gidi günler hey... Biz neler gördük!” diyen asırdideler fasilesinden.
Sokak o kadar tenhadır ki insan ürker. Zanneder ki konakların pencerelerinden gözetleniyorum ve herhangi bir yerimdeki falsoya gülüyorlar. Konuşmalar fısıltı nevindendir. Arada bir yoğurtçu zuhur eder. Bu inleyen gürültüye etrafın sessizliği hayretle büyüyen gözleriyle bakıyor gibi gelir size. Yan konakların pencerelerinden bazen çok güzel bir kadın bir hayal gibi kıpırdar. Tekrar bakarsınız. Hayal aynı yerindedir. Duramazsınız, utanırsınız ve nihayet geçersiniz. Ben bu Çekirge’yi Beyrut’u çok benzetiyorum.
Banyolar... Gayenize vardınız. Zaten siz de Çekirge’ye banyoya gelmiştiniz. Hep o asırdide ahşap konakların insana dudak büken, beğenmeyen istiğnası önünde yürürken; sıkı sıkıya kapatılmış, müteaccip ağızlara benzeyen kapıların üzerinde küçük, büyük, güzel ve çirkin yazılı levhalar görürsünüz: “Emek Oteli”, “Servinaz Oteli”, “Ada Palas” ve daha bir sürü pansiyon, mansiyon falan filan.
Mesela “Emek Banyosu”na girdiniz. Durun, bu bahsi şimdi konuşmayalım. Mevhum af kanunundan sonra sizinle Bursa’da buluşalım, Emek Banyosu’na gelelim. Daha iyi. Mamafih Kemal Tahir, Nâzım Hikmet’i birlikte getirmeyelim. O bizi aşağıdaki lokantada beklesin, Misket şarabı içsin. Çünkü ben yengeden korkarım. (Nâzım Hikmet’in eşi Piraye) “Nâzım Hikmet’i öyle yerlere götürmek cesaretim yok.”
Hoşça kal kardeşim. Gözlerinden öperim.
Raşid Kemali


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder