17 Eylül 2024 Salı

vasiyet / nazım hikmet


 

Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu'da bi köy mezarlığına gömün beni.

Hasan beyin vurdurduğu
ırgat Osman yatsın bir yanımda
ve çavdarın dibinde toprağa çocuklayıp
kırkı çıkmadan ölen şehit Ayşe öbür yanımda.

Traktörle türküler geçsin alt başından mezarlığın,
seher aydınlığında taze insan, yanık benzin kokusu,
tarlalar orta malı, kanallarda su,
ne kuraklık, ne candarma korkusu.

Biz bu türküleri elbette işitecek değiliz,
toprağın altında yatar upuzun,
çürür kara dallar gibi ölüler,
toprağın altında sağır, kör, dilsiz.

Ama bu türküleri söylemişim ben
daha onlar düzülmeden,
duymuşum yanık benzin kokusunu
traktörlerin resmi bile çizilmeden.

Benim sessiz komşulara gelince,
şehit Ayşe'yle ırgat Osman,
çektiler büyük hasreti sağlıklarında
belki farkında bile olmadan.

Yoldaşlar, ölürsem o günden önce yani,
- öyle gibi de görünüyor -
Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni
ve de uyarına gelirse,
tepemde bir de çınar olursa
taş maş da istemez hani...



(1953)

salkımsöğüt / nazım hikmet



Akıyordu su
gösterip aynasında söğüt ağaçlarını.

Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını!
Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere
koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere!
Birden
bire kuş gibi
vurulmuş gibi
kanadından
yaralı bir atlı yuvarlandı atından!
Bağırmadı,
gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle
uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!

Ah ne yazık!
Ne yazık ki ona
dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak,
beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!

Nal sesleri sönüyor perde perde,
atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!


Atlılar atlılar kızıl atlılar,
atları rüzgâr kanatlılar!
Atları rüzgâr kanat...
Atları rüzgâr...
Atları...
At...


Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat!

Akar suyun sesi dindi.
Gölgeler gölgelendi
renkler silindi.
Siyah örtüler indi
mavi gözlerine,
sarktı salkımsöğütler
sarı saçlarının
üzerine!

Ağlama salkımsöğüt
ağlama,
Kara suyun aynasında el bağlama!
el bağlama!
ağlama!


1928

15 Eylül 2024 Pazar

yoldan geçenler


 


Bir rüyada yürür gibi geçerler
Evimin önünden her akşam üstü
Yüzleri bir duman gibi dağınık
Sönmüş saçlarında son damla ışık
Bir korkuları var gibi her akşam
Evimin önünden geçerler onlar

Ne sesleri ıslık çalan bir rüzgâr
Ne de omuzları yalçın bir dağdır
Ümit gözlerinde ölü bir bakış
Sayha bir bükülüş dudaklarında
Bulamadıkları nedir ki yaz, kış
Dolaşırlar şehrin sokaklarında...

Onlar - omuzları ne yalçın bir dağ
Ne sesleri ıslık çalan bir rüzgâr - 
Bir rüya içinde gibi her akşam
Kopan ve uzayan şekiller ile
Sanki nehir gibi akmaktadırlar
Derinden ruhları çağıran sese.


Mili Mecmua   No:140-141
Cilt 12, 1 İkincikânun 1933

ADAMLAR

Sönmüş saçlarında son damla ışık,
Bir düş'ün içinde gibi her akşam
-Ve yüzleri duman kadar dağınık-
Geçer bu sokaktan binlerce adam.

Umut gözlerinde ölü bir bakış,
Çığlık bir bükülüş dudaklarında;
Bulamadıkları nedir ki, yaz kış
Dolaşırlar şehrin sokaklarında?

Sanki yalvaran bir duadır onlar,
Belki tanrılara açık vesvese,
Bir nehir. Bu nehir her akşam akar
Derinden ruhları çağıran sese.

Ahmet Muhip Dıranas

10 Eylül 2024 Salı

ağıt

                         


Dün gece seyrimde gördüm cerenim.
Kızlar ne kadar çok seviyorlarmış ki seni
Mosmor olmuş gülyazısı bedenin

Mosmor olmuş gülyazısı bedenin
Düşmüş sanki erguvanlar içinde
En genç burcu yıldızdan bir kalenin

En genç burcu yıldızdan bir kalenin
Uçmuş sanki uçsuz bir uçuruma
Gökyüzünün çakır gözlerinden

Gökyüzünün çakır gözlerinden
Düşmüş bir damla, bir deniz feneri
Işınlarıyla şile bezlerinin
Güdüyor çobansız kalmış tekneleri


Can Yücel

8 Eylül 2024 Pazar

acıkmak sabahında

                                       


gidiyorum atımı giydirip kırmızıyla ve kanla
onbeş yaşımın bayrağıyla atlayıp çitlerden,
kireçlerde, elma kabuklarında söndürüp uykumu
hevesin aşıladığı bir şeyde bir şeyi

uzatınca boynumu garson bu gece
öpmeler olsun anneden ve bitkilerimi
yıkayan bir bitkidir kar yeniden
cebimde kozalaklarla uyumuşum gibi kokuyorum canıma,
kalkınan bir ovaya bakarak kuşlar
sevgiyle taşıyorlar hafifliklerini

dereboylarında demek ne güzel öyleyse dereboylarında
ulu çamlarda ve sert kabuklarda
güneşe seslenerek dinlenen bir aile ruhu, sevdim usulca
patikalarda, yılanlardan uykulu toprakta
tabiatı boydan boya ısıtan bir atın ruhu, sevdim
avuçla içilen bir aynayı tartıyorum, denedim
ben bir gitmeyi bir sabaha dikerken acıkan


Ahmet Murat

uçaklar, uzaklar


 

rüzgarlar bulutları ördü uçaklara hazırladı
o uçaklar gelecek bir sabah saatı
yaz bitiyor bunu ve bir iki şeyi unutmak isteyeceğiz
gökyüzü mavi mi hafif mi susacağız bir süre

yaz uçağı bulut uçağına çarpar sessizce
yaz uçağı buzlu bardaklara ve salıncaklara bakar
meyvelerde bir şeyler birikir yemesek düşüneceğiz
düşünsek bulacağız akşama doğru birlikte
kızım büyüyor ama biraz yavaş mı ne
duraksayıp düşünerek büyüyor sanki uçaklar hızla geçtikçe

ekinlerden, bahçelerden, pantolların içinden
uçakları seyrediyorum yazın sonuna akıyorlar


Ahmet Murat

lal, gül, döl

                   


                                                                    've damarımda akan toprak'

Bir sırrı vaktinden önce saklayıvermişim
Cümle coğrafya ve dahi dağları sıkıntı basmış.
Ben artık sürekli hançerlenirim
İki tiren öpüştü mü kondüktör yanar?

Ah sen bana bakma tiyatrolarımı taşra tertibler
Benim anlattıklarımla biraz heterodoks kaçabilir sevgilim
Yani hükmetsene aksine ki, bir bin yıl sırtımızda
paklanmayacak
Ve Allah'ın İsa isminde bir sevgilisi yok!

Evet bugünlerde biraz siyaset ehli çocuklar olduk
Mesela bundan böyle senin adın Petrus olsun sevgilim
Ki bir ağaca teşekkür etmek için davranıyorum da bazen
Oluk oluk pantalonlar devriliyor kanatlarıma...

Ve şimdi ben sevgilim
Sana beyaz renginde değişik çoraplar temizliyorum
ağlayarak.
Ve lal ve gül ve döl, ' ve damarımda akan toprak'
Ve sonra eczama saplanan o tersinden lunapark
O kült, o hırkalar...

Ah nasıl da lezzetli âsâlar birikiyor kirpiklerimde
Ve kooperatifler boyu gül koklayan beynelmilel Varakalar!


Gidişini başka türlü açıklayamıyorum...

Ah Muhsin Ünlü

bisiklet ve allah

                                       


Pek renkli kazaklar yağmurlu parklar
Geniş otobüs yerleri alçak bina yapıları için!

Ey insanı ve elmayı aynı ipe dizen matematik
Ey çocuğa sütü sıcak içiren anne
Ve yerleştirip iki elimi toprağa yüksek hareketlerle
Vücudumda uyum, alnımda tiner
Ve şimdi senin adınla sevgilim büyük yeminler
Vermemek
Ve Allah'ı bir de anarken fotoğraf çektirmek için
Bir zencinin kaburgasında yıkandığım tay!

Ah sütü memeye taşıyor damar
Zıpkını göğsüne bastırıyor su
Hiç mi çelişmiyor hiç mi Allah'ım
Geceyle Hallac
Matbaayla toprak
Merasimle tuğ?


Ah Muhsin Ünlü


7 Eylül 2024 Cumartesi

yazma ve lanet

                       



Bir hayat seninki de elbet
Benzemiyor ama başka hayatlara.
Bir cümleye dönüşüyor, bir dizeye
İçinde her şey evvela.

Şu gülmen, bu ağlaman
Bırakıvermen, tutunman ya da
Edebiyat oluyor önce
Daha yaşanmadan hayatta.

Gerçek hayat diye bir şey var, duyuyorsun
Bir hayattır seninki de,
Gerçeği mi, tartışılır ama.

İçinde yaşasan da eksik
Dışında yaşasan da.


Ahmet Murat




6 Eylül 2024 Cuma

yaşarken


 

Ağaçların daha bu bahçelerde
Bütün yemişleri dalda sarkıyor;
Umutların mola verdiği yerde
Geceler bir nehir gibi akıyor.

Baksan bir uzaklık var hangi yana,
Hangi eşyaya dönsen boş bir ayna;
Varmak istediğim uzak limana
Gemiler beni almadan kalkıyor.

Gelmedi gün daha, çalmadı saat,
Daha uçurmuyor beni bu kanat;
Sabırsızlanma, ey kapımdaki at!
Güneş daha gözlerimi yakıyor.



Ahmet Muhip DRANAS

29 Ağustos 2024 Perşembe

ne tuhaf



Ne tuhaf ömrümün sonuna kadar
Kelimelerle yaşamam.
Ağaçtan çok ağaç sözünü
Denizden çok deniz sözünü
Sevmem.
Halbuki bir sabah erken uyanınca
Balkona çıkmak da güzel.

Sabahattin Kudret Aksal

28 Ağustos 2024 Çarşamba

albatros

                                                           



Sık sık, eğlenmek için, acımasız tayfalar
Yakalar kanadından bu deniz kuşlarını,
Ürkütücü sularda gemileri izleyen
Yolcuların yıllardır dost arkadaşlarını.

Gökten inen tasasız, bu utangaç krallar
Güvertelerin üstüne kondukları zaman
Geniş kanatlarını sofuca bırakırlar,
Yorgun kürekler gibi sular üstünde kayan.

Sen ey kanatlı yolcu, bir zaman ne güzeldin !
Bak gaganı dürtüyor hoyrat tayfanın biri,
Ya öteki, bilir mi bu hale nasıl geldin,
Topallayıp öykünüyor uçtuğun günleri.

Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,
Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,
Yuhlarlar yeryüzünde, seni de, gündüz gece
Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.


Charles Baudelaire

19 Ağustos 2024 Pazartesi

YÜRÜMEK

                                     

 “ LAMBALARA ÇARPIP SERSEMLEYEN BÖCEKLER GİBİ DE HİSSETTİĞİM OLUYOR KENDİMİ → ŞU ANDA → GÖZ GÖZE GELDİĞİMDE: KUDÜS’LE.

FİLİSTİNLİ KARDEŞİM!
FİLİSTİNLİ KARDEŞLERİM!
BU FOTOĞRAFIN HER MİLİMETRE KARESİNDE VARSINIZ.
SABRIN GÜDÜLEDİĞİ ŞEYİN VARACAĞI SON NOKTA DEVRİM.
DIŞARIYA KAR YAĞIYOR: “ PAROLA NEDİR BUGÜN?”

Nuri Pakdil


......

Kulaklarımıza şu cümleleri akıtacağım. Ama önce bu cümleleri duyabilmek için geri çekilmemiz gerekiyor. Dünyanın yaratılmasından önceki sessizliğe ermeye niyet etmemiz gerekiyor. Bu geri çekilişin içini tercih edilmiş bir yalnızlık tohumuyla güzelleştirmek gerekiyor. Sert bir bilincin her nesneyi bir düşünce zerresi halinde ruhumuza saldırtması gerekiyor. Korkmak ve düşünmek gerekiyor sonra. Bu sözden öte, bir adama bu sözleri söyleten o sıkışmış ve patlamaya hazır zihnin hücrelerini düşünemesek bile hayal etmeye çalışmak gerekiyor. Çünkü kimse kimseyle henüz tanışmamıştır. Tanışmayacağız da!

Aklın ve deliliğin ötesinde bir yerde
Bırakınız cümleyi, kelimeyi, harflere nüfus etmenin gözü pekliği.
Savaşçı. Kendiyle ve dünyayla ve edebiyatla kıran kırana savaşan…
Ve şunu haykırıyor ATEŞ HATTINDA HARF MÜFREZELERİNDE:

“ KONUŞ BİZİMLE!
BİR PANKART AÇ GÖKYÜZÜNDE!
BELALARI TARTMA YETENEĞİNİ ÇOKÇA DOLDUR GÖMLEĞİMİN CEBİNE, ARKADAŞIM GECE!”

....

16 Ağustos 2024 Cuma

ayşenur

 


ellerim az robespierre ellerinden geçtim

sütnine mısır kavuruyordu sobada

dökülmüş saçlarıydı yanıyor sandık

birdenbire uyanmış görmemişti beybabamı

çünkü bahriyeli saçı var yıldızlardan uyanmış

giyerdi bir upuzun entari eski aşkları yazardı

masmavi bir göğe her gün yeniden uyanırdı


gök maviydi camilerin kutru kısa

ve her cuma nedense giyilmiş donları askıda

bir torun birkaç tane torba ederdi bunu bilirdik

arapça seni seviyorum nasıl yazılırdı

cuma sarnıçlarda gezinir cuma esrik yaşayamazdı


üflüyorum bir daha üflüyorum yangın çıkıyor karşıki evde

bunu ayşenura söylüyorum gülüyor kahkahalarla

ilk kez tanıyorum aslında denizlerden geçiyorum onunla

boğulacak mıyım küpeşteme tutunacak mı boğularak mı ölecek

bilmiyorum bildiğim bir sevgi filizlenirse giderek

ayşenurun dudak izleri kanardı resmigeçitlerimde bilmeyerek


aşk yazdım donanmamı geçirdim sularından

piyade okulu ah! şimdi tonlarca savaşa hazır

aşk yazdım pantolonlu buluta benzedim giderek

sordum seni sahi şubat denizlerinde giriyor muydun denize


Levent Sunal




10 Ağustos 2024 Cumartesi

annem

 


Fincanı aldı iki elinin arasına
Bir pazar günü akşamüstü
Dudaklarında hafif bir gülümseme
Öylece oturup kaldı alacakaranlıkta –

Getirdi küçük bir tencereyle
Akşam yemeğini beylerin evinden,
Yattık ve ben düşündüm beylerin
Büyük bir tencereyle yiyeceklerini –

Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden,
Erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü,
Titrer ayakları taşıdıkları yükten
Ve ağrır ütü yapmaktan başları –

Dağ isterse işte çamaşırlar
Sinirlerini dinlendirmek için bulutlarla
İşte buhar ve hava değiştirmek isterse
Çamaşırcı kadın için işte çatı –

Görüyorum onu, elinde ütüyle kalakaldı.
İnceydi vücudu kırılacak kadar
Daha da ince oldu kırınca sermaye –
Çalıştırın kafanızı emekçiler –

Boynu kıvrıldı çamaşır yıkamaktan,
Bilemedim ne kadar genç olduğunu,
Temiz önlükler kuşanırdı düşlerinde
Selâmlardı onu postacı o zaman.

Attila Jozsef

mütercim: kemal özer

anne

                                                       


Bütün bir hafta, aralıksız
Annemin görüntüsü geçti gözlerimden
Kolunda ağır çamaşır sepeti
Çatı katına tırmanırken

Ve ben yaramaz, delişmen çocuk
Bağırır, tepinirdim yerimde
Bıraksın da koca sepeti
Çatıya beni taşısın diye

O, söylenmeden, bana bakmadan
Çıkar, sererdi çamaşırları
Göz kamaştıran aklıkta çamaşırlar
Sallanır, döner, hışırdarlardı.

Ağlamak için çok geç şimdi;
Annemi uçuşan kır saçlarıyla
Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda
Göğün suyuna katarken çivitini…



Attila Jozsef

Çeviren : Ataol Behramoğlu




şiir sanatı

                          




Şairim ben; ama şiiri
Kendisi olarak umursamam bile.
Gece ırmağının taşıdığı yıldız
Çirkinleşir göğe tırmanmak isterse.

Zaman damla damla eriyip gitmede
Karnım tok sütüne masalların
Ben gerçek ve elle tutulan bir dünyayla beslenmekteyim
Göğün köpükleridir yükselen üstünde o dünyanın

Girip yıkanasın diyedir kaynak
Orada ürpertili ya da dingin sular
Birbirlerine karışıp sarmaşırlar
Sevimli, akıllı şeyler konuşarak

Birtakım şairler- ırak olsunlar benden-
Tepeden tırnağa çamur içinde
Yalandan bir sarhoşluğun imgelerini kusarak
Yolculuk etmedeler birinci mevki bir esrimede

Meyhaneler de ırak olsun benden
Ben akla giderim ve daha öteye…
Hiçbir şey ruhumu alçaltamaz
Dalkavukluğa, ikiyüzlülüğe…

Sev, ye, uyu, iç: kendine
Ölçü olarak evreni almalısın.
Bizi yoksul ve tutsak kılanlara
Bir zerresini bağışlamam yaşama hakkımın.

Hiçbir uzlaşmaya yanaşmadan
Mutlu olma hakkımı haykırırım
Kızarır yanaklarım tutkudan
Tutuşur ateşler içinde kanım.

Hiç kimse beni susmaya zorlayamaz
Bilimdir bana omuz veren çünkü.
Çağ beni koruyor, onun oğluyum ben
Beni düşünüyor sürerken sabanını köylü.

İşçinin içine doğan şey benim
Mekanik iki hareket arasında
Şu hırpani kılıklı delikanlı
Beni bekliyor sinema kapılarında.

Ve benim yakıcı dizelerimi
Vurmaya kalkıştığında alçaklar
Yola çıkar kardeş tanklar
Gümbürdeyerek şiirlerimi

İnsan çocuk daha, bunu biliyorum
Ama büyümek istiyor, işte bu onun deliliği.
Ebeveynleri sevgi ve akıl
Ona göz kulak olsalar bari…


Attila Jozsef
Çev: A. Behramoğlu


1 Ağustos 2024 Perşembe

YENİLENLERİN TANRISI


.....

Islık çalmayı bilmeyen dudak 

Monitörün kanını emen sinek 

Her gün biraz daha Amerika