16 Haziran 2015 Salı

neredeyse yaşayacaktın



Uyumuyorduk artık, çünkü zemberekleri arasında yatıyorduk
hüznün
ve büküyorduk göstergeleri çomaklar gibi,
ve fırlayıp kamçılıyorlardı zamanı kan çıkasıya,
ve söylüyordun büyüyen alacakaranlığı,
ve on iki kez sen dedim sözlerinin gecesine,
ve açıldı, açık kaldı,
ve bir gözü koydum onun rahmine, doladım ötekine senin

saçlarını
ve uzattım ikisi arasında fitili, açık damarı
ve bir genç şimşek yaklaştı yüzerek.

Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin, o uzanır güle.

Onundur yaprağı ve dikeni
onun tabağına koyar gül ışığı,
onun bardağını doldurur gül nefesle,
ona hışırdar sevginin gölgeleri.

Kim ki koparır yüreğini göğsünden geceleyin ve fırlatır
havaya:

o ıskalamaz,
o vurur taşı taşla,
ona seslenir kan saatin içinden,
onun elinden vurup atar zamanı saati:
o daha güzel toplarla oynayabilir artık
ve söyleyebilir seni ve beni.

Paul Celan


14 Haziran 2015 Pazar

MAHZEN

"İnsanlar kıyıcıydı kitaplara kaçtım" Cemil Meriç

  Çok şükür dayımın büyük bir kütüphanesi vardı. Sonradan okuyacağım bir çok kitaba oradan aşinaydım. Üstadın kitapları na da... şimdi düşünüyorum da onca bilgi onca tecessüs eve kapatılan gözler körlük yalnızlık görmezden gelinme hiç bir yere ait olamama ama milliyetçi camiaya karşı milliyetçi tarafını ön plana çıkarma kitaplarla yolunu bulan ve yine kitaplarla yolunu kaybeden ve kitapların dolduramadığı manevi açlığı da kitaplarda dindirmeye çalışan kelimeleri ve kitapları sevmenin sıcaklığını ve insansız soğukluğunu daima yaşayan kültürden irfana bir ömrün yetmediği yolculuğunu yapan Türk çenin büyük üslupçularından olan muhatabı da olmayan Cemil Meriç, ne söylemişti ve bugüne ne söylüyor?

  Gitgide uzaklaşan kitaplardan bir dağ bir olemp bir derin ülke bir dünya bir esatir bir mit bir hakikat nüvesi bir ihtar bir işaret mi?

  Allah rahmet eylesin.

10 Haziran 2015 Çarşamba

etkin-heves mi sandın.mp3


içeriden, dışarıdan, türkiye'den, Almanya'dan
ve solgun ama aydınlık olanlardan

Turgut Uyar 


Bu şarkı ağrılı dişleriyle ekmek ısıran Zonguldak'taki işçilere gelsin. Bu şarkı vardiya saatleri dışında jöleli saçlarıyla çarşıda yürüyen, kızlara bakıp yerlere tüküren uzun boylu esmer sıska gençlere gelsin. Otuz yıl boyunca bıyıklarını kesmeden bilime ve gençliğe inanan lise fizik hocalarına. Kitap çalan fakir, kitap çalan cimri, kitap çalan şair gençlere gelsin. Ferah kafelerde sevgilisine belini elletmeyerek islamcılık yapan kızlara değil, üç yüz lira maaşla çalıştığı tekstil atölyesinden çıkıp bankta sevgilisiyle yiyişen çirkin işçi kızlara gelsin. Bu şarkı esnaf lokantalarının bulaşıkhanesinde 12 saat bulaşık yıkayan teyzelere. Omzunu öne atıp vitese yaslanarak dünyaya eğilen genç minübüs şöförlerine gelsin ulan. Ulan kirayı geciktirdikçe ev sahibiyle oturmak, çay içmek, sohbet etmek zorunda kalan öğrencilerin tedirginliğine. Tarlabaşı kahvelerinde pandiklenen 13 yaşındaki çaycılara gelsin. Orospulara orospulara orospulara gelsin. Harem otogarında 10 liraya tenhaya çekilen orospu bile olamamış genç kızlara gelsin bu şarkı. Dirseklerine inanan kavgacı mahalle çocuklarına. Ayaklardan ayrılmayacakmış gibi yapışan terli pis çoraplara. Sevdiği kızı tokatlayan İzmitli çingene tikilere gelsin. Bu şarkı, gündüzleri "kılap" geceleri arabesk dinleyen, parklarda telefondan şarkı açıp milletin kafasını siken tehlikeli delikanlılara gelsin. Yumrukları nasırlı laz kalfaların Umut Bulut'a ettiği küfürlere gelsin ulan bu şarkı. Babasız Bitlisli kızların kasıklarına gelsin. Gurbette samsun 216, memleket ziyaretinde uzun malboro içen işçilere. Kaşlarını ala ala bitiren parlak yeşil çirkin başörtülülere çarşıda yürüyen lise mezunu kızlara gelsin bu şarkı. Anasına sövdü diye, adamı koltuklarından altı kere bıçaklayan sarışın piçlere gelsin. Bu şarkı lise 2'de sınıf tekrarı yapan meslek liseli kızlara. Kahvelerin kara bordo kirli masa örtülerine yaslanan çürük esmer dirseklere. Babasıyla kavga eden, babasıyla sinemaya hiç gitmemiş, babasını hep uzaktan seven gençlere gelsin. Bu şarkı babasını koşarken görse şaşıracak olan gençlere gelsin. On iki saat çalıştığı fırından çıkıp, cami avlularında ve karısında serinlik arayan kalfalara gelsin bu şarkı. Ablasını dövmüş ve dövecek olan herkese geniş geniş gelsin ulan. Bu şarkı yazlığında kahvaltıdan sonra devrimden bahseden eski solculara değil, bu şarkı günübirlik gittiği plajda yüzükoyun yatıp kızlara bakan tornacı delikanlıların yanık omuzlarına gelsin. Bu metni elinde tutan şiir okuruna değil, elinde (ekmek gibi mesela) sadece kolay anlaşılır ve somut olanı tutanlara gelsin.

En önde hiç yürümemişlere.
Yalan atan dilencilere.
Terli enselere.

Murat Sözer

aynadan diyorum çok baktım sana / ibrahim peygamberin gezdiği yerler / kadar güzeldin ölürken hatırladım / sensiz kalacaktım kalsaydım eğer" ibrahim tenekeci


istemedğim bir vazo için nihavent ilahi

bir gül görüntüsü sirkle mevzu olanda
principler toynak koyup menzil alanda
şu mühendis bünye gece anne kaçanda
göçtü dağlar dağlar kaldık kervan başında.

kiralanıp katil oldu bir baba karın
boşluğuna kalın bir sopa vurdurdu ceylan
çarmıh pek yakışmadı ben tiren alsam?
göçtü dağlar kaldık kaldık kervan başında.

kendime bir otomobil çarpsın coşkusu
dar´ül harb´e iner inmez at yakıyorum
anneme önce ayaklarından dem vuruyorum
göçtü dağlar kaldık kervan kervan başında.

gavro terin´ sakınma kan garanti ister
veliahttır tıkanır dokunmaz hemen
ve ki karım hıristiyan dahi değilken
göçtü göçtü dağlar kaldık kervan başında!

AHMUHSİNÜNLÜ



8 Haziran 2015 Pazartesi

rivayet

                                          
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Mangalın küle mahcubiyeti artar
Divitlerin ucu eğrilir akıtmaya başlar hokkalar
Ayırır denizin kibrini bin parçaya ünlü keman

Donup kalır kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Kefesi kibrit çöpü hissiyle ağdırılan terazi
Duyulur arş-ı âlâda ipsiz birinin çürümüş tahta perdelere
Attığı yumruk tangır tungur

Kala kalır açık kalır tentürdiyot şişesinin kapağı
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
İşitmek istemezsin çığlık istemezsin ah ü enîn
Nedir bu dersin ciyak ciyak
Sırası mıydı şu öğle vakti.

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Kilidiyle kırk yıldır nikâh altında kalan defter yanar
Kilit kalır nikel kilit alevlerin büktüğü nikel kilit
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman

Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Akvaryuma dalıp gitmek sırası bir türlü bize gelmez
Biblonun boyasındaki çatlağı fark ederiz
Kadın şairler aşktan bahsettikleri zaman
Bir bahane uydurup baklacılar konserine gitmeyiz.




                                        İSMET ÖZEL

İMZA


beyaz geceler


2 Haziran 2015 Salı

KASİS




doğru duayı bulamayan kör ellerimiz

çocukken bir bakışıyla korktuğumuz annemiz, eve yaklaşan ayak seslerini beklediğimiz babamız nerede?
avuçlarına bu dünyayı ve öbür dünyayı sığdırdığımız sevgilimiz nerede?
gürül gürül yanan sobanın odasında alnımızı dayadığımız cam, bakışımızı derinleştiren manzara nerede?
gözlerimizden geberten uykular akarken bile elimizden bırakamayacağımız kitap nerede?
alnımıza değdiğinde cennetten serinlikler bahşeden seccademiz nerede?

kıyıda kenarda dipte yer altında şuur altında karanlık neredeyse kadersiz sanki yazılı bişeyleri canlandıran gözü imkansızda tenezzülen yaşayan duvara oldukça yakın kendine yakalanmış kaçmış kaçamamış ruhani disiplinin zincirini seven dünyaya hep hayret hep uzak hep içten içe saldırgan kelimelere ruh üfleyip duran yarı dinli yarı dinsiz ne zaman kaybettiğini sık sık bulmaya çabalayan mutluluğu mutsuzluğa mutsuzluğu mutluluğa benzeyen benzeyen ama sadece benzeyen gibi daha sonsuzca gibi dünyaya gelmiş değil bırakılmışların elleri yakama yakışır gibi hesap sorar gibi ben olur gibi olumsuz bir gece gece gece

31 Mayıs 2015 Pazar

PEYNİR SEVMEYEN KIZLAR


onar mısra



II

Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak.
Gözlerine yavaşça, yavaşça doldu akşam,
Göklerin ateşini kalbime boşaltarak,
Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam,
Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam.
Gündüzden, gürültüden ve kâinattan ırak,
Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak,
Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak..

IV

Yeşil çamlar altında uyuyor şimdi ada,
Şimdi kımıldamıyor zaman bile yerinden,
Ve apaçık gözlerin en derin bir rüyada
Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden.
Bilsen duracak gibi nasıl yavaş vurmada 
Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden.
Yüzünü ipek bir tül gibi saran terinden, 
Güneşi yudum yudum içtiğim şu lahzada, 
Ruhumuz yıkanıyor yanan sonsuz semada,
Fırtınalı, karanlık günlerin kederinden...

VI

Yeşil çamlar süzerken mehtabı kuytulara,
Ellerini usulca bırak ılık sulara.
Sen de yan benim gibi, sen de hisset ki bir an
Sular değil zamandır akan avuçlarından.
Denizde ne bir köpük, ne bir kırışıktan iz
Ve yüzün altındaki deniz gibi çizgisiz..
Bu gece hatıralar içimizde bir cihan,
Duyarsın söylenmemiş sözlerimi dinlesen.
Bu gece gözlerinde senin can buldu deniz,
Ve karıştın denize ela gözlerinle sen...


Yaşar Nabi Nayır 
( 1908 - 1981 )


dört palto



Edebiyatseverler Gogol’ün “Palto” hikâyesini hatırlayacaktır. Silik kişilikli, yoksul bir küçük memur olan Akakiy Akakiyeviç’in bin bir zorlukla diktirdiği palto çalınır.

Adam görünürde soğuktan fakat daha çok paltosunu ararken uğradığı aşağılanmadan dolayı ölür. Ölümünden sonra sokaklarda dolaşan hayaleti insanların paltolarını alır. Bu sade hikâye Rus edebiyatında gerçekçiliğin kapısını açar. O kadar ki Dostoyevski onun etkisini işareten “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık” der.

Bizim edebiyatımızdan ilk anda üç palto geliyor aklıma. Gerçi bunlar doğrudan yazarların hayatından çıkma paltolar ama işaret ettikleri mana Gogol’ün “Palto”sundan daha az etkileyici değil.

İlki Yahya Kemal’in paltosu: Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in annesi, güzelliğiyle meşhur Celile Hanım’la büyük bir aşkı paylaşmıştır. O sıralarda Bahriye Mektebi’nde okuyan genç Nazım Hikmet’in hocası olan Yahya Kemal, özel hoca olarak da eve gelip gitmektedir. Fakat Nazım bu aşkı fark eder ve Yahya Kemal, bir gün evden çıkıp yürürken sağ elini paltosunun cebine soktuğunda bir not bulur. Nazım Hikmet yazmıştır: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.”
Kıskanç, vehimli ve kendisini evliliğe hazır hissetmeyen Yahya Kemal’in Celile Hanım’a bir özür mektubu yazarak büyük aşkı bitirmesinde bu notun da payı olmalı. Mutsuz bir evliliğin ardından ikinci evliliğini yapmak üzere bir genç kız gibi çeyiz hazırlayan Celile Hanım’ın ise çok sarsıldığı ve uzun süre kalmak üzere Paris’e gittiği anlaşılmaktadır. Nikâh evrakını bile tamamlayan Celile Hanım’ın uğradığı hüsran üzer bizi. Yahya Kemal’e kızarız için için. Fakat o da az bedel ödememiş, ömür boyu evlenmeyen şair, kendisini yalnızlığa mahkûm etmiştir.

İkinci palto Haşim’in: Kadınlarla ilişkisi hayli problemli olan Haşim de –geçirdiği iki çok kısa evlilik ve bir nişana rağmen- edebiyatın yalnızlarındandır. Onun bireysel şiiri ile yaşantısı arasındaki bağlantıları arayan Asım Bezirci, Haşim’in kendisini yakışıklı bulmayışına da değinir ve “Başım” şiiri üzerinde durur. Bilindiği üzere Haşim, bu şiirinde dışarıdan bir göz olarak kendi fotoğrafına bakar ve seyrettiği başta güzellikten çok çetinlik ve mihnet bulur. Nişanlı olduğu sırada yemeğe davet edilen Haşim’e müstakbel kayınvalide mükellef bir sofra kurar. Özellikle uskumru dolması Haşim’in iltifatına mazhar olur. Anlaşılan o ki, iyi niyetli kadın, damadına bir sürpriz yapmak ister ve bir kâğıda sardığı üç adet uskumru dolmasını gizlice Haşim’in paltosunun cebine koyar. Ertesi gün Haşim vapurda elini cebine soktuğunda kâğıdı yağlanmış paket içinde uskumru dolmalarını fark eder. Hayatı da saf estetik ölçülerde yaşamak istediğinden olacak bu hareketi çok bayağı bulur ve nişanı bozar. Oysa gerçekten sevilen bir nişanlıdan insanı ne vazgeçirebilir ki? Aşk meşk babında cesur olmayan Haşim acaba bahane mi arıyordu?

Üçüncü palto Akif’inki. Bundan daha önce de bahsetmiştim, defalarca yazsam yine bıkmam. Akif, bir milletin varlık yokluk savaşı verdiği o günlerde I. Millet Meclisi’nde Burdur mebusudur. “İstiklâl Marşı”nın güfte yarışmasına para ödüllü olduğu gerekçesiyle girmemiş, Hamdullah Suphi’nin ödül meselesinin bir şekilde halledilebileceği sözü üzerine kabul etmiş ve o ihtişamlı şiiri yazmıştır. Nitekim güfte yarışmasının birincisine vaat edilen ve o gün için ciddi bir meblağ olan beş yüz liralık ödülü bir hayır derneği olan Darülmesai’ye bağışlar. “İstiklâl Marşı” güftesinin kabul edildiği gün Meclis’e gelen Akif’in cebinde bir arkadaşından borç aldığı iki lira vardır ve sırtındaki palto, Baytar Şefik Kolaylı ile nöbetleşe kullandığı paltodur.

Şaşılacak bir şey yok aslında. Akif ki Milli Mücadele’ye katılmak için yanında oğlu Emin’le yolun büyük kısmını neredeyse yürüyerek Ankara’ya geçerken taşıdığı pakette Sebilürreşad’ın klişeleri ile tek kat çamaşır vardı. Yazdıklarıyla yaşadıkları arasında mesafe olmayan, fikri ile zikri bir Akif samimidir. Samimiyet ise her zaman saygı uyandırır ve bana göre Gogol’ünkü dâhil palto hikâyelerinin en güzeli Akif’inkidir.


Nazan Bekiroğlu


fotoğraftaki gariban: orhan veli


28 Mayıs 2015 Perşembe

ÇOCUK, DAĞLARCA VE ALLAH

  Dağlarca’nın 1940’da yayımlanan ikinci kitabı Çocuk ve Allah 73 yıldır rengini – elbette beyaz- koruyor. Türk şiirinin bu eskimeyen başyapıtı hep taze, hep yeni ve her zaman şiirimizin sıfır noktasında…

  Henüz 26 yaşındayken kaleme aldığı bu şiirlerde Dağlarca, dünyaya şiirden uyanan çocuğun hayretini, dünyayı kabul ederken bunu iman diliyle söylemenin coşkusunu, erken metafizikin insanı, şairi korkutan taraflarını nerdeyse dua aydınlığına kavuşmuş şiirlerle alt etmesini, vatanı duymanın saadetlerini gece vakti akan uzak bir nehrin içten içe duyulan seslerini andıran şiirleriyle dile getirir. Pek çok şair için daima mesele olarak kalan şairin varoluş karşısındaki şüpheleri, sarsıntıları onda yoktur. Belki de yolun başında Dağlarca, varlığının şükür borcunu ödediği bu şiirlerle aşmıştır onları…

  Türkçe ilk fethini Yunus Emre ile yapmıştır ve yüzyıllar içinde o kalenin burcuna her Türk şairi bir taş koymuştur. Çocuk ve Allah da o kalenin burçlarından biridir. Dağlarca’nın Türkçeye olan sevgisinin meyveleri bu kitapta olanca temizliği ve duruluğu içinde bize gülümser.


  Çocuk ve Allah, her okunuşundan sonra elimizin ve dilimizin kendiliğinden duaya kalkmasının kitabıdır ve hala bizimle konuşmayı sürdürüyor. Üstelik her yaştan okur için…

  “Nasip” kelimesiyle kurduğu bağa sadakati ölçüsünde okur o şiirden aydınlığını alacaktır.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

özgür çağrı

Elverir ki çoşku 
Haylaz çocuklarını boğazlamasın 
Avunmak elbette kolaydır 
Şehri yiğit bir türkü gibi dolaşmak 
Dağlara destanlar, düşünmek kolaydır 
Hapislere bir sevinç çığlığı gibi düşmek 
Kızların diri gögüslerinde 
Matbaalarda 
Ve kongre zabıtlarında dünyayı tazelemek 
Yeryüzüne depremler düşürmek 
Çünkü binlerce militanın rüzgarlı macerası 
Bir kurşun bile değildir namusun mavzerine 
Gönlün kahpeliğine tutsaksın açıkçası 
Asıl savaş alanı suskundur arkadaş 
Sahipsizdir 
Asıl savaşcılar afyonlu, mütevekkil 
Öyleyse 
Şehrin girdabında çalkalanan zulüm 
Halkın şanlı isyanına işaret değil 
Bodrum duvarlarına öfkeli yazıları 
Tırnaklarınla kazıyorsan da
.......................
Bulvara dökülen bildiriler 
Harcanan bunca emek, bunca değer 
Fokurdayan metal potası 
İşleyen rotatifler 
Cesetleri iğnelemek gibi birseydir 
Ve zaman usulca göz kırpıp telaşına 
Homurdanarak çekip gitmiştir 
Yani bu 
Aşağılık bir dramdır artık 
Çünkü jarjuruna 
Boş kovanları dolduran adam 
En azından kendinden utanmalıdır 
Yani yetsin diyorum 
Şarkılarınızı dağlarıma sürün diyorum 
Uzatın ellerinizi diyorum 
Uzatın tanışalım 
HELALLAŞALIM....

Orhan Kotan


inançsız



Açılır gecesi inançsızların
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanin içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir

Denizin gözlerinden tuzlu
Bir sıkıntı vurur karalara
Uzakta olduğumuzu köprülerden
Atlar nereden bilecektir

Mavi kuşlar çiziyor biri
Eli değdikçe camlarına
Avcılar doğrultup namlularını
Nasılsa bir bir düşürecektir

Yorgun yıkılmış ölü
Bir yaz büyütür karnında
Soyunup toprağa yatınca
Kadınlar göklerle sevişecektir

Açılır gecesi inançsızların
Tanı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar 
Geçerken çocuklar ölecektir

hilmi yavuz


9 Mayıs 2015 Cumartesi

genç bir şairden genç bir şaire mektuplar











 ‘Fena’ bir şiir kitabı için gerçekten tahrip gücü yüksek fena bir isim. Bir münacaatla söze başlayan şairin ilk kalp ağrısı bu kitap. İlk dikkat çeken şey, şairinin daha çok söyleyeceği şeyi olduğu. Yani şiirsel yoğunluk. Belki de bitmeyeni yazıyordur şairimiz. İşte bitimsiz olana göz kırpan bir dize: 

“ Bütün yazdıklarım sonsuzluğu içerir”

hüseyin akın, milli gazete


"....Süleyman Unutmaz özellikle kitap-lık dergisinde yayımladığı kimi şiirlerde, sözünü ettiğim yeni gerçekliğin eleştirel dilini, ironi ve coşkuyla birlikte kurmaya aday gözükmüştü. Fena adlı yeni kitabına giren “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” şiiri, belli başlı çevrelerde dilden dile dolaşır olmuştu. Bu dolaşımı da şairin hem cesaretine hem de yaşamakla kurduğu esaslı temasa bağlayabiliriz. Eleştirellik, açık dil, gönderme zenginliği ve asıl önemlisi ayrışma potansiyeli uzun vadede çok önemli. Süleyman Unutmaz’ın uzun vadede, kendi şiiri içinde de bir ayrışıma, duruluğa gitmesi şart. Pınar Öğünç’ün şimdilik kimi yoklamalarını hoş gördüğümüz gibi ona da umut bağlamalıyız."


ömer erdem, yeni gerçekliğin eleştirel dili, radikal kitap,

"sevgili süleyman fena'ya nihayet ulaştım yoğun zamanlar geçirdim okurken biraz yoruldum biraz gerildim koca şehrin ortasında modernizmin ortasında kalbine aşina fakat kafası karışık tek başına bir şairle yürümek güzel şiirlerle yürümek oturmuş mısralarla yürümek ne hoştu... kolay beğenmem ben ama son dönemde beğendiğim iki şairden birisin ne iyi etmişin de şair olmuşun bize güzel şiirler armağan etmişin seni tebrik ediyorum kitap hakkında usturuplu cümleler kurup poetik çıkarsama artisliğinde bulunmayacağım. çünkü bu tür söylemler uçuk geliyor bana. şiir ya beğenilir ya da beğenilmez. sevilir ya da sevilmez ya kendini bulursun ya da hiçbi şey... yapabileceğim tek eleştiri "allah'ın bütün isimleri" bölümü kitabın genel dokusuna uymamış. konmaya bilirdi. selam ile..."

ibrahim yolalan

7 Mayıs 2015 Perşembe

muhafazakar şairin atlası: fena



  Dilden dile dolaşan ve sosyal medyada çokça paylaşılan bir şiir vardı: “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?”. Süleyman Unutmaz ismini ilk kez bu şiirin altında gördüm.(Bu konuda özeleştiri yapmam gerekiyor. Çünkü 99’dan beri, dergilerde şiirleri yayımlanıyormuş şairin.)
                
  Şiirin tamamını okuduğumda “Helal olsun.” dedim. Çünkü onlarca yılın “kafasını” veren bir şiirdi bu. Lise ve üniversite yıllarında, bir başka şiir daha vermişti bunu bana. Kemal Sayar’ın Sonsuza Dek Sophie’si. Bütün muhafazakâr çevrenin; umutsuz aşkına, ilk vicdan azaplarına, inandığı değerler ve “asla konuşamayacağı kızlara aşklanmak” arasında kalışlarına üzülmüştük o şiirle. Kendimiz hariç değildik. Zaten kendimize üzüldük en çok.
               
   “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” çağına geldiğimizde ise, artık pek çok şey değişmişti. Artık “solcu kızlara aşklanan İslamcı erkeklerin hüznü” diye bir kavramın olmasına gerek yoktu. Çünkü değişen siyasi ortam ile mütesettir kızlar; evlerden Divan Yolu’na inmiş; Türkiye Yazarlar Birliği’nde ve Türk Edebiyatı Vakfı’nda kendini göstermeye başlamıştı. Rengârenk eşarp takmış ve çiçek çiçek açan ahlaklı ve kültürlü kızlar ile şiire ve edebiyata dair konuşabilir, dergiler çıkarabilir, bu süreçte onlara rahatça âşık olabilir ve tabi ki evlenebilirdiniz. Bu şiirin önemli olmasının nedeninin, bunların hepsini tek satırda resmetmesinden ileri geldiğini düşünüyorum. Evet; mesnevi okuyor, sigara içiyor ve bir masanın etrafında sakallı oğlanlarla edebiyata dair sohbet ederken öğle ve ikindi namazı vaktinin masadan sessizce kalktığını önemsemiyor. Ben olsaydım Yeni Türkiye’yi cumhurbaşkanlığı seçimleriyle değil bu dizeyle başlatırdım:
- “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?”
                
  Erkan’ı herkesten çok kıskandım. Keşke dedim Erkan olsaydı adım. Herkesin diline pelesenk olsaydım, keşke. Süleyman Unutmaz’ı neden mi kıskanmadım? Aslında ikimizin de sakalı yok, benzerliklerimiz var yani. Fakat; hayatın içinde çok nadir karşılaştığımız insanlar gibi, çayına dişiyle kırdığı yarım şekeri atıyor o. Ben bunu yapamam.
                
  Şiir kitabına gelecek olursak, adı “Fena”. Mustafa Kutlu Beyefendi kitabın adına dair yorumlarda bulunduğu için ben yazmayacağım. “Fena” altı bölümden oluşuyor.
               
   1.Bölüm Münacat: Bu bölümde, “Münacat” başlıklı tek bir şiir var. Anlamını hepimiz biliriz. “Allah’a yakarış”. Allah demişken, Allah’ın yeri kitap boyunca sabit değil. Şunu demek istiyorum: Bu şiirde el açılıp sonsuzluk istenen, kulunu hiç yalnız bırakmayan bir Allah resmedilirken; Allah’ın durduğu yer kitap boyu değişiyor.
Bazen tanrı oluyor: “Nasılsın tanrım?”
Bazen anlaşılmıyor: “Türkçe konuş Ya Rabbi anlamıyorum Sen’i”
Bazen yalnızlık: “Allah’ım sen ve ben varız bu odada”
Bazen sorun: “Tanrının istemediği şiirler nedir?”
Bazen görünen: “Müziği açtığımda tanrı görünecekti”
Bazen soru: “Tanrım henüz kimsenin söylemediği bir dize sende bulunur mu?”
Bazen tespit: “Kendini uzatıyor Allah’ın isimlerine”
Bazen gözlem: “Baktım acemileri gökyüzünde öldürüyor Allah”
               
   Allah ve tanrı ayrımı bariz şekilde göze çarpıyor. Şairin bir güç olarak sığındığında yazdığı kelime Allah iken, bir arkadaş olarak veya şımarık bir oğlan olarak sorguladığında yazdığı kelime, tanrı.
               
   2.Bölüm Çöl Saati: Bölüm adını oldukça zarif buldum. Çünkü bildiğimiz-belki de bilmediğimiz- çölden daha yalnız, daha kimsesiz olduğumuz yerden bahsediyor. Yani modern çölden, içinde yaşadığımız bu vakitten. Çöldeki seraplara benzeyen ve insanı insana susatan akıllı ekranlardan. Doğal olarak, “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” şiiri de bu bölümde. 15 şiir boyunca seyrediyoruz modern çölü: la bohem hayatlar, no mahrem barış çubukları, şairler kız ayarlasın için post moderne ayna tutmak, biraz monna-biraz rosa, adisyonlara incelikle indirmek, cumartesi sabahları, cuma akşamları, romantizm tüccarlığı, şark usulü mihnet, 72 model Michigan ve Clint Eastwood, minyatür sevgiler, edebiyat dergileri, kitap kapakları, halk otobüsleri, kulaklık ve şiir gecesinde şairler…
                
  Bu bölümde, şiir başlıkları da oldukça anlamlı ve dikkat çekici. Sadece bir tanesini söyleyeceğim. Çünkü herhangi bir tanesi bunu ispatlayacak nitelikte.: “Arınma Risalesi”. Özel isimlerin çokluğu, değinmek istediğim diğer mevzu. Zaten, modern çölde olmak da bunu gerektirir: Divan Yolu, Çorlulu Ali, Üç İstanbul, Kurşunlu Medrese, Sultanahmet, Kanuni, Mustafa Kutlu, İsmet Özel, Amerika, İsa, Türkçe, Farsça, İbranice, Sanskritçe..

 Dillere gelmişken, “Neden bir dil olarak Türkçeye bu kadar düşkünsünüz?” demek isterdim şaire.
“Türkçesi olmayan uykular bulmalıyım”
“Ses veriyor Türkçeye o kırgın yapraklarım”
“Ben eski Türkçe sularla akarken”
                
  Bu bölümün en sevimli yeri ise, şairin kahverengi hırkası ve ceketiydi. Süleyman Unutmaz yahut “ceketineşiirleryazanadam”
3.Bölüm ‘Şairin İlk Kitabı’: Bölüm, 5 şiirden oluşuyor. Yalnızlık, aşk ve sevgiliden bahsederken; ahiret, cennet, cehennem giriyor araya. Bölümün son şiiri “Elma”. Bu şiirle, kendimize rağmen kendimizi kovdurmayalım cennetten diye düşünüyoruz.

  4.Bölüm-Ölümün Çocukluk Fotoğrafları: 5 şiir daha. “Nereye varsam beni yüzüm karşılar.” dizesinin etrafında dolaşan bir bölüm. Yüzleşme dersek sert olur; kendini anlama ve kendine varma arayışındaki şiirler toplanmış buraya.

  5.Bölüm-Allah’ın Bütün İsimleri: Bu bölümde, şairin hece ölçüsüyle yazdığı şiirler çıkıyor karşımıza. Hecenin (belki haksız olarak ama gerçek) çağrıştırdığı basitliğin farkında olup onu örtmek ister gibi yazılmış alabildiğine derin şiirler görüyoruz. Bölüm boyunca; Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas şiirselliğini koklarken en son şiirle Ahmet Haşim’e de selam verilmiş: “Bir Gülün Sonunda Arzu”.

  6.Bölüm-Kavuşma Bitti: 4.bölümdeki “arayış şiirleri” menziline varmış olmalı ki bu bölümde, kendinin farkına varan ve kendini daha iyi tanıyan bir şair görüyoruz. Yalnızlık, kasvet, yas, ölüm, cennet; hepsi kabullenilmiş ve yerine oturmuş. Fakat şair, her zaman “Evet, İsyan” değil midir? Kitabın en son şiiri Kürt’ü böyle yorumlamak gerekiyor. En azından adını. Çünkü bu bir aşk şiiri. Türkçe’nin en güzel ve en hırçın aşk şiiri:
“Kürt beni şefkatinle, beni ekmeğinle böl.”

  İddia ediyorum: Süleyman Unutmaz muhafazakar şairin yeni atlasıdır.


                                                                                                                     Gülhan Tuba ÇELİK - fosforlu elma sayı:1