26 Mayıs 2011 Perşembe

Federico Garcia Lorca İçin Ode


Korkudan ağlasaydım ıssız bir evde tek başıma
Gözlerimi söküp aç hayvanlar gibi kemirseydim
Seninçin yapardım onu, portakal ağaçlarının yasını duyuran
Yiğit türküsü için şiirinin

Seninçin hastaneleri maviye boyuyorlar
Okullar ve deniz kıyısı kentleri büyüyor senin için
Seninçin yaralı melekler tüylerle kuşanıyorlar
Gelinlik balıkların pul pul giysileri senin için

Uçuyor deniz kestaneleri göklere doğru
Seninçin dikimevleri kara zarlarıyla
Kaşık ve kanla dolduruyorlar
Yitik kurtelaları yutup öpüşlerle intihar ediyorlar
Ve beyazlar giyiniyorlar

Şeftali sarısına bürünüp uçtuğun zaman
Güldüğün zaman fırtınalı pirinç tarlalarının gülüşüyle
Türkü söylemek için dişleri, şahdamarları
Boğazı ve parmakları yerinden oynatırsın
Ah o güzelliğin için ölebilirim
Ölebilirim kırmızı göllerin kıyısında
Ki orada güz ortasında sen yaşamıştın
Yere yıkılmış bir kısrakla
Kan lekeli bir tanrıyla

Mezarlıklarda ölebilirim
Ki onlar akarlar külden nehirler gibi
Sular ve gömütlerle
Geceleri suya batmış çanlar arasında
Nehirler kışlalar gibi doludur
Hasta askerlerle ölüme doğru akan nehirler
Mermer sayılar, çürük taçlar ve cenaze yağlarıyla

Ölebilirim seni görmek için
Geceleri sellere kapılmış haçları seyreden
Ayakta ve ağlayan seni
Nehrin kıyısında ağlıyorsun
Bırakılmış ve yaralısın
Ağlamayı ağlarsın gözlerin dopdolu
Yaşlarla, yaşlarla, yaşlarla

Geceleri bırakılmış ve yalnız
Kara bir huniyle
Gölge, duman ve unutulmuşluk yığarsam
Trenlere ve gemilere
Kemirilmiş küller yığarsam
Seni sütüyle emziren ağaçlar için yapardım
Topladığın altın suların kuş yuvaları için
Kemiklerine dolanmış şarap için yapardım
O şarap ki sana gecelerin gizemini söyler

Islak soğan kokan kentler
Seni bekler
Usulca türkü söyleyip geçmen için
Saçlarına yuva kurar yeşil kırlangıçlar
Spermaların sessiz gemileri seni izler
Sümüklüböcekler, haftalar
Bükülmüş yelken direkleri, vişneler
Solgun yüzün onbeş gözüyle birden görününce
Ağzın kana bulanınca

Resmî daireleri islerle doldurursam
Ağlayarak kırıp parçalarsam saatleri
Sadece seni görmek için yapardım
Evine yazın gelişini çürümüş dudaklarla
Ölümcül giysilerle gelişini birçoklarının
Yaslı görkem bölgelerinin gelişini
Ölü sapanların ve gelinciklerin
Gömüt kazıcılarının ve atlıların
Gezegenlerin ve kanlı haritaların
Küllerle kaplı dalgıçların
Uzun bıçaklarla delik deşik
Bâkireleri sürükleyen maskelileri
Kökler gelir, damarlar, hastaneler
Kuyular ve karıncalar
Örümcekler arasında ölmüş
Bir subayı taşıyan yatakta geceler gelir
İğrenmenin gülleri gelir ve iğneler
Sarışın bir gemi
Rüzgârlı bir gün gelir çocuklarla
Ben gelirim sonra Norah ve Oliviero
Vicente Alexandre ve Delia gelir
Maruca, Malva Marina, Maria Luisa ve Larco
La Rubia, Raphael Ugarte
Cotapos gelir, Rafael Alberti
Carlos, Bebe, Manolo Altolaguirre
Molinarı
Rozales gelir, Concha Mendez
Ve adını unuttuğum ötekiler

Bırak da seni süsleyeyim bir taçla
Sen, sağlığın ve gelinciklerin çocukluğu
Sen saf gençlik, özgür kara bir ışık gibi saf
Söz aramızda Federico
Şimdi kimseler kalmadı kayalar arasında
Bırak da basit olsun sözlerimiz
Sen ve ben gibi basit
Şiir neye yarar çiyler için yazılmazsa
Bu gece için yazılmazsa neye yarar
Ya da korkunç acılarla kıvrandığımız günler için
Bu günbatımı için yazılmazsa
Şurda hızla atan yüreğiyle
Kendini ölüme hazırlayan
Şu yaşlı adamın durduğu

Yıkık köşebaşı için yazılmazsa neye yarar?
Ama geceler var, Federico
Geceler yıldızlarla doludur
Bir nehrin üstündedir yıldızlar
Yoksul halkın üstüste yattığı
Evler gibidir tıpkı
Camlarında kurdelalar sallanan

Birileri öldü belki
Kimi işini yitirdi dairelerde
Hastanelerde, asansörlerde
Maden ocaklarında
İnsanoğlu acı çeker de
Her yerde bir amaç gizli, ağlamalar heryerde

Yıldızlar sonu olmayan bir nehirde
Camlarda ağlamalar vardır
Gözyaşları kapı eşiklerini eskitir
Odalar sırılsıklam olur gözyaşlarından
Dalgalar gibi gelir vurur kilimlere

Federico
Dünyayı gördün sen, sokakları gördün
Acı sirkeden tattın
Ayrılıkları gördün tren istasyonlarında
Trenler ki dumandan tekerlekleriyle
Yol alır
Sadece taşların, rayların ve ayrılıkların
Olduğu yere

Heryerde sorular soruluyor
Heryerde
Bir kör adam var üstü başı kanla kaplı
Bir başkası var ki gazapla bilenmiş
Yüreksizin biri var
Ezilmiş yoksulun biri var
Çivilerle kaplı bir ağaç var
Haydutlar var sırtında övgüler taşıyan

Yaşam bu, Federico
Hepsi bu kadar
Erkeğin erkekçe sunacağı
Hüznün arkadaşlığından başka ne var?
Şimdiye dek çok şey öğrendin
Başkaları da sırası gelince öğrenecekler
Yani öğrenmek isteyecek olanlar.

Pablo Neruda

galt's'ray





içim açılıyor
pilav kokan koridorlarda

grand-courr'a çıkınca
içim kapanıyor

ebedî vakansta
çocuk olamayacaksın artık
allâsmarladık
neuf-cent-dix-neuf


asaf hâlet çelebi

16 Mayıs 2011 Pazartesi

michiganlı ölmüş şair theodore roethke'yi okurken katlanan sadelik: kasım 1975




bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi
öfkemi bağırıyorum baskın getirilmiş işbu sevinçte
fakirlik içre öğreniyorum o gidilmesi gereken yeri

hissederek yaşarız. burada bilinmesi gereken ne ki?
oluşumu dinliyorum yakalarken sağırdan sağıra teni
bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi

sizler güya birliktiniz yitik oğula, şimdi neredesiniz?
cumhuriyet sahtesi gömük bilinç sizi! iliği kustum
usunçla ve giderken öğrendim o gidilmesi gereken yeri.

tek şiir hayatı da yener ama nitedir tabiatın sesçili
bir rüzgar ağsın gözlerden rengarenk yıldızlı merdiveni
o uyansın bir düşe yeniden ve ağırdan alsın şiddetini

işlek maddenin ayrıksı mizahı yansır keskin imgelemde
kokulu ayna ve sevdançin, öylece açık yeryüzünü al
sonra safran kan kesmiş giderken öğren o gidilen yeri

söz söz değildir yetke küllenmedikçe. bunu bilmeliydin.
uzak düşen her sır düşmektedir. ve nicel bize yakındır.
bir düşe uyanıyorum ve ağırdan alıyorum şiddetimi
giderken öğreniyorum gidilmesi pek gereken o yeri

mustafa ırgat

15 Mayıs 2011 Pazar

demangeaıson - iki kanat


 
Hayatsız kalmıştım. Birden Dürin
Chopin’in yedi numaralı valsiyle
balkonda belirdi.

Cildi çürüyen İstanbul’un üstünden korkulu göz
Sonbahar üstüne çöktü. Süsünden öldü şehir
hüznünden oldu. Bir de o gün Şevki bey
biraz çekil kardeşim demesin mi Chopin’e
ravii meçhul
ama inanmak serbest
ben kimseye yetim olduğumu
söylemedim üstelik
vesayet altında falan değilim. sadece
hayatsız kalmıştım. Büyüyünce geçti.

                                      İKİ KANAT
                                         

Bizim ahşap evimizin kapısı Kastamonu’da
iki kanatlıydı. Biri
hep kapalı dururdu kanatların
ardında demir dayak.
Gece olur
Karanlığın haşyetinden kapanırdı tek kanat.
Boyasızdı tahta kapı
bu yanıyla güvenirdim ona.
Yıl elli üç. Üçteyim. Dövüşmek üzereyken bir yaşıtımla
Malenkof! diye bağırmışım, öfkeden patlayarak.
zavallı arkadaşım
Hiçbir şey anlaşılmayan bu telaffuz karşısında
Şaşırıp kaçtı bağıra ağlaya.

Sonra kızlar geldi
bir kanadı açılmayan
boyasız kapının önündeki betonda
rond yaptılar ve raspa oynadılar:
Raspa raspa ras
Kore’ye mektup yas.


                             İSMET ÖZEL

                                            

14 Mayıs 2011 Cumartesi

"are you my angel?"

senin bıraktığın yerden allah-u ekber


               


I.
Geceye koyuldum.

Yıldızları dürüp kaldırmı
şsın
Çözdüm indirdim
Aya gayri ihtiyari baktım, yıkanmı
ş ağlıyordun
Mintanımı de
ğiştirdim, gürze gül çaldım
Şems derlerdi inanmazdım
Sen kın dedin, inandım

II.
Yol sürüyor.
Geceyi felç eden sessizli
ği yaka cebimden söküyor
Ve ayaklarıma ilave ediyorum
Sanki akdeniz benim o
ğlum değil
Künye kayıp
Fünye çekili
Gönyeyi kaptırdı
ğım çingeneyse
Çoktan Buhara'yı yakmı
ş olmalı
Ki bu, lüzumundan fazla para harcıyoruz demektir.

III.
İşi bıraktım
Artık aynaya da bakmıyorum
Çünkü
İlan etmek;
Seccadeyi aynı anda kendi gırtla
ğına da uygulamaktır.

IV.
Seni seviyorum.



Ah Muhsin Ünlü

10 Mayıs 2011 Salı

HUCURAT


                                  

     “ Ey iman edenler! ( Düşünce, söz ve davranışlarınızla ) Allah’ın ve rasulünün önüne geçmeyin.” Hucurat 1.

    Ellerini taşın altına koymak varken, taşı anlattılar elleriyle, dilleriyle. Çuvala sığmayan mızrağın ucundaki parıltı onlara bakıyor şimdi.

  “ Buna karşılık ey peygamber, sana evinin odalarının dışından seslenenler ise, onların çoğu düşüncesiz ve makul davranıştan yoksun kimselerdir.” Hucurat 4.

    Ha, siz içinden Allah geçen cümlelerle dolu aşklar yaşadığınız için aşklarınızı sahih mi sandınız?

   Yoksa nefsinizin kör gözlü göklerinden inen yağmurlarında ıslandığınızı mı sandınız?

   Siz, birkaç dizelik nefesi olan aşklarda boğulmayı marifet mi sandınız?

    “ Müminler ancak o kimselerdir ki, Allah’a ve rasulüne gönülden iman etmiş olup, sonra da imanlarında asla şüpheye düşmezler. Onlar, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla daima cihad içindedirler. Onlardır (iman iddia ve ikrarında) sadık olanlar.” Hucurat 15.

  Namaz kılanlar mutsuz değillerdir.

  “ ( İyi birer mümin olduklarını iddiada devam eden o insanlara ) de ki “ Gerçekten Din’e bağlı olup olmadığınızı siz mi Allah’a öğreteceksiniz.” Hucurat 16.

  Ben ki yalnız olduğumu sanırdım. Ama şimdi hakikaten yalnız olduğumu anladım. Yalnızlığım sanki iki yıldız arasına gerilmiş ateşten bir yazıya bakıyor. Kendini okuyan bir yalnızlık bu…

 “ Müslüman olduk diye seni minnet altına almak istiyorlar. De ki: “ Müslümanlığınızla beni minnet altına almaya çalışmayın. Eğer ( iman ve Müslümanlık iddianızda ) samimi iseniz, size iman yolunu gösterdiği için asıl Allah sizi minnet altında tutar.” Hucurat 17

  Edebiyat tabelası asılı dükkânlarında kayboluşlarını süsleyenlerin işporta malı ürünlerini parlatıp durmalarını, onların zoraki acılarını ve sayıklamalarını ciddiye almayın. İyi niyetlerimizin ve omuzlarımızın üzerine kurdukları derme çatma kulübelerini yakın onların! Çünkü biz onların Allah’tan kaçarken şeytana tutulduklarını gördük.
   
 Bir adım öteye çıkıyorum, Namaza…

5 Mayıs 2011 Perşembe

kavşakta


artık gelince biliyorum, önceleri korkardım
şöyle ufak bir şey, sudan kaçmış ayışığı
otuzbe
şbin atlının dağdan gelen yankısı
önceleri açılıp gider sanırdım her
şeyi
her
şeyi açılıp gider sanırdım, bir kez şiire konmuşsa
menek
şeler, bademler, büyük adamlar, kutsal olan ne varsa
şimdi bir çekiç ve bir alan yetiyor çaresizliği anlamaya
örne
ğin bir eczanede bir koku duyuyorum
tamam.

oysa ben eczaneye bir ilaç için girmi
ştim
sirozluyum, yada mitral darlı
ğım var, ülserliyim belki de
niyetim bin yıl direnmektir bu halde bile
romaymı
ş, bizansmış, cumhuriyetmiş, bilmem neymiş, bahane
turuncu bir çiçek açarmı
ş bir yerde akşamüzerleri
eskiden büyük adamlar geçmi
ş topuz gibiymiş her biri
(o koku)
hangi budala söylüyor artık bu sözleri
el ettim birisine, bir ba
şkasına giymediğim şapkamı çıkarttım
ne da
ğları tanıdım, ne denizleri ne ötekiyi ne beriyi
daha demin uyanmı
ştım, az önce, baktım
vakit ak
şam.

hayrola yunus kazım, hayrola karlı da
ğlar
hayrola karlı da
ğlar, hayrola yunus kazım
geceniz bereketli olsun, gününüz sa
ğlam
ben geldim gittim i
şe yaramayan şeyler topladım
kancalı i
ğne, balık oltası, tabanca, bomba filan
da
ğ gölgesi, köşebaşı, odun ve duman
bu arada ba
şağı tanrı bildim, mührümle onayladım
a
ğaçlara ve otlara çocuklar gibi baktım
kurda kozaya öyle, kalem ka
ğıda öyle
derken bir ihanet gibi vurdu gözüme her
şey
anlatamam.

ilaç milaç bok püsür.
şuramda bir şeyler var
sahiden bir
şeyler var
haykırmadan anlatamam.


TURGUT UYAR

4 Mayıs 2011 Çarşamba

pantolonlu bulut


Pelteleşmiş beyninizde
kirden parlayan bir kanepede yan gelip yatan semiz bir uşak gibi

hayal kuran düşüncenizi,
kanlı bir yürek parçasıyla tedirgin edeceğim,
dalga geçeceğim, geberesiye küstah ve zehir dilli.

Tek bir ak saç yok ruhumda,
yaşlılığın çıtkırıldımlığı yok onda!
Dünyayı bozguna uğratarak sesimin gücüyle
yürüyorum - yakışıklı,
yirmi iki yaşında.

Çıtkırıldımlar!
Kemana yatırırsınız aşkı siz.
Kabalar, onu trampete yükler.
Fakat, tersyüz edebilir misiniz, kendinizi benim gibi,
Öyle ki, dudaklar kalsın ortada, salt dudaklar!

Çık da gel konuk odasından
gel de bir adam tanı,
kibirli, patiskadan ve melek soylu memur karısı.

Sen ki dudaklar çevirirsin aynı kayıtsızlıkla,
bir aşçı kadın nasıl çevirirse yemek kitabının sayfalarını...

İster misiniz
ten kudurtsun beni,

- ve gök gibi, renk değiştirerek ansızın -
ister misiniz
öylesine yumuşayım, sevecen olayım ki öylesine
hani, erkek değil de, pantolonlu bir bulut desinler bu!

İnanmıyorum çiçekli Nice diye bir yerin var olduğuna!
Benimle göklere çıkarılacaktır yeniden
hastane gibi bayatlamış erkekler,
ve atasözleri gibi yıpranmış kadınlar da...
                                                                                                               
VLADİMİR MAYAKOVSKİ

sonsöz


Sizi düşündüm de yazdım
Bütün bunları
Bahtıkara sıçanlar !.
...
Acıdım evet size..
Göğsümde meme yok..
Yoksa
bir sütana gibi emzirirdim sizleri.
Kupkuru kesildim işte:
Vücutsuz bir vücudum tüm zaferlerimle.

Ama bu karşı-vücuda karşı
Kim
Hangi çağ ve hangi ülkede
Bu insanüstü hür gelişmeyi
Sundu düşüncelere?
Ben.
Diktim gökyüzüne parmağımı
İki kere iki dört eder gibi ispat ettim:
Tanrı bir hırsızdır !

Bazen bana
Bir Hollanda horozu olmuşum gibi gelir
Ya da Pskov kentinde bir hükümdar ya da Çar.
Ama bazan da
Bütün bunlardan çok daha fazla hoşuma giden bir isimdir
Kendi ismim:
Vladimir Mayakovski.

ellerini çarmıh yap bana tanrım / ve geri dönsün isa / güzelliğinden ağlayalım senin

3 Mayıs 2011 Salı

monna rosa

I. AŞK VE ÇİLELER

Monna Rosa, siyah güller, ak güller;

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

*


Ulur aya karşı kirli çakallar,

Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa.
Monna Rosa, bugün bende bir hal var,
Yağmur iğri iğri düşer toprağa,
Ulur aya karşı kirli çakallar.

Zeytin ağacının karanlığıdır

Elindeki elma ile başlayan...
Bir yakut yüzükte aydınlanan sır,
Sıcak ve minnacık yüzündeki kan,
Zeytin ağacının karanlığıdır.

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,
Işıksız ruhumu sallar da durur,
Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Ellerin, ellerin ve parmakların

Bir nar çiçeğini eziyor gibi..
Ellerinden belli olur bir kadın.
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin, ellerin ve parmakların.

Açma pencereni, perdeleri çek:

Monna Rosa, seni görmemeliyim.
Bir bakışın ölmem için yetecek;
Anla Monna Rosa, ben öteliyim...
Açma pencereni, perdeleri çek.

Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna;

Saat on ikidir, söndü lambalar.
Uyu da turnalar gelsin rüyana,
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar;
Zaman çabuk çabuk geçiyor Monna.

*


Akşamları gelir incir kuşları,

Konarlar bahçemin incirlerine;
Kiminin rengi ak, kiminin sarı.
Ah, beni vursalar bir kuş yerine!
Akşamları gelir incir kuşları...

Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni

İncir kuşlarının bakışlarında.
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar... Su kenarında
Ki ben, Monna Rosa, bulurum seni.

Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa:

Henüz dinlemedin benden türküler.
Benim aşkım uymaz öyle her saza,
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler...
Kırgın kırgın bakma yüzüme Rosa.

Yağmurlardan sonra büyürmüş başak,

Meyvalar sabırla olgunlaşırmış.
Bir gün gözlerimin ta içine bak:
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak.

Artık inan bana muhacir kızı,

Dinle ve kabul et itirafımı.
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev alev sardı her tarafımı,
Artık inan bana muhacir kızı.

Altın bilezikler, o korkulu ten,

Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne;
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen,
Bir tüy ki, kapalı geceye, güne;
Altın bilezikler, o korkulu ten!

*


Monna Rosa, siyah güller, ak güller,

Gülce'nin gülleri ve beyaz yatak.
Kanadı kırık kuş merhamet ister;
Ah, senin yüzünden kana batacak,
Monna Rosa, siyah güller, ak güller!

1952, İlkbahar.



II. ÖLÜM VE ÇERÇEVELER


Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;

Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bir hançer bölüyor, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

*


Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;

Gece kar yağacak sabaha kadar.
Toprakta et, kemik çıtırtıları...
Yarı ölüleri bir korku tutar
Değince bir taşa kafatasları.
-Ölüler ki yalnız tırnakları var,
Ve yalnız burkulmuş diz kapakları...-

*


Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı,

Açıyor elini göğe bir kadın.
Uzuyor, uzuyor, uzuyor saçları
Uğrunda ölen güzel kızların...

*


Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;

Esmer delikanlı, hatıra ve kan.
Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları
Sızıyor bir kapı aralığından;
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı.

*


Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;

Çocuklara açar mağaraları
Gün görmemiş kuşlar ve örümcekler.
İlan-ı aşk eden dil balıkları
Aşina suları çabuk terkeder...

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;

Bakıyor ateşe, küle böcekler.
Köpekler parçalar kanaryaları
Mektupları bir boz ağaç kurdu yer.
Baykuşlar ötüyor harabelerde;
Yanıyor lambalar, hafif ve sarı.
Bir kaza kurşunu bulur her yerde
Süvarisiz şaha kalkan atları...
Bir ruhun ışığı vardır göklerde,
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;
Ötüyor baykuşlar harabelerde.

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;

Titriyor yıldırım düşmüş gibi yer.
Bekledi arzuyla karanlıkları
Anneler, babalar, erkek kardeşler.
Ta içinde duyar ani bir ağrı,
Bir hüzün şarkısı tutturur gider
Anneler, babalar, erkek kardeşler.

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı;

Her yatak dopdolu, bir yatak bomboş.
Bir neşe şarkısı tutturur gider

Birinci, ikinci, üçüncü sarhoş;

Kurşunlar sıkılır göklere doğru,
Serçe yavruları yuvada titrer.

Lambalar yanıyor, hafif ve sarı...


*


Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı;

İnce yelkenleri alıyor yeller.
Titretir kalpleri ve bayrakları
Gemiden toprağa uzanan eller.
Lambalar yanıyor, hafif ve sarı,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gizli hazineler, su yılanları...

İnce yelkenleri alıyor yeller;

Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı.
Beyaz pelerinli hür tayfaları
Kendine bağlıyor siyah kediler;
Titriyor gönüller ve kara bayrak,
Bir yosun köküne hasret kalacak
Gemiden toprağa uzanan eller.
Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı.

*


Bir lamba yanıyor, hafif ve sarı,

Garip bir yolculuk, tren ve Gülce.
Bölüyor bir hançer, ah, rüyaları:
Bir rüya, bir hançer, bir el; ve, ve, ve...

1952, Yaz



III. PİŞMANLIK VE ÇİLELER


Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür;

Bir odun parçası aydınlatır ocağı.
Anne ateşin önünde perişan,
Anne ateşin içinde hür...
Rüzgar eser, yağmur yağar, tilkiler üşür.

Yağmurlar sırtıyla sırtımın arasındadır;

Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın.
Bin parçaya böldü beni bir divane sır,
Sesi geliyor sesi günahkar çocukların;
Şarkılar dudaklarıyla dudaklarımın arasındadır.

Gönüller yanarak kavuşacaktı;

Yüzdeki ıstırap, çile ocağı,
Onun bu ocakta yanan toprağı,
Bir gece rüyamda avuçlarımı yaktı,
Gönüller yanarak kavuşacaktı.

Benim gözlerim yeşildir, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara.

*


Annenin başı elleri arasında,

Parmağında aydınlık günlerden kalma yüzük.
Bir fotoğraf asılıdır duvarda:
Aynaya, geceye, maziye dönük,
Annenin başı elleri arasında,

Bir tüfeğin burnu havadadır,

Ateş almak üzredir, mermisiz.
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Bir tüfek ateş almak üzredir, mermisiz...

Bir saman çöpüne tutunmuş kızların

Eteğini ben çektim.
NEyleyim göğsümü kara dağın sert rüzgarı doldurmuş,
Annemden ilk sütü Gülce'de içtim.
Ankara'ya, çatal dağa biz zindandan gün vurmuş:
Az kalsın yerine ben ölecektim
Bir saman çöpüne tutunmuş kızların...

Kediler halıları parçalıyor,

Kırmızı bir ışık düşüyor yere.
Annenin dizinde derman yok,
Annenin kafası iki parçadır.

Hükmedemiyor insan ruhuna ateş,

Rüzgar hükmedemiyor incecik perdelere;
Kediler halıları parçalıyor.

Ateşte sarı gül açan saksılar,

Kızarmış bir ekmek gibi duruyor;
Kulağıma garip sesler geliyor.
Kuş yumurtasından çıkan insanlar
Ahırda bir ata eğer vuruyor,
Kulağıma garip sesler geliyor.

Ben bir şarkı, ben bir tüyüm;

Ben Meryemin yanağındaki tüyüm.
Beni bir azizin nefesi uçurur,
Kalbimde Allahın elleri durur.
Cici ayaklarım iplikle bağlı,
Ben onun sılası, kendimin gurbetiyim;
Ben bir azizin hasreti,
Ben Meryem'in yanağındaki tüyüm.

Benim gözlerim yeşildir, evet evet, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara...

*


Ocak sönüyor, ateş kül oluyor.

Annenin saçları beyaz,
Anne saçlarını yoluyor.
Ateşin içinde gül açar, servi büyür, ardıç büyür, çocuk büyür;
Ocak sönüyor, ateş kül oluyor,
Anne ruhunda ruhuma eğiliyor.

Yaralı kuş kanadını ısıtan

Bir güneş toprağı yarıp çıkacak.
Kadınlar sansa da yaşadığını,
Şarkısız kaldıkça yaşamayacak.
Kadınları şarkılar, geceler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, akrepler aydınlatır.
Kadınları şarkılar, zehirler aydınlatır...

*


Artık ben gideceğim, ata eğer vuruyorlar.

Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Entarimi parça parça edip
Zehirli kirpilere bırakacağım.
Beyaz bir kayanın üstüne çıkıp
Göğsüme siyah bir gül takacağım.
Batan güne doğru kurşunlar sıkıp
Kendimi boşluğa bırakacağım.
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz...
Ben bir küçük kızım, ben bir deli kızım,
Siz beni ne anlarsınız siz!
Artık ben gideceğim atım kişniyor;
Bir bebek mum istiyor, bir ölü şarkı istiyor,
Ayaklarımın altından geçiyor bir deniz, bir deniz;
Beni onun gözleri çağırıyor, duramam duramam.

Benim gözlerim yeşildir, ah, onun gözleri kara;

Ben günah kadar beyazım, o tövbe kadar kara...

1952, Güz



VE MONNA ROSA


Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara:
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarımı rüzgara,
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü

Ve boğazımı sıktı parmaklar ince, uzun.
Günahkar toprağıma saçından bir tel düştü;
Sana ne olmuş Rosa, bir derde tutulmuşsun.
Bir ekmek kadar aziz fikirler böyle pişti:
Noel ağaçları ve manolyalar kahrolsun,
Bir çevre sağ elimden bulanık suya düştü...

Şu şapkayı çıkarıp atıyorum ırmağa;

Her şeyim sizin olsun, hep sizin kesik başlar.
Rüyasında örümcek başlarsa ağlamağa,
İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar.
Günahını sırtına yüklenen kaplumbağa
Gibi ölüm önünde öz benliğim yavaşlar.
Öyleyse şu şapkayı fırlatayım ırmağa.

Bu erkekler kokuyu kediler gibi alır

Ve kediler her gece sürünür yastıklara.
Denizleri bahtiyar eden günler kısalır;
Satılmayan çiçekler, zehirli ve kapkara,
Unutulmuş erkekler ve kadınlara kalır.
Bir geyiğin gözleri düşer eriyen kara
Ve erkekler kokuyu kediler gibi alır.

Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Ve toprağın rüyaya yılan gibi girişi.
Sana da, Monna Rosa, taş bebeği bıraktık,
Ellerinde kılçıklı balıkların bir dişi.
Senin hatıran gibi büyük, yeni, karanlık;
Senin hatıran kadar Allah ve şeytan işi...
Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık!

Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim;

Ta boğazıma kadar çıkan deli yağmura.
Tüyüme horozdan çok itimat edeceğim,
İtimat edeceğim şu belalı yağmura.
Ruhuma bayrak yapıp ben teslim edeceğim
Asılmış bir adamın iki eli yağmura.
Bugün yalnız yağmura tahammül edeceğim.

Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni

Ve bir şehir yaratmak, ruhundan Gülce diye.
Parçalanan gemiyi ve yırtılan yelkeni
Katıvermek sessizce söylenen bir türküye.
Ve sonra bir köşede öldürmek ölmeyeni
Ve son vermek bitmeyen, bu bitmeyen şarkıya,
Bir tren ışığına, güneşe çekmek seni.

Sana tavuskuşunun içime girdiğini

Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçime girdiğini, tüyünü yolduğunu
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.
İçimde tavusların bir bir kaybolduğunu,
Bana da bir çift ak kanat kaldığını
Son, en son söz olarak söylemek istiyorum.

Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara

Sana doğru uzanan çaresiz ellerimi.
Sırrımı söylüyorum vefakar balıklara;
Yalnız onlar tutacak bu dünyada yerimi.
Koyverip telli pullu saçlarını rüzgara.
Bir çocuğun ardına düşen heykellerimi
Peygamber çiçeğinin aydınlığında ara...

1952, Kış (Yılbaşı Gecesi)



sezai karakoç