21 Ekim 2020 Çarşamba

bir köşe


 

Dört resim satın aldık,
Duvara çiviledik ömrümüzü.
Birisinde akşam oluyor,
Taşları kızıl bir mezarlık,
Mezarlıkta yürüyen bir ihtiyar…
Birisinde şarkı söylüyor balıkçılar…
Ve ben bugün hissediyorum dostlardan habersiz,
Resimdeki ihtiyara gizlice küstüğümüzü.
Birisinde vakit sabahtır,
Denizi seyreden iki çocuk,
Çocukların gözlerinde “uzak!”
Uzakta hayal ettiğimiz yaşamak!
Birisinde muhteşem bir yalnızlık
Ve uykuma musallat olan bir deniz var.
Dağıtırız bu dört resimde hüznümüzü,
Şarkılar kayıkları doldurur,
Ufuk kokulu çocuklar gündüzümüzü.
İhtiyar çok yaşayacak;
Ve biz bir dua gibi bırakacağız
Kendi denizimizden şikayeti.
Dört resim satın aldık,
Bu dört resimdir Allah’ın memleketi…

Halit Asım
(1918 - 1941)

20 Ekim 2020 Salı

karanlık bir sokakta

                                                   


Karanlık bir sokakta yürüseydik hep
Saçların başka bir renge dönüşseydi
Saçlarının kokusu değişseydi
Benim sağ avucumda yanan bir şey olsaydı
Sol avucumu bir diken kanatsaydı
Yazmasaydım o şiiri
Kalbimden artakalan boşlukta
Kimsenin sevmediği bir çiçek yetişseydi
Ellerim ellerine daha çok yetişseydi
Karanlık bir sokakta hep yürüseydik
Hep yürüseydik hep yürüseydik
Gökyüzü kadar tuhaf bir zaman boşluğunda
Yine de sever miydik?

İbrahim Kiras


17 Ekim 2020 Cumartesi

buz üstüne şiir


                       



Bu hava yalnız bu akşamüstünündür
Bu dal bir kere böylesine çıplak
Bir dost aynı sıcaklıkla elinizi
Yeniden yeniden tutmayacak

Falan günün filan saatinde
Bir çocuk görürsünüz resim gibi
Görürsünüz tutar öpersiniz
Bir daha mümkün mü bir daha
Bitti, kaybettiniz

Bir an uzunluğuna uzun derinliğine derin
Güzel olmasına iyice güzel
Nasıl uçtu gitti bilemezsiniz
Beni gözlerim aldatır milyonla
Sizi elleriniz

Siz bir ellerinizi bıraksanız ben yalnızlığımı
Bir sonuna kadar yaşasak
Bu şiir olmayacak şeyler için
Bu şiir buz üstüne yazıldı
Bir kere söylenip unutulacak

Gülten Akın

-Rüzgâr Saati-
1954




15 Ekim 2020 Perşembe

çölde gizli bezginler

                                  


bir çiçek bahçesinde geceye durgun kalışın yağmur sıcağı gibi
öptüm sonsuz gidişinden. saçlarının seyriyle seni

yolları aşklara davul çalıp çağrılmış yalnızlarla dolduran
akrepleridir duygunun. karanlık ordulara güneşsiz sokulan

bunlar canlanınca ne ateş kirli taşlar ne böcek
şakakların sıcağında kuytu bir ses büzülüp ölecek

sabahsız kuşlara koşarsa durur mu evreni omuzlarında
bahar şenlikleriyle. sürdüren ellerini yangın borularında

şaşkınlıkla başladı bu atlar bu savaşlar insan buluşlarından
burda biter düğün. gidilir mi evin soğuğuna çölün sıcağından

gemilerimiz saklanır. ağzımızda bir aşk kaçışı vardır buluşmaların
saplandık tadına. durduk alnında yüreğe vuruşların

yollar sellere gider. açılır parklar artık kuşlar dağılır
bir aşkı gözyaşlarıyla bulvara çağırmak hiç keseye mi kalır

çizildi yalnızlar. senin gelişin ne de süvari köprünün diplerinde
geçer üstümüzden yağmur alan donanmalar. kürek sesleriyle

koşu bitince aşk bir yorulmadır kaçılmaz kırbacından
sayılır günü geçmiş anlar boşalan hangi tüfeğin arkasından

oturur iki bakış ormanından gerilip bir masayı kollar
uzayıp uzaya giden akrebe katlanıp zincire gelmeyen yolcular

bu bizim sesimiz denizlere ateş gibi eller açılır ortasından
su konuşmaz toplanmaz kuşlar. Ne kazandık yaşamamızdan

biz harcandık anam hem kelimesiz kapandık
sevgi ektik. Sonsuz seçtik. Beğendik. Ama toprağı kazandık

sevinçle kaçın kurtulun ölümlerinizle. Yalnızlıkla ben kaldım
sevindiniz işte alın kurtulun. Aha size son atım


cahit zarifoğlu

12 Ekim 2020 Pazartesi

bir kahraman bekliyoruz

                                                  


Kal'a gibi dik başın bulutlarla yarışsın,
Dalga dalga saçların rüzgârlarla karı
şsın!

Adını nakşedelim, eski-kadim surlara
Sesini haykıralım asırdan asırlara...

Savletinle titresin yeniden doğu-batı,
Ve kurulsun Allah'ın ebedi saltanatı...

Ufukları kaplasın bayraklarımız al,al,
Göklere zaferimizi çizsin vah
şi bir kartal! ..

Kahramanlar büyüsün masalda dev misali,
E
ğilsin öpsün gökler, canım nazlı hilali...

Ordularım yeniden Tuna'ya akın etsin!
Bir Yıldırım çıksın da uza
ğı yakın etsin!

Selam dursun karşında bütün şerefler, şanlar!
Namını tebcil etsin, yıldızlar, kehke
şanlar...

İçimde hiç sönmeyen bir fetih sevdası var.
Yavuz gibi diyorum: Bu dünya insana dar!

Bir sadâ duymak için sahralara düşeyim.
Helal olsun bu yolda, varım, yo
ğum, her şeyim! ..

Volkan gibi lav atmış, ne susmuş ne sönmüşüm.
Ben bu iman u
ğruna çılgınlara dönmüşüm.

Bir dehâ bekliyoruz, gençliğe mihrap olsun,
Ruhları tutu
şturan bir ateş mihrak olsun.

Sinesinde birleşsin sağa sola sapanlar,
Kahrolsun Hak dururken zorbalara tapanlar!

Çık, nerdesin, zuhur et! Biz seni bekliyoruz.
Yıllardır yollarında yorgun emekliyoruz…

Musa ol! Hakka yüksel! Tecelli et de Tûr’a.
Zulmet yıkılsın gitsin! Cihan gark olsun nura!

İstiyorum yeniden bir hilkat istiyorum,
Ne hayal, ne kuruntu, hakikat istiyorum.

Hakikat, hakikat, hakikat istiyorum!



Osman Yüksel Serdengeçti

 


9 Ekim 2020 Cuma

dünyanın öbür ucunda bir yerde


Dünyanın öbür ucunda bir yerde
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahtabacaklı bir atla: ben,
senin sokağını ararım…
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır… kısacık da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
hayal kura kura gelirim ilkyaz tarlalarından
bir berduş gibi ilkyazdan sarhoş gibi…
bir nisan gecesi gelir
pencerenin altında dururum
git dersin…
gidemem derim
hiçbir yere gitme dedi nisan
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk yoksa… bir parça yağmur yağar…
…yağmur olurum
pervazını saran toza sıçrarım
usulca bulaşırım parmaklarına
gözlerinde dolaşırım usulca
aya yansır mutluluğun müziği
bakar lombozlardan kürek mahkumları…
bir nisan gecesi uykunda gökyüzünü
dinlerim şafağa kadar
Dünyanın öbür ucunda bir yerde şarkıcılar dolaşır göklerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde bir mezarcı kirazçiçekleriyle
konuşur tepelerde
Dünyanın öbür ucunda bir yerde çingeneler ekmeklerini
dilencilerle paylaşır
makinistler zurnadır kıvrılıp gider raylar
suya oturup ağlar zavallı kaymakamlar
sarhoşlar aşıklarla danseder parklarda
çinliler dişçiye gider, kediler hayal kurar
orda masmavidir meyhaneler, seni
bir ayçiçeğiyken bulurum
sızlar korsanların kancaları
çocuklar okşar kamburların sırtını
öperim parmaklarının ucunu
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
kamburları kimse içeri almaz
bir akşamüzeri bir kente girerim şarkılarla marşlarla
sen benimsin diye bağırırım yollarda
o kent aslında çoktan… yitirilmiş de olsa
bir akşamüstü bir kente girer
sen benimsin derim sana içimden
elimde bir kızıl bayrak… bir nisan akşamında
rengi azıcık solmuş da olsa…
Dünyanın öbür ucunda bir yerde
yoksulluğun kavalcıları solar mavilikte
o gece herkes samanyoluna bakar
samanyolunu kaplar yüzün
bir saman parçası düşer bir gül tarlasına,
kalbimde usulca bir düğme kopar
dolaşırım üzgün bir eşecikle sırtımda: ben,
senin sokağını ararım…
sokak köpekleri bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın bir yerde öbür ucunda
git dersin…
gidemem derim


Hakan Savlı
-Yalnızca Müzik İçin-

8 Ekim 2020 Perşembe

yoldaş

"Eğer ki yoldaş, şair olmak istiyorsanız, kendiniz olun, fazlasına gerek yok. Öyle bir şişinmişsiniz ki, sanki kendinizden geçip türlü türlü rezillikler yapmışsınız. Halbuki aslında samimi duygularla dolu bir kalbiniz, dürüst düşüncelerden başkasının geçmediği bir kafanız var belki, kim bilir?"

Andrey Platonov

20 yaşındaki bir mektubunda şairlik dersi vermiş resmen.

Birbirimiz İçin Yaşayacağız

7 Ekim 2020 Çarşamba

abbas

            

Haydi Abbas, vakit tamam; 
Akşam diyordun işte oldu akşam. 
Kur bakalım çilingir soframızı; 
Dinsin artık bu kalp ağrısı. 
Şu ağacın gölgesinde olsun; 
Tam kenarında havuzun. 
Aya haber sal çıksın bu gece; 
Görünsün şöyle gönlümce. 
Bas kırbacı sihirli seccadeye, 
Göster hükmettiğini mesafeye 
Ve zamana. 
Katıp tozu dumanı, 
Var git, 
Böyle ferman etti Cahit, 
Al getir ilk sevgiliyi Beşiktaş’tan; 
Yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.


Cahit Sıtkı TARANCI


5 Ekim 2020 Pazartesi

pembe incili kaftan / ömer seyfettin

                          


Büyük kubbeli serin divan, bugün daha sakin, daha gölgeliydi. Pencerelerinden süzülen mavi, mor, sincabi bahar ziyaları, çinilerin yeşil derinliklerinde birikiyor, koyulaşıyor. Yüksek ipek şiltelere diz çökmüş yorgun vezirler, önlerindeki halının renkli nakışlarına bakıyorlar uzun beyaz sakalını zayıf eliyle tutan ihtiyar sadrazamın sönük gözleri, gayet uzak gayet karanlık şeyler düşünüyor gibi mevcut olmayan noktalara dalıyordu.


-Cesur bir adam lazım, paşalar…dedi, biz onun sırmalara, altınlara, elmaslara garkederek gönderdiği elçisine padişahımızın elini öptürmedik, ancak dizini öpmesine müsaade ettik. Şüphesiz o da mukabele etmeğe kalkacak.

-Şüphesiz.

-Hiç şüphesiz.

-Mutlaka…

Kubbealtı vezirlerinin tamamıyle kendi fikrinde olduğunu anlayan sadrazam, düşündüğünü daha açık söyledi:

-O halde bizden elçi gidecek adamın çok cesur olması lazım! Öyle bir adam ki, ölümden korkmasın. Devletin şanına dokunacak hareketlere karşı koysun. Ölüm korkusu ile uğrayacağı hakaretlere boyun eğmesin…

-Evet!

-Hay, hay.

-Çok doğru…

Sadrazam, sakalından çektiği elini dizine dayadı. Doğruldu. Başını kaldırdı. Parlak tuğları ürperen vezirlere ayrı ayrı baktı.

-Haydi öyleyse… Bir cesur adam bulun, dedi.Haceğan’dan , Enderun’dan, Divan’dan benim aklıma böyle gözü pek bir adam gelmiyor. Siz de düşünün bakalım

-…..

-…..

-…..

Sofu, sulhperver, sakin padişahın koca devletine sessiz ve küçük bir dimağ olan divan düşünmeye başladı.

Bu elçi yedi sene sonra takdirin "Yavuz!" namındaki yaman sillesiyle her gururunun, her cinayetin cezasını bir anda gören İsmail Safevi’ye gönderilecekti! Şehzadeliğini ata binmekten, cirit oynamaktan, silah kullanmaktan ziyade kitapla geçiren Bayezid-i Veli’nin tabiatı son derece halimdi. Yalnız şiiri, hikmeti, tasavvufu sever; muharebeden, mücadeleden nefret ederdi. Vezirler ,sevgili padişahlarının sükünunu bozmamayı en büyük vazifeleri sanırlardı. Bununla beraber hudutlarda yine kavganın arkası alınamıyordu. Bosna, Eflak, Karaman, Belgrat, Transilvanya, Hırvatistan, Venedik seferleri birbirini takip ediyor; Mobul fatihinin azmiyle dehası tahta geçer geçmez babasının heykelini gölgesi yere düşüyor diye kırdırıp, sevaba girmeye alev, ezeli bir ruh gibi yaşıyordu. Rahat istendikçe gaile gaile üstüne çıkıyordu. Hele şark… kan içinde ateş ve zulüm içinde kıvranıyordu. Yıkılan, sönen Akkoyunlu hanedanının enkazı üstünde Şah İsmail, serseri bir saltanat kurmuştu. Geçtiği yerlerde dikili ağaç bırakmayan babasıyla, büyük babası Cüneyt’in intikamını aldığı için delice bir gurura kapılan bu kudurmuş Şah; akla gelmedik canavarlıkla sağına, soluna saldırıyordu. Kendine iltica eden tarafları bile çağırdığı ziyafette yemekmiş gibi kaynattırdığı büyük kazanlara atıp söğüş yapan, mağlup ettiği Özbek padişahının kafatasıyla şarap içen bu gaddar Şah dünyada hakikaten eşi görülmemiş bir zalimdi. Beyazıt divanının edip sakin haluk dindar vezirleri; onun vahşetlerini hatırlamağa tahammül edemezlerdi. Bu zalim, bir gün mutlaka bizim hududumuza da tecavüz edecek; şark eyaletlerini zapta kalkacaktı. Bunu herkes biliyordu. Geçen yıl Zülkadriye hakimi Alaüddevle’den nikahla kızını istemişti. Alaüddevle, kızını vermedi. İsmail, uğradığı bu red hareketinden hiddetlendi; intikam için padişahın toprağından geçti. Müdafaasız Zülkadriye arazisine girdi; Diyarbakır, Harput kalelerini aldı. Sarp bir dağa kaçan Alaüddevle’nin oğlu ile iki torunu eline esir düştü. Şah İsmail, bu zavallıları ateşle kızartıp kebap ettirdi. Etlerini kuzu gibi yedi.

Böyle bir vahşet şarkta yeni duyuluyordu. Cenk istemeyen padişah, Ankara’ya Yahya paşa kumandasında bir ordu göndermekten başka bir şey yapmadı. Bu Şah, zalim olduğu kadar da kurnazdı… Osmanlı toprağına geçtiği için özür diliyor, birbirini arkasına elçiler gönderiyordu. O vakit Trabzon valisi bulunan Şehzade Yavuz, babası gibi sabredememiş; Tebriz hududunu geçmiş; Bayburt’a, Erzincan’a, kadar her tarafı talan etmiş; hatta Şah’ın kardeşi İbrahim’i esir almıştı. İsmail’in elçisi, şimdi bu tecavüzden de şikayet ediyor. Osmanlı toprağına son akınlarının padişahın devletine karşı değil sırf Alaüddevle aleyhine olduğunu tekrarlıyordu. İşte divanda bu kurnaz, bu zalim, gaddar türediye gönderilecek münasip bir elçi bulunamıyordu; çünkü kendini Osmanlı hakanıyla bir tutan hatta bütün şarkta cihangirliğini kuran bu serseri, karşısında devleti temsil edecek; münasebetsizliklerine mukabele edeni ihtimal kazığa vuracak, derisini yüzecek, akla gelmedik kaba bir vahşetle öldürecekti. Sadrazamın sağındaki deminden beri bir mezar taşı gibi hareketsiz duran kırmızı tuğlu kavuk, yerinden oynadı. Yavaş yavaş sola döndü:

-Ben tam bu elçiliğe münasip bir adam biliyorum, dedi, babası benim yoldaşımdı. Ama devlet memuriyeti kabul etmez.

-Kim!

-Muhsin Çelebi.

Sadrazam,bu adamı tanımıyordu. Sordu:

-Burada mı oturuyor?

-Evet.

-Ne iş yapıyor?

-Biraz zengindir. Vaktini okumakla geçirir. Tanımazsınız efendim. Hiç büyüklerle ülfet etmez. İkbal istemez.

-Niye?

-Bilmem ama belki zevali var diye.

-Tuhaf…

-Fakat çok cesurdur. Doğrudan ayrılmaz. Ölümden çekinmez. Birçok defa gaza etmiştir. Yüzünde kılıç yaraları vardır.

-Bize elçi olmaz mı?

-Bilmem.

-Bir kere kendisini görsek…

-Bilmem, çağırınca ayağınıza gelir mi?

-Nasıl gelmez?

-Gelmez işte… Dünyaya minneti yoktur. Şah’la geda nazarında birdir.

-Tecrübe buyurun efendim.

Sadrazam, o akşam kethüdasını Muhsin Çelebi’nin Üsküdar’daki evine gönderdi. Devletin millete dair bir maslahat için kendisiyle konuşacağını, yarın mutlaka tereddüt gelmesini yazıyordu.

Sabah namazından sonra, sarayının selamlığında, hint kumaşından ağır perdeli, küçük, loş bir odada katibinin bıraktığı kağıtları okurken Sadrazam’a Muhsin Çelebi’nin geldiğini haber verdiler.

-Getirin buraya…

Dedi. İki dakika geçmeden odanın sedef kakmalı ceviz kapısından palabıyıklı, iri, levent, şen bir adam girdi. İnce siyah kaşlarının altında iri gözleri parlıyordu. Belindeki silahlık boştu. Bütün kullarının tekapusuna secdesine alışan Sadrazam bir an eteğine kapanılmasını bekledi. Oturduğu mor çuha kaplı sedirin daima öpülen ağır sırma saçağındaki yumağı, altından içi boş küçük bir kafa gibi şaşkın duruyordu. Sadrazam söyleyecek bir şey bulamadı. Böyle göğsü ileride, kabarık, başı yukarı kalkık bir adamı ömründe ilk defa görüyordu. Kubbe vezirleri bile huzurunda iki büklüm duruyordu. Muhsin Çelebi, gayet tabii bir sesle sordu.

-Beni istemişsiniz, ne söyleyeceksiniz efendim?

-Şey…

-Buyurunuz efendim.

-Buyur oğlum, şöyle otur da…

Muhsin Çelebi, çekinmeden, sıkılmadan, ezilip büzülmeden, gayet tabii bir hareketle kendine gösterilen şilteye oturdu. Sadrazam, hala ellerinde tuttuğu kıvrık kağıtlara bakarak içinden: Ne biçim adam? Acaba deli mi diyordu. Halbuki… hayır. Bu çelebi gayet akıllı bir insandı! Merde, namerde muhtaç olmayacak kadar bir serveti vardı. Çamlıca ormanının arkasındaki büyük mandıra ile büyük çiftliğini işletir, namusuyla yaşar, kimseye eyvallah etmezdi. Fukaraya, zayıflara, gariplere bakar; sofrasında hiç misafir eksik olmazdı. Dindardı. Ama mutaassıp değildi. Din, millet, padişah aşkını kalbinde duyanlardandı. Devletinin büyüklüğünü, kutsiliğini anlardı. Yegane mefkuresi: Allah’tan başka kimseye secde etmemek, kula kul olmamaktı. İlmi, kemali herkesçe malumdu. İbni Kemal ondan bahsederken, Beni okutur! Derdi. Şairdi. Lakin ömründe daha bir kaside yazmamıştı. Hatta böyle methiyeleri okumazdı bile… yaşı kırkı geçiyordu. Önünde açılan ikbal yollarından daha hiç birine sapmamıştı. Bu altın kaldırımlı, mine çiçekli, cenneti andıran nurani yolların nihayetinde, daima kirli bir etek mihrabı bulunduğunu bilirdi. İnsanlık, onun nazarında çok yüksek, çok büyüktü. İnsan, arzın üzerinde Allah’ın bir halefiydi. Allah, insana kendi ahlakını vermek istemişti. İnsan, her mevcudun fevkinde idi. Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe yaltaklanma pek yakışırdı; ama, insana… Muhsin Çelebi, her türlü zilleti hazmederek ikbal tepelerine iki büklüm tırmanan maskara harislerden, izzeti nefissiz kölelerden, zahifeler gibi yerlerde sürünen murdar esirlerden nefret ederdi. Hatta bunları görmemek için insanlardan kaçar olmuştu. Yalnız muhabere zamanları Gureba bölüklerine kumandanlık için meydana çıkardı. Huzurda serbest, tabii oturuşu, Sadrazamı çok şaşırttı. Ama kızdırmadı:

-Tebriz’e bir elçi göndermek istiyoruz. Tarafımızdan sen gider misin, oğlum?

-Ben mi?

-Evet.

-Ne münasebet?

-Aradığımız gibi bir adam bulamıyoruz da…

-Ben, şimdiye kadar devlet memuriyetine girmedim.

-Niçin girmedin?

Muhsin Çelebi biraz durdu. Yutkundu. Gülümsedi:

-Çünkü ben boyun eğmem, el etek öpmem, dedi. Halbuki zamanın devletlileri, mevkilerine hep boyun eğip, el etek hatta ayak öpüp bin türlü yaltaklıkla, riyayla, dalkavuklukla çıktıklarından etraflarına daima hep bu zelil mazilerinin çirkin hareketlerini tekrarlayanları toplarlar. Gözdeleri, nedimleri, himaye ettikleri hep deni riyakarlar, ahlaksız müdahinler, namussuz maskaralar, haysiyetsiz dalkavuklardır. Mert, doğru, izzetinefis sahibi, hür, vicdanının sesine kulak veren bir adam gördüler mi hemen garez olur mahvına çalışırlar.

Gedik Ahmet Paşa niçin içerlendi, paşam?

Sadrazam, yavaşça dişlerini sıktı. Gözlerini süzdü. Tuttuğu kağıdı buruşturdu.

Hiddetlenemiyordu. Ama hiddetlendiği zamanlarda olduğu gibi yanaklarına bir titreme geldi. Vezirken değil, hatta daha beylerbeyi iken bile karşısında akranlarından kimse böyle dümdüz laf söyleyememişti. Tekrar acaba deli mi? Diye düşündü. Deli değilse…bu ne küstahlıktı? Bu derece küstahlık, nizamı aleme muhalif değimliydi? Gözlerini daha beter süzdü. İçinden: Şunun başını vurdursam…dedi. Kapıcılara bağırmak için ağzını açacaktı. Ansızım vicdanının neresi olduğu bilinmeyen bir yerinden gelen derin sesini işitti. İşte, sen de yalakalık, riya, dalkavukluk yollarından yükselenler gibi serbest, düz bir lafı çekemiyorsun sen de karşında mert bir insan değil ayaklarını yalayan bir köpek, zilletinin altında iki kat olmuş bir maskara, bir rezil istiyorsun! Süzük gözlerini açtı. Avucunda sıktığı kağıdı yanına koydu. Tekrar Muhsin Çelebi’ye baktı. Ortasında geniş bir kılıç yarasının izi parlayan yüksek alnı…al yanakları…yeni tıraşlı, beyaz, kalın boynu…biraz büyücek, eğri burnu…ince sarığı…tıpkı Şehname sayfalarında görülen eski kahramanların resimlerine benziyordu. Evet bu, alnında yarası görülen kılıcın yere düşüremediği canlı bir kahramandı. İnsaflı sadrazam, vicdanının ruhuna akseden sesini gururunun karanlığı ile boğmadı. Tam bizim aradığımız adam işte dedi. Bu kadar pervasız bir adam, devletine milletine yapılacak hareketi de çekemez ölümden korkarak, göreceği hakaretlere eyvallah diyemezdi. Kavuğunu hafifçe salladı:

-Seni Tebriz’e elçi göndereceğiz.

Muhsin Çelebi sordu:

-Katınızda bu kadar nişancılar, katipler, hocalar var. Niçin onlardan seçmiyorsunuz?

-Sen, Şah İsmail denen habisin kim olduğunu biliyor musun?

-Biliyorum.

-Devletini seviyor musun?

-Seviyorum.

Hakim sadrazam doğruldu. Arkasına dayandı pekala öyleyse…dedi, bu habis elçiye zeval yok kaidesini kabul etmez. Bizimle rekabet davasındadır. Er meydanında hakkımızda yapamadıklarını bizim göndereceğimiz elçiye yapmak ister. İhtimal işkenceyle idam eder. Çünkü Allah’tan korkusu yoktur. Halbuki elçimize yapılacak hakaret, devletimize demektir. Bize böyle bir adam lazım ki, hakaret görünce başından korkmasın… bu hakareti aynıyla o habise iade etsin… devletini seversen sen bu fedakarlığı kabul edeceksin!

Muhsin Çelebi, hiç düşünmedi:

-Ettim efendim, fakat bir şartla…

Dedi.

-Ne gibi?...

-Madem ki bu bir fedakarlıktır, fedakarlık ücretle olmaz. Hasbi olur. Devlete karşı ücretle yapılacak bir fedakarlık, ne olursa olsun, hakikatte şahsi bir kazançtan başka bir şey değildir. Ben maaş, makam, ücret filan istemem. Fahri olarak bu hizmeti görürüm. Şartım budur!

-Fakat oğlum, bu nasıl olur? Onun elçisi gayet ağır giyinmişti. Atları, hademeleri mükemmeldi. Bizim elçimizin atları, hademeleri, giyimi daha muhteşem, daha ağır olmak icap eder… bunlar için, mutlaka hazineden sana birkaç bin altın vereceğiz.

Muhsin Çelebi döndü. Önüne baktı. Sonra başını kaldırdı:

-Hayır, dedi, hazineden bir pul almam. İcap eden muhteşem takımlı atları, süslü hademeleri ben kendi paramla düzeceğim, hatta…

Sadrazam gözlerini açtı.

-…..

Hatta sırtıma, Şah İsmail’in ömründe görmediği ağır bir şey giyeceğim.

-Ne giyeceksin?

-Sırmakeş Toroğlu’ndaki dibası Hint’ten, harcı Venedik’ten gelme 'Pembe İncili Kaftan’ı alacağım.

-Ne?... o kadar parayı nereden bulacaksın oğlum?

Sadrazamın şaşmağa hakkı vardı. Bir ay evvel tamamlanan, üzeri en nadir pembe incilerle işlemeli bu kaftanın namını İstanbul’da duymayan yoktu. Vezirler, elçiler padişaha hediye etmek için Toroğlu’na müracaat ettikçe o, fiyatını artırıyordu. Muhsin Çelebi bu meşhur kaftanı nasıl alacağını anlattı:

-Çiftliğimle, mandıramı, evimi rehine vereceğim; tüccarlardan on bin altın borç toplayacağım. İki bin altın atlarla hademelere sarf edeceğim. Geriye kalan sekiz bin altına da bu kaftanı alacağım.

Sadrazam, bu hareketi makul bulmadı:

-Geldikten sonra bu kaftan senin işine yaramaz. Yalnız bir debdebe aletidir. Mallarını elinden çıkaracaksın. Fakir düşeceksin.

-Hayır. Sekiz bin altına alacağım kaftanı, altı ay sonra Toroğlu benden yedi bin altına geri alır. Yedi bin altınla ben, çiftliğin rehinden kurtarırım. Geri kalan borçlarımı ödeyemezsem varsın babamın yadigar bıraktığı mandıram devlete feda olsun… devletten hep alınmaz ya… biraz da verilir!

-…..

Muhsin Çelebi ile konuştukça, sadrazamın hayreti büyüyordu. Kalbi rahatlandı. İşte küstah, türedi bir hükümdara haddini bildirmek için gönderilecek tam bir adam bulmuştu. Gülüyor, ağır kavuğunu sallıyordu. Divanın nazik, korkak, hesapçı çelebileri canlarıyla mallarını çok severdi. Bunlardan biri elçi gönderilse, devletinin haysiyetinden ziyade alacağı ihsanı düşünerek hakkında reva görülen her hareketi kabul edecekti. Sadrazam, Muhsin Çelebi’yi yemeğe de alıkoymak istedi. Muvaffak olmadı; giderken onu ta sofaya kadar uğurladı.

… Altı ay içinde Muhsin Çelebi büyük çiftliğinin, mandırasını, evini,- dükkanlarını, bahçesini, bostanını rehine koydu. Tüccarlardan para topladı. Atlarını, hademelerini düzdü. Bunların hepsi hakikaten emsali görülmedik derecede muhteşemdi. Dönüşte yedi bin liraya iade etmek şartıyla Toroğlu’ndan meşhur Pembe İncili Kaftan’ı da aldı. Genç karısıyla iki küçük çocuğunu akrabasından birinin evine bıraktı. Altı aylık nafakalarını ellerine verdi. Sonra padişahın namesini koynuna koyarak yola düzüldü. Konak konak ilerledikçe bu yeni elçinin debdebesi, daratı, hele incili kaftanın şöhreti bütün Anadolu’dan geçerek Şah İsmail’in diyarına taşıyordu. Muhsin Çelebi, bir gün Tebriz Kalesi’ne büyük bir ihtişamla girdi. Bu küçük payitahtın süse, darata, renge, ziynete meftun halkı; İstanbul elçisinin kaftanını görünce şaşırdılar. Şehir, saray, bütün encümenler kaftanın hikayesiyle doldu. Şah İsmail, Pembe İnci’yi yalnız masallarda işitmiş, daha nasıl şey olduğunu görmemişti. Kendisinin daha görmediği şeye sahip olan bu zengin elçiye karşı nefsinde derin bir garez duydu. Onu hareketi altında ezmeğe karar verdi. Huzuruna kabul etmezden evvel tahtının arkasına cellatlarını hazırlattı. Tahtının önündeki diba şilteleri, ipek seccadeleri kaldırttı. Sağında vezirleri, solunda muharipleri duruyordu.

…Muhsin Çelebi, geniş somaki kemerli açık kapıdan serbest adımlarla girdi. Yürüdü. Başı her vakitti gibi yukarıda, göğsü her vakit ki gibi ileride idi. Koynundan çıkardığı name-i hümayunu öptü. Başına koydu. Sonra altın tahtın üstüne allı, yeşilli, mavili, morlu, ipek yığınlarına sarılmış; sırmalarla, tuğlarla, sancaklarla bağlanmış gibi garip bir yırtıcı kuş sükünetiyle tüneyen Şah’a uzattı. Ayağı öpülmeyen Şah, gazabından sapsarı kesildi. Gözlerinin beyazları kayboldu. Nameyi aldı. Muhsin Çelebi, tahtın önünden çekilince şöyle bir etrafa baktı. Oturacak bir şey yoktu. Gülümsedi. İçinden: beni mecburen ayakta, hürmet vaziyetinde tutmak istiyorlar galiba…dedi. Bir an düşündü. Bu harekete nasıl mukabele etmeliydi? Hemen sırtından Pembe İncili Kaftan’ı çıkardı. Tahtın önüne, yere serdi. Şah İsmail, vezirleri, kumandanları aptallaşmışlar; hayretle bakıyorlardı. Sonra bu kıymettar kaftanın üzerine bağdaş kurdu. İnce dev, ejderha resimleri yok olunmuş sivri kubbeyi, yaldızlı kemerleri çınlatan gür sadasıyle:

-Namesini verdiğim büyük padişahım, Oğuz Kara Han neslindendir! Diye haykırdı. Dünya yaratıldığında beri onun ecdadından kimse kul olmamıştır. Hepsi padişah, hepsi hakandır. Ecdadı hilkatten itibaren hükümdar olan bir padişahın elçisi, hiçbir ecnebi padişah karşısında divan durmaz. Çünkü kendi padişahı kadar dünyada asil bir padişah yoktur. Çünkü…

Muhsin Çelebi, kaba Türkçe nutkunu bağırdıkça Farisi bilmeyen Şah kızarıyor, sararıyor, morarıyor, elinde heyecandan açamadığı name, tir tir titriyordu. Tahtının arkasındaki cellatlar, kılıçlarını çekmişler. Muhsin Çelebi bağırdı, çağırdı. Mukarripler, vezirler, cellatlar, muharipler hükümdarlarının sabrına, tahammülüne şaşıyordu. Hatta içlerinden birkaçı mırıldanmağa başladı. Muhsin Çelebi, sözünü bitirince müsaade filan istemedi, kalktı. Kapıya doğru yürüdü. Şah İsmail, donmuş; taş kesilmişti. Çaldıran da kırılacak gururu, bugün, bu tek Türk’ün ateş nazarları altında erimişti. Muhsin Çelebi, dışarı çıkarken kendi gibi hayretten donan nedimlerine:

-Şunun kaftanını veriniz.

Dedi. Muhariplerden biri koştu. Tahtın önünde serili kaftanı topladı. Türk elçisine yetişti:

-Buyurun. Kaftanınızı unutuyorsunuz,

Muhsin Çelebi durdu. Güldü. Çıktığı kapıya doğru dönerek, Şah’ın işiteceği yüksek bir sesle:

-Hayır, unutmuyorum. Onu size bırakıyorum. Sarayınızda, büyük bir padişah elçisine oturtacak seccadeniz, şilteniz yok… hem bir Türk, yere serdiği şeyi bir daha arkasına koymaz… bunu biliyor musunuz?

Dedi.

…Geçtiği yollardan gece gündüz dörtnala döndü. Üsküdar’a girdiği zaman Muhsin Çelebi’nin cebinde tek bir akçe kalmamıştı. Süslü hademelerine dedi ki:

-Evlatlarım! Bindiğiniz atları, haşaları, takımları, üstünüzdeki elbiseleri belinizdeki işlemeli hançerleri size bağışlıyorum. Bana hakkınız helal ediyor musunuz?

-Ediyoruz.

-Ediyoruz.

-Ananızın ak sütü gibi.

Cevabını alınca, onları başından savdı. Geniş bir nefes aldı. Evine uğramadan deniz kıyısına koştu. Bir kayığa atladı.

Sadrazamın konağına gitti. Nameyi, Şah’a verdiğinde, hiçbir hakarete uğramadığını Şah’ın müsaadesine tenezzül etmeden habersizce kalkıp İstanbul’a döndüğünü söyledi. Zaten sadrazam, onun vazifesini hakkıyla ifa edeceğinden son derece emindi. Yollara, derebeylerine, aşiretlere dair bazı şeyler sordu, Çelebi, kalkıp çekileceği zaman:

-Ben satın almak istiyorum, oğlum, kaftanın burada mı?

Dedi.

-Hayır, getirmedim.

-Acemistan'da mı sattın?

-Hayır, satmadım.

-Çaldırdın mı?

-Hayır.

-Ya ne yaptın?

-Hiç!

-….

Sadrazam ısrar etti, tekrar tekrar sordu. Kaftanın ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Muhsin Çelebi, yaptığı ile iftihar edecek kadar küçük ruhlu değildi. O akşam Üsküdar’a döndü. Ertesi günü yedi bin altına geri almak için kendisini bulan sırmakeş Toroğlu’na da kaftanı ne yaptığını söylemedi. Meraklı İstanbul’da hiç kimse meşhur “Pembe İncili Kaftan”ın nasıl,nerede, niçin bırakıldığını öğrenemedi. Tebriz sarayındaki macera, tarihin karanlığına karıştı, sır oldu. Fakat eski zengin Muhsin Çelebi, bu kaftan için girdiği borçları verip çiftliğini, mandırasını, iratlarını rehinden kurtaramadı. Elçilikten yadigar kalan atı ile mücevher takımını satıp Kuzguncuk’ta minimini bir bahçe aldı. Onu ekip biçti. Çoluğunun çocuğunun ekmeğini çıkardı. Ölünceye kadar Üsküdar pazarında sebzevatçılık etti. Pek fakir, pek acı, pek mahrum bir hayat geçirdi. Ama "yi
ne" ne kimseye boyun eğdi, ne de bütün servetini bir anda yere atmakla gösterdiği fedakarlığa dair gevezelikler yaparak boşu boşuna pohpohlandı!


yeni mecmua

c.1 sayı:17 

1 teşrin-i sânî

Kasım 1917

4 Ekim 2020 Pazar

anneciğim

                             


Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!...

necip fazıl kısakürek
1926

2 Ekim 2020 Cuma

ÇOK KULLANILMIŞ BİR İKİNDİ VAKTİNDE ORHAN GENCEBAY DİNLEMEK

....................

  "Herkese göre bir şarkısı vardır onun. Ağzımın kenarında yarım kalmış bir ıslık ya da… Ben aşkı onun anladığı gibi ve anlattığı gibi anlamaya bayılırım. Doğru değilse bile bu yalana bağlıyım. Hem aşk konusunda her şey doğru ve her şey yanlıştır. Orhan Gencebay denince aklıma hiç yaşanmamış bir aşk gelir. Dar sokaklar, toz kalkan yollar gelir. Kavak ağaçları ve 80li yıllar gelir. Çaresizce sitem eden erkekler gelir. Taşra romantizminin olmadık zamanda yakaladığı yazılmamış ve yaşanmamış öyküler gelir. İlk aşk onun şarkılarıyla gelir. Sımsıcak bahar sabahları, kahvede içilen uzun samsun sigaraları, okey sesleri ve kardeşlerim gelir.

..................

  "Bunlar onlar: bilmesin o felek, dil yarası, doğan bir pişman, beni böyle sev, ilk göz ağrım, o benim, sevecekmiş gibisin, sevmenin zamanı yok, hayat devam ediyor, utan, al hançeri, iç benim için, al senin olsun, en nihayet bir insansın, gönül dağı, ilah gözlerin, bağrımda bir ateş, ayşen, dilenci,tek hece, hor görme garibi, felekle sohbet, hasret rüzgarı, dokunma, yasak resim, iki elin kanda olsa, seni buldum ya, çilekeş, vazgeç gönlüm, beni biraz anlasaydın, hem çare hem dertsin,ben doğarken ölmüşüm, büyük aşkımız, dertler benim olsun, aklım takıldı, hatasız kul olmaz, çoban kızı, kır gönlünün zincirini, yokluk, sarhoşun biri, ziyankar, yalnız değilsin."

................


29 Eylül 2020 Salı

berdücesi -1962


a
Dehşetli üşüyor
ansızın gözbebeklerinden alaturka kurtulmuş
yoksa saçları bütün saçları dünyaya akıyor
aksarayda ve üç kulaç derinde
beklemek daha başka sırtüstü yatıyor
bütün azaları kirlenmiş
günahlarından işlenmiş apayrı tüyleriyle
kızlığından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka
ve galiba
karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor
topyekûn bahriyeden ve murtazadan
çırılçıplak saçlarıyla gizleniyor
delikanlı kucaklardan hoşlandığı kadar
derin yataklarda anlaşılmış
haydarpaşadan binip kurtalanda
trenden iner gibi bir kız
beklemek daha başka şey
sen benim kızlığını bildiğim
kiliselerden kaçmış yağmur gibi gözyaşlarınla
minareler gibi tutuldun
sır vermez dip odalarına atıldın kahramanlığın
başkalarına kalırsa her an dokunulmaktasın
bunca tanışıklığımız varken
sana dair
bana söz düşmüyor eğer düşerse benimle kutsaldır
buna rağmen
başından bir maceradır geçmiş
bin türlü makam geçmiştir derim
b
yaratılmanın bir yoksulluğu da gereklilik
bir de
öğünmüş gibi değil oysa kuşların
ikimizi gece yirmi dört cephelerinde gözlemesi ustalıkla
yüzde yüz bir tanımazlık sorunu
her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri
senin kır çiçekleri ayarında laleliğin
mayland'da hiç ama aşk değil
bir tutam göz ağrısı
aşk değil
kana bulanmış bir yürek
bir etek serüveni
sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri
güneşin ilgisiz damarlarıyla yapayalnız bir keder
sendeki santa luçiya gözleri
benimkisi harzemşah
c
saygılı dudaklarınla yarıştım
ince bir ilgi yaşadım kıvranışlarında
gözleriyle 'harikulade' yaş bulutları
Yürek safındaydım sen bin mil uzaktan koska
göz değil aşk
aşk değil bin çeşit göz
bunca çıldırdım hem ilgisiz
koridor görüp ölüyorum
çizmeli tülbentli kız
saçlarında yirmi yedi yıl lodos
laleliden otobüse biniyor
kim bilir nerede oturuyor
her çizgisi ezmeyle bilenmiş
üç 'aziz' bakışını yakaladım
bin yıldır cephane taramış
hep blek börd bir gözdeyiz
sıra kimin
benimse - rölans

Cahit Zarifoğlu

24 Eylül 2020 Perşembe

içeri giren'e



kapılarda bıraktılar her şeyleri her şeyleri
ey üzünç yalnız bir seni mi aldılar içeri

saatler bir açık deniz gibi kimseden yana değil
her zaman süslü püslü her zaman oldukça geri

beni bir su başına götürün bir su başına
öyle yapın ki sileyim orada hendekleri

beni şarkılarla türkülerle aşkla donatın
pırıl pırıl yara almaz olsun bedenimin her yeri

eski kaleler eski bölümler ve eski çarşılar
bir coşkunluk diye bir odak diye bulsunlar beni

ey aklımın tarihi ey su geçirmez gücüm
unutmadın unutmadın silâh tutan elleri

seni bu mazgalın nöbetine koyuyorum
sen bir akşamsefası olarak gözetle saatleri

bana hüzün ver beni kucakla beni hep tazele
ey üzünç artık nasılsa bir seni almışlar içeri


turgut uyar