12 Mart 2016 Cumartesi
satranç dersleri, ilhami çiçek
1
uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu
göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç
evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır
çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır
hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever
sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu
artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar
2
nicoldu onca oyuncu
oyarak
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı
kaçıp
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu
o mağrur gemiler ki açıklarda
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular
ün geldi ey iskender
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
...avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde
artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur
eğilip o oyuncu
uzatsa boynunu buyruğa
taşlar sürüldüğünde
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk
çağı binip
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı
3
söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-
bir ara dilim sürçse
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam
anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir
vardın
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin
aykırı sür
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım
4
hüzün
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi
yel ki ince
ipince bir teldir kopmuştur
insan
azar azar kopmuştur
yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri
sınav
5
bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü
anlat
bu boşalmış at
hüzündür
yanında
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı
gördüm ki çatlıyordu
kara kuzgun
kabusa beyaz bir su
oyuluyordu
've sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?'
6
bu hüznün
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar
çünkü satrançta
çünkü orada ve burada
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı
ey aşk
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım
oynanan
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
...ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye
7
şebçerağ
söndü mü
diye bir ses
sahi şebçerağ nerde
iskender! iskender!
diye bir ünlem
bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün
'hişt! dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu'
diye bir im
denli narindir intikam
intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede
(o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye'si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)
bu taşı da sürüyorum
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri
sözgelimi sapan taşını
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor
çağa çıktığımda
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku
(çağı deştiğimde
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)
azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa'şa' bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır
8
(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek
kesik kesik solur
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı
yazı ebediyyen vardır
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için - niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır - yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş - düşmüş
vardır - orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar
dili faldır aşkın ey taş
10 Mart 2016 Perşembe
8 Mart 2016 Salı
7 Mart 2016 Pazartesi
5 Mart 2016 Cumartesi
çentik / mustafa ırgat
Bulunmama yolunu tepiyoruz yoksa varsa 'enverland'da
tren raylarının birleşip sonsuzca yelken açtığı denizde
aşağı yukarı serbestlik bu, dışa dönük acı âlem sıfatıyla
tren raylarının birleşip sonsuzca yelken açtığı denizde
aşağı yukarı serbestlik bu, dışa dönük acı âlem sıfatıyla
susa ve kalan tabiatı sinir uçlarınızla neşeyle sıçratsam
haddeden çekilip ateşe atılan bir yağmur altında cenahsız
dudu dilli bedeni de boğdururlar kana kamutay kanalında
bir manda inlemesine uyarak hep consultan'da çiftdeşenler
dipçik biçimi organınız doğuyor, başına ki buyruklara yumru
'komünizma hayatın tadıdır' bağışlanan bir umma, belki de
kazılan tünel iki ağzı kapalı geçmicek ol örnek sanrı
sürçüş ayaklanması ortalama gamdan yarım kulaklıya nota:
Manyetofon! Nevri döner ya, canavar çıkıntısı düdüklü balkon
ekber korkuluklardan görü, göçüp konarken anzumanın günü
yıldız gizliliği gök ölüsünün ayrıcalığından yararlanarak
kin atomları fışkırtan etin aralanmış gözüne doğru koşarak
kalemi yontarcasına uzaya yerleşse el, sesten boyuna giden
buradan 'size tutulan ayna kılığında' tozadam yitti deseler
İştar'la soyunur musun tanrı, dokuna döner misin ten kopuk
-Neyin türüyüz sürenin hayaleti zekâya çomak sokarken karışmış?
-Tekvin etmeler tuğrakeş, kaçış çizgisi güdük, adı üstünde taşra.
1 Mart 2016 Salı
yankısı geri dönen öfkenin şiiri
2015’te İzdiham Yayınları’dan çıkan şair Süleyman Unutmaz’ ın ilk şiir kitabı Fena , konuşan bir şiirdir. Konuşma, şiirin en modern halini ve gelenekten beslenen kimi söyleyiş özelliklerini içine alarak oluşmuş olduğundan iyi bir şiir dinletisi havası vermektedir. Kitabın da ilk şiirlerinden biri tam bunu örneklendiren bir coşkuya sahiptir.Bu coşku ,şairin sinemadan ve müzikten çokça beslendiğinden ileri gelmektedir.Müziğin sözle buluşması ,dalgalanmaların ,tonun çok değişmesi bunun en büyük göstergesidir.Güzel sanatların buluşma noktasıdır Fena.Aynı zamanda tasavvufa yaklaşan ama Bektaşilikteki gibi ,Tanrıya modern bir şathiye ile yönelme havasındadır.
Şiirin yapı örgüsü şiirin kime ait olduğu hususunda yeterince özgündür. Bu taklitten uzak şiir çağdaşlarının içinde yerini ayırıyor şairin. Kimi mısralar ikinci yeniyi ,kimi mısralar halk şiirinin epik ve lirik anlatılarını anımsatsa da bütün bunları harmanlayan şair beslendiği geniş yelpazeyi kendi süzgecinden geçirerek şiirini kurmayı başarmıştır. Günlük konuşma dilini modern şiire aktaran şair bunun bilincinde ve bu akışa kendini bırakmayı doğru bir yol olarak gördüğü kitabın geneline bakılarak anlaşılmaktadır. Kitabın ilk bölümüne baktığımız zaman şiirlerin hep coşkuyla yazıldığı ,bir defada yazıldığı izlenimini vermektedir.Bu kimi şairleri kimi zaman sıkıntıya soksa da Süleyman Unutmaz için bu fazla formu bozacak kadar bir kusur oluşturmamıştır.
“Bir Şiire Krallığım!
En zoru cumartesi sabahlarıdır bilir misiniz?
Noktalama işaretleri bile
soğuktur soğuktur soğuktur
…
İlktir sabah sabah bir şiirin
beni iğfal etmesi
Sıkışmış bir insanlıktan
Çatlayan kemiklerden bilirim
….
Şiirin
bu bölümünde şairin kelime seçişindeki özen /özensizlik kişisel bir
karardır. Bazılarımız burada “soğuk “kelimesini tekrar etmez ya da “iğfal
etmek” sözcüğünü şiirsel ifadeye uygun
görmeyebiliriz. Şaire göre şiire konu
olacak bir şey yaşanmış veya hissedilmişse bu o andaki kelimeleriyle şiirini
oluşturmalıdır.
Şairin gündelik hayatı ve konuşma dilini şiire taşırken dikkatimizi çeken bir diğer husus özel adların epeyce yer almasıdır. Örnek verecek olursak:
Çöl Saati
bölümünde özellikle çok fazla geçiyor.( Michelangelo,Musa,Makedonya,Orphaned
Land,Abdülhak Şinasi Hisar,Yahya Kemal (hem asıl adı Ahmed Agah),Selim İleri, Süleymaniye
Camii,Erkan,Mesnevi,Mustafa Kutlu,Divan Yolu,Çorlulu Ali,Üç İstanbul,Oğlak
Yayınları,Mavi Marmara,Risale-i Nur,İsrail,Filistin,Cola Turca,Numan
Kurtulmuş,Başakşehir,İsmet Özel,Clint Eastwood,Michigan,Amerika,İsa,Gran
Torino,İbn-i Arabi,Şems,Zarifoğlu,Kurtuba,Arjantin,Sevim Burak,Gogol,Oyunlarla
Yaşayanlar,İstinye Park,Tebriz,Horasan,Fatih,Üsküdar,Eminönü,Allah,Ebu Zer…)
Gibi sürüp giden özel isimler, şairin
hayatının içinden geçen, şiiriyle bir şekilde buluşup dizelere giren ve
şiirlerin iskeletinin oluşmasında şaire kolaylıklar ve uzak göndermeler imkanı
sağlayan bir niteliktedir , diyebiliriz. Bazen tek bir özel isim bile bir
şiirde mısra olmaya yetebilir.Bana göre “Ebu Zer” ya da “İstinye Park” tek
başlarına birer mısradır.
Kitabın ilk şiiri Münacaat ve diğer
şiirlerde sıkça rastladığımız temalar ; Doğu-Batı çatışması, şairin dünya
düzeniyle karşı karşıya gelip yaptığı savaş
,Allah karşısında sorgucu ,anlamaya çabalayan dik duruşu ,kendi
yaşadıklarıyla toplumun yaşamı
arasındaki çelişkiler,insan’ın çözülemez yapısı ve arzulardır.Münacaat ‘ta Ziya
Osman Saba’daki teslimiyet varken , bu
diğer şiirlerde yerini kimi zaman isyana,kimi zaman aşırı sevgiye, sınırları
aşan bir samimiyete dönüşüyor.
Kapital
…
Bir de Allah Bir olur yalnız
uçurumlarda
Yalnız
Uçurumlarda
…
Bir Şiire Krallığım
…
Nasılsın Tanrım?
Bana göre dil ve anlatım yönüyle dikkat
çeken şiirler ile temaları yönüyle dikkat çeken şiirleri ayrı ayrı okuyup
değerlendirmek gerekir.
Dil ve Anlatım yönüyle dikkat çeken şiirler: Levha,Teyakkuz,Hasbelkader,Kürt vb. Ben oyumu bunlardan yana kullanırken diğer şiirleri de ara sıra okumadan geçemiyorum .
Süleyman Unutmaz şiiri, sesiyle kendini ve okuyucuyu boğmayan, Türkçenin olanaklarını iyi değerlendiren, gelenekten beslenen ama modern çizgileriyle çağını kavramış bir şiir olarak, ilk kitabı Fena ile kayıtlara geçmiştir.
Fena , Süleyman Unutmaz
,İzdiham Yayınları, 2015.
adem yazıcı
dergah 312, şubat 2016
28 Şubat 2016 Pazar
pazar akşamları
Şimdi kılıksızım, fakat
borçlarımı ödedikten sonra
ihtimal bir kat da yeni esvabım olacak
ve ihtimal sen
yine beni sevmeyeceksin.
bununla beraber pazar akşamları
sizin mahalleden geçerken,
süslenmiş olarak,
zannediyor musun ki ben de sana
şimdiki kadar kıymet vereceğim ?
borçlarımı ödedikten sonra
ihtimal bir kat da yeni esvabım olacak
ve ihtimal sen
yine beni sevmeyeceksin.
bununla beraber pazar akşamları
sizin mahalleden geçerken,
süslenmiş olarak,
zannediyor musun ki ben de sana
şimdiki kadar kıymet vereceğim ?
Orhan VELİ
akdeniz'den geçerken
Suları pırıl pırıl, rüzgarı mis kokulu,
Kuş uçurmaz eski Türk kalyonlarının yolu.
Sağda sıradağlarla kabaran Anadolu
Yeşil eteklerinde tükeniyor Toros'un!
Akşam pembeleşiyor bembeyaz tepelerde;
Eğiliyor bulutlar engine perde perde.
Dönüyorken kıyılar koyu bir laciverde,
Sesini dinliyorum sularda Barbaros'un!.
Havada bir dost eli okşuyor derimizi:
Boynu bükük adalar tanıyor sanki bizi..
İçimize çevirip nemli gözlerimizi
Geçtik yabancı gibi yakınından Rodos'un!
Kemalettin Kamu
(1901 - 1948)
(1901 - 1948)
389. gün
Milliyet Yayınevi'nde, pencereden bakıyorum. Yerebatan'a uzanan caddenin üzerinde bulunan şu karşıki binanın üst katında Sezai Karakoç oturuyor; penceresi görünmüyor; ama işte orda. Ne tuhaf, bu kadar yakındayız da bin yılda bir görebiliyoruz birbirimizi. O da, sokakta rastlarsak...
Sezai başka keyfiyet. Sezai'yi yazmak isterim.
Yaşlandık be Sezo!
Siyasal'a başladığı yılın ikinci, üçüncü ayında, Sezai'ye, fakülteyi bitirdikten sonra asistan olması, kendini şimdiden buna hazırlaması önerilmişti. Hiç üzerinde durmadı.
cemal süreya
27 Şubat 2016 Cumartesi
gerçek ad
Sen olan bu şatoya çöl diyeceğim, Bu sese gece,yüzüne yokluk, Ve sen bu kısır yeryüzüne düştüğünde Hiçlik diyeceğim seni taşıyan şimşeğe. Sevdiğin bir ülkedir ölmek. Geliyorum, Ama hep karanlık yolların boyunca. Yok ediyorum biçimini, istediğini ve belleğini, Acıma bilmeyen düşmanınım ben senin. Savaş diyeceğim sana ve savaşın Gözüpekliğiyle davranacağım Ve ellerime alacağım karanlık, delik deşik yüzünü, Kalbime, fırtınanın aydınlattığı bu ülkeyi. Bu koyu ışığın görünebilmesi için Geceyle sarsılan dövülmüş bir toprak gerek. Karanlık bir korudan gelir alevlerin coşkusu. Sözlere bile bir öz gerek, Bütün türkülerden öte bir kıyı. Yaşayabilmen için ölümü aşmak gerek, Akıtılmış kandır en arı varlık.Yves BONNEFOY
semender
Ve Douve’sun işte sen şimdi son odasında yazın.
Bir semender duvarda kaçıp gitmede. O güzel
insan başı yaymada yaz ölümünü. Yok
olmak isterim sende, dar yaşayış diye haykırıyor Douve.
Boş şimşek dudaklarıma koş, içime işle!
Bak bana, bak bana, koştum ben!
Yanındayım senin, Douve, ısıtıyorum seni.
Aramızda yalnız bu çakıldan lamba var, bu
dinmiş biraz gölge, ellerimiz ki gölge
bekleyip durur. Şaşırmış semender, kalmışsın
kımıltısız.
Yaşamış olmakla ânını bilgiye dönüşen en yakın tenin.
Semender yeniden göründüğünde, güneş
Daha yeryüzünde pek alçaktaydı,
O parlayan gövdeyle bezenmişti yol taşlarıysa.
Daha yeni koparmıştı son
Bağlantıyı ki gölgede dokunulan yürektir o.
Yarattı yarası, o kayalar görünümü,
Bir ölüm vadisini kımıltısız bir gök altında.
Dönüp gene bütün camlara, yüzü
Işıdı yıllanmış ölüm ağaçlarıyla.
Yves Bonnefoy
tuzruhu
Ölüyor şair!
ağzında kırlar ve yıldızlarla...
bir ermeni tabutu kadar parlak
korkular içinde dostları
topuklarını ovuyor portakal kabuklarıyla
kokusunu taşısın diye dünyanın
resmî tören istemiyor bir galon sivil su
yıkanmak için, pul pul dökülüyor yalnızlığı
alkışlar arasında kanatlanırken ruhu,
kimse görmüyor boynunda melek lekesi
ağzında kırlar ve yıldızlarla...
bir ermeni tabutu kadar parlak
korkular içinde dostları
topuklarını ovuyor portakal kabuklarıyla
kokusunu taşısın diye dünyanın
resmî tören istemiyor bir galon sivil su
yıkanmak için, pul pul dökülüyor yalnızlığı
alkışlar arasında kanatlanırken ruhu,
kimse görmüyor boynunda melek lekesi
Herkesin ruhunda biraz tuz
terk edilmiş denizlerden
kaptan eğrisi bir kasket
biraz gözyaşı mor çığlıklarla
banyo edilmiş fotoğraflardan
kaptan eğrisi bir kasket
biraz gözyaşı mor çığlıklarla
banyo edilmiş fotoğraflardan
Şiirimiz sağ olsun şair öldü!
yağmalanmasın diye
eski bir madene gömüldü
yağmalanmasın diye
eski bir madene gömüldü
şeref bilsel
26 Şubat 2016 Cuma
The Assassination of Jesse James by the Coward Robert Ford (2007)
"Artık otuzlu yaşlarının ortalarındaydı ve o zaman Woodland Avenüe'de tek katlı bir evde yaşıyordu. Akşamları elinde bir puro ile sallanan sandalyesine otururdu. Karısı pembe ellerini önlüğüne silerdi. Ardından iki çocuğunun yaptıklarını anlatırdı. Bıyıkları yanaklarına batarken çocuklar sevildiklerini hissederlerdi. Babalarının geçimlerini neyle sağladığını ve neden bu kadar sık taşındıklarını bilmezlerdi. Babalarının ismini bile bilmezlerdi.
Belediye kayıtlarındaki ismi Thomas Howard'tı. Tanınmadan her yere gidebiliyordu. Ve Kansas City dükkan sahipleri ve tüccarlarıyla zaman geçiriyordu. Kendini sığır tüccarı ya da yatırımcı olarak tanıtıyordu. Zengin ve özel zevkleri olan biri gibi davranıyordu.
Göğsünde iki tane, bacağında bir tane tam olarak iyileşmemiş kurşun deliği vardı. Sol elinin orta parmağının uç tarafı yoktu. Ve bu eksikliği olabildiğince saklamaya çalışırdı. Bunun dışında kabarmış göz kapağı denilen hastalığı vardı. Bu da onun sık sık göz kırpmasına neden oluyordu. Sanki etrafındakileri kabul etmekte zorlanıyor gibiydi.
O içindeyken, mekanlar sanki daha sıcaktı. Yağmurlar daha şiddetli yağar, saatler yavaşlardı. Sesler yükselirdi.
Kendisini hiç bitmemiş iç savaştaki güneyli bir vatansever gerilla olarak görürdü. Onun yaptığı söylenen hırsızlıkları da on yedi cinayeti de reddediyordu. Missouri Kansas City'de bir yaz daha yaşadı. Ve 1881 yılının 5 Eylül günü 34 yaşına girmişti."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















