17 Şubat 2016 Çarşamba

güneş çarpması , ivan bunin

Yemekten sonra sıcak, parlak ışıklarla aydınlatılmış yemek salonundan çıkıp geminin güvertesine geldiler; tırabzanların yanında durdular. Kadın gözlerini kapadı, avucunu yanağına bastırdı ve güldü. Bu çekici kadının gülüşü sade ve güzeldi; diğer başka her şeyi gibi.
“Sanırım sarhoş oldum,” dedi. “Siz nereden çıkıp geldiniz? Üç saat öncesine kadar sizin varlığınızdan haberim bile yoktu. Bu gemiye nereden bindiğinizi bile bilmiyorum. Samara’dan mı? Neyse, sanırım bir önemi yok… Benim başım mı dönüyor, yoksa gemi mi dönen?”
Karanlık ve uzak ışıklar önleri sıra uzanıyordu. Derken ışıklar iyice kayboldu ve karanlığın içinden yoğun, tatlı bir meltem gelip yüzlerine çarptı. Gemi yön değiştirmiş – sanki gururla Volga’nın ne kadar geniş olduğunu gösterircesine büyük bir kavis çizerek- ve küçük bir limana yanaşıyordu.
Teğmen kadının ellerini tutup dudaklarına götürdü; küçük, bronzlaşmış eller güneş kokuyordu. Alaca renkli elbisenin altındaki teni hayalledi teğmen: Her bir yeri eşit derecede bronzlaşmış olmalıydı. Çünkü kadın ona Anapa’dan geldiğini, orada kumsalda, sıcak güney güneşinin altında tam bir ay geçirdiğini söylemişti. Hayalledikçe teğmenin kalbi korku ve zevkle atar hale geldi.
“Hadi gelin. Burada inelim,” dedi.
“Nereye?” diye sordu kadın. Şaşırmıştı.
“Bu limanda inelim.”
“Neden ki?”
Yanıt vermedi teğmen. Kadın sıcak yanağını tekrar eline dayadı.
“Delilik…”
“Hadi inelim,” diye yineledi teğmen. “Yalvarıyorum size.”
“İyi, pekala, “ dedi kadın dönerek, “Sizin dediğiniz olsun…”
Gemi loş bir şekilde ışıklandırılmış limana hafifçe çarpıp sendelediğinde az kalsın birbirlerinin üzerine düşeceklerdi. Palamar başlarının üzerinden geçti; motorlar gürültüyle çalışıp gemiyi iskeleye doğru ittikçe deniz sanki kaynıyormuş gibi görünüyordu. İskele tahtaları gürültüyle açılıp karaya düştüğünde teğmen çantaları almak için acele etti.
Kısacık bir sürede limandaki ‘uyuklayan’ küçük ofisten çıkmışlar, bileğe kadar batan kumlu yoldan karşıya geçip tozlu bir at arabasına binmişlerdi bile. Tek kelime bile konuşulmamıştı. Dağın eteğindeki tozlu, birkaç –o da yamuk direkli- lambanın aydınlattığı yokuşu çıktıkça yol sanki hiç bitmeyecekmiş gibi geliyordu. Nihayet tepeye ulaştıktan sonra taş döşeli anayoldan devlet dairelerinin, saat kulesinin, meydanın yanından devam ettiler. Hava sıcak ve bir vilayetin yaz gecesinin kokularıyla doluydu. Sürücü arabayı bir otelin ışıklandırılmış girişinde durdurdu. Açık kapıların arasından eskimiş, dik, tahta basamaklar görünüyordu. Yaşlı, sakalları uzamış, kocaman ayaklı, pembe bir gömlek ve frak giyinmiş asık suratlı bir otel çalışanı valizleri alıp basamakları çıkmaya başladı. Oldukça havasız ve hala gündüzden kalma sıcağı barındıran büyük bir odaya girdiler. Pencereler beyaz perdelerle kapatılmıştı. Şöminenin üstünde kullanılmamış iki büyük mum duruyordu. Adam valizleri bırakıp kapıdan çıkar çıkmaz teğmen ateşli bir şekilde kadına doğru fırladı ve ikisi de yıllar sonra bile hatırlayacakları bir esriklik içinde öpüşmeye başladılar. Böyle bir şeyi daha önce ikisi de yaşamamıştı.
Kilise çanları ile, otelin bitişiğindeki çarşıda alışveriş edenlerle, saman, katran ve Rus kentinin başka kekremsi kokularıyla dolu bir hava ile gelen sabah; güneşli, keyifli ve saat daha on olmasına rağmen sıcak bir sabahtı ve o zarif, adı sorulduğunda şakayla karışık söylemeyi reddeden ve kendisine “güzel yabancı” diyen o kadın da gitmişti artık. Çok az uyumuşlardı. Ama beş dakikalık bir banyodan ve giyindikten sonra yatağın yanındaki paravanın arkasından geldiğinde hala on yedi yaşındaki bir genç kız gibi dinç ve taze görünüyordu. Sıkıntılı ya da utanmış mıydı? Hayır, hiç de değil. Tersine önceki gün kadar mutlu ve kafası rahattı.
“Hayır, hayır tatlım,” diye yanıt verdi teğmen seyahati beraber yapmalarını önerdiğinde. “Sen burada kalmalı ve bir sonraki gemiyi beklemelisin. Eğer beraber gidersek her şeyi mahvetmiş oluruz. Benim için hoş olmaz. Dürüstçe söylemeliyim ki ben asla senin hayal ettiğin insana benzemiyorum. Böyle bir şey bana nasıl oldu anlamıyorum, oysa düşüncesi aklımdan bile geçemezdi. Aklımı kaybetmiş olmalıyım. Ya da ikimizi de güneş çarpmış olmalı.”
Nedense teğmen kolayca boyun eğdi bu söze ve onunla birlikte biraz da kaygısız bir şekilde limana kadar gitti. Pembe renkli buharlı gemi Samolyot* tam ayrılmak üzereydi ki yetiştiler. Kalabalığa aldırmadan güvertenin ortasında kadını öptü teğmen ve tam iskele tahtası çekilirken gemiden geri, karaya atladı.
Otele dönerken tasasız, mutlu bir ruh hali içindeydi. Fakat geldiğinde bir şeyler değişmişti. Oda biraz önce kadının içinde olduğu odadan daha farklı görünmüştü gözüne. Hala onunla doluydu ama aynı zamanda da bomboştu. Ne tuhaf! İçerisi hala onun o İngiliz parfümü kokuyor, yarısına kadar çayını içtiği fincan tepsinin ortasında duruyordu. -Gelgelelim gitmişti işte! Aniden gelip saran bir özlem ve incinmişlik içinde aceleyle bir sigara yaktı ve odanın içinde yürümeye başladı.
“Ne garip bir macera!” dedi yüksek sesle, bir yandan gülüyor bir yandan da gözlerinin dolduğunu hissediyordu. Dürüstçe söylemeliyim ki ben asla senin hayal ettiğin insana benzemiyorum. Ve ardından da çekip gitti.
Paravan yana doğru çekilmişti; daha biraz önce içinde yattıkları o yastıklara, çarşaflara bakmaya cesaret edemeyeceğini bildiği için paravanı bozulmuş yatağın önüne doğru çekti. Sokaktan geçen arabaların gıcırtılarını, pazardan yükselen insan seslerini duymamak için pencereleri kapattı. Beyaz tül perdeleri çekip kanepeye oturdu. Evet, hepsi bu: Bir gezginin macerasının sonu. Artık çok uzaklardaydı; geminin her yeri pencereli, beyaza boyanmış salonunda veya güvertede oturmuş, güneşin altında parlayan devasa nehir dalgalarına, sarı kumlardan oluşmuş sahil kıyılarına, nehirde dolaşan sallara, Volga’nın bitimsiz, parıldayan suların ufukla birleştiği uca bakıyor olmalıydı.
Hoşça kal! Bir hoşça kal dersin ve hepsi bu kadardır, her zaman ve sonsuza kadar… Tanrı bilir bir daha nerede karşılaşacaklardı? “Asla bir kocası, üç yaşındaki kızı ile normal bir yaşam sürdürdüğü bir kentte karşısına çıkmayacağım,” diye geçirdi aklından. Yasak bir kent olarak canlandı orası gözünde birden. Ve onun o yasak kentte, o yalnızlık dolu yaşamını, sık sık o kısacık birlikteliklerini, teğmenin onu bir daha görmeyecek olmamasına rağmen yine de karşılaşma ihtimalini hatırlayarak yaşadığını düşünmek… Bu düşünce teğmeni adeta sarstı. Hayır, böyle olamaz! Bu çok zalimce, imkansız ve delice bir şeydi. Hayatının manzarası –acılı, onsuz geçirdiği onca anlamsız yıl- bir anda adamı korku ve umutsuzluğun içine çekti. “Tanrı aşkına!” diye söylendi ve gözlerini paravanın arkasındaki yataktan kaçırmaya çalışarak tekrar odanın içinde volta atmaya başladı. “Ne oluyor bana böyle? Onda bu kadar ne buldum ki? Dün olanlar gerçekte neydi? Evet, bir çeşit güneş çarpması olmalı bu! Ve şimdi bu artakalmışlık içinde onsuz tek başımayım. Bugünü nasıl atlatacağım?”
Onunla ilgili her şeyi hala anımsıyordu; en küçük şeyleri, en önemsiz detayları bile-yanık teninin kokusu, elbisesini, dik vücudunu, coşkunluk dolu sesini… Tüm kadınlık cazibesi ile verdiği o enfes zevklerin izleri hala yoğun bir biçimde duruyordu teğmenin ruhunda ama o duygular da şimdiden anlam veremediği yabancı bir duygu tarafından gölgelenmekteydi. Dün kadınının peşindeyken böyle bir duygunun gelip yakasına yapışacağını asla tahmin edemezdi. Sıradan bir karşılaşma diye düşünürken, beraberken böyle bir duygunun geleceğinin tek bir işareti bile yoktu -ve şimdi ona ne hissettiğini söylemenin imkansızlığı. “Öyle bir imkanım asla olmayacak,” diye düşündü. “En kötüsü de bu. Bir daha asla onunla konuşamayacağım bile. Peki şimdi ne olacak? Atıp kurtulamayacağım hatıralar…Dindiremediğim acı…Tanrı’nın unuttuğu bu kente saplanıp kalmış, bitmek bilmeyen gün. Ve içinde onun olduğu pembe gemi uzaklaşırken suları güneşte parlayan Volga!”
Bir şekilde kendini toparlamalıydı. Zihnini bir şeyle meşgul etmeli, bir yerlere gitmeli, ilgisini çekecek bir şeyler bulmalıydı. Karalı bir tavırla şapkasını giydi, at binerken kullandığı kırbacını aldı, mahmuzları çın çın öterek hızla boş koridorlardan geçti. “İyi de nereye gidiyorum ki?” diye sordu kendine o dik ahşap merdivenleri inerken. Temiz, kolsuz bir palto giymiş genç bir sürücü sakin sakin sigarasını tüttürerek otelin kapısında bekliyordu. Teğmen ona şöyle bir baktı: “Nasıl oluyor da bu adam böyle arabasında oturup sigara içebiliyor, böylesine sakin, umarsız ve tevekkül içinde bekleyebiliyor?” Bu kentte kendini sefil, berbat durumda hisseden tek kişi ben olsam gerek,” diye geçiriyordu aklından pazar yerine doğru yürürken.
Pazar dağılmak üzereydi ve çoğu satıcı çoktan gitmişti bile. Yine de giden atların bıraktığı dışkıların arasında, salatalık yüklü araba ve kağnıların, sergilenen yeni yapılmış çanak çömleklerin arasında yürümeye devam etti. Ve her şey – salatalığın en kralı beyler! diye bağırarak kafa şişiren adamlar, yerde oturmuş ellerindeki çanak çömleği kaldırıp çatlak olmadığını göstermek amacıyla parmaklarıyla vurarak dikkatini çekmeye çalışarak yanlarına gelmesi için birbiriyle yarışan kadınlar- her şey, hepsi çok aptalca ve anlamsız göründü ve hızla bir kiliseye doğru kaçtı, içeri girdi. Koro büyük bir neşe, inanç ve görevlerini istekle yerine getiriyor olmanın farkındalığı içinde ilahi okuyordu. Buradan sonra dağın öte yamacında kalmış, bakımsızlığa terk edilmiş küçük bir bahçeye geçip daireler çizerek dolaştı. Aşağında nehrin bitimsiz uzantısı çelik gibi parıldıyordu…
Omzundaki kayışlar, düğmeler o kadar ısınmıştı ki dokunmak imkansızdı. Şapkasının içi terden sırılsıklam olmuştu. Otele dönüp aşağı kattaki serin, geniş ve boş olan yemek salonuna girince derin bir hoşnutlukla doldu içi. Aynı hoşnutluğu şapkasını çıkarıp açık pencerenin yanındaki küçük bir masaya oturduğunda da duyumsadı. Sıcağa rağmen az da olsa temiz hava giriyordu pencereden. Soğuk bir botvinya**sipariş etti. Her şey iyiydi. Her şeyde büyük bir mutluluk vardı. Sıcak bile; pazar yerinden gelen koku, bu küçük ve yabancı kent, hatta bu eski şehir oteli bile mutlukla doluydu. Ve bunların ortasında kalbi parçalara ayrılıyordu. Dört kadeh votka yuvarlayıp dereotlu turşulardan yedi biraz. Eğer bir mucize onu yarın geri getirmesine yardım etseydi, onunla bir gün daha birlikte olup her şeyi anlatmasına izin verseydi, sonrasında ölüme bile razı olacağını düşündü. Çünkü tüm istediği nasıl da büyük bir aşkla ve sefaletle onu sevdiğini göstermek, onu buna inandırmaktı… Ama ne için? Neden onu inandırsın ki? Neden her şeyi göstersin ki? Bilmiyordu ama bu kendi yaşamından bile daha değerliydi işte.
“Yaşamım tamamen alt üst oluyor,” dedi yüksek sesle ve bir içki daha koydu.
Çorba kasesini eliyle itti ve sütsüz bir kahve söyleyip, bu beklenmedik, aniden kapıldığı sevdadan kendini nasıl kurtaracağını çaresizlik içinde düşünmeye başladı. Türlü kaçış yollarını düşünebilse yine de kaçış diye bir şeyin imkansız olduğunu çok açık bir şekilde görebiliyordu. Yine birden ayağa kalkıp şapkasını, kırbacını eline aldı ve postanenin yerini sorduktan sonra aceleyle çıktı: Kafasında telgrafı yazmıştı bile: “Tüm ömrüm bugünden itibaren sizindir. Tamamen sizin. Sonsuza dek. Ben ölene kadar.”
Fakat eski, bodur bir binanın içinde olan posta merkezine yaklaştığında dehşet içinde durakaldı: Hangi kentte yaşadığını, bir kocası ve üç yaşında bir kızı olduğunu biliyordu ama ismini bilmiyordu. Akşam yemeğinde olsun otelde olsun birkaç kez sormuştu fakat yanıt vermek yerine o hep gülmüştü. Adımı veya kim olduğumu neden bilmen gerekiyor ki?
Postanenin yanı başındaki dükkanın camı fotoğraflarla doluydu. Uzun süre göz alıcı uzun favorileri, şişkin gözleri olan bir askerin resmine baktı. Kalın apoletleri vardı ve geniş göğsü tamamen madalyalarla kaplanmıştı. Mahvedilmiş bir kalbin karşısında nasıl da bu dünyadaki her şey berbat, kötücül ve bayağı bir biçime dönüşüyordu! –Evet, bunu işte şimdi anlıyordu- Güneş çarpmasının mahvettiği, fazla mutluluğun ve aşkın mahvettiği bir kalp… Yeni evlenmiş bir çiftin resmine baktı –Uzun bir frak ve beyaz kravatı ile esas duruşta bekler gibi duran asker tıraşlı genç bir adam ve kolunda ince tüllü gelinliğiyle karısı.- Bu tanımadığı, acı çekmeyen insanlara imreniyordu ve bunu onu ezdikçe ezdi; tekrar umutsuzca bir şeyler ararmışçasına caddeye yöneldi.
Peki ama nereye? Şimdi ne olacak?
Cadde tamamen boşalmıştı, tüm binalar birbirinin aynı gözüküyordu: Beyaz, iki katlı, büyük bahçeleri ama ruhu olmayan hepsi ticari ürün olan evler. Kalın, beyaz bir toz tabakası sokak kaldırımlarını kaplamıştı, hepsi de çıkmaz sokaktı ve hepsi de yakıcı, keyifli güneş ışıklarının altında sözlerle tarif edilemeyecek kadar anlamsızdı. Cadde uzunca bir süre gittikten sonra yükseliyor ve sonra birden alçalıyordu; sanki bulutsuz gökyüzüne boyun eğer gibi. Caddeden yansıyan parlaklık sayesinde ufuk gri bir renge bürünüyordu. Bu ona Sivastopol, Kerç, Anapa gibi güney illerini hatırlattı. Teğmen daha fazlasına dayanamıyordu; tökezleyerek, sendeleyerek, ışığın şaşılaştırdığı gözlerle bastığı yeri görmeye çalışarak geldiği yöne doğru sersem sepelek yürümeye başladı.
Otele geldiğinde Türkistan’da ya da Sahara’da yüzlerce kilometre yürümüş biri gibi bitip tükenmişti. Gücünün son damlasını da kullanarak büyük ve boş odasına tekrar girdi. Oda temizlenmişti. Komodinin üstünde unutulmuş saç tokasından başka ona ait olan ne varsa silinmişti. Ceketini çıkarıp aynada kendine baktı. Bıyıkları beyazlamış ve yüzü güneşten yanmıştı, hafifçe maviye bulanmış göz akları kararmış teninde dikkat çekiyordu. Sıradan bir subayın yüzüydü ama şimdi bezgin ve dağılmış gözüküyordu. İnce beyaz gömleğinden, gömleğin küçük kolalarından hem gençlik hem de derin bir hüzün akıyordu. Yatağa sırt üstü uzandı, tozlu botlarını yatağın ucundaki demire dayadı. Açık pencerelerdeki perdeler arada bir odaya giren, kavrulan metal bina çatılardan taşıdığı sıcakla daha da sıcaklaşan– etrafını saran tüm sessiz, parlak ve cansız dünyadan da gelen sıcaklık- hafif meltemlerle hışırdıyordu. Ellerini başının altına yerleştirdi ve gözlerini karşıya dikti. Dişlerini sıkıp gözlerini yumdu; ılık yaşların yanaklarından süzüldüğünü hissediyordu. Sonunda uykuya daldı.
Uyandığında akşam olmuştu, kızıl-sarı güneş perdelerin arkasında duruyordu, meltem kesilmişti, oda bir fırın kadar sıcak ve kuruydu. Bu sabah ve dün belleğinde yeniden canlandığında sanki her şey on yıl önce yaşanmış gibi göründü birden.
Acele etmeksizin kalktı ve yıkandı, perdeleri açtı, bir semaver çay ile hesabının getirilmesini istedi. Bir fincan limonlu çay içti. Ardından da bir araba istedi, valizlerini kapının önüne koydu, arabanın paslı, güneşte kavrulan koltuğuna oturduğunda valizlerini taşıyan adama beş ruble uzattı.
Sürücü neşeli bir şekilde “Sanırım dün gece sizi buraya getiren de bendim,” dedi dizginleri eline alırken.
Limana geldiklerinde Volga’nın üzerindeki yaz akşamı göğü çoktan koyu mavi karanlığa gömülmüştü. Nehir kenarı boyunca bolca asılmış farklı renkte lambalar yanıyordu, daha büyük lambalar ise yaklaşan buharlı geminin direklerinde asılıydı. Övünürcesine “Tam zamanında geldik,” dedi sürücü.
Teğmen ona da beş ruble bahşiş verdi, biletini aldı ve iskele tahtasına yürüdü. Her şey önceki gün gibiydi: Rıhtıma hafifçe çarpışı geminin ve küçük bir sersemleme, havada savrulan halatın birkaç saniyelik görüntüsü, geri vitese takılan motor, pervanelerden ileri doğru hareket eden nehir, gemi rıhtıma doğru hareket ettikçe kaynar gibi fokurdayan sular…Gemi bu sefer umulmadık şekilde hoş göründü: Güçlü ışıklarla aydınlatılmış güvertesi insanlarla doluydu, mutfaktan gelen yemek kokuları etrafı sarmıştı.
Kısa bir zaman sonra nehirle birlikte hepsi götürülüyordu işte, tıpkı onun da götürüldüğü gibi.
Yaz akşamı uzaklarda iyice kararmıştı: Yorgun bir kızıllık büyüdü, sudaki renkle soldu, titreyen dalgalar birbirinin ardından tek tük de olsa göründü ve arkalarında batan güneşin izlerini sildi – ve etrafı dolduran lambaların ışıkları çökmekte olan karanlığın içinde uzadıkça uzadı…
Teğmen güvertede tentenin altına oturdu; on yıl yaşlanmış hissediyordu.

*Samolyot: Buharlı geminin adı. Rusça’da Uçak anlamına gelir.
**Botvinya: Daha çok yazın yapılan ve soğuk servis edilen bir çeşit Rus çorbası.

tabut, murat yalçın

15 Aralık 1977 Perşembe günü öğle sularında Kumkapı pazarında çıtçıtlı cüzdanlarını düşüne taşına açıp kapayan annelerimizi atlatmışızdır. Trene takılıp Cankurtaran’da inmiş, Erol Taş’ın kahvesinin önündeki küçük meydanda biraz dinlenip Sultanahmet’e çıkmışızdır.

Kahve duvarındaki on ikilik çiviye takılı siyah tahtadaki “Maç-Saha-Tarih” çizelgesini sarkık bıyıklı bir İspanyol paça, eciş bücüş doldurmuştur. Sahildeki toprak futbol sahasında kale direklerine gerili çamaşır iplerine akşamdan yıkanıp asılan, orası burası sökük, sırtlarından numaralar sarkan Cankurtaranspor’un Arjantin formaları bizi haftasonlarına götürmüştür… Her forma kendi omzundan mandallanmıştır ipe, sapa yerde. Peki çamurlu kramponların upuzun bağlarıyla kale ağları akşamın sert rüzgârında hangi yöne uçuşmuştur?

Soluk tozlu paslı mavi hurda tren bozuk kapılarıyla yanaştı mı istasyona, hele öğle saatlerinde ıssız vagonlarıyla –avukatlık bürolarında getirgötür işleri yapan bastonşemsiyeli çocukazarlayan amcalarla hacıanne kılıklı hamaratpazarçantalı çocukazarlayan teyzeler vardır tek tük– treni kolumuza takıp Marmara kıyılarında saçlarımızı rüzgâra bırakmışızdır, küçük bir haydut çetesi olaraktan. İstasyonda, “Bu devirde kimseye acımayacaksın bacım… Ayağına mı bastılar, allah yarattı demeyip basacaksın tokadı!” diyen bir erkek sesi, caddeden gelen acı fren kokusuna karışmıştır. Batık gemilerle dolu Marmarmaramarmaramaramaramaramaramaramaramaramaramaramaramara diplerini hayal etmişizdir. Halkalıdangelentrenlerin raydan çıkıp denizin üstünden aşk olsun diye Haydarpaşa garına dalışı ne güzel olurdu, diye konuşmuşuzdur.

Kalabalıklardan uzak durun tembihleri, her sabah kulağımıza çakılmıştır. Kırmızı yağlıboyalarla karanlığa işlenmiş sloganlarla doludur duvarlar. Tek Yol Devrim, Kurtuluşa Kadar Savaş, 1 Mayısın Hesabı Sorulacak yazılarının arasında koşturmuşuzdur. Yerel seçim artığı CHP, AP, MSP, MHP, CGP, yeni belediye başkanı Aytekin Kotil, haber bülteni artığı Jimmy Carter, Zülfikâr Ali Butto, Menahem Begin, Moshe Dayan, Enver Sedat, Ziyaülhak, Arafat, Kral Hüseyin, Zeki Yamani… hiçbirini umursamamış, daracık tişörtlü, İspanyol paçalı Orhan Gencebay’ın börülce gözlü Fatma Girik’le çevirdiği Hatasız Kul Olmaz filmini görenler görmeyenlere anlatmıştır yolda. Oysa daha dün Çemberlitaş’ta Selvi Boylum Al Yazmalım filmini seyreden teyze, tüpgaz kuyruğundakilere Türkân Şoray’ın Kadir İnanır’la Ahmet Mekin arasındaki içler acısı halinden bahsetmiştir salya sümük. Kuyruğun ön sıralarındaki emekli amca burnunun ucuna düşen kalın çerçeveli gözlüğünü yukarı itmekten yorgun, “Kim yok diyorsa bana gelsin, göndereyim” diyen Milliyetçi Cephe hükümeti başbakanı Demirel’e sövüp saymıştır, boğuk öksürüklerle ağzına dolan balgamı dilinde evirip çevirerek.

Rengârenk, tozlu, külüstür Hippi otobüslerine parmaklarımızın ucuyla dokunup geçmiş, meydanı dolduran Barış Manço’lara alaylı selamlar göndermişizdir uzaktan. Bizim Barış Manço’muz başkadır. Onlar ecnebi! “Ecnebi” sözcüğü siyah bir rugan çizmedir hayalimizi ezen –Mütareke yıllarının düşman çizmesi! Ege’yi işgal eden, kötü, kara, iğrenç çizmeler… Sinema biletlerindeki “ecnebi filmi” ibaresine de gıcık olmuşuzdur. Çiçek aşısı yerine tüfek aşısı mı vurulmuştur omuzlarımıza, nedir?
Marmara’dan esen yeldir, karıncalatan siyah-beyaz ekranları. Tepeden bakıldıkta, İstanbul’un bütün balık lokantalarının çöpü boca edilmiştir çatılara, balık iskeletleri anten olmuştur. Denizlerimizden esen rüzgârdır en heyecanlı yerinde Bonanza’yı önümüzden silip süpüren, haber bültenlerinde “ilk belirlemelere göre” kaç kişinin öldüğünü duyurmayan. Okuma yazma öğrenmişiz ya, okumak zorundayızdır tasfiye edilmiş dükkân camlarına yapışmış güneş kavruğu gazete sayfalarını.

Sultanahmet’in avlusunu çocuk parkına çevirmiş, şadırvanda birbirimizi ıslatmış, soğuk mermerlerin üstünde bacaklarımızı dalgın dalgın sallayarak ayıp şeylerden laf açmışızdır, musalla taşındaki tabutu umursamadan.

Paltolu, gözlüklü, eşarplı, ağlamaklı koyu bir topluluk avlunun bir köşesinde soğuktan büzüşmüştür. Yakınlarında dolaşan ölümü siyahlar giyinip yüzlerinin akıyla uğurlamaya çalışan güruh. Sıkılmışızdır bu kalabalıktan. Kat kat giyinmiş, atkılı, lastik ayakkabılı esansçı dede de sıkılmıştır kuşkusuz. Küçük, kirli şişelerden kararmış şırıngasına çektiği ağır hacı kokularını boca edeceği içi pamuklu plastik esans kutucukları taşımaz bu insanlar, şırınganın dibini de üstlerine fısfıslatmazlar. Esansçının önünden, lağımcının yanından geçercesine, yüzlerini ekşitip burunlarını tutarak geçerler.

Ötede, kıvrım kıvrım rendelenen denizin okşadığı kıyıda, kalın yosunlu taşlar, kadifeden, saçaklı saray yastığı uykusundayken sarıayetçerçeveliyeşilçuhalı tabut öylece duruyordur, başında el pençe iki kişi. Marmara’nın kayıkları, patpatları kibarlığında gezinip cami avlularına demir atar tabutlar. Tabut tabuttur. Sessiz, fısıltılı, ölü süsü verilmiş kalabalık yüzsüzdür, cansızdır. Tabut canlıdır oysa, avlunun nabzıdır. Bu kalabalık bir parça da alabalık sürüsüdür, siyah gözlüklü: Gözleri ceplerinde bir çift misket adamlar, midye kabuğu kulaklarına iç pilavı dolduran kadınlar…

Yan yana, üst üste dizilmiş çelenklere çaktırmadan yanaşıp uzaktan gözümüze kestirdiğimiz çiçekleri çalarken, Kırmızı Ömer’in çıraklık yaptığı derme çatma demirci atölyesinde köşk bahçeleri, oteller için demir çiçekler yapan o çelimsiz demirci ustasını anımsamışızdır. Bir kilo demir mi ağırdır, bir kilo pamuk mu, sorusu denli şaşırtıcı bulmuşuzdur demir çiçekleri, Kırmızı Ömer’in kızıl saçlarını.

Avlunun girişinde siyah eldivenli bir adam üstüne toplu iğne iliştirilmiş siyah-beyaz cenaze resimleri dağıtıyordur önüne gelene. Kim ölmüş, kim kalmış ancak anlaşılıyordur, yakalara takılınca resimler. 

Terslenmişizdir muhakkak; ama meraklıyızdır, ölenlerle kalanların hesabını tutuyoruzdur. Mantar tabancalıyızdır, çeteyizdir. Sokakta çürümeye terk edilmiş külüstür Amerikan otomobilini mekân tutmuşuzdur Kadırga’da. Siyah, damalı, su sayacı saatli taksinin koltuklarında eylemler planlıyoruzdur. Gangsterizdir! Şimdi bu adam kim oluyordur da bizden esirgiyordur topluiğneli cenaze resimlerini. Üç arkadaş göz göze gelmişizdir. 

Çelenklerden çiçek aşırırcasına elindeki resimleri avuçlayıp kaçmışızdır. Topluiğneler saçılmıştır mermere.
Çaldığımız başka şeylerle merkeze, Palamut’umuza dönmüş, orada paylaşacağımızı paylaşıp işe yaramaz şeyleri yayları fırlamış koltuklara bırakmışızdır. 

Birbirimizin göğsüne iğnelemişizdir resimleri. Pazardan, tüp-gaz kuyruğundan, komşudan kazak örneği almaktan dönen annelerimiz bizi azarladığında, “Cenazemiz vardı da…” diye dalga geçmişizdir. “Ne cenazesi? Kimin cenazesiymiş?” İnanmazlarsa göğsümüzü gere gere göstermişizdir resmini:
oguzatay

boğazın suları çekildiği zaman, orhan pamuk

                           "Hiç bir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz, yazı hariç."

                                                                                            İbn Zerhani



   Boğaz’ın sularının çekilmekte olduğunu fark ettiniz mi? Sanmıyorum. Bayram şenliğine çıkmış çocukların keyfi ve heyecanıyla birbirimizi öldürdüğümüz bugünlerde hangimiz bir şey okuyup dünyadan haberdar oluyor ki? Köşe yazarlarımızı bile, dirsekleştiğimiz vapur iskelelerinde, kucak kucağa yuvarlandığımız otobüs sahanlıklarında, harflerin tir tir titrediği dolmuş koltuklarında yarım yamalak okuyoruz. Ben haberi bir Fransız jeoloji dergisinde okudum.

   Karadeniz ısınıyor, Akdeniz soğuyormuş. Bu yüzden esneyerek yayılan deniz sahanlıklarının dibindeki muazzam mağaralara deniz suları boşalmaya, aynı tektonik kıpırdanmalar sonucu da Cebelitarık, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının tabanı yukarı çıkmaya başlamış. Boğaz kıyısında konuştuğumuz son balıkçılardan biri, eskiden demirleme için bir minare boyu zincir attığı sularda şimdi teknesiyle karaya oturduğunu söyleyerek sordu: Başbakanımız bu konuyla ilgileniyor mu hiç?

   Bilmiyorum. Bildiğim giderek artan bir hızla ilerlediği açıklanan bu gelişmenin yakın gelecekteki sonuçlarıdır. Besbelli, kısa bir zaman sonra, bir zamanlar ‘Boğaz’ dediğimiz o cennet yer, kara bir çamurla sıvalı kalyon leşlerinin, parlak dişlerini gösteren hayaletler gibi parladığı bir zifiri bataklığa dönüşecek. Sıcak bir yaz sonunda ise, bu bataklığın, küçük bir kasabayı sulayan alçakgönüllü bir derenin tabanı gibi yer yer kuruyup çamurlaşacağını, hatta binlerce geniş borudan şelaleler gibi gürül gürül akan lağımların suladığı yamaçlarda otların ve papatyaları yeşereceğini tahmin etmek zor değil. Kız Kulesi’nin bir tepenin üstünde korkutucu gerçek bir kule gibi yükseleceği bu derin ve vahşi vadide yeni bir hayat başlayacak.

   Ellerinde ceza fişleri oradan oraya koşan belediye memurlarının bakışları arasında, eskiden ‘Boğaziçi’ denen bu boşluğun çamurunda kurulmaya başlayacak yeni mahallelerden sözediyorum: Gecekondulardan, salaş, bar, pavyon ve eğlence yerlerinden, atlı karıncalı lunaparklardan, kumarhanelerden, camilerden, derviş tekkeleri ve Marksist fraksiyon yuvalarından ve kapkaççı plastik atölyeleriyle naylon çorap imalathanelerinden… Bu kıyametimsi kargaşanın içinde Şirketi Hayriye’den kalma yan yatmış gemi leşleriyle gazoz kapağı ve deniz anası tarlaları görülecek. Suların bir anda çekildiği son günde karaya oturmuş Amerikan transatlantikleriyle yosunlu İon sütunları arasında açık ağızlarıyla tarih öncesinden kalma bilinmeyen tanrılara yalvaran Kelt ve Likyalı iskeletleri olacak. Midyeyle kaplı Bizans hazineleri, gümüş ve teneke çatal bıçaklar ve bin yıllık şarap fıçıları ve gazoz şişeleri ve sivri burunlu kadırga leşleri arasında yükselecek bu medeniyetin antik ocak ve lambalarını yakacak enerjiyi uskuru bir bataklığa saplanmış köhne bir Romen petrol tankerinden alacağını da hayal edebiliyorum. Ama asıl hazırlıklı olmamız gereken şey, bütün İstanbul’un koyu yeşil lağım şelaleleriyle suluyacağı bu lanet çukurda,tarih öncesinin yeraltında fokurdayan zehirli gazlar, kuruyan bataklıklar, yunus, kalkan ve kılıç leşleri ve yeni cennetlerini keşfeden fare orduları içersinde çıkacak yepyeni bir salgın hastalığıdır. Biliyorum ve uyarıyorum: O gün, dikenli tellerle karantinaya alınacak bu hastalılı bölgede olup biten elketler hepimizin içine işleyecek.

   Bir zamanlar, Boğaz’ın ipek sularını gümüş gibi ışıldatan mehtabı seyrettiğimiz balkonlardan gömülemedikleri için alelacele yakılan öllerden çıkan mavimsi dumanın aydınlığını seyredeceğiz artık. Boğaz kıyılarındaki erguvan ve hanımellerinin bayıltıcı serinliğini koklayarak rakı içtiğimiz masalarda çürüyen ölülerin genzimizi yakan o küfle karışık kekre kokusunun tadını alacağız. Balıkçıların sıra sıra dizildiği o rıhtımlarda Boğaz akıntılarının ve bahar kuşlarının huzur veren şarkılarını değil, bin yıl süren genel aramaların korkusuyla denize dökülmüş çeşit çeşit kılıçları, hançerleri, paslanmış pala ve tabanca ve tüfekleri ele geçirip ölüm korksuyla birbirine girenlerin haykırışları duyulacak. Bir zamanlar deniz kıyısındaki köylerinde yaşayan İstanbullular, akşam evlerine yorgun argın dönerlerken yosun kokusunu duymak için otobüs pencerelerini fayrap açmayacaklar; tam tersi, çürümüş ölü ve çamur kokusu sızmasın diye alevlerle aydınlanan aşağıdaki o korkunç karanlığı seyrettikleri belediye otobüslerinin pencere kenarlarına gazete ve kumaş parçaları sıkıştıracaklar. Baloncu ve kağıt helvacılarla birlikte toplaştığımız kıyı kahvelerinde, bundan sonra donanma şenliğine değil, meraklı çocukların kurcalayıp kendileriyle birlikte havaya uçurdukları mayınların kan kırmızısı aydınlığına bakacağız. Ekmek paralarını, fırtınalı denizin kumsallara getirip attığı Bizans mangırları ve boş konserve kutularını toplamakla kazanan lodosçular, bir zamanlar sel sularının kıyı köylerindeki ahşap evlerden kopartıp Boğaz’ın derinliklerine yığdığı kahve değirmenlerinden, kuşları yosun tutmuş guguklu saatlerden ve midyelerin zırhıyla kaplanmış kara piyanolardan çıkaracaklar artık. İşte o günlerin birinde ben dikenli teller içinden, bu yeni cehennemin içine kara bir Cadillcac’ı bulmak için bir geceyarısı süzüleceğim.

   Kara Cadillac, bundan otuz yıl önce ben, bir acemi muhabirken serüvenlerini izlediğim ve patronu olduğu bir batakhanenin girişindeki iki İstanbul resmine hayran olduğum bir Beyoğlu haydutunun (“gangster” demeye dilim varmyor) caka arabasıydı. Arabanın İstanbul’da bir eşi o zamanların demiryolu zengini Dağdelen ile tütün Kral Maruf’ta vardı. Son saatlerini bir hafta tefrika ederek hikâye ettiğimiz ve biz gazetecilerin efsaneleştiridiği haydutumuz bir geceyarısı polis tarafından sıkıştırılınca, sevgilisiyle, bir iddiaya göre esrar sarhoşluğundan, bir iddiaya göre de bilerek atını uçuruma süren eşkiya gibi Akıntı Burnu’ndan Cadillac’ıyla birlikte Boğaz’ın karanlık sularına uçmuştu. Dalgıçların deniz dibi akıntısında günlerce arayıp bulamadıkları, gazetelerin ve okuyucuların da kısa birsüre sonra unuttukları Cadillac’ı nerede bulacağımı ben şimdiden kestirebiliyorum.

   Orada, eskiden ‘Boğaz’ denilen yeni vadinin derinliklerinde, içine yengeçlerin yuva yaptıkları yedi yüzyıllık ayakkabı ve çizme tekleri ve deve kemikleri ve bilinmeyen sevgiliye yazılmış aşk mektuplarıyla dolu şişelerin işaret ettiği çamurlu bir uçurumun aşağılarında, elmaslar, küpeler, gazoz kapakları ve altın bileziklerin parladığı sünger ve midye ormanlarıyla kaplı yamaçların gerisinde bir yerde, çürümüş bir mavna leşinin içine alelacele kurulmuş eroin laboratuarının ve kaçak sucukçuların kestikleri beygir ve eşeklerin kova kova kanıyla suladıkları istiridye ve deniz minareli kumluğun az ötesinde olacak.

   Eskiden ‘Sahil Yolu’ denilen, şimdiyse daha çok bir dağ yoluna benzeyen asfalttan geçen arabaların kornalarını dinleyerek indiğim leş kokulu bu karanlığın sessizliğinde arabayı ararken, içlerinde boğuldukları çuvallardaki iki büklüm durumlarını hala koruyan saray kumpasçılarının ve haçlarına ve asalarına sarılı Ortodoks papazlarının bileklerine gülle bağlı iskeletlerine rastlayacağım. Tophane rıhtımından Çanakale’ye asker gönderen Gülcemal vapurunu torpillemek isterken, uskuru balıkçı ağlarına, burnu da yosunlu kayalara çarptıktan sonra deniz dibine çöken İngiliz denizaltısınının soba borusu gibi kullanılan periskobundançıkan mavimsi dumanları görünce, oksijensizlikten ağzı açık kalmış İngiliz iskeletlerinin temizlendiği ve kadifeyle kaplı albay koltuğunda Çin porseleleriyle akşam çayını artık Liverpool tezgahlarında imal edilmiş yeni yuvalarına huzurla alışan vatandaşlarımızın içtiğini anlayacağım. Karanlığın içinde, daha ötede Kayzer Wilhelm’e bağlı bir zırhlının paslı çapası olacak; sedefleşmiş bir televizyon ekranı bana göz kırpacak. Yağmalanmış bir Ceneviz hazinesinin artıklarını, ağzı çamurla tıkanmış kısa namlulu bir topu, yıkılıp kaybolmuş bazı devlet ve kavimlerin midyeyle kaplı tasvir ve putlarıyla burun üstü duran pirinç bir avizenin patlak ampulllerini göreceğim. Gittikçe aşağılara inerek, çamur ve kayalar içinde yürürken, zincirli küreklerinin başında sabırla oturup yıldızları gözleyen köle iskeletlerini seyredeceğim. Yosun ağaçlarından sarkan gerdanlık. Gözlük ve şemsiylere dikkat etmeyeceğim belki, ama inatla hala ayakta dikilen muhteşem at iskeletlerine bütün silah, zırh ve takım ve taklavatlarıyla binen Haçlı şövalyelerine bir an dikkat ve korkuyla bakacağım. Üzeri midyelerle kaplı sembol ve silahlarıyla Haçlı iskeletlerinin hemen yanıbaşlarında duran Kara Cadillac’ı beklediklerini o zaman korkuyla anlayacağım.

   Nereden geldiği anlaşılamayan fosforlu bir ışıkla arada bir belli belirsiz aydınlanan Kara Cadillac’ın kapısının kulplarını zorlayacağım ama, baştan aşağı midye ve deniz kestaneleriyle kaplı araç bana geçit vermeyecek, sıkışmış ve yeşilimsi pencereleri yerlerinden hiç oynamayacak. O zaman, cebimden tükenmez kalemimi çıkrıp sapıyla camlardan birini kaplayan fıstıki yeşil yosun tabakasını yavaş yavaş kazıyacağım.

   Geceyarısı, bu korkunç ve büyülü karanlıkta kibritimi yakınca arabanın Haçlı zırhları gibi hala parlayan güzelim direksiyonunun, nikelajlı sayaçlarının, ibre ve saatlerinin madeni ışığında haydutla sevgilisinin belizikle ince kollarıyla ve yüzüklü parmaklarıyla birbirlerine sarılarak ön koltukta öpüşen iskeletlerini göreceğim. Yalnız iç içe geçen çene kemikleri değil, kafataslaı da ölümsüz bir öpüşle birbirine kaynaşmış olacak.

   O zaman, kibritimi bir daha yakmadan gerisin geriye şehrin ışıklarına dönerken, feâaket anlarında ölümü karşılamanın en mutlu yolunun bu olduğunu düşünerek uzak bir sevgiliye acıyla sesleneceğim: Canım, güzelim, kederlim, felâketler zamanı gelip çattı, gel bana, nerede olursan ol, ister sigara dumanıyla dolu bir yazıhanede, ister çamaşır kokan bir evin soğanlı mutfağında, ister dağınık mavi bir yatak odasında, nerede olursan ol, vakit tamam, gel bana; yaklaşan korkunç felâketi unutmak için perdeleri çekili yarı karanlık bir odanın sessizliğinde bütün gücümüzle birbirimize sarılarak ölümü beklemenin zamanı geldi artık.

kara kitap, 23-27


16 Şubat 2016 Salı

burun




                                              ÖNSÖZ

   Burada çevirisini verdiğimiz Burun, Fayton ve Palto, Gogol'un "Petersburg Öyküleri"nin en güzelleridir ve Gogol'un dehasının bütün özelliklerini en iyi gösteren örneklerdir. Gogol, Burun'u 1833'te yazmaya başladı. 1835'te ilk biçimini vererek bitirdikten sonra "Moskovski Nablüdatel" dergisine gönderdiyse de derginin yönetmeni, öyküyü bayağı bulduğu için geri verdi. Ama bu öykünün sanat güzelliğini, yergi değerini hemen anlayan Puşkin, 1836'da, yönettiği "Savremennik" dergisinde Burun'u yayımladı. Ayrıca şöyle bir not koydu: "N. V. Gogol uzun süre bu şakanın basılmasını istemedi; ama biz, bu öyküde öyle şaşırtıcı, akla sığmaz, neşeli, özgün şeyler bulduk ki öykünün elyazmasının bize verdiği zevki okuyucularımızla paylaşmaya razı olması için kendisini güçlükle kandırabildik." 1835'te yazılmış olan Fayton'un ana düşüncesi yaşamdan alınmıştır. Gogol'un Viergorski adlı, dalgınlığıyla ünlü bir tanıdığı varmış. Bir gün Petersburg'daki bütün diplomatları şölene çağırmış, ama o gün şöleni unutarak kulübe yemeğe gitmiş; geç vakit evine döndüğünde şöleni anımsamış. Ertesi gün özür dilemek için bir gün önce resmi üniformalarıyla evine gelmiş olan yüksek konumdaki konuklarını birer birer ziyaret etmiş. Herkes bu adamı sevdiği, dalgınlığını bildiği için onu hoş görmüşler. Yalnızca Bavyera Elçisi kendisiyle her türlü ilişkisini kesmiş. Puşkin, Fayton'u okuduktan sonra Pletnev'e yazdığı bir mektupta, "Gogol'a öyküsü için çok teşekkür ettiğimi bildirin." demiştir. Öykü 1836'da "Savremennik" dergisinde basıldı. Bu öyküde Gogol'un içinde yaşadığı topluluğun bütün özelliklerini, inceliklerini görme yeteneği olduğu gibi ortaya çıkıyor. Bu gibi incelikleri her insan, her dakika çevresinde görür, ama bunları ancak bir Gogol ortaya koyabilir." Palto konu, teknik, yergi bakımından Gogol'un en önemli öyküsüydü. Öykücü burada Eski Rusya'nın bilgisizliğine, adaletsizliğine karşı duyduğu tiksintiyi bütün gücüyle belirtmektedir. Akakiy Akakiyeviç'in tragedyası, XIX. yüzyılda Rus insanının, bütün küçük insanların tragedyasıdır. Belinski haklı olarak Gogol'a "gündelik yaşamın şairi" demiştir. Ama Gogol, Palto'da yalnızca gündelik yaşamın şairi olarak değil, küçük insanların, küçük yaşamların şairi olarak kendini gösterir. Gogol'un bir çağdaşı olan P. V. Annenkov, bu öyküdeki ana düşüncenin nasıl doğduğunu anlatır: "Bir gün Gogol'un yanında ava çok meraklı zavallı bir memurun öyküsü anlatıldı. Bu memur, bin bir sıkıntıyla biriktirdiği 200 rubleyle güzel bir av tüfeği almış. Yeni tüfeğiyle ilk ava çıktığı gün bir sandala binmiş. Ama tüfek nasılsa suya düşüvermiş. Memur evine döndüğünde yatağa düşmüş. Büyük bir üzüntü içinde günlerce yatmış. Ancak arkadaşları, aralarında para toplayarak ona yeni bir tüfek aldıkları zaman iyileşip yataktan kalkmış. Bu öyküyü dinleyenlerin hepsi kahkahalarla güldüler. Yalnızca Gogol gülmedi; uzun süre düşünceli kaldı. Palto'nun ilk düşüncesi, işte o gün doğmuştu. Bu öykü 1834'te anlatılmıştı. Gogol bunun üzerinde çok çalıştı, aradan sekiz yıl geçtikten sonra Palto yayımlandı. 1842'de ilk yayımlandığında soylular öyküyü iyi karşılamadılar. O zaman, büyük bir memur olan Kont Strogov şöyle demişti: "Şu Gogol'un 'Palto'su ne korkunç bir öykü. Bu köprüdeki hayalet, hepimizin paltolarımızı sırtımızdan çıkarır. Bu öyküyü okurken artık durumumu siz düşünün." Buna karşılık öykü, yenilik isteyenler arasında büyük bir ilgi ve coşku uyandırdı. Rus yazınının asıl özelliklerini oluşturan o küçük insanlara beslenen sevgi, toplumun ürünü olan o boş, saçma adamlara karşı duyulan acıma, ilk kez bu öyküde görülür. Palto'nun Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov üzerinde büyük etkileri olmuştur.

  BURUN

I

25 Martta Petersburg'da pek tuhaf bir olay oldu. Vosneçenski Caddesi'nde oturan berber İvan Yakovleviç (soyadı zamanla unutulmuştu; dükkânının tabelasında bile yazılı değildi; yüzü sabunlanmış bir adamı gösteren bir resmin yanında yalnızca şu yazı okunabiliyordu: "Hacamat (1) da yapılır.") o sabah, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da sıcak bir ekmek kokusu duydu. Yatağında hafifçe doğruldu; bir de baktı ki, kahve tiryakisi olan sayın eşi ocaktan taze pişmiş ekmekler çıkarıyor. - Praskovya Osipovna, dedi, ben bugün kahve içmeyeceğim. Sen bana biraz soğanla biraz sıcak ekmek ver, yeter. Daha doğrusu, ikisinden de vazgeçemiyordu. Ne kahveden, ne soğan ekmekten; ama bunun olanaksız olduğunu da biliyordu. Praskovya Osipovna böyle bir şeye razı olur muydu hiç? Karısı kendi kendine, "Ziftin pekini ye, musibet," diye düşündü,; "Pek iyi! Kahve bana kalır..." Masanın üstüne bir ekmek attı. İvan Yakovleviç, kibarlığı gereği, gömleğinin üstüne bir setre (2) geçirdi; sonra da kalktı, masaya kuruldu. Biraz tuzla iki baş soğan hazırladı. Bıçağı aldı, kurumlu bir tavırla ekmeği kesmeye koyuldu. Somunu orta yerinden ikiye böldü, ortasına bir göz attı, içinde beyazımtırak bir şey vardı; şaşırdı birdenbire. Bıçağıyla usulca beyaz şeyi kurcaladı, sonra, biraz, parmağıyla dokundu. Kendi kendisine, "Katı bir şey! Ne olabilir acaba?" diye düşünüyordu. Parmağını soktu, o şeyi çıkardı: - Aaa! Bir burun! İvan Yakovleviç'in kolları yanına düştü; gözlerini oğuşturdu, parmağıyla bir daha dokundu. Burundu işte; bal gibi burundu. Üstelik tanıdık bir buruna benziyordu. İvan Yakovleviç'in yüzü dehşet içinde kaldı. Ama bu dehşet karısının öfkesi yanında bir şey değildi. Kadın, avaz avaz bağırıyordu: - Nereden kestin bu burunu, canavar? Ahlaksız! Sarhoş herif! Seni polise, kendim gidip haber vereceğim. Haydut herif! Şimdiye dek üç kişi oldu, gelip bana söylediler; tıraş ederken burunlarını koparacak gibi çekiyormuşsun. Ama İvan Yakovleviç bunları dinleyecek durumda değildi; şimdi o, ölümle dirim arası bir durumdaydı. Anımsamıştı çünkü; bu burun şube müdür yardımcısı Kovalev'in burnuydu; pazar ve çarşamba günleri tıraş ettiği Kovalev'in. - Sus sus Praskovya Osipovna, dedi, ben şimdi onu bir beze sarar bir köşeye saklarım. Hele birkaç gün kalsın orada, sonra götürürüm. - Yok, yok, dünyada istemem. Odamda, kesilmiş bir burun saklanmasına izin vereceğim ha? Hımbıl! Ustura bilemekten başka bir şey öğrenmemiş ki; hiçbir işe aklı ermiyor. Serseri! Kopuk! Senin yüzünden polislik mi olacağım? Hay kabak hay, hay odun hay! Şuna bakın hele! Al götür, nereye götüreceksen. Bir daha sözünü bile duymayayım. İvan Yakovleviç tam anlamıyla serseme dönmüştü. Düşünüyor, düşünüyor, bir türlü içinden çıkamıyordu. Ensesini kaşıyarak: - Bu nasıl oldu acaba, gel de çık işin içinden, dedi. Acaba dün akşam eve sarhoş mu döndüm, ayık mı? Ama ne olursa olsun, akla durgunluk verecek bir olay! Bir kez ekmek... Öyle bir şey ki pişiyor. Halbuki burun... Bambaşka bir şey. Olanaksız! Deli olacağım. İvan Yakovleviç sustu. Düşünmeye başladı: şimdi polisler gelip evinde bu burnu bulacaklar, onu suçlu sayacaklardı. Bu düşünceyle kafası büsbütün karıştı. Polislerin kırmızı yakalarını, giysilerindeki süslü işlemeleri, bellerindeki kılıçları daha şimdiden görür gibi oluyordu. Eli ayağı titremeye başladı. Pantalonuyla çizmelerini aldı, bütün yıpranmış giysilerini giydi. Praskovya Osipovna'nın bitip tükenmek bilmeyen dırıltıları arasında burnu bir beze sardı; sokağa çıktı. Bezi bir yere bırakmak istiyordu; artık neresi olursa; bir taşın altı mı olur, yoksa bir kapının yanı mı? Ya da bir köşede dalgınlıklaymış gibi düşürür de başka bir sokağa mı dönüverirdi? Ama tersliğe bakın ki, sokağa çıkmasıyla ensesinde bir takım dostlarının bitivermesi bir oldu. Bunlar hemen kendisini sorguya çekmeye başladılar: "Nereye gidiyorsun?" gibi bir takım anlamsız sorular. Öyle ki, İvan Yakovleviç bu durumda hiçbir fırsat bulamadı. Sonunda, elindeki bezi düşürmeyi başardı; ama görüldü. Uzaktan, bir polis memuru, mızrağıyla işaret ederek sesleniyordu: "Hey! Bir şey düşürdün, al onu!" İvan Yakovleviç ister istemez eğildi, burnu alıp cebine koydu. Sokakta kalabalığın gittikçe arttığını, mağazaların, dükkânların birer ikişer açıldığını gördükçe bu işten bütün bütün umudunu kesmeye başlamıştı. Sonunda, İsakiyef köprüsüne gitmeye karar verdi. Belki orada bir pundunu bulur, burnu Neva'ya atabilirdi. Ama ben yanlış yaptım. Birçok noktadan saygı değer bir adam olan İvan Yakovleviç konusunda size daha birkaç söz söylemeliydim. İvan Yakovleviç, bütün namuslu Rus esnafı gibi, gece gündüz içerdi. Her gün yabancıları tıraş ederdi de kendi sakallarını kesmezdi. Frakı (çünkü İvan Yakovleviç kaftan giymiyordu) alacalı bulacalıydı, daha doğrusu siyahtı da üzerinde tarçın sarısı ve kurşuni benekler vardı; yakası pırıl pırıldı. Üç düğmesi kopmuş, yerlerinde yalnızca iplikleri kalmıştı. Tam anlamıyla utanmaz bir adamdı. Şube müdür yardımcısı Kovalev her tıraşta ona "Ellerin de hep kötü kötü kokuyor, İvan Yakovleviç!" der, o da, "Neden kokuyor acaba?" diye yanıtlardı, "Ne bileyim, birader, kokuyor işte." Bunun üzerine İvan Yakovleviç, bir tutam enfiye çeker, Kovalev'in yüzünü sabunlamaya başlardı. Yanaklarını, kulaklarının arkasını, dudağının üstünü, çenesinin altını, kısacası neresi aklına eserse. Sayın yurttaş, sonunda, İsakief köprüsüne geldi. İlkin sağa sola şöyle bir göz attı. Sonra köprünün parmaklığına yanaştı. Orada, köprünün altından geçen balıklara bakıyormuş gibi yapıp, beze sarılı burnu yavaşça ırmağa bıraktı. Sanki üstünden bin çeki yük kaldırmışlardı; yüreği öyle hafifledi ki; güldü bile. Müşterilerini tıraş etmeye gidecek yerde, kapısında, "Her Türlü Yiyecek ve İçecek" yazılı bir dükkândan içeri girdi; bir bardak punç isteyecekti. O aralık, birdenbire, mahallenin polis komiserinin köprü başında durduğunu gördü. Adamın, geniş favorileri, üç köşeli şapkası, belindeki kılıcıyla, kibar bir durumu vardı. Korkudan, berberin her yanından soğuk bir ter boşandı. Komiser, eliyle ona işaret ederek: - Gel bakalım buraya, ahbap! dedi. Yol yordam nedir pek iyi bilen İvan Yakovleviç, kasketini ta uzaktan çıkararak komiserin yanına koştu: - Günaydın, efendimiz! - Hayır, hayır; efendimiz falan yok şimdi. Söyle bakayım, biraz önce ne yaptın şurada? Köprünün üstünde? - Vallahi efendim, müşterilerimi tıraş etmeye gidiyordum; yalnızca, biraz durdum da, sular hızlı mı akıyor yoksa yavaş mı, ona baktım. - Yalan söylüyorsun, yalan! Bununla yakayı kurtaramazsın. Söyle doğrusunu. İvan Yakovleviç: - Yüce kişiliğinizi haftada iki kez; ne ikisi, üç kez, hiç kusursuz tıraş etmeye hazırım, diye yanıt verdi. - Hayır dostum, saçma şeyler bunlar. Üç tane berberim var benim; beni tıraş etmeyi kendileri için onur sayarlar; sen onu bırak da, ne yapıyordun biraz önce şurada, onu söyle. İvan Yakovleviç sarardı... Ama öykü burada kalın bir bulut tabakasıyla kapanır. Bundan sonra ne olduğu konusunda da hiçbir şey bilinmez. II Şube müdür yardımcısı Kovalev, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da dudaklarıyla "Bırr... Bırr..." yapmaya başladı. Nedenini kendisi de bilmezdi ama her uyanışında böyle yapardı. Gerindikten sonra masanın üstünde duran küçük aynayı kendisine vermelerini buyurdu. Dünden beri burnunda oluşan sivilceye bakacaktı. Aynayı eline alınca, şaşkınlıkla, burnunun yerinde bir düzlükten başka bir şey olmadığını gördü. Aklı başından giden Kovalev, su getirtti, bir peşkirle gözlerini ovaladı; gerçekten de burnu yoktu. Eliyle bir daha dokundu; sonra, düş falan olmasın diye kolunu çimdikledi; ama, hayır! Galiba gerçekti. Şube müdür yardımcısı Kovalev yatağından atladı, silkindi: burun gene yerinde yoktu. Hemen giysilerini istedi; doğru, merkeze, polis müdürünü görmeye koştu. Fakat bu arada Kovalev için birkaç söz söylemek gerek. Birkaç söz söylemeli ki, okur ne biçim bir adamla karşılaştığını anlasın. Diplomalı şube müdür yardımcılarıyla bu meslekte Kafkasya'dan yetişmiş olanlar, kesinlikle birbirleriyle karşılaştırılamaz. Bunlar birbirinden tümüyle farklı iki sınıftır. Mesleğe bilim yoluyla... Yok yok, susayım daha iyi. Çünkü bu Rusya acayip bir ülke. Hangi şube müdür yardımcısından söz edersek edelim, Riga'dan Kamçatka'ya dek, bütün şube müdür yardımcıları kendi üzerlerine alınırlar kesinlikle. Hoş bu bütün meslekler, bütün konumlar için böyledir ya. Kovalev, Kafkasya'dan yetişme bir şube müdür yardımcısıydı. Bu konumu hak edeli daha iki yıl olmuştu; bundan dolayı, bunu hiçbir zaman unutmazdı. Kendisinden söz ederken öyle yalnızca şube müdür yardımcısı demezdi. Yanına bir de "Binbaşı" (3) katarak kendisini biraz daha ağır satmaya çalışırdı. Örneğin, sokakta gömlek satan bir kadına raslar, ona şöyle derdi: "Dinle güzelim, git evime dek; evim Sadovaya'dadır. 'Kovalev binbaşı burada mı oturuyor?' diye sor. Kime sorarsan gösterir." Eli yüzü düzgün bir kadın görünce, ona da alçak sesle bir şey söyledikten sonra, şöyle sürdürürdü konuşmasını: "Şekerim, Kovalev binbaşının evi de, yeter." Onun için, kendisinden söz ederken, bundan sonra hep "Binbaşı" diyeceğiz. Kovalev binbaşının Nevski caddesinde her gün şöyle bir dolaşmak âdetiydi. Gömleğinin yakası her zaman apak, her zaman kolalıydı. Favorileri, il ya da ilçe kadastro memurlarının, mimarların ve askerî hekimlerin favorilerine benzerdi. Bu adamların hepsi, ayrı ayrı işler görürler; ama hepsinin, ortak bir yanları vardır. Hepsi tombalak al yanaklıdırlar. Hepsi, pek güzel boston oynarlar. Favorileri yanaklarının orta yerinden başlar, ta burunlarına dek gider. Kovalev binbaşı, üzerinde birçok mühür taşırdı. Bunların kimileri armalıydı. Kimilerinde de çarşamba, perşembe, pazartesi gibi günler kazılıydı. Petersburg'a iş için gelmişti. Onuruyla uyarlı bir konum bulmak için. Becerebilirse bir vali yardımcılığı alacak, beceremezse, uygun bir bakanlıkta bir şube müdürlüğü falan uyduracaktı. Kovalev binbaşı evliliğe karşı değildi; ama bir koşulla: evleneceği kadın, hiç değilse iki yüz bin rublelik bir çeyiz getirmeliydi. Şimdi okur, binbaşının o oldukça güzel burnunun yerinde bu anlamsız boşluğu gördüğünde ne duruma geleceğini kendiliğinden kestirebilir. Aksi gibi görünürde bir tek araba yoktu. İster istemez yaya gidecekti. Paltosuna büründü; yüzünü de, burnu kanıyormuş gibi, mendiliyle kapadı. - Belki de bana öyle geldi, diye düşünüyordu. Durup dururken adamın burnu düşer mi? Bir daha aynaya bakmak niyetiyle bir şekerci dükkânına doğru yürüdü. Allahtan, şekercide hiç kimse yoktu. Çıraklar ortalığı topluyor, iskemleleri yerleştiriyorlardı. Kimi de, daha hâlâ gözlerinden uyku akarak, sepetlerin içinde sıcak börekleri götürüyorlar, masaların üzerinde geceden kalmış üzerleri kahve lekeleriyle dolu gazeteleri topluyorlardı. - Çok şükür, kimse yok, dedi; şimdi iyice bir bakayım suratıma. Sıkılgan bir tavırla aynaya doğru yürüdü, baktı; yere tükürerek: - Allah Allah! diye söylendi; bu ne ürkütücü şey böyle! Burun yerine başka bir şey olsa yüreğim yanmayacak; ama hiçbir şey yok! Öfkesinden dudaklarını ısırarak şekerciden çıktı. Bugüne dek yapmadığı bir şeye, kimsenin yüzüne bakmamaya, kimseyle konuşmamaya karar verdi. Ansızın, bir evin kapısında donmuş gibi durdu. Gözlerinin önünde anlatılmaz derecede tuhaf bir olay olmuştu. Kaldırımın yanında bir araba durdu; kapısı açıldı, içinden üniformalı bir efendi atladı; iki büklüm, hızla merdivenlerden yukarı çıktı. Kovalev, bu adamın tastamam kendi burnu olduğunu görünce, korkudan, şaşkınlıktan ne duruma geldi, siz düşünün artık. Bu ürkünç sahne karşısında, çevresinde, bütün dünya fırıl fırıl döndü. Öyle ki, düşmemek için kendisini güç tuttu. Bir bunalım içindeymiş gibi zangır zangır titreyerek, arabasına dönünceye dek bu efendiyi beklemeye karar verdi. İki dakika sonra, burun yeniden göründü. Efendinin sırtında sırma işlemeli, dik yakalı bir giysi; ayağında güderi bir pantolon; belinde de bir kılıç vardı. Tüylü şapkasından Danıştay üyesi olduğu anlaşılıyordu. Davranışları, her şeyi, ziyarete gittiğini gösteriyordu. Sağına soluna baktıktan sonra, arabacıya, "Yanaş!" diye buyurdu; arabaya bindi ve yola koyuldular. Zavallı Kovalev deli olacaktı. Böylesi hiç başına gelmemişti. Daha dün gece yerinde duran bir burun, -yürümez, etmez- nasıl oluyordu da bugün üniformalar içinde çıkıyordu karşısına? Gerçekten, nasıl oluyordu bu? Yeniden arabanın peşinden koşmaya başladı. Bereket versin araba pek uzağa gitmemiş, Gostini Dvor'un önünde durmuştu. Koştu; bir sıra yaşlı dilenci kadının arasından geçti. Kadınların bezlerle sarılı suratlarında tek gözlerinden başka bir şey görünmüyordu. Bir zamanlar bununla alay ederdi. Sokak ıssızdı. Kovalev'in kafası öyle karmakarışıktı ki, ne yapacağını, neye karar vereceğini bir türlü bilemiyordu. Gözleri fıldır fıldır, köşe bucak, efendiyi arıyordu. Sonunda gördü. Bir dükkânın önünde ayakta duruyordu. Burnun yüzü, yüksek dik yakasının içinde yitmiş gibiydi. Dikkatli dikkatli eşyaları gözden geçiriyordu. Kovalev: - Şimdi nasıl yanaşmalı? diye düşündü. Durumuna, tavrına, şapkasına, giysisine bakarsan bir Danıştay üyesi. Ne yapsam bilmem ki!.. Hafif tertip öksürerek, Danıştay üyesinin sağında, solunda dolaşmaya başladı. Fakat, burun hiç istifini bozmuyordu. Sonunda, Kovalev, o da güçbelâ, bütün cesaretini toplayarak: - Efendim!.. diyebildi, efendim!.. Burun, dönerek: - Ne istiyorsunuz? diye sordu. - Şaşılacak bir şey, efendim... Öyle sanıyorum ki... Yerini siz bileceksiniz; sizi de ansızın gördüm; nerede?.. açık söyleyin ki... - Af buyurun, ama neden söz ettiğinizi anlayamıyorum. Açıklar mısınız? Kovalev "Nasıl anlatsam?" diye düşündü, sonra kafasını toplamaya çalışarak: - Şu kesin ki, diye başladı, şu kesin ki... Önce kendimi tanıtayım. Bendeniz Kovalev binbaşı. Şu anda burunsuzum. Benim gibi bir adamın burunsuz gezmesinin hoş bir şey olmayacağını kabul edersiniz. Voskresenski köprüsünde portakal satarak geçinen bir kadın için burun önemli olmayabilir. Ama benim için öyle mi ya? Ben ki, gelecekle ilgili büyük düşünceleri olan, ayrıca, birçok önemli ailenin evine girip çıkan, birçok hanımefendiyle tanışıklığı olan, örneğin Bayan Çehtareva ile, o bir Danıştay üyesinin karısıdır, onlarla, ayrıca birçok hanımefendiyle düşüp kalkan bir insanım; siz düşünün artık... Ne yapacağımı bilmiyorum, efendim. (Kovalev binbaşı bu sözü söylerken omuzlarını kaldırmıştı)... Bağışlayın... Bağışlayın ama... Biraz da namus ve onur kuralları düşünülerek davranılacak olursa... Anlıyorsunuz, değil mi? Burun: - Kesinlikle hiçbir şey anlamıyorum, diye yanıt verdi. Daha açık söyleyin. Kovalev bütün kurumunu takınarak: - Sözlerinizi nasıl karşılamak gerek, bilmiyorum efendim, dedi. Sorun, sanırım, yeterince açık... Daha mı açık söyleyeyim istiyorsunuz? Hay hay!.. Siz benim burnumsunuz. Burun, binbaşıyı tepeden tırnağa süzdü; biraz kaşlarını çatarak: - Aldanıyorsunuz, beyefendi, diye yanıt verdi; ben kendimim. Hem, sizinle benim aramda hiçbir sıkı ilişki olamaz. Üniformamızın düğmelerine bakılacak olursa, siz Senato'da ya da Adalet Bakanlığı'nda çalışıyorsunuz, bense Eğitim Dairesi'ndeyim. Bu sözleri söyledikten sonra da arkasını döndü. Kovalev, ne yapacağını, ne edeceğini tümüyle şaşırmıştı. O anda, bir kadın kumaşının hoş hışırtısı işitildi; her yanı tenteneler içinde olan yaşlıca bir kadın kendisine doğru yaklaştı. Yanında ince yüzlü bir genç kız vardı. Ak entarisi biçimli vücudunu bütün güzelliğiyle ortaya çıkarıyordu. Başına, tüyü kadar hafif, açık sarı bir şapka giymişti. Arkalarında uzun favorili, geniş ve yüksek yakalıklı, uzun boylu bir bey belirdi, tütün tabakasını açtı. Kovalev biraz sokuldu, patiska gömleğinin yakasını biraz gevşetti ve çıkardı; altın bir zincir üzerinde sıralı duran mühürlerini düzeltti. Gülümseyerek, fidan boylu genç bayana, dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Biraz eğilerek yürüyen genç kız bir bahar çiçeğine benziyordu. Alnına götürdüğü ufak beyaz elinin parmakları balmumundan gibiydi. Kovalev kızın, şapkanın altındaki yuvarlak beyaz çenesiyle bir bahar goncasına benzeyen yüzünü görünce, gülümsemesi bütün bütün arttı. Ama telaş içinde, bir yeri yanmış gibi, ansızın geriye döndü. Burnunun yerinde hiçbir şey bulunmadığını anımsamıştı. Gözlerinden yaşlar boşandı. Döndü, o üniformalı adamı aradı; bir hayduttan, bir dolandırıcıdan başka bir şey olmadığını yüzüne karşı, hem de bağıra bağıra söyleyecekti. Diyecekti ki, bu Danıştay Üyesi kılığındaki kişi kendi burnundan başka bir şey değildir. Ama burun görünürde yoktu. Kaşla göz arasında yitivermişti. Belki de ziyaretlerini sürdürüyordu. Bunu düşünen Kovalev yeniden umutsuzluğa düştü. Sütunlu bir kapının önünde bir dakika durdu; burnu yine göremez miyim diye sağa sola baktı. Şapkasında bir tüy, giysisinde de sırma işlemeler olduğunu iyi anımsıyordu; ama paltosuna dikkat etmemişti. Ne arabanın rengini biliyordu, ne de atların! Arkasında uşakları var mıydı, yok muydu? Varsa ne biçim giysiler giymişlerdi; bunların da ayrımında değildi. Atlarını koşturarak, iki yönden de bir sürü araba gelip geçiyordu, hepsine birden bakmak çok güçtü. Hoş, bunun güç bir iş olmadığını, arabayı da gördüğünü de kabul etsek bile, nasıl durduracaktı arabayı? Hava, çok güzeldi. Her yer günlük güneşlikti. Nevski Alanı insanlarla doluydu. Kadınların kalabalığı, Politseisk Köprüsü'nden Aniçkin Köprüsü'ne dek, bütün kaldırımı bir çiçek seli gibi dolduruyordu. Kovalev'in, bu kalabalığın içinde dolaşan bir arkadaşı vardı. Müdürdü. Barem cetvelinde 7. derecedeydi. Kovalev, yabancıların yanında, ona genellikle "Kaymakam bey" diye seslenirdi. İşte bir başka arkadaşı daha geçiyordu önünden: Yarijkin. Senato kaleminde şube müdürü olan bu arkadaşı, arkadaşlarının en iyisiydi. Boston oynadığı zamanlar, boyuna para yitirirdi. İşte bir başka müdür yardımcısı daha. Bu da konumunu Kafkasya'da elde edenlerdendi. Eliyle işaret edip Kovalev'i yanına çağırdı. Kovalev, içinden, "Patla!" dedi; sonra seslendi: - Hey! Arabacı! Beni doğru Emniyet Müdürlüğü'ne götür. Arabaya kuruldu. "Son hızla!" diye de ekledi. Daha kapıdan girerken sordu: - Emniyet Müdürü burada mı? Kapıcı: - Hayır, diye yanıtladı, yeni çıktı. - Hay aksi şeytan hay! - Evet, çıkalı da çok olmadı. Bir dakika önce gelseydiniz, sanırım bulurdunuz. Kovalev, mendili burnundan ayırmadan, yeniden arabaya döndü, arabacının yanına oturarak umutsuz bir sesle, "Çek!" diye bağırdı. Arabacı: - Nereye? diye sordu. - Doğru. - Nasıl doğru? Köşe başındayız; sağa mı, sola mı? Bu soru Kovalev'in keyfini kaçırdı. Yeniden, düşünmek zorunda kalıyordu. Onun durumunda bir insan, her şeyden önce, polise gitmeliydi. İşi polislik bir iş olduğundan değil, derdinin umarı orada daha çabuk bulunurdu da ondan. Burnun görev yaptığı yere gitse de hakkını orada arasa nasıl olurdu acaba? Her durumda pek önlemli bir davranış olmazdı bu. Çünkü, herifin biraz önce nasıl yanıtlar verdiğini görmüştü. Adamın sağı solu yoktu. Bir kez daha yalan söyleyebilirdi; biraz önce nasıl söylemişti! Kendisini tanımadığını, hiçbir zaman bir arada bulunmadıklarını ileri sürecekti. Bu yalancı, bu dolandırıcı adamın, daha ilk konuşmalarında, öyle kalleşçe bir tavır takındığını gördükten sonra, eline fırsat geçer geçmez bu kenti terk edeceğinden kuşku duymamak, cahillik olurdu. Bu nedenle başvuracağı en uygun yer polis olamazdı. Adam bir kaçıverirse, nerede arar da bulurdu? Bulsa bile, iş, kimbilir ne kadar uzayacaktı. Tanrı göstermesin, bir ay mı sürerdi artık. Sonunda aklına uygun bir düşünce geldi. Belki de Tanrı da acıyor, biraz yardım ediyordu kendisine. Doğruca gidip bir gazetede bir duyuru bastıracak, adamın bütün özelliklerini iyice betimleyecekti. Böylece, ona raslayanlar herifi yakalayıp getirebilecekler; hiç değilse, nerede oturduğunu haber vereceklerdi. Bu kararı verdikten sonra, arabacıya, hemen bir gazete yönetim yerine çekmesini buyurdu; yol bitinceye dek adamcağızın durmadan sırtını yumrukladı. Bir yandan da bağırıyordu: - Ulan kerata, çabuk ol, biraz daha çabuk be sersem herif! Arabacı kafasını sallıyor, aynı zamanda, fino köpeği gibi tüylenmiş olan beygirlerini kırbaçlayarak: - Ancak bu kadar olur beyim, diyordu. Sonunda araba durdu. Kovalev, indikten sonra, küçük bir kabul odasına girdi. İçeride gazetenin yaşlı bir memuru vardı. Sırtında eski bir frak, gözünde gözlük, ağzında bir kalem, masa başına oturmuş para sayıyordu. Kovalev, bağıra çağıra, "Burada duyuruları kim alır?" diye içeriye daldı. Memuru görünce: - Ha! Merhaba! dedi. Kıranta memur, gözlerini bir kaldırıp bir indirdikten sonra: - Saygılarımı sunarım, diye yanıt verdi. Yeniden meteliklerini saymaya başlamıştı. - Gazetenize bir duyuru vermek... Memur: - İzin veriniz, diyerek onun sözünü kesti; biraz beklemenizi dileyeceğim. Sağ eliyle bir kâğıda bir rakam yazıyor, sol eliyle de abaküsten iki yuvarlağı öbür yana geçiriyordu. Giysisi kordonlu, temiz pak, bu durumu uzun süreden beri kibar bir ailede hizmet ettiğinin kanıtı olan bir uşak, elinde bir pusula, masanın önünde duruyor, inceliğini göstermek için fırsat kolluyordu. - Emin olun, efendim, dedi, bu ufacık köpek sekiz grivnik (4) etmez. Ben sekiz kapik bile vermem. Ama, bizim kontes bayılır, günahı boynuna, bu köpeğe bayılır! Baksanıza, söz verdi, kim bulup getirirse yüz ruble ödül verecek. Aramızda kalsın, bu insanların zevkleri de hiç birbirine uymuyor. Anlarım, insan meraklı olur da beş yüz ruble verir, bin ruble bile verir, bir tazı ya da bir fino köpeği alır. Ama güzel bir köpektir; değer. Ağır başlı memur bütün bunları ciddî bir yüzle dinliyordu. Bir yandan da gazeteye gelen duyuruların harflerini saymakla uğraşıyordu. Yanda, ellerinde pusulalar, yaşlı kadınlardan; işyerlerinin adamlarından, kapıcılarından oluşmuş bir kalabalık bekliyordu. Pusulalarda duyurular vardı. Birinde tokgözlü bir arabacı kirayla çalışmaya gönderiliyor; bir başkasında 1814'te Paris'ten gelmiş ve az kullanılmış bir arabanın satılığa çıkarıldığından söz ediliyordu. On dokuz yaşında, çamaşırcılıktan çok iyi anlar, aynı zamanda elinden her iş gelir bir kız, köle olarak kiraya veriliyor. Bir tek yayı kırık, ama dayanıklı bir araba satılıyor; 17 yaşında, boz benekli, genç bir ata alıcı aranıyor, Londra'dan yeni gelmiş taze şalgam ve turp tohumu bulunduğu duyuruluyor; her türlü eklentisiyle [müştemilatıyla] birlikte satışa çıkarılan bir yazlık evin övgüsü yapılıyordu. Evin eklentileri iki ahırdan, bir de ileride, güzel bir çam ve kayın ormanı durumuna getirilebilecek bir arsadan oluşuyordu. Bir başka duyuruda, bir kimse, eski kundura pençeleri satmak istediğini bildiriyor, isteklilerin akşamın sekizinden sabahın üçüne dek başvurmaları gerektiğini söylüyordu. Kalabalığın beklediği oda küçüktü; havası da iyice bozulmuştu; ama Kovalev hiçbir şey duymuyordu; çünkü yüzü bir mendille örtülüydü; burnu da, Tanrı bilir neredeydi. Beklemekten sabrı tükenmişti, dayanamadı: - İzin buyurursanız, efendim, isteğimi sunayım, dedi... İşim pek İvedi de... - Şimdi! Şimdi!.. İki ruble, üç kopek!.. Bir dakika!.. Bir ruble, altmış dört kopek! Kıranta memur, sonunda, kadınların, kapıcıların pusulalarından başını kaldırabildi. Kovalev'e dönerek: "Buyurun!"' dedi. - Sizden ricam... Bir dalavere oldu; nasıl söylesem? Bir dolandırıcılık! Nasıl olduğunu şu ana dek anlayamadım. Sizden ricam, bunu gazetenize yazmanız. O haydudu bana kim bulur getirirse iyi bir ödül vereceğim. - Lütfen adınızı söyler misiniz? - Aman, aman, sakın ha! Adım da ne olacakmış? Hem adımı söyleyemem ki. Bir sürü tanıdığım var; Bayan Çentareva bir Danıştay üyesinin karısıdır; sonra, Bayan Pelagya Grigoriyevna Podtoçina, yüksek rütbeli bir subayın ailesidir. Ya duyuverirlerse? Aman, Tanrı korusun! Siz yalnızca, "Bir şube müdür yardımcısı" diye yazın, ya da, daha iyisi, "bir binbaşı" deyin. - Yani, uşağınız mı kaçtı? - Hangi uşağım? Keşke uşağım olsa! Giden, burun!.. Burun!.. - Ya! Amma da şaşırtıcı bir ad? Peki, bu Bay Burun sizi çok mu dolandırdı da gitti? - Burun! Ne olduğunu gene anlamadınız ki! Benim burnum, kendi burnum. Yitti; nerde, bilmiyorum. Şeytanın bana ettiği bir iş bu! - Ama nasıl yitti? Söylediklerinizden pek bir şey anlamıyorum. - Nasıl yittiğini anlatamayacağım. Yalnızca, önemli olan şu ki, burnum, Danıştay üyesi kılığında, şu anda kentte dolaşıyor. Size duyuru vermek isteyişim de bu yüzden. Kim görürse yakalayıp, en kısa zamanda bana getirmesini istiyorum. Bu kadar görünen bir organım eksik olarak nasıl yaşayabilirim? Bir ayak parmağı gibi de değil ki!.. Öyle birşey olsa kabul! Ayakkabının içinde ne olduğunu kimse görmez. Her perşembe kendisini ziyarete gittiğim bir hanımefendi vardır; bir Danıştay üyesinin karısıdır; Bayan Çehtareva. Yine, görüştüğüm bir bayan daha vardır: Bayan Pelagya Grigoriyevna Podtoçina: yüksek rütbeli bir subayın ailesidir; çok güzel bir kızı vardır. Ayrıca birçok kibar aileye daha girer çıkarım; siz söyleyin, ne yaparım ben şimdi? Bu durumumla, ötede beride, nasıl görünürüm? Memur dudaklarını büzdü: düşünüyordu. Uzun süre sustuktan sonra, sonunda: - Hayır, dedi, böyle bir duyuruyu gazeteye koyamam. - Nasıl hayır?.. Niçin koyamazsınız? - Çünkü böyle bir duyuru bir gazetenin ününü sarsabilir. Öyle her önüne gelen, burnunun yittiğini yazdırmaya kalkacak olursa işin sonu nereye varır? Aslında gazetelerde bir sürü saçma sapan yazılar çıktığından söz edip duruyorlar. - Neden saçma sapan oluyormuş? Bu işte saçmaya benzer bir şey göremiyorum! - Siz öyle düşünüyorsunuz; ama bakın, geçen hafta bir olay oldu. Bir yüksek kişi geldi; tıpkı bugün sizin geldiğiniz gibi; elinde de, duyurulmak üzere, bir kâğıt. Duyuru ücreti de, iki ruble yetmiş üç kopek tutmuştu. Yazı şöyleydi: siyah tüylü bir fino köpeği yitti. Olur a, köpek bu! Yiter yiter... Ama, en sonunda altından ne çıktı, biliyor musunuz? Meğer iş bir maskaralıktan başka bir şey değilmiş; o fino köpeği dediği de, bilmem hangi kuruluşta vezne memuruymuş. - Ama; benim size verdiğim duyuru bir fino köpeği hakkında değil ki; öz be öz kendi burnum hakkında; yani, dolayısıyla, kendi hakkımda. - Hayır! Böyle bir duyuruyu yayınlayamam. - Peki, ya benim burnum gerçekten yittiyse? - Olabilir, ama o hekimin bileceği iş. Söylediklerine göre uzman insanlar varmış; sanırım, size pek güzel bir burun yapacaklardır. Hem, ben öyle sanıyorum ki, siz şakacı bir kimsesiniz; insanlara takılmaktan pek hoşlanıyorsunuz. - Değil, vallahi değil! Neyin üstüne isterseniz ant içeyim. İzin buyurun, iş bu duruma geldi; o zaman göstereyim size. Memur biraz enfiye çekti: - Zahmet etmeyin, dedi. Sonra, meraklı bir davranışla ekledi: - Bununla birlikte, zahmet olmazsa, ben çok hoşnut olurum görmekten. Müdür yardımcısı, yüzündeki mendili çekti. Memur: - Vallahi, dedi, şaşılacak bir şey. Yeri, dümdüz; kaymak gibi, evet, dümdüz; inanılmayacak derecede düz. - Ya! Gördünüz mü? Hâlâ direnecek misiniz? Benim duyurumu yayımlamamanın olanaksız olduğunu siz de anladınız, değil mi? Size bundan dolayı özellikle minnet duyacağım. Ayrıca, bu olayın, bana, sizinle tanışmak onurunu bağışlamış olmasından da çok hoşnutum. Kovalev, bu kez aşağıdan almaya karar vermişti. Bu niyeti sözlerinden de anlaşılıyor ya... Memur: - Bu duyuruyu yayımlamak, işin doğrusu, önemsiz bir şey. Yalnızca, sizin bundan büyük bir yararınız olacağını sanmıyorum. Siz bu işi kalemi güçlü bir insana verseniz de o bunu doğal bir olaymış gibi yazsa: sonra örneğin, Kuzey Arısı dergisinde (burada biraz enfiye daha çekti) bu makaleyi yayımlasa! Hem gençlik yararlanır, (burada da hapşırdı) hem halk ilgiyle okur. Müdür yardımcısı, umutsuz bir durumda, gözlerini, masanın üzerinde duran bir gazetenin alt yanına eğdi. O kısımda tiyatro haberleri vardı. Yüzü gülmeye başladı. Gazetede bir kadın sahne sanatçısının adını okumuştu. Güzel bir kadındı. Elini cebine soktu, mavi bir kâğıt para araştırmaya başladı. O parayla gidilince tiyatroya, kalburüstü kimselerin oturduğu koltuklarda oturulurdu. Fakat burnunu anımsar anımsamaz bütün düşlemleri darmadağın oldu. Kovalev'in bu acıklı durumuna memur da üzülüyor gibiydi. Bu ortaklığın onun derdini biraz olsun hafifleteceğini düşünerek birkaç söz söylemek istedi: "Başınıza böyle bir iş gelmiş olmasına cidden üzüldüm. Biraz enfiye çekmez misiniz? Hem başınızın ağrısını giderir, hem de üzüntünüzü dağıtır; aynı zamanda, basur memesine karşı da iyi bir ilaçtır". Bunları söyleyen memur, Kovalev'e bir tabaka uzatmıştı. Üstelik tabakanın kapağında şapkalı bir kadın resmi vardı. Memurun bu düşüncesiz davranışı karşısında sabrı tükenen Kovalev, öfkeyle: - Anlamıyorum, dedi, nasıl hâlâ işin alayında olabiliyorsunuz? Görmüyor musunuz ki, enfiye çekebilmek için gerekli olan şey yok bende? Yerin dibine geçsin enfiyeniz! Değil sizin kötü enfiyeniz, enfiyelerin şâhı olsa gözümde yok. Bunları söyledikten sonra, sinirleri bozulmuş olarak, gazete yönetim yerinden çıktı; polis komiserliğine doğru yolu tuttu. Kovalev tam komiserin uykuya yatmak üzere olduğu bir sırada vardı karakola. Uzanan komiser, esneyerek, "Şöyle tadını çıkara çıkara, iki saatçik olsun bir uyku çekeyim," diyordu. Müdür yardımcısının zamansız geldiği besbelliydi. Polis komiseri sanatlı şeylere olsun, el sanatı ürünlerine olsun, çok meraklıydı. Ama hazinenin yapıtı olan papelleri hepsine yeğlerdi. "Öyle bir şey ki..." derdi, "... daha iyisi can sağlığı. Ne ekmek ister, ne su. Yer tutmaz, cebe girer; yere düşse kırılmaz.'' Kovalev'i çok yavan karşıladı. Ufak yollu da dokundurdu. Yemek üstüne incelemeye başlamanın zamansız bir iş olacağını, doğanın bile öyle buyurduğunu, tok karnına biraz dinlenmenin gerekli bir şey olduğunu, (Kovalev, polis komiserinin, filozofların özdeyişlerine pek yabancı olmadığını görebilmişti) namuslu bir insanın böyle zamanlarda burnunu yitirmeyeceğini, açıktan açığa duyumsattı. Komiserin sözleri bizim kahramana pek dokundu. Unutmamak gerek ki, Kovalev çok alıngan bir insandı. Kişiliğine yapılan her türlü saygısızlığı hoş görebilirdi, ama toplumsal konuma ya da rütbeye karşı saygısızlık edeni dünyada bağışlamazdı. Örneğin tiyatro yapıtlarında küçük rütbeli subaylar hakkında ileri geri sözler söylenmesini kendi kendine uygun bulabiliyordu da, büyük rütbeli subaylara dil uzatmalarına asla dayanamıyordu. Komiserin onu böyle karşılaması öyle ağırına gitti ki, kendisini tutamadı; kafasını salladı; elini uzatarak, kurumlu bir tavırla: - Bu saldırgan sözlerinizden sonra, ekleyecek hiçbir şeyim kalmıyor, dedi; hemen çıktı. Bütün ağırlığını bacaklarında duyarak, evine döndü. Gece oluyordu. Evi bütün bu tatsız olaylardan sonra ona son derece pis, son derece iç kapayıcı göründü. Kapıdan içeri girer girmez uşağı İvan'la karşılaştı. Uşak, eski zaman derisinden yapılmış minderin üstüne sırtüstü uzanmış, boyuna tavana tükürüyor, büyük bir ustalıkla da hep aynı yere nişan alıyordu. Bu terbiyesizce davranış Kovalev'i büsbütün çileden çıkardı. Şapkasıyla uşağın alnına vurarak, "Sen hep böyle aptalca işlerle uğraşadur," dedi. İvan bir hamlede yerinden sıçradı; telâşla efendisinin paltosunu çıkarmaya koyuldu. Binbaşı, yorgun, üzüntülü bir durumda odasına girdi; kendisini bir koltuğun üzerine attı; derin derin birkaç soluk aldıktan sonra: - Ey tanrım! dedi; nedir bu talihsizlik? Elim olmayabilirdi, ayağım olmayabilirdi; kulağım olmayabilirdi; ama bunların hepsi, bugünkü durumumdan bin kez daha iyidir. Burunsuz bir adam! Ne demek bu? Ne kuş, ne deve. Burnumu bir savaşta, bir düelloda falan yitirmiş olsam, ya da kendim yitirsem yüreğim yanmayacak. Ama değil! Bir hiç uğruna! Hem de nasıl? Bedava! Bir kopeklik bile çıkarım olmadan. - Düşündü - ama, hayır, olamaz! Bir burnun böyle düşmesi olmayacak şey. Ne türlü düşünürsen düşün, olmayacak şey! Kesinlikle düş görüyorum; ya da bir düşlem bu. Belki de, yanlışlıkla su içiyorum diye tıraş olduktan sonra yüzüme sürdüğüm alkolü içtim. Bu İvan sersemi kaldırmayı unutmuş olacak. Ben de olduğu gibi diktim sanırım. Binbaşı, sarhoş olmadığına iyice inanmak için bir yerini çimdikledi; ama o denli canı yanmıştı ki, kendisini tutamayıp bir çığlık attı. Çimdiğin acısı, düş görmediğini, sarhoş olmadığını, ona gereğinden daha iyi kanıtlamıştı. Usulca aynaya yaklaştı. Yavaş yavaş gözlerini kaydırmaya başladı. Belki de burnunu yerinde görecekti. Ama birden bire hızla geri döndü, "Aman Tanrım, ne maskara surat!" diye bağırmaktan da kendini alamadı. Akıl sır erecek şey değildi. Bir düğme olsa yitirilen ya da bir gümüş kaşık ya da bir saat ya da bunlara benzer başka bir şey, ne ise! Ama burun!.. Peki, kim aldı?.. Üstüne üstelik, kendi evinde! Kovalev, teker teker bütün olasılıkları gözden geçirdi. Akla en yakın geleni, bu işin, o yüksek rütbeli subay karısının, Bayan Podtoçina'nın başının altından çıkmış olmasıydı. Kızını Kovalev'e yamamak istiyordu. Kovalev de kızla cilveleşmekten hoşlanıyordu. Fakat işin son aşamaya yaklaştığını görür görmez yan çizmeye başlıyordu. Hanımefendi niyetini biraz daha açığa vurunca da bütün bütün kendisini geri çekiyor, tatlı tarafından tutturarak henüz genç olduğunu söylüyor, görevinde yükselmek, seçkinleşebilmek için daha beş yıl kadar beklemesi gerektiğini, o zaman da ancak kırk iki yaşında olacağını ekliyordu. O yüksek rütbeli subayın karısı, belki de, bunun acısını çıkarmak için Kovalev'e bir kötülük etmek istemiş, bu kötülüğü yapmak üzere de parayla büyücü karılar tutmuştu. Çünkü burnun kesilmiş olabileceğini düşünmek olanaksız bir şeydi. Odasına kimse girmemişti. Berber İvan Yakovleviç de kendisini ta çarşamba günü traş etmişti. O gün akşama dek burnu yerindeydi; ertesi perşembe günü de. Pek iyi anımsıyordu, bundan yana en küçük bir kuşkusu yoktu; hem, bir yara kısa zamanda kapanmaz, böyle kaymak gibi dümdüz bir duruma gelmezdi. Kafasında birtakım tasarılar geliştirdi: Bayan Podtoçina'yı mahkemeye verecek, belki de kendisine gidip çok aşağılayıcı bir davranışta bulunacaktı. O sırada kapının aralıklarından süzülen bir ışık bütün düşüncelerini yarım bıraktı. Demek ki, İvan dışardaki mumu yakmıştı. Biraz sonra İvan, elinde şamdan, içeriye girdi. Oda birdenbire aydınlanmıştı. Kovalev'in ilk devinimi, mendilini alıp henüz düne kadar burnu bulunan yeri örtmek oldu. Tek bu alık uşak, efendisini bu kadar şaşırtıcı bir durumda görüp şaşkınlıktan ağzını bir karış açmasın. İvan daha odasına dönmemişti, dışarda yabancı bir ses işitildi. Biri, "Müdür yardımcısı Kovalev burada mı oturuyor?" diye soruyordu. Kovalev, kapıyı açmak üzere telaşla yerinden fırladı: - Buyurun, diye bağırdı, Binbaşı Kovalev burada. İçeriye, favorileri ne fazla açık, ne fazla koyu, yuvarlak yüzlü, alımlı bir polis memuru girdi; o hani, bu öykünün başında, İsakiyev Köprüsü'nde gördüğümüz polis memuru. - Efendim, burnunuzu yitirdiniz mi? - Evet, doğru! - Bulundu da. Kovalev: - Ne söylüyorsunuz? diye bağırdı. Sevinçten dili tutulmuştu. Dudakları, yüzü, şamdanın titrek ışığında pırıl pırıl, önünde duran polise baktı; sonunda: - Peki, nasıl? diyebildi. - Tuhaf bir raslantıyla! O kaçarken yolda yakalandı. Posta arabasına yerleşmişti bile; niyeti Riga'ya kaçmaktı. Pasaportu epey bir zaman önce, bir memurun adına hazırlanmıştı. En tuhafı da onu bir beyefendi sandım. Bereket versin, gözümde gözlüğüm vardı. Onun bir burun olduğunu hemen anladım. Bendeniz miyopumdur da. Örneğin önümde duruyorsunuz, değil mi, yalnızca yüzünüzü görebilirim. O yüzün üstünde ne var? Burun mu? Sakal mı? Hiçbirini ayrımsayamam. Kaynanam da, yani karımın annesi, o da öyledir; hiçbir şey görmez. Kovalev'in aklı başında değildi. - Nerede şimdi? dedi, nerede? Hemen koşup gideyim. - Telaş buyurmayın! Size gerekli olacağını düşünerek yanımda getirdim. Gariptir, bütün iş Vosnoçenski Sokağı'nda berberlik eden bir haydudun elinin altından çıkıyor, kendisi de şu anda tutukevinde. Sarhoşluğundan ve hırsızlığından epeydir kuşkulanıyordum. Üç gün önce de bir dükkândan bir düzine düğme aşırdı. Ama merak etmeyin, burnunuz sağlamdır; hiçbir yerine bir şey olmadı. Polis memuru, bu sözleri söyleyerek, elini cebine daldırdı; oradan, bir kâğıt parçasına sarılmış olan burnu çıkardı. Kovalev: - Evet, o! diye haykırdı, ta kendisi! Sizi bir çay içmeye çağırsam, kabul buyurmaz mısınız? - Bu büyük dostluğunuzdan dolayı size son derece minnettarım. Ama şu anda olmaz. Buradan çıktıktan sonra bir ıslahevine gitmek zorundayım... Şu son günlerde de yaşam nasıl pahalılaştı. Yanımda da kaynanam var, yani karımın annesi; aynı zamanda çocuklarım da var. Büyüdükleri zaman adam olacak gibi görünüyor; akıllı oğlan; gel gelelim okutup büyütmek için param yok. Memur gittikten sonra, Binbaşı, tanımlanamaz bir ruh durumu içinde, birkaç dakika kıpırdamadı. Neden sonra, o da güç belâ, görmeye, duyumsamaya başladı. Birden bire gelen mutluluk onu işte bu duruma sokmuştu. Sonunda, korka korka, bulup getirdikleri burnunu iki avucuna aldı; bir daha, dikkatle baktı. - Evet, o! Tastamam kendi burnum! diyordu. İşte sol yanında da dün gece ortaya çıkan sivilce... Kovalev, sevincinden nerdeyse gülecekti. Ama bu dünyada hiçbir şey sürekli değil; bu nedenle de neşe, ikinci dakikada, birincidekinden farklıdır; üçüncüde bir derece daha zayıflar, sonunda bütün bütün yok olur, eski durumumuza döneriz; suda genişleyen halkaların, sonunda suyun yüzeyiyle bir olup yitmesi gibi. Kovalev düşünmeye başladı. Sorun henüz tümüyle bitmemişti. Gerçi burnu bulunmuştu, ama şimdi, bir de onu yerine yapıştırmak vardı. - Ya tutmayıverirse? Bunu düşünür düşünmez, benzi kül gibi oldu. Anlatılmaz bir korku içinde, masaya atıldı, aynayı aldı. Burnu çarpık yapıştırmamalıydı. Elleri tir tir titriyordu. Özene bezene burnu eski yerine yerleştirdi. Felaket! Tutmuyordu!.. Ağzına götürdü, Hohlayıp soluğuyla ısıttı, ondan sonra, iki yanağının arasındaki düzlük yere yeniden yerleştirdi. Boşuna! Hiçbir şey işe yaramıyordu. "Ee! Tutsana be baş belası!" dedi. Burun tahtadan gibiydi; masanın üstüne düştü, mantar sesine benzer tok bir ses çıkardı. Kovalev'in yüzü sinirli sinirli kırıştı. Canı sıkılarak, "Hiç mi tutmayacak acaba!" dedi. Burnunu birkaç kez yerine götürdü, ama bütün çabaları boşa çıktı. Kovalev, İvan'ı çağırdı, aynı yapının en güzel dairesi olan birinci katta oturan doktora gitmesini söyledi. Doktor, zarif, yakışıklı bir adamdı. Pomatlı favorileri, genç ve dinç bir karısı vardı. Her sabah elma yer, ağzını da görülmemiş derecede temiz tutardı. Sabahları üç çeyrek saat suyla çalkalar, beş çeşit fırçayla dişlerini ovardı. Doktor hemen biraz sonra göründü. Bu yıkımın başına ne zaman geldiğini sorduktan sonra, Kovalev'in çenesinden tuttu; başparmağıyla, burnu yerine bastı. Öyle ki, Kovalev'in başı hızla geri gitti, kafasının arkası duvara çarptı. Doktor, "Zarar yok!!" dedikten sonra kafasını duvardan ayırdı, önce biraz sağa çevirmesini rica etti; sonra, burun yerine dokunarak; "Hımm!" dedi. Başını bir de sola çevirmesini söyledi, bir daha dokundu, yine; "Hımm"! dedi, sonra bir fiske vurdu. Kovalev kafasını, dişlerine bakılacak bir beygir gibi, geri çekti. Doktor o incelemeyi de bitirdikten sonra başını sallayarak, dedi ki: - Hayır! olanaksız! Bu durumda kalmanız en iyisi, çünkü daha kötü olabilir. kuşkusuz, bu burun yerine takılabilir; isterseniz şimdi, hemen takayım. Ama inanın, daha kötü olacak. - İyi! Ama böyle burunsuz ne yaparım? Bundan daha kötüsü olamaz ki! Siz bunun ne demek olduğunu bilmiyorsunuz. Bu maskara gibi suratla kimin karşısına çıkabilirim? Bir sürü tanınmış dostum var; bugün bile, iki eve, akşam ziyaretine gitmem gerekiyor. Birçok insan tanır beni. Örneğin, Danıştay üyesi Çehtarev'in karısı, sonra Bayan Podtoçina, yüksek rütbeli bir subayın ailesi; gerçi bu olaydan sonra kendisiyle daha çok polis aracılığıyla görüşeceğim, ama... Kovalev sanki yalvarıyordu: - Tanrı aşkına! Nasıl olursa olsun, pek yakışmasa bile zararı yok, yeter ki, tutsun. Ara sıra, düşecek gibi olduğu zamanlar, elimle hafifçe bastırmaya da razıyım. Dans falan da etmem zâten. Bunun için düşmesinden korkum yok. Vizite ücretine gelince elimden geldiği kadar sizi hoşnut etmeye çalışırım. - Yoo! Kesinlikle! Ben para canlısı bir adam değilim. Bu benim yöntemime, sanatıma aykırıdır. -Doktor ne hızlı konuşuyordu, ne yavaş; ama sözleri öyle bir inandırıcıydı ki!- vizite ücreti olarak ufak bir şey alırım; o da müşterilerimi kırmamak için. Burnunuzu da yapıştırabilirim; ama, vallahi, inanmıyorsanız ant içeyim, daha çirkin olacak. Olduğu gibi bırakın, daha iyi. Bol bol soğuk suyla yıkayın. Burunsuz olarak da, burunluymuş gibi rahat edeceksiniz. Yalnızca, size başka bir şey salık verebilirim. Burnunuzu biraz ispirtoyla birlikte bir kaba koyun; ya da daha iyisi, bir kavanoza iki çorba kaşığı votkayla biraz sıcak sirke... Çok para kazanacaksınız. Çok para istemezseniz, burnunuzu ben bile satın alabilirim. Kovalev, umutsuz bir durumda: - Hayır! Hayır! Bu türlü para kazanmak istemiyorum. Satmayacağım. Yitip gitsin daha iyi. - Bağışlayın, dedi doktor; size yararlı olmak isterdim... Ama ne yapalım? Gördünüz, elimden geleni yaptım. Doktor, işte böyle söyleyerek, soylu bir tavırla dışarı çıktı. Kovalev onun yüzüne bile bakmadı. Bitkin ve perişan bir durumdaydı, doktorun siyah frakının kollarından sarkan, gömleğinin kar gibi beyaz, tertemiz kollarından başka bir şeyin ayrımına varamamıştı. Ertesi gün Bayan Podtoçina'ya bir mektup yazmaya karar verdi; dava sorunu için değil de, önerisine gönül hoşluğuyla razı olacak mı, olmayacak mı, bunu anlamak için. İşte mektup: "Sayın Bayan Aleksandra Grigorievna, Şu şaşırtıcı davranışınıza bir anlam veremiyorum doğrusu. Böyle davranmakla elinize bir şey geçeceğini ve beni kızınızla evlenmek zorunda bırakacağınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Baş dalavereci rolünü oynadığınız burun oyununun şu anda bizce tümüyle aydınlanmış bulunduğundan emin olabilirsiniz. Hiç beklenmedik bir zamanda yerinden ayrılışı, kaçışı, kılık değiştirip bir memur kimliğine bürünmesi ve sonunda, gene kendi görünüşüyle ortaya çıkması, sizin ya da paranızla tutulmuş bazı kimselerin, cidden çok namusluca yaptıkları sihirbazlıklardan başka bir şey değildir. Söz konusu burun, bugün akşama dek yerine yerleştirilmezse, yasal yollara başvurmak zorunda kalacağımı önceden haber vermeyi kendime bir görev saydım. Yeri gelmişken, saygılarımı sunmakla onur duyarım. Hizmetkârınız, Platon Kovalev" "Sayın Bay Platon Kovalev, Mektubunuz beni pek şaşırttı. Doğrusu ya bu denli haksız saldırılarınıza hedef olacağımı hiç sanmıyordum. Size önceden bildireyim ki, sözünü ettiğiniz kimseyi, ne kendi kılığıyla, ne de kılık değiştirmiş olarak, hiçbir nedenle evime kabul etmiş değilim. Evime yalnızca Filip İvanoviç Potançikov geldi. Doğru; ama bundan ne çıkar? O kızımla evlenmek istedi; davranışları kibar, ahlakı temiz, çok bilgili bir adamdır, ama gene de ben kendisine bu konuda hiçbir umut vermedim. Bir de burnunuzdan söz ediyorsunuz. Bununla burnunuza karşı gülmek niyetinde olduğumu söylüyorsanız, yani size usulen bir ret yanıtı vereceğimi ileri sürmek istiyorsanız, bu sözünüze ayrıca şaşarım. Çünkü ben tümüyle tersini düşünüyorum. Böyle olduğunu siz de bilirsiniz. Kızımla yasal yolla evlenmek istiyorsanız sizi hemen sevindirmeye hazırım. Bu her zaman için, benim de en büyük isteğimdir. Her zaman emrinize hazır olduğumu bildirmekle onur duyarım. Aleksandra Podtoçina" Kovalev, mektubu okuduktan sonra: - Hayır! Bu işte onun hiçbir suçu yok, dedi. Bu mektubu yazan insan öyle bir suç işlemiş olamaz. Binbaşı bu türlü işlerin ustasıydı; Kafkasya'dayken onu birçok kez araştırma yapmaya göndermişlerdi. - Peki bu durumda, diyordu, böyle bir şey nasıl oluyor, niçin oluyor? Hey Tanrım! Kolları yanına düştü. Bu arada, bütün kent, şaşırtıcı olayın dedikodusuyla çalkalanıyordu. Öyküyü, en ufak ayrıntısına varıncaya dek, mal bulmuş mağribi gibi, şişire şişire anlatıyorlardı. Aslında, o zamanın kafaları bu türlü olağanüstü şeylere inanırlardı. Bir süre önce de halkı bir manyetizma merakıdır sarmıştı. Konuşennaya Sokağı'nda dans eden sandalyelerin öyküsü üzerinden henüz çok zaman geçmemişti. Bundan dolayı müdür yardımcısı Kovalev'in burnunun saat üç sularında, Nevski Caddesi'nde dolaştığı konusunda anlatılan öykülere şaşmamalıdır. Meraklılar, akın akın, burnu görmeye gidiyorlardı. Biri, burnun Yunker mağazasında olduğuna antlar içti; onun üzerine halk mağazaya öyle bir saldırdı, mağazanın önü öyle bir kalabalıkla doldu ki, polis, güvenliği sağlamak için, işe karışmak zorunda kaldı. Geceleri, tiyatroların dağılma zamanlarında, çeşitli şekerlemeler, çörekler satan ve işini çok iyi bilen kibar kılıklı, favorili bir esnaf, mağazanın karşısına sağlam tahtadan, kat kat, sıralar yaptı. Meraklılar seksener kopek vererek bunun üzerine çıkıp burnu oradan seyredeceklerdi. Emekli bir albay sabahleyin erkenden evinden çıktı, burnu görmek üzere buraya geldi. İtile kakıla kalabalığın içine sokuldu; ama, mağazanın penceresinde, burun yerine yünden yapılmış sıradan bir gömlekle taş basması bir resimden başka hiçbir şey göremeyince pek öfkelendi. Resimde çorabını çeken bir genç kız vardı. Bir de, sırtında önü açık bir yelek, ufacık sakallı gençten bir bey, bir ağacın tepesinden kıza bakıyordu. Resim oraya asılalı on yıldan çok olmuştu. Albay, "Bu halkı da bu kadar zırva, bu kadar budalaca martavallarla nasıl böyle coşturuyorlar?" diye söylene söylene geri döndü. Derken bir gürültü koptu. Kovalev binbaşının burnu görünmüştü. Ama Nevski Caddesi'nde değil de Tavride Bahçesi'nde. Zaten çoktan beri orada olduğunu söylüyorlardı. Husrev Mirza bile, burada oturduğu zaman bu şaşırtıcı doğa oyunu karşısında şaşkınlıktan şaşkınlığa düşüyordu. Tıp Akademisi öğrencilerinden birkaçı, oraya inceleme yapmaya gitmişlerdi. Yüksek tabakadan bir hanımefendi, bahçenin yöneticisine özel bir mektup yazmış, kendisinden, çocuklarına bu az görülür olayı göstermesini, ahlaksal açıklamalar yapmasını rica etmişti. Bu olaylar kibar takımını epey oyaladı. Öykü dağarcıklarını tümüyle boşaltmış ve toplantıları hiç kaçırmayan kibar beyler, bayanlarını hep bu konudan söz ederek güldürürlerdi. Öte yandan da, düşünen, aklı başında insanlardan, küçük bir kalabalık pek hoşnut görünmüyordu. Bir efendi, öfkeli öfkeli, bu uygarlık yüzyılında, bu türlü saçmaların, bu anlamsız uydurmaların yayılmasına, hükümetin bu konudaki ilgisizliğine şaşıyordu. Bu efendi, besbelli, hükümetin bütün işlere el koymasını isteyen kalabalıktan olmalıydı. Hani karıyla koca arasındaki günlük kavgalara dek. Ondan sonra... Ama öykü burada, yeniden, kalın bir bulut tabakasıyla kapanır. Bundan sonra ne olduğu konusunda da hiçbir şey bilinmez. III Şu dünyada ne olmadık şeyler olur! Olaylar da, çoğu zaman, inanılacak gibi değildir. O, Danıştay Üyesi kılığında gezen, kentte bunca gürültüye yol açan burun, sonunda, nasıl oldu bilinmez, eski yerine döndü. Yani Binbaşı Kovalev'in iki yanağının tam orta yerine. Bu, 7 Nisan'da oldu. Kovalev, sabahleyin uyanıp da aynaya şöylesine bir bakınca burnunu yerinde gördü. Elini götürdü; işte, tastamam kendi burnuydu. "Yaşasın!" diye bağırdı; nerdeyse, odanın içinde, sevinçten yalınayak, oynayıp zıplamaya başlayacaktı; ama İvan'ın gelmesi buna engel oldu. İvan'dan, yüzünü yıkamak için, su istedi. Yıkandıktan sonra gene aynaya baktı. - Burun yerindeydi. Bir peşkirle kurulandı, yeniden aynaya baktı. - Burun gene yerindeydi. - Bak bakalım İvan, dedi, burnumun üstünde sivilcemsi bir şey var sanırım. Bir yandan da şöyle düşünüyordu: "Ya şimdi İvan bana, 'Hayır, efendim, yalnızca sivilce değil, burnunuz da yok!' deyiverirse?" Ama İvan: - Hayır, sivilce falan hiçbir şey yok. Burnunuz sapasağlam; diye yanıt verdi. Binbaşı, "Güzeel!" dedi; ondan sonra parmağını şaklattı. O sırada, kapıdan süt dökmüş kedi gibi, korka korka, berber İvan Yakovleviç göründü. Kovalev, ta uzaktan: - Çabuk söyle, diye bağırdı, ellerin temiz mi? - Temiz. - Atıyorsun! - Vallahi temiz, efendim! - Peki! Haydi bakalım. Kovalev oturdu. İvan Yakovleviç onun boynuna bir peşkir iliştirdi; bir anda bütün sakalıyla yüzünün bir kısmını tüccar düğünlerinde sunulan kremaya benzer sabun köpüğü içinde bıraktı. Yakovleviç, burnu görünce kendi kendine, "Gördün mü?" dedi; sonra eğildi, sağdan soldan, bir güzel inceledi: "Bak hele!" dedi, "hiç belli değil!" Uzun uzadıya burnu seyretti. Sonunda, dikkatle, kolayca düşünebileceğiniz bir özenle ve iki parmağıyla, ucundan tutacak oldu. İvan Yakovleviç'in yöntemi böyleydi. Kovalev: - Yavaş ol! Yavaş! Dikkat et! diye bağırdı. İvan Yakovleviç'in eli yanına düştü. Başı döndü; öyle şaşırdı ki, bu derecesi hiç başına gelmemişti. Sonunda, usturayı özenle sakalın üzerinde yürütmeye başladı. Ama elini dayayacak bir burun olmadı mı, bu iş ne kadar güç oluyordu? Neyse; başparmağını kâh yüzüne, kâh alt çenesine bastırarak, zar zor, işini bitirdi. Her şey hazır olduktan sonra, Kovalev, çarçabuk giyindi, bir faytona atladı, doğru şekerlemeciye gitti. İçeriye girerken daha kapıdan bağırdı: - Garson! Bana bir fincan çikolata! Aynı zamanda da aynaya bakmayı unutmadı. Burnu yerindeydi. Döndü, göz ucuyla ve alaycı bir tavırla, biraz ötede oturan iki subayı süzdü. Birinin burnu yelek düğmesi kadar ya vardı, ya yoktu. Oradan çıkınca Bakanlık özel kalemi müdürlüğüne uğradı. Bir işi kovalıyordu. Vali yardımcılığına istekli olmuştu; vermezlerse, müdür yardımcılığına razıydı. Kabul salonuna girdiğinde, bir daha aynaya baktı; burnu hep yerindeydi. Ondan sonra gene bir müdür yardımcısı, yani gene binbaşı olan bir arkadaşını görmeye gitti. Bu adam çok alaycı bir arkadaştı. Onun şaka yollu sözlerine karşılık, Kovalev, hep, "Sen yok musun sen? Ne kâfir, şeysin!" derdi. Yolda yürürken düşünüyordu: "Şimdi binbaşı beni görür görmez kahkahayı basmazsa, her şey yerli yerinde demektir." Ama arkadaşı onu hiçbir şey yokmuş gibi karşıladı. Kovalev, "Çok iyi! Pek güzel! İşler yolunda!" diye düşündü. Yolda, kızıyla birlikte, o yüksek rütbeli subayın karısına, Bayan Podtoçina'ya rasladı. Önlerinde saygıyla eğildi. Onlar da ona neşeli sözlerle karşılık verdiler; demek ki, hiçbir eksiği yoktu. Epey konuştu. Sonra cebinden bir tabaka çıkardı - bu işi inadına yapıyordu-, burnunun iki deliğine de enfiye çekti. Kendi kendine şöyle diyordu: "Ah, kadın milleti! Namussuz millet! Haydi bakalım; almayacağım işte kızını. Öyle bedava yere par amour olmaz.'' Bu olaylardan sonra binbaşı Kovalev, Nevski Caddesi'nde, tiyatrolarda, her yerde sanki hiçbir şey olmamış gibi, dolaşıp duruyordu. Burnu da bir şey olmamış gibi hep yüzünde duruyor, bir zamanlar ayrılmış olduğunu belli etmiyordu. O günden sonra Kovalev'i hep neşeli gördüler. Yüzünde bir gülümseme, durmadan, bütün güzel kadınların peşinde dolaşıyordu. Bir kez, Gostine'deki dükkânlardan birinde nişan kordelesi alırken bile görüldü. Niçin alıyordu, anlayamadık. Çünkü kendisine nişan falan verilmiş değildi. Geniş imparatorluğumuzun kuzey başkentinde işte böyle bir öykü geçti. Ancak şimdi bu öyküyü yeniden düşününce, içinde olmayacak şeyler bulunduğunu görüyorum. Burnun yerinden ayrılması, böyle birçok yerde Danıştay Üyesi kılığında dolaşması, ne denli anlaşılmaz bir olay olursa olsun, o konu ayrı; ama Kovalev gazeteye bir burun için duyuru verilemeyeceğini nasıl anlamadı? Duyuru ücretlerinin yüksekliğinden söz etmek istemiyorum; o denli elisıkı bir insan değilim çünkü. Ama, bu işin yakışıksız, çirkin bir iş olduğunu nasıl anlayamadı. İyi ama, nasıl oluyor da burun pişmiş bir ekmeğin içinden çıkıyor, sonra nasıl oluyor da İvan Yakovleviç?.... Hayır, aklım ermez bu işe. Gerçekten, aklım ermez. Ama en çok şaştığım, en çok akıl erdiremediğim başka bir nokta da, yazarların bu türlü konuları alıp işlemeye kalkmaları. İnanın bana, bu açıklanamaz. Akıl erdiremiyorum. Önce, ülkenin bundan hiçbir yararı yok; sonra... Yararı gene yok. Ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum... Ama ne derseniz deyin, bazı noktalar... Öyle ya, hangi işin bir şaşırtıcı yönü yok! Gene de insan, biraz düşününce bu öyküde bir şeyler bulmuyor mu? Ne derlerse desinler, yeryüzünde bu türlü olaylar oluyor; binde bir, ama oluyor!..