4 Kasım 2015 Çarşamba

ezeli mağlup



                        
* Artık bugün kendimi Avrupalı, Batılı hissetmem gerekirdi; ama durum hiç de öyle değil. Epey ülke gördüğüm ve epey kitap okuduğum bir ömrün sonunda Rumen köylüsünün haklı olduğu sonucuna vardım. O hiçbir şeye inanmayan; insanın mahvolmuş olduğunu, yapacak bir şey kalmadığını düşünen ve kendini tarih tarafından ezilmiş hisseden köylünün... O kurbanlık ideolojisi, bugün benim de anlayışım oldu, tarih felsefem oldu. Gerçekten, bütün entellektüel birikimim hiçbir işe yaramadı!

* Bir kitabın hakikaten bir yara olması gerektiğine, okurun hayatını herhangi bir şekilde değiştirmesi gerektiğine inanıyorum. Benim kitap yazarkenki fikrim, birinin gözünü açmaktır, onu sopalamaktır. (...) Eğer kitaplarım soğuduğumda yazılmış olsalardı, tehlikeli olurdu bu. Ama ben soğuyunca bir şey yazamıyorum; durum ne olursa olsun, titreye titreye sakatlığının üzerine çıkan bir hasta gibiyim.

* Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada. 

* Zamanın bilincinde olmayanlar sıkılmaz; hayat ancak, geçen her anın bilincinde olunmazsa tahammül edilebilen bir şeydir; yoksa bizim için her şey berbat olur. Sıkıntı tecrübesi, azmış zamanın bilincidir.

* Aslında tek hakiki dünya, her şeyin mümkün olduğu, ama hiçbir şeyin fiiliyata geçmediği ilkel dünyadır.

* İnsanın trajedisi, bilgidir. Bir şeyin bilincine vardığım her sefer, onun duygusunun zayıfladığını daima fark etmişimdir. Bir kitaba verilmiş en güzel ad, bence “Bilinçli Olma Bedhbahtlığı”dır. Bunu yazan bir Alman, kitap iyi değil; ama adı, benim hayatımı özetleyen formül. Bütün yaşamım boyunca aşırı bilinçli olduğumu zannediyorum ve hayatımın trajedisini oluşturan da bu.

* Beni okuyan kimseler, beni bir nevi lüzum üzerine okuyorlar. Kabaca dile getirirsek, sorunları olan kimseler bunlar – aldığım mektuplardan görüyorum bunu. Bunlar depresyonlu, içi içini yiyen, saplantılı ve mutsuz kimseler. Ve onlar üsluba o kadar da dikkat etmezler. Benim dile getirdiğim şeylerde az ya da çok kendilerini buluyorlar.

* Sadece duygusal olan şeylerin gerçek olduğunu söyleyebilirim.

* Bazen Dostoyevski ve Shakespeare’den söz edilirken hangisinin en büyük olduğu sorulur, ama bunun hiçbir anlamı yoktur. Fakat Shakespeare’in ulaşmadığı sınırlara Dostoyevski’nin ulaşmış olduğu söylenebilir. Shakespeare çok daha şairdir, Dostoyevski ise öyle değildir. Ama Dostoyevski aklın sınırlarına kadar gitmiştir, en uç baş dönmesine kadar. Vecd içinde tanrısallığa bu sıçramayla çöküntüye kadar gitmiştir. Benim için en büyük yazardır; en derini ve her alanda, siyasette bile hemen hemen her şeyi anlamış olanıdır.

* Melankoli bir tür inceltilmiş can sıkıntısıdır, bu dünyaya ait olunmadığı duygusudur.

* Geceleyin başka bir insanızdır, tamamen kendimizizdir; aynen son zamanında ıstırap çeken ve köşeye sıkışmış Nietzche gibi. Nietzche, aslında her şeyin “çilelerimiz” tarafından kışkırtıldığının kanıtıdır.

* Kendimi Macbeth’le mukayese ediyorum, hiç kimseyi öldürmemiş olmama rağmen. Ama içsel olarak, onun yaşadığını yaşadım ve onun söylediklerini söyleyebilirdim. Megalomani nöbetlerimde onu intihalle suçluyorum.

* Bugün insan, artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış bir yazar; çizecek hiçbir şeyi kalmamış olan ve hiçbir şeyi ilginç bulmayan bir ressam gibi geliyor bana. Ruhu henüz tükenmemiştir, ama kendisi, kuvvetlerini bütünüyle yitirmeye çok yakındır.

* Bütün kitaplarım başarısız intiharlardır.


E. M. Cioran

Ezeli Mağlup (Söyleşiler), Metis Yayınları, 2007



bir rüyadan hareketle


kandil gecesi edilen intihar kabul olunur mu?
vardım secdeye ve böyle sordum kendime
azdık, çok az.

böyle böyle sorular sorardık kendimize
başbaşa kaldığımızda o büyük hareketsizlikte
yani gecede, orada hayvan gibi olan şeyle, başbaşa
ürperen yerlerimize sürdüğümüz merhem
bizi kuvveden fiile taşırdı

erkek arı her çiçekten bal almaya yazgılıdır
kanını devşirir, dölünü ve her nevden ilmini
şu yaz denilen acıtıcı zaman adasından
samatya bir uzak zamandır

erkek arı her çiçekten kâm almaya yazgılıdır
eğildim, vardım secdeye, parmaklarım tütün
kokuyordu
kendimden nefret ettim
kandil gecelerine, belli belirsiz bir huzura ait
ne varsa geçtim.
kendimi bütünlediğim o uçta
bunlarla oyalanamazdım ya, bu sorguyu aşan
sorgularla muhattap
olmayı kendime görev edindim.

oh ne âlâ! hay bin kunduz! ah min’el aşk!
bildim.
bildim olunamayacağını borges
bildim direnilemeyeceğini şu gidişatına şu karaşın
dünyanın
bildim imsakiyeler neden hep ekmek kokar
ıscak ve ıscak
salomon hangi isme tekabül eder
süleyman mı?
erkek arı çıplak
ve daltonesk
bahktin sarmış kitabını
mustafa karnavalesk
bildim, aşk, arı, merhem
rücu, aslına.
bizi kuvveden fiile taşırdı aslında.


ufuk akbal, sağcılık şiirleri


ben ölümü

Ben ölümü daha fazla bilirim ölülerden,
Ben canlılar içinden en canlısıyım.

Ben insanım, ben orta yerindeyim evrenin,
Ardımda – sayısız tekhücreliler,
Önümde sayısız yıldızlar.
Ben arasında bunların uzandım dosdoğru-
İki kıyıyı bağlayan deniz,
İki uzayı birleştiren köprü

Ben Nestor, vakanüvisi mezozoik çağın,
İleriki zamanların ben Yeremya’sı.
Tutarak ellerimde saati ve takvimi,
Geleceğe sürüklendim, sürüklendiğinde Rusya’nın,
Ve geçmişi ilençliyorum, yoksul bir çar gibi.

Ben ölümü daha fazla bilirim ölülerden,
Ben canlılar içinden en canlısıyım.
Ve – Tanrım benim – kelebeğin biri,
Bir kız çocuğu gibi alay ediyor benimle,
Altın yaldızlı bir ipek parçası gibi.



Arseni Tarkovski

2 Kasım 2015 Pazartesi

kapanmayan yara

 

N.'ye, sana yani, nasıl istersen, öyle

bir kez başlayandı bir kez yorulmayan
bir kez çaba bir kez hüsran
bir kez kömür taşıdı yüzü karalandı
bir kez şarap içti kalbi buğulandı
bir kezinde eli kanadı
bir kezinde yırtıldı gömleği arkadan
derin bir iç çekişti bir kezinde
ama hiç ama hiç anlatılmayan

Şimdi kalmalı biraz uzaktan çok ters bir açıyla
Senin için soyduğum elmayı hırlatan kamaşma
Biterken bir de avuçlarımda köpek dişleri
Dalaşı her yanıma saçarak biraz öfke biraz adalet
Buluşturan bizi ne tesadüf ne şaşılası ürperti
Bu gözlerinde büyüyen bu kaşlarına dek
Bu sert rüzgarın basamakları bu gıcırdayarak
Birlikte değil mi birlikte elele birden
Kapaklanıp düşerek büyük uçurumlar

Bizi sanki unutmuş gibi dışarıda süren
Bu fırtına
   bu dışarda hırpalayan
   bu dışarda tutan
       bu kaderi
   bu peki
   bu belki
   bu söylenti,
   bu kirliliği
Bu gürüldeyerek yanan soba bu kar tipi
Bu müthiş soğukluk günleri bu şaşkın adama
Bir kez bu tereddüt bir kez bu eşsiz oyun
Etimize işleyen bu şüphe ürkünç bu büyük korku

Bu masayı tartışalım istersen yahut bu şiiri
Bu ellerimizi birbirine yapışık
                          bu apayrı gözlerimizi
Aramızda ışıldayan bir kıvılcım mı
                 cızırdayarak sönen bir ateş mi
Tartışalım nedir sözgelimi bizi ayıran
   bu mesafe
   bu zaman
   bölüp parçalayan
Bir ses mi getiren bizi buraya bir sesle gidelim mi
Nereye gidelim mi göller nereye dağlar nereye
Nerededir seni öptüğüm gece
          seni kocaman kaptığım
                         seni ısırdığım
                                 kırdığım
Bunu tartışmayalım hiç ama bu kalplerimizi
Bu bizi dağıtan bizi toplayan
Bu şiir diyelim şimdi
   bu hiç sevmediğimizi
   bu görmediğimizi
   bu duymadığımızı anlatan
Bu bizi açan bizi kapatan
Ama hiç kapanmayan bu yara

yumuşak
dokunuyorum tenine pembelikler bırakarak
zamanın tozu
sıyrılınca açığa çıkan idrakin parmak izleri

Kendime döndüm bu elma dedim bırak bu açı iyi
Lütfen ama lütfen bunu bu kareyi lütfen hiç bozma
Bu gidişin ürpertisi işte bu gelişin ritmi
Yan yana usta ve uykusuz biri sen biri yine sen
İsim sayarken doksan dokuz elma soyarken sonsuz
Hem murat bu hiç uzak değil sadece murat işte
Basit bir istek hırçın bir arzu
Ne dersen de değişmez gerçeğin sert
Gerçeğin nedense öğrendikçe içe işleyen özü
Başı omzuna yaslanmış kollarında huzursuz
Şaşırır bir de ondan bu kusursuz şaşkınlık kalır
Bu kalır kalmaz mı kalır bu şerhler mi şehirler mi
Bu şiirler mi sessizdir bu fısıltılar bu yürekli kamaşma
Her gün uyuduğum sen
Her gün bu kalpten bu hesapsız harcama
Gölgemde dur sürekli ve hiç korkma

gözlerinin alevi ısıtıyor odayı karanlık
dağılacak birden kendime dönüyorum kusur şimdi
sana büyük bir şey oluyorum büyük bir işaret
kalbine düşmüş derin bir gölge bir ışık
sana büyük bir umut sana işte karşılık
şimdi aşkla inatla
şimdi dimdik nedir duran aklımız
duran dışarda
birbirimize nicedir kapalı ağızlarımız
gerçi zaten halbuki
alnımızda o serin esinti birlikte sabahlara
birlikte sokaklara birlikte parklara
birlikte nedir birlikte alışveriş
birlikte çaylar birlikte ırmaklar
birlikte bunca müthiş soğuk
birlikte bunca müthiş dokunuş
bunca müthiş koynumda
sadece sen ve sen kalmak
birlikte müthiş yan yana
birlikte çıkaran bizi
birlikte tutan dışarda

Kapanan kapanmayan yara

birlikte bedenin ve sonsuz



murat güzel

solda sıfır





temiz hava diyordu doktorlar illa temiz hava
gülmüştüm bense ormancının verem olduğunu duyduğumda
devletin ona verdiği o yemyeşil üniformasıyla
bir kertenkele gibi gidip geliyordu koridorlarda.

ben de ordaydım göğsümde hırlayan o köpek de
ve biliyordum elbette
baba yarısıdır ölüm, götürür bizi parka
geri getirmez ama kalırız oracıkta.

İbrahim Tenekeci



26 Ekim 2015 Pazartesi

mavi gök orda mı


Bakıyorsun kuşlar 
Hazır
Sokak lambaları yanık unutulmuş
Bir kadıköy vapuru hınca hınç insan
Çok geçmeyecek
Martılar beyhude turlar atacak
Kıyılar lağım konserve kutuları
Mısır koçanları 

Sevgi aranabilir yine 
Korkusuzca say koskoca kederlerini
Bir kuyu bulunabilir

Aklımdan çıkmıyorsun
Sen hala dizüstü
Bunca anıyı besleyerek
Sokaklarda avaz avaz konuşarak kendi kendinle
Mektupları öpebilirsin kırmızı dudaklarınla
Görür gibi olarak açıp baktığımı
Bense şöyle diyorum:
Buradan bir acı kanamış boyuna

Kuşlar hazır
Öncü havalanmak üzre
Şehri gelen bir mevsime bırakıyorlar
O vapur hala hınca hınç
Kim bilir her biri hangi dünyaya sağır
Çok geçmez aradan

Kadınlar kapı önlerinde
Ellerinde meşalelerle
Aydınlatırlar gelip geçen erkek suratları
Yorgun bir sarıyla ben de
Geçeceğim önlerinden

Aklımdan çıkmıyorsun dedim
Başka türlüsünü yorgunum anlatmaya
Telefonlar yan hücrede çalışıyor
Bense kurşunî bir dere
Ağaçlar hayvanlar bile kaygılı
Onu bir mersedesten indirdi kalçasına kadar açılarak

Yapayaşlı bir rum kadın
Herşeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı
Haydi koşayım diyorum belki dağılır
Koşuyorum
Sancağımda kendi rüzgârımla ölgün kıpırtılar
Hayır daha sevgili daha sevimli değil
Ne başka bir gün ne başka bir zaman

Çok geçmeyecek aradan 
Şöyle diyeceğim:
Bulutlar açmadı
Mavi gök orda mı?

cahit ağabey

25 Ekim 2015 Pazar

bu yağmur, necip fazıl



Bu yağmur, bu yağmur, bu kıldan ince,
Nefesten yumuşak, yağan bu yağmur.
Bu yağmur, bu yağmur, bir gün dinince,
Aynalar yüzümü tanımaz olur.

Bu yağmur, kanımı boğan bir iplik,
Tenimde acısız yatan bir bıçak.
Bu yağmur, yerde taş ve bende kemik,
Dayandıkça çisil çisil yağacak.

Bu yağmur, delilik vehminden üstün,
Karanlık, kovulmaz düşüncelerden.
Cinlerin beynimde yaptığı düğün,
Sulardan, seslerden ve gecelerden...

pablo neruda, güzde unutulmuş


                                            
Saat yedi buçuğuydu güzün 
Ve ben bekliyordum 
Kimi beklediğim önemli değil. 
Günler, saatler, dakikalar 
Bıktılar benle olmaktan
Çekip gittiler azar azar
Kaldım ortada, tek başıma
Kala kala kumla kaldım
Günlerin kumuyla, suyla
Bir haftanın artıklarıyla kaldım
Vurulmuş ve hüzünlü
Ne var, dediler bana Paris'in yaprakları
Kimi bekliyorsun?
Kaç kez burun kıvırdılar bana
Önce ışık, çekip giden
Sonra kediler, köpekler, jandarmalar
Kalakaldım tek başıma
Yalnız bir at gibi
Otların üstünde ne gece, ne gündüz
Sadece kışın tuzu
Öyle kimsesiz kaldım ki
Öyle bomboş
Yapraklar ağladılar bana
Sonra, tıpkı bir gözyaşı gibi
Düştüler son yapraklar
Ne önceleri, ne de sonra
Hiç böyle yalnız kalmamıştım
Bu kadar
Ve kimi beklerken olmuştu
Hiç mi hiç hatırlamam.
Saçma ama bu böyle
Bir çırpıda oldu bunlar
Apansız bir yalnızlık
Belirip yolda kaybolan
Ve ansızın kendi gölgesi gibi
Sonsuz bayrağına doğru koşan.
Çekip gittim, durmadım
Bu çılgın sokağın kıyısından
Usul usul, basarak ayak uçlarıma
Sanki geceden kaçıyor gibiydim
Ya da karanlık, kükreyen taşlardan
Bu anlattıklarım hiçbir şey değil
Ama başıma geldi bütün bunlar
Birini beklerken, bilmediğim
Bir zamanlar.

 

öyle güzel gülme yeter


21 Ekim 2015 Çarşamba

kurtalan treni’ne gazel

kurtalan treni’nde unutulan bir kız çocuğu
yıllardan kimbilir dokuz yüz kırk üç müdür
sürdürür ömrü boyunca başladığı yolculuğu

kurtalan treni’ni sanki rüyasında görmüştür
kederli bir yağmur içinde bütün camları buğulu
yolcuları bakışarak bir vehameti bölüşür

gece rampalarında yalnız bir devin soluğu
uyku bastırmıştır cıgaralar söndürülmüştür
sessiz bir öfkeyle büyür dışarda simsiyah doğu

içkiye dalmış bir subay yok bir kadınla öpüşür
karısı süheylâ mı hâlâ okşayıp durduğu
çünkü beykoz’da bırakmış siirt’te hayat müşküldür

vagon penceresinden ayın gözlerinde doğduğu
o kız çocuğu sabaha karşı gizlice üşümüştür
dudakları masmavi dağ istasyonlarının soğuğu

ıslak bir gazetede tobruk nihayet düşmüştür
haydarpaşa’dan beri her yolcunun okuduğu
niğde’de elma sarılmıştır üstüne çay dökülmüştür

nedir tren düdüklerinin çığlık çığlığa sorduğu
bir şehri terk ederken susmak bu kadar güç müdür
kadere dönüştüren nedir sıradan bir yolculuğu

yıllardan attilâ ilhan dokuz yüz kırk üç müdür
hani kurtalan treni’nde o kızın unutulduğu
yoksa bütün unutulanlar zaten ölmüş müdür


Attila İlhan

20 Ekim 2015 Salı

aşk





Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler.
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık
Sevgideydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun ötmüştü
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti
Yoktu dünlerde evelsi günlerdeki yoksulluğumuz
Sanki hiç olmamıştı

Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı
İstanbullar
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların
dünyaların
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydi sevmek
Ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti
Çünkü iki kişiydik

Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız
Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra
Sonrası iyilik güzellik.

cemal süreya


mihriban


Sarı saçlarına deli gönlümü 
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban. 
Ayrılıktan zor belleme ölümü 
Görmeyince sezilmiyor Mihriban. 

Yâr deyince, kalem elden düşüyor 
Gözlerim görmüyor, aklım şaşıyor 
Lâmbada titreyen alev üşüyor 
Aşk, kâğıda yazılmıyor Mihriban. 

Önce naz, sonra söz ve sonra hile... 
Sevilen, seveni düşürür dile 
Seneler, asırlar değişse bile 
Eski töre bozulmuyor Mihriban. 

Tabiplerde ilâç yoktur yarama 
Aşk deyince ötesini arama 
Her nesnenin bir bitimi var ama 
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban. 

Boşa bağlanmamış bülbül, gülüne 
Kar koysan köz olur aşkın külüne... 
Şaştım kara bahtın tahammülüne 
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban. 

Tarife sığmıyor aşkın anlamı 
Ancak çeken bilir bu derdi, gamı 
Bir kördüğüm baştan sona tamamı... 
Çözemedim... Çözülmüyor Mihriban. 



abdürrahim karakoç

19 Ekim 2015 Pazartesi

ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak, cesare pavese


ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak
sabahtan akşama dek, uykusuz,
sağır, eski bir pişmanlık
ya da anlamsız bir ayıp gibi
ardını bırakmayan bu ölüm.
bir boş söz, bir kesik çığlık,
bir sessizlik olacak gözlerin:
böyle görünür her sabah
yalnız senin üzerinde 
kıvrımlar yansıtırken aynada.
Hangi gün, ey sevgili umut,
bizler de öğreneceğiz senin
yaşam olduğunu, hiçlik olduğunu.
herkese bir bakışı var ölümün.
ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak.
bir ayıba son verir gibi olacak,
belirmesini görür gibi
aynada ölü bir yüzün,
dinler gibi dudakları kapalı bir ağzı.
o derin burgaca ineceğiz sessizce.

Çeviri: Cevat Çapan


18 Ekim 2015 Pazar

su başında / fazıl hüsnü dağlarca



Dile geliyordu siyah parıltısından,
Üstümüzdeki kürkün tüyü.
Rüzgârlarla, kokularla, karanlıklarla,
Vaktin gökler boyunca büyüdüğü.
Ortalık gölgelerle uzanıyordu,
Dağın kurtluğundan, havanın kuşluğundan.
Sızıyordu süt gibi beyazlık,
Etrafın, analar dizinde, doymuşluğundan.
Büyük ağaçlar açıklığında, garip,
Bir şey iniyordu vücuda.
Bütün hayvanlar ve bütün insanlar,
Birleşiyorduk suda.