5 Mart 2012 Pazartesi

sen ve başkaları



Bir sen yürürsün sokakta, yürürken;
Oturursun koltuğa, oturunca.
Su, bir senin bardağında en çok su.
Bir senin kolların bileziklidir.
Bir senin ağzın dudaklı ve sıcak.
Bir sen memelisin, ince bellisin.


Başkaları gitmiş olur, gidince;
Bir sen yakınsın, uzakta kalınca.


Oktay Rifat

"yükseltin tavan kirişini ustalar"

4 Mart 2012 Pazar

volodya


Geçen yaz mevsimiydi. On yedi yaşında, çirkin sayılabilecek derecede şekilsiz
yüzlü, hastalıklı, çekingen bir genç olan Volodya, bir pazar akşamı saat beş
sıralarında Şumihin'lerin yazlığında, kameriyede oturuyordu. Canı son derece
sıkkındı. Üç şeye üzülüyordu. Birincisi; yarınki pazartesi günü matematikten
sınava girecekti. Bu yazılı sınavda başarı sağlayamazsa altıncı sınıfta iki yıl
üst üste kalmış olacağı için okuldan atılacağını, matematikten yıllık
ortalamasının ikilere üçlere düştüğünü biliyordu. İkincisi; oldukça zengin,
kendilerini soylu kişiler sayan Şumihin'lerin yanında kalmak gururunu
incitiyordu. Bayan Şumihina ile yeğenlerinin ona ve anasına yoksul birer akraba,
birer sığıntı diye baktıklarını, anasını adam yerine koymadıklarını, eğlenip
durduklarını biliyordu. Bir keresinde, bahçeye gizlenerek taraçada Bayan
Şumihina'nın, kuzeni Anna Fedorovna'ya, anasının hâlâ kendini genç kız sandığım,
çok makyaj yaptığını, oyunda kaybettiği parayı hiçbir zaman ödemediğini,
başkasının pabucunu giymeye, sigarasını içmeye bayıldığını söylediğini
kulaklarıyla duymuştu. Her zaman, Şumihin'lere bir daha gitmemeleri için
yalvarırdı anasına, ama dinletemezdi. Orada ne aşağılayıcı bir rol oynadığını
bir bir anlatır, bir sürü örnekler verir, ağır sözler söyler, ama şımarık,
gençliğinde kocasının da kendisinin de varını yoğunu har vurup harman savuran,
daima kendinden üstün kişilerin arasına girmeye özenen, basit düşünceli anasını
caydıramaz ve haftada iki kere bu yerebatasıca yazlığa taşınmak zorunda
kalırlardı.
Üçüncüsü; içinde belirmeye başlayan acayip, pek hoş olmayan, şimdiye dek hiç
tatmadığı yepyeni bir duyguydu... Bayan Şumihina'nın kuzeni ve konuğu Anna
Fedorovna'ya tu
15
tulduğunu sanıyordu. Canlı, gür sesli, güleç, otuz yaşlarında, sağlıklı, sağlam
yapılı, al yanaklı, yuvarlak omuzlu, kalın gerdanlı, ince dudaklarından
gülümseme hiç eksik olmayan bir kadındı bu. Genç ve güzel değildi, Volodya bunu
pekâlâ biliyordu. Gelin görün ki, onu düşünmemek, yuvarlak omuzlarını
kaldırarak, etli sırtını kıpırdatarak kroket oynayışını, uzun bir kahkahadan ya
da merdivenleri aceleyle çıktıktan sonra kendini koltuğa atıp sık sık soluyarak
gözlerini kısıp göğsü sıkılıyormuş gibi yapmasını içi giderek seyretmemek
elinden gelmiyordu. Evliydi. Kocası ciddi bir mimardı. Haftada bir gün yazlığa
gelir, bol bol uyur ve ertesi gün kente dönerdi. Volodya, bu mimardan böylesine
nefret etmesine, onun kente gidişlerini dört gözle beklemesine şaşıyordu.
Kameriyede oturmuş ertesi günkü sınavı ve yazlıktakilerin her zaman alay
ettikleri anasını düşünürken, birden Nütya'yı (Şumihin'ler, Anna Fedorovna'yı
böyle çağırıyorlardı) görmek, kahkahasını, giysisinin hışırtısını işitmek
isteğine kapıldı... Oldukça güçlü bir istekti bu. Her akşam yattığında hayâl
ettiği, romanlardan tanıdığı duygulu, temiz aşka hiç benzemiyordu. Kendine bile
açmaktan çekindiği, korkulu, acayip, anlaşılmaz, iğrenç bir duyguydu bu...
-- Böyle bir duyguya aşk diyemeyiz, diye mırıldandı Volodya. Otuz yaşında, evli
bir kadına âşık olamaz insan... Gelip geçici küçük bir cinsel tutkudur, işte o
kadar... Evet cinsel tutkudan başka bir şey olamaz bu...
Cinsel tutkuyu düşünürken bir türlü yenemediği çekingenliğini, bıyık diye üst
dudağındaki sarı tüyleri, çopur yüzünü, ufak gözlerini hatırladı. Hayâlinde
kendini Nütya ile yan yana koydu: böyle bir çift imkânsız gibi geldi ona. Onları
unutarak, güzel, cesur, zeki, son modaya göre giyinen bir delikanlı olarak hayâl
etmeye çalıştı kendini...
Kameriyenin karanlık köşesinde iki büklüm oturmuş, önüne bakarak iyice hayâle
dalmıştı ki, dışarıda hafif ayak sesleri duyuldu. Bahçenin iki yanı ağaçlıklı
yolunda biri ağır adımlarla kameriyeye yaklaşıyordu. Biraz sonra ayak sesleri
16
kesildi, kameriyenin girişinde beyaz bir gölge belirdi. Bir kadın sesi,
-- Kimse var mı içerde? diye sordu.
Volodya irkildi, bu sesi tanımıştı, başını kaldırdı, kapıya baktı. Nütya içeri
girerken,
-- Kim var orada? dedi. Ah, siz misiniz Volodya? Ne yapıyorsunuz burada? Gene
düşünüyorsunuzdur tabii! Düşün, düşün, sonu ne olacak bunun?.. Aklınızı
kaçıracaksınız!..
Volodya doğrulmuş, şaşkın gözlerle Nütya'ya bakıyordu. Banyodan yeni geliyor
olmalıydı: bornoz ve havlusu omzundaydı, beyaz ipek başörtüsünün altından
dökülüp alnına yapışan siyah saçları nemli, pırıl pırıldı. Hoş, taze bir banyo
kokusuyla badem sabunu kokusu dolmuştu içeriye. Hızlı yürüdüğü için olacak, sık
sık soluyordu. Bluzunun üst düğmesi, boyun ve göğsünü gösterecek şekilde açıktı.
Volodya'yı yukarıdan aşağı süzdükten sonra,
-- Niçin bir şey söylemiyorsunuz? dedi. Hanımların so, rusuna yanıt vermemek bir
erkeğe yakışmaz. Fok balığından
farksızsınız, Volodya! Hep oturuyor, filozof gibi düşünüyor, hiç
konuşmuyorsunuz. Hayat ve ateş yok sizde! Hiç yakışmıyor size bu ha]... Sizin
yaşınızda bir gencin yaşaması, atlayıp zıplaması, gevezelik etmesi, kadınların
peşinden koşması, âşık olması gerek.
Volodya beyaz, yumuşak elin tuttuğu havluya bakıyor, düşünüyordu...
-- Hâlâ susuyor! dedi Nütya, şaşkınca. Çok acayip... Bakın, biraz erkek olmanız
gerek, Volodya! Hiç olmazsa bir gülümseyin, canım! Tüü, iğrenç profesör! Nütya
gülümsedi Volodya, bir fok balığından farksız olmanızın nedenini söyleyeyim mi
size! Kadınların arkasından koşmuyorsunuz da ondan. Söyler misiniz bana? Niçin
siz hiç kadınların arkasından koşmaz, onlarla ilgilenmezsiniz?
sizin yaşınıza göre kız yok, haklısınız, ama kadınlar ne güne duruyor? Siz de
onlara kur yapın! Örneğin, niçin bana asılmıyorsunuz?
Besleme
17/2
Volodya dinliyor, bir yandan da dalgın dalgın şakağını kaşıyordu. Nütya elini
oradan çekerek devam etti:
-- Son derece gururlu insanlar, susmayı ve yalnızlığı sever, biliyor musunuz? Siz
de gururlusunuz, Volodya. Niçin başınızı kaldırmıyorsunuz? İzin verin de
yüzünüzü göreyim bari! Evet, bir fok balığından farksızsınız!
Volodya, sonu neye varırsa varsın, konuşmaya karar vermişti artık. Gülümsemeye
çalışarak alt dudağını gerdi, gözlerini kırpıştırdı ve elini yeniden şakağına
götürdü:
-- Sizi... sizi seviyorum! dedi.
Nütya, şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırıp gülümsedi. Opera aktristlerinin
korkunç bir şey duyduklarında söyledikleri sesle,
-- Ne duyuyorum? diye haykırdı. Nasıl? Ne söylediniz, ne? Bir daha söyleyin,
lütfen!..
Titrek sesiyle tekrar etti Volodya:
-- Sizi... sizi seviyorum!
Ve elinde olmadan, hiçbir şey düşünemeden Nütya'ya doğru yarım adım attı,
bileğinden tuttu. Gözleri bulanmış, yaşlar yanaklarından aşağı yuvarlanıyordu.
Nütya'nın omzundaki büyük, kalın havludan başka bir şey görmüyordu gözü. Ta
derinlerden,
-- Böyle bir duyguya aşk diyemeyiz, diye mırıldandı Volodya. Otuz yaşında, evli
bir kadına âşık olamaz insan... Gelip geçici küçük bir cinsel tutkudur, işte o
kadar... Evet cinsel tutkudan başka bir şey olamaz bu...
Cinsel tutkuyu düşünürken bir türlü yenemediği çekingenliğini, bıyık diye üst
dudağındaki sarı tüyleri, çopur yüzünü, ufak gözlerini hatırladı. Hayâlinde
kendini Nütya ile yan yana koydu: böyle bir çift imkânsız gibi geldi ona. Onları
unutarak, güzel, cesur, zeki, son modaya göre giyinen bir delikanlı olarak hayâl
etmeye çalıştı kendini...
Kameriyenin karanlık köşesinde iki büklüm oturmuş, önüne bakarak iyice hayâle
dalmıştı ki, dışarıda hafif ayak sesleri duyuldu. Bahçenin iki yanı ağaçlıklı
yolunda biri ağır adımlarla kameriyeye yaklaşıyordu. Biraz sonra ayak sesleri
16
kesildi, kameriyenin girişinde beyaz bir gölge belirdi. Bir kadın sesi,
-- Kimse var mı içerde? diye sordu.
Volodya irkildi, bu sesi tanımıştı, başını kaldırdı, kapıya baktı. Nütya içeri
girerken,
-- Kim var orada? dedi. Ah, siz misiniz Volodya? Ne yapıyorsunuz burada? Gene
düşünüyorsunuzdur tabii! Düşün, düşün, sonu ne olacak bunun?.. Aklınızı
kaçıracaksınız!..
Volodya doğrulmuş, şaşkın gözlerle Nütya'ya bakıyordu. Banyodan yeni geliyor
olmalıydı: bornoz ve havlusu omzundaydı, beyaz ipek başörtüsünün altından
dökülüp alnına yapışan siyah saçları nemli, pırıl pırıldı. Hoş, taze bir banyo
kokusuyla badem sabunu kokusu dolmuştu içeriye. Hızlı yürüdüğü için olacak, sık
sık soluyordu. Bluzunun üst düğmesi, boyun ve göğsünü gösterecek şekilde açıktı.
Volodya'yı yukarıdan aşağı süzdükten sonra,
-- Niçin bir şey söylemiyorsunuz? dedi. Hanımların so, rusuna yanıt vermemek bir
erkeğe yakışmaz. Fok balığından
farksızsınız, Volodya! Hep oturuyor, filozof gibi düşünüyor, hiç
konuşmuyorsunuz. Hayat ve ateş yok sizde! Hiç yakışmıyor size bu ha]... Sizin
yaşınızda bir gencin yaşaması, atlayıp zıplaması, gevezelik etmesi, kadınların
peşinden koşması, âşık olması gerek.
Volodya beyaz, yumuşak elin tuttuğu havluya bakıyor, düşünüyordu...
-- Hâlâ susuyor! dedi Nütya, şaşkınca. Çok acayip... Bakın, biraz erkek olmanız
gerek, Volodya! Hiç olmazsa bir gülümseyin, canım! Tüü, iğrenç profesör! Nütya
gülümsedi Volodya, bir fok balığından farksız olmanızın nedenini söyleyeyim mi
size! Kadınların arkasından koşmuyorsunuz da ondan. Söyler misiniz bana? Niçin
siz hiç kadınların arkasından koşmaz, onlarla ilgilenmezsiniz?
sizin yaşınıza göre kız yok, haklısınız, ama kadınlar ne güne duruyor? Siz de
onlara kur yapın! Örneğin, niçin bana asılmıyorsunuz?
Besleme
17/2
Volodya dinliyor, bir yandan da dalgın dalgın şakağını kaşıyordu. Nütya elini
oradan çekerek devam etti:
-- Son derece gururlu insanlar, susmayı ve yalnızlığı sever, biliyor musunuz? Siz
de gururlusunuz, Volodya. Niçin başınızı kaldırmıyorsunuz? İzin verin de
yüzünüzü göreyim bari! Evet, bir fok balığından farksızsınız!
Volodya, sonu neye varırsa varsın, konuşmaya karar vermişti artık. Gülümsemeye
çalışarak alt dudağını gerdi, gözlerini kırpıştırdı ve elini yeniden şakağına
götürdü:
-- Sizi... sizi seviyorum! dedi.
Nütya, şaşkınlık içinde kaşlarını kaldırıp gülümsedi. Opera aktristlerinin
korkunç bir şey duyduklarında söyledikleri sesle,
-- Ne duyuyorum? diye haykırdı. Nasıl? Ne söylediniz, ne? Bir daha söyleyin,
lütfen!..
Titrek sesiyle tekrar etti Volodya:
-- Sizi... sizi seviyorum!
Ve elinde olmadan, hiçbir şey düşünemeden Nütya'ya doğru yarım adım attı,
bileğinden tuttu. Gözleri bulanmış, yaşlar yanaklarından aşağı yuvarlanıyordu.
Nütya'nın omzundaki büyük, kalın havludan başka bir şey görmüyordu gözü. Ta
derinlerden,
-- Bravo, bravo! diye bir ses geliyordu kulağına. Niçin birşeyler
söylemiyorsunuz? Hadi konuşun, ben istiyorum! Hadi!..
Tuttuğu bileğin çekilmediğini görünce Volodya cesaretlenmiş, başını kaldırıp
Nütya'nın gülen gözlerine bakmıştı. Sonra beceriksiz, rahatsız bir tavırla
beline sarıldı, parmaklarını arkasında kenetledi. Volodya'nın kolları arasında
Nütya, ellerini ensesine atıp koltuk altı çukurlarını göstere göstere
başörtüsünün altından saçlarını düzeltmeye çalışıyor, bir yandan da sakin bir
sesle,
-- Atik, sevimli, hoş olman gerek, Volodya, diyordu. Öyle olabilmen için de bir
kadına ihtiyacın var. Konuşmalı, gülmelisin... Evet Volodya, somurtkanlığı
bırakmalısın, daha
18
gençsin, korkma, filozofluk yapacak çok zamanın olacak. Hadi bakayım, şimdi
bırak beni, gidiyorum! Sana söylüyorum, duymuyor musun!
Nütya kolaylıkla belini kurtarıp bir şarkı mırıldanarak çekip gitti. Volodya
yalnız kalmıştı içeride. Saçlarını düzeltti, gülümsedi ve kameriyenin içinde üç
kere bir köşeden öteki köşeye yürüdü. Sonra banka oturup bir daha gülümsedi.
Yaptığından son derece utanıyordu. Utanma duygusunun insanda bu denli güçlü
olabileceğine akıl erdiremiyordu. Utancından gülümsüyor, birbirini tutmaz sözler
mırıldanıyor, ellerini kollarını sallıyordu.
Biraz önce kendisine çocuk gibi davranılmasından, çekingenliğinden utanıyor,
kocasına bağlı, evli, kendinden kat be kat üstün bir kadının beline sarıldığını
hatırladıkça utancından yerin dibine giresi geliyordu.
Yerinden sıçrayarak kalktı, kameriyeden çıktı, sağa sola baktıktan sonra
bahçenin derinliklerine doğru yürüdü.
Başını ellerinin arasına almış, "Ah," diyordu, "bir an önce gidebilsem buradan!
Ne olur, Allahım, bir an önce!"
Volodya'nın, anasıyla binip kente gidecekleri tren sekizi kırk geçe kalkıyordu.
Bu demek oluyordu ki, gitmelerine daha üç saat vardı. Ama o hemen şimdi,
annesini beklemeden gitmek istiyordu.
Sekize doğru eve geldi. Her hareketinde, 'Ne olursa olsun!' der gibi bir
kararlılık okunuyordu. Cesaretle içeri girecek, herkesin gözünün içine
sıkılmadan bakacak, hiçbir şeye aldırmadan yüksek sesle konuşacaktı.
Taraçayı, büyük salonu kararlı adımlarla geçti, soluk almak için konuk salonunun
ortasında durdu. Yan salonda çay içenlerin seslerini duyuyordu. Bayan Şumihina,
anası ve Nütya birşeyler konuşuyor, neşeyle gülüşüyorlardı.
Volodya dinlemeye koyuldu:
-- İnanın ki yalan söylemiyorum! diyordu Nütya. Başkasından duysam ben de
inanmazdım. Düşünün bir kere, beni sevdiğini söylerken kollarını belime doladı.
O anda tanınma
19
yacak şekilde değişmişti. Hem biliyor musunuz? İlginç bir yanı da yok değildi
hani ya. Çerkezlerinkini andıran vahşi bir ifade vardı yüzünde.
Anası uzun bir kahkaha attıktan sonra,
-- Doğru mu bu? dedi. Babasına çekmiş demek! Volodya sert bir hareketle geri
dönüp koşarak bahçeye
çıktı.
Ellerini ovuşturarak şaşkın şaşkın göğe bakıyor, "Böyle şeyleri nasıl da yüksek
sesle konuşabiliyorlar?" diyordu. "Yüksek sesle ve soğukkanlılıkla..." Anası da
gülüyordu!.. "Allahım, niçin böyle bir anne verdin bana? Niçin?"
Alıp başını uzaklara, çok uzaklara gitmek istiyordu, ama olmazdı, eve dönmek
zorundaydı. Bahçede bir süre dolaşıp biraz kendine geldikten sonra içeri girdi.
Bayan Şumihina sert bir sesle çıkıştı ona:
-- Çay saatinde neden gelmiyorsunuz? Volodya yere bakarak karşılık verdi:
-- Bağışlayın beni... Gitme... gitme zamanı geldi anne; saat sekiz.
Anası isteksiz bir tavırla,
-- Sen git, canım, dedi. Bu gece ben Lili'de kalacağım. Güle güle, yavrum...
Yolun açık olsun. Gel öpeyim seni.
Volodya'yı yanağından öptükten sonra Nütya'ya dönerek Fransızca ekledi:
-- Biraz da Lermontov'u andırıyor... değil mi?
Volodya bin bir sıkıntıyla oradakilerle vedalaşarak kimsenin yüzüne bakmadan çay
salonundan çıktı. On dakika sonra istasyon yolundaydı ve yerebatasıca yazlıktan
kurtulduğuna seviniyordu. Artık sıkılmıyor, utanmıyor, rahat soluyabiliyordu.
İstasyona yarım verst kala yolun kenarındaki bir taşa oturup yarısına kadar ufka
gömülmüş güneşi seyretmeye koyuldu. İstasyonda birkaç ışık yanmıştı. İleride
buğulu, küçük, yeşil bir ışık görünüyordu, ama tren daha görünürlerde yoktu.
Hareketsiz oturup çevreye akşamın ağır ağır çöküşünü iz
20
lemek Volodya'nın sıkıntılarını hafifletmişti. Kameriyenin yarı karanlığı, ayak
sesleri, banyo kokusu, kahkaha ve bel... bunların hepsi şimdi kafasından
şaşırtıcı bir canlılıkla bir daha geçiyordu. Gurubu seyrederken bütün bunlar o
kadar korkunç gelmiyordu ona.
"Önemsiz şeyler bunlar," diye düşünüyordu. "Elimi itmedi, kollarımı beline
doladığımda güldü. Hareketim hoşuna gitmeseydi güler miydi? Kızardı,
köpürürdü..."
Ve Volodya orada, kameriyede yeterince cesaretli olamadığına içerliyordu şimdi.
Böyle aptalca uzaklaşması da anlamsızdı doğrusu. Öyle bir fırsat bir daha eline
geçse artık kuşu kaçırmaz, daha pişkin davranır, durumu daha iyi
değerlendirirdi...
Fırsatı yakalamak o kadar güç değildi ki. Şumihin'lerde her akşam yemeğinden
sonra bahçeye çıkılıp biraz dolaşılır. Karanlıkta Nütya'nın yanına yaklaşsa...
bundan daha iyi fırsat mı olurdu!
Volodya, içinden, "Döneceğim oraya," diyordu. "Yarın, sabah treniyle giderim...
Treni kaçırdığımı söylersem inanırlar."
Ve döndü... Bayan Şumihina, anası, Nütya ve yeğenlerden biri taraçada
oturmuşlar, briç oynuyorlardı. Treni kaçırdığını söyleyince hepsi birden
kaygılanıp sabahleyin erken kalkıp gitmesini, sınava geç kalmamasını
tembihlediler. Onlar oynarlarken Volodya bir kenara oturmuş, tutkulu gözlerle
Nütya'yı süzüyor, bekliyordu... Kafasında planı hazırdı: Karanlıkta ona
yaklaşacak, elinden tutacak, sonra kucaklayacaktı onu. Konuşmaya, birşeyler
söylemeye hiç gerek yoktu. İkisi de konuşmadan birbirini anlayacaklardı.
İşe bakın ki, yemekten sonra kadınlar bahçeye çıkmadılar. Oturup oyunlarına
devam ettiler. Saat bire kadar oynayıp sonra odalarına dağıldılar.
Yatmaya hazırlanırken hayıflanıyordu Volodya: "Tüh be! Ne şans! Ama olsun
varsın, yarını var bu işin... Gene kameriyede... Yarın olan olacak..."
21
Uyumaya çalıştığı yoktu. Dizlerini avuçlarının içine alarak karyolasında oturmuş
düşünüyordu. Sınavı aklına getirmek bile istemiyordu. Okuldan atılacağını
düşünüyor, ama hiç tasalanmıyordu. Her şey hoş, hatta çok hoştu şimdi. Okuldan
atılmak bile... Yarın bir kuş kadar özgür olacak, sivil giysi giyecek, açlıktan
açığa sigara içecek, istediği zaman buraya gelip Nütya ile oynaşacaktı. Geri
kalan meslek ve geleceğini kazanmak problemleri ise kolaydı: ya serbest bir iş
tutacak, ya da posta idaresine telgraf memuru olarak girecekti. Bunlardan biri
olmazsa eczaneye de girebilirdi. İyi çalıştıktan sonra kalfalığa kadar
yükselebilirdi orada insan... Az mı meslek vardı dünyada ki üzülsündü okuldan
atıldığına... Aradan iki saat geçmişti, Volodya hâlâ oturuyordu.
Odasının kapısı hafif gıcırdayarak dikkatle açıldığında saat üçtü, ortalık
aydınlanmaya başlamıştı. Gelen anasıydı. Esneyerek,
-- Uyumuyor musun? diye sordu. Uyu, uyu, hemen gideceğim ben... İlaç almaya
geldim...
-- Ne yapacaksınız ilacı?
. -- Zavallı Lili'nin sancısı tuttu yine. Sen uyu, yavrum, yarın sınava
gireceksin...
Anası gözden bir şişe aldı, pencereye gidip üstünü okudu ve çıkıp gitti. Aradan
bir dakika geçti geçmedi ki, Volodya bir kadın sesi işitti:
-- Bu o damla değil, Mariya Leontyevna! İnci çiçeği bu, oysa Lili morfin istiyor.
Oğlunuz uyuyor mu? Rica edin, bir de o baksın...
Bu Nütya'nın sesiydi. Volodya'nın sırtından soğuk terler boşaldı. Yerinden
fırlayıp pantolonunu giydi, omuzlarına pijamasının üstünü aldı ve kapıya gidip
dışarıyı dinlemeye başladı. Nütya fısıldıyordu:
-- Anladınız mı? Morfin! Kutunun üstünde yazılar belki Latincedir. Volodya'yı
uyandırın, o bulur...
Anası kapıyı açtı. Volodya, Nütya'ya baktı. Her zaman banyoya gittiği
bluzuylaydı. Saçları omuzlarına karmakarışık 22
dökülmüş, gözleri uykulu, rengi loş ışıkta daha bir esmerdi...
-- Bakın, işte Volodya da uyanık, dedi. Volodya'çığım, gözde morfini bulur musun
bize, şekerim! Bu da Lili'nin kaderi işte... Her zaman bir derdi olur
zavallının.
Anası birşeyler mırıldanarak esnedi ve gitti. Nütya,
-- Bir baksanıza, dedi. Ne dikiliyorsunuz?
Volodya gidip komodinin önünde diz çöktü, ilaç şişelerini ve kutularını
karıştırmaya başladı. Elleri titriyor, içinde soğuk dalgalar koşuşuyormuş gibi
göğsünde ve midesinde acayip birşeyler hissediyordu. Titreyen elleriyle boşuna
karıştırdığı eter, fenol ve çeşitli ot ilacı şişelerinden sızan kokulardan
boğulacak gibi oluyor, başı dönüyordu. •
"Annem gitti..." diye geçiriyordu içinden. "Bu iyi işte... İşler yolunda
demektir..."
Nütya sözcükleri yayarak,
-- Çabuk bulabilecek misiniz? diye seslendi. Volodya, şişelerden birinin üstünde
'Morph...' görünce,
-- Buldum... dedi. Morfin bu olacak... Buyrun!
Nütya kapıda, bir ayağı koridorda, bir ayağı içeride kalacak şekilde durmuş,
bekliyordu. Saçlarını düzeltmeye çalışıyordu ya, sık ve uzun oldukları için öyle
kolay kolay düzelmiyorlardı. Bir yandan da Volodya'ya bakıyordu. Henüz güneşin
aydınlatmadığı kurşunî gökten odaya dolan soluk ışıkta Nütya, geniş bluzu
içinde, uykulu haliyle, dağınık saçlarıyla Volodya'ya her zamankinden daha bir
çekici, olağanüstü gelmişti... Şişeyi ona verirken bu iç gıcıklayıcı bele
kameriyede sarılışını başı dönerek anımsadı. Şaşırmış, titriyordu:
-- Ne hoşsunuz... dedi birden. Nütya,
-- Anlayamadım, efendim? diye sordu ve içeri girip gülümseyerek ekledi:
-- Bir şey mi söylediniz?
Volodya, susarak yüzüne bakıyordu. Birdenbire kameriyede yaptığı gibi elini
tuttu... Beriki gülümseyerek ona bakı
23
yor, sonunu bekliyordu. Volodya titrek bir sesle,
-- Sizi seviyorum... dedi.
Nütya ciddileşerek bir an düşündü ve,
-- Susun, diye fısıldadı, birisi geliyor herhalde. Kapıya gidip koridora
baktıktan sonra ekledi:
-- Ah siz liseliler! Kimsecikler yok...
Ve tekrar odaya döndü. O anda Volodya'ya oda, Nütya, alacakaranlık ve kendisi
birleşerek, insanın uğruna rahat yaşantısını kenara itip sonsuz acılara seve
seve atılabileceği olağanüstü, şimdiye dek hiç tadılmamış güçlü bir mutluluğa
dönüştüler gibi gelmişti. Ama yarım dakika sonra bu duygu kayboldu. Ablak,
çirkin, tiksintiden buruşmuş bir yüz görmüştü karşısında. Ve olanlardan kendi de
iğrendi birden. Nütya yüzünü buruşturmuş, ona bakıyordu: -- Durun, gideceğim. Uf,
ne de çirkin, zavallı bir şeymişsiniz... İğrenç domuz!
Uzun saçları, bol bluzu, adım atışı, sesi ne kadar da iğrenç geliyordu
Volodya'ya şimdi!..
Odada yalnız kalınca, "İğrenç domuz..." diye mırıldandı kendi kendine. "İğrenç
olduğum doğru... Ama her şey iğrenç aslında."
Dışarısı iyice aydınlanmıştı. Güneş doğmuş, kuşlar cıvıl cıvıl ötmeye
başlamışlardı. Bahçıvanın bahçede yürüyüşü, elarabasının'gıcırtısı
duyuluyordu... Biraz sonra sığırların böğürtüsü, bakıcılarının bağrışması
başladı. Güneş ve sesler Volodya'ya bu dünyanın uzak, bilinmeyen bir ülkesinde
temiz, mutlu, duygulu bir yaşantının varlığını söylüyorlardı. Ama nerede? Bunu
ne anası ne de çevresindeki öteki tanıdıkları söylüyordu ona.
Uşak, sabah trenine yetişmesi için onu uyandırmaya geldiğinde uyuyormuş gibi
yaptı...
"Cehennemin dibine kadar yolun var!.." dedi içinden.
On birde yataktan kalktı. Aynada saçlarını tararken geceyi uykusuz geçirdiği
için renksiz, biçimsiz yüzüne bakarak:
-- Kadın haklı... diye mırıldandı. İğrenç bir domuzdan
24
farkım yok.
Annesi onun sabah treniyle gitmediğini görünce çok şaştı. Volodya,
-- Uyanamadım anne... dedi. Ama merak etmeyin, rapor alacağım.
Bayan Şumihina ve Nütya saat birde uyandılar. Volodya, Bayan Şumihina'nın uyanıp
gürültüyle penceresini açışını, kaba seslenişine Nütya'nın şakrak bir kahkahayla
karşılık verişini duydu. Çay salonunun kapısının açılışını, kız yeğenlerle
sığıntı dizisinin (anası sonunculardandı) kahvaltı masasını kuşatışını, yanında
kentten yeni gelmiş mimarın siyah kaşları ve sakalları ile Nütya'nın yıkanmış,
güleç yüzünün salonu aydınlatışını izledi.
Nütya'nın üstünde ona hiç de yakışmayan biçimsiz bir Ukrayna giysisi vardı.
Mimar kabasaba şakalar yapıyordu. Kahvaltıda verilen köftelere nedense çok soğan
koymuşlardı... Bütün bunlar Volodya'ya böyle geliyordu aslında. Nütya'nın
bilerek öyle yüksekten kahkahalar attığını sanıyordu. Geceyi tümüyle unuttuğunu,
olanları umursamadığını, iğrenç domuzun masada varlığını bile fark etmediğini
ona belli etmek için ondan yana önem vermeden baktığına inanıyordu.
Akşamüzeri dörtte anasıyla istasyona gittiler. İnsanın yüzünü kızartan anılar,
uykusuz geçen bütün bir gece, okuldan atılma olasılığı, iç sızısı sonsuz bir
umutsuzluğa, karanlık bir öfkeye salıyordu onu. Anasının sıska profiline, küçük
burnuna, Nütya'nın. armağanı bluzuna bakıyor, bir yandan da kızgın bir sesle,
-- Zorunuz ne? diyordu annesine. Sizin yaşmızdaki bir kadına böyle şeyler
yakışmıyor! Güzelleşmek için yapmadığınız kalmıyor, kumar borcunuzu ödemiyor,
başkalarının sigarasından otluyorsunuz... Bu çok ayıp şey! Sizi sevmiyorum...
Nefret ediyorum sizden!
Oğlunun onur kırıcı sözlerine karşı ana, ürkek ürkek çevresine bakmıyor,
ellerini ovuşturuyor, dehşet içinde:
,
25
-- Ne oluyorsun, yavrum? diye mırıldanıyordu. Allahım, kondüktör duyacak! Sus,
rezil olacağız! Söylediklerini duyuyor!
Volodya, öfkeyle soluyarak devam ediyordu:
-- Sevmiyorum sizi işte... Nefret ediyorum sizden! Ahlâksız, ruhsuz... Bu bluzu
bir daha giymeyeceksiniz! Duydunuz mu? Parça parça edeceğim onu...
Ana, ağlıyordu:
-- Kendine gel, yavrum! Arabacı duyuyor!
-- Babamın onca malı mülkü nerde? Sizin paralarınız nerde? Hepsini olur olmaz
yerlerde yiyip bitirdiniz, değil mi? Yoksulluğumdan utanmıyorum, ama sizin gibi
bir annem olduğu için yüzüm kızarıyor... Arkadaşlarım sizi sordukları zaman
yerin dibine girecek gibi oluyorum.
Kente daha iki istasyon vardı. Yolda Volodya, hiç kompartımana girmedi.
Sahanlıkta dikilmiş sinirden titriyordu. Nefret ettiği annesi orada oturduğu
için girmiyordu kompartımana. Kendinden, kondüktörden, trenin dumanından ve
titremesinin nedeni sandığı soğuktan nefret ediyordu... Kara kara düşündükçe, o
uzak, bilinmeyen ülkedeki sevgi, içtenlik, neşe ve özgürlük dolu, tertemiz,
soylu, sıcak, çekici yaşantıyı içinde daha açık seçik duyuyordu... Öyle dalmış,
o yaşantının özlemi içini öyle yakıp kavuruyordu ki, yolculardan biri yüzüne
uzun uzun bakıp,
-- Dişiniz mi ağrıyor? diye sormuştu. Volodya'yla anası, kentte, Mariya Petrovna
isminde soylu bir kadının satın alıp oda oda kiraya verdiği oldukça geniş bir
dairenin iki odasında oturuyorlardı. Bu odalardan geniş pencereli, duvarlarında
altın çerçeveli iki resim bulunanında ananın karyolası vardı. Yandaki küçük,
karanlık oda ise Volodya'nındı. Yattığı divandan başka bir eşyası yoktu orada.
Döşeme, ananın nedense sakladığı hasır giysi ve karton şapka kutularıyla, ıvır
zıvırla doluydu. Volodya derslerini ya annesinin odasında, ya da 'salon'da
(kiracıların yemek yedikleri, akşamları toplandıkları büyük odaya bu isim
konmuştu)
26
hazırlardı. Eve geldiklerinde Volodya odasına çekilmiş, belki titremesini bastırır
diye yatağa girip yorganı başına çekmişti. Şapka, giysi kutuları ve ıvır zıvır aklına
gelince anasından, onu sık sık ziyaret eden konuklarından, şimdi 'salon'dan
gelen seslerden kaçıp sığınabileceği bir odası, yuvası olmadığını anladı...
Nedense birden rahmetli babasıyla bir ara kaldığı Menton geldi gözlerinin önüne.
Biarris ve kumda oynadığı iki İngiliz kızını anımsadı... Göğün ve okyanusun o
andaki rengini, dalgaların yüksekliğini, ruhsal durumunu hayâlinde canlandırmaya
çalıştı, ama başaramadı. Yalnız İngiliz kızları seçikti, geri kalan her şey
bulanık, karmakarışıktı...
"Olmuyor, burası soğuk," diye geçirdi içinden ve kalkıp pardösüsünü giydi,
'salon'a gitti.
Orada çay içiliyordu. Semaverin başında üç kişi vardı: Anası, gözlüklü müzik
öğretmeni kocakarı ve parfümeri fabrikasında çalışan şişko, orta yaşlı Fransız
Avgustin Mihayloviç.
-- Bugün öğle yemeği yemedim, diyordu anası. Hizmetçiyi ekmek almaya göndersem
iyi olacak.
Fransız:
-- Dunyaş! diye seslendi.
Gelen giden olmadı. Yandan, hizmetçiyi ev sahibesinin bir yere yolladığını
söylediler. Fransız, gevrek gevrek gülümseyerek,
-- Zararı yok,' dedi. Ben hemen gider size ekmek alırım. Üzülmeyin!
Kalkıp sert, pis kokulu sigarasını görünür bir yere koydu, şapkasını başına
geçirdi ve çıktı. Anası onun arkasından müzik öğretmenine, Şumihin'lerde
geçirdiği günleri ve orada ne güzel ağırlandığını ballandıra ballandıra
anlatmaya başlamıştı:
-- Lili Şumihina akrabam olur... Rahmetli kocası General Şumihin,
kocamın
kuzeniydi.
Lili'nin babası
Baron Kolb...
27
Volodya haykırarak sözünü kesti:
-- Anne, yalan bunların hepsi! Niçin yalan söylüyorsunuz?
Annesinin anlattıklarının doğru olduğunu, içlerinde bir sözcüğün bile yalan
olmadığını pekâlâ biliyordu. General Şumihin ve Baron Kolb hakkındaki sözleri de
doğruydu. Ama nedense hepsi yalanmış gibi geliyordu ona. Anasının ses tonunda,
yüz ifadesinde, bakışlarında, her şeyindeydi yalan.
-- Yalan söylüyorsunuz! diye bir daha bağırdı ve var gücüyle bir yumruk indirdi
masaya. Öyle ki, semaver sarsılmış, anasının bardağı devrilmiş, çayı üzerine
dökülmüştü. Devam etti:
-- Baron ve generalleri niçin anlatıyorsunuz şimdi? Neden yalan söylüyorsunuz?
Müzik öğretmeni şaşırmıştı. Gıcık tutmuş gibi mendilini çıkarıp öksürdü. Anası
ise ağlıyordu.
"Ne yapsam acaba?" dedi içinden Volodya.
Sokağa çıkamazdı, arkadaşlarına gitmekten de utanıyordu. Gene İngiliz kızlarını
hatırladı... 'Salon'un bir başından öte başına yürüdü, Avgustin Mihayloviç'in
odasına daldı. Keskin bir eter ve tuvalet sabunu kokusu vardı içeride. Masanın
üstü, pencerelerin içi, hatta sandalyeler irili ufaklı renk renk şişelerle
doluydu. Volodya, masanın üstündeki gazeteyi aldı, çevirip ismini okudu:
'Figaro'... Ne de hoş kokuyordu. Sonra yine masadan tabancayı aldı...
'Salon'da müzik öğretmeni anayı yatıştırmaya çalışıyordu:
-- Üzmeyin kendinizi artık!
Olur böyle şeyler, daha gençtir! Onun yaşındaki
gençler çoğunlukla böyle olurlar. Kendinizi alıştırmalısınız.
-- Yanılıyorsunuz, Yevğeniya Andreyevna, benimki kimseye benzemez! Başında bir
büyüğü yok ki terbiye etsin. Ben çok zayıf kalıyorum. Şanssızlık bende!
Volodya tabancanın namlusunu ağzına soktu, tetiğe benzer bir çıkıntı geldi
eline, çekti... Sonra başka bir çıkıntı da
28
ha buldu, onu da çekti. Namluyu ağzından çıkarıp pardösüsünün eteğiyle kuruladı,
gidip kapının kilidine bir daha baktı. Ömründe ilk kez eline silâh alıyordu...
"Önce burayı kaldırmak gerek herhalde..." diye geçirdi içinden, "evet,
herhalde..."
Bu arada Avgustin Mihayloviç dönmüş, 'salon'da, sesli sesli birşeyler anlatıyor,
kahkahayla gülüyordu. Volodya namluyu yeniden ağzına soktu, parmağıyla eline gelen
çıkıntıyı itti. Bir patlama oldu... Ensesine bir şey hızla çarptı gibi geldi ona
ve yüzüstü masaya, şişelerin üzerine düştü. Sonra babasını gördü. Menton'daydılar.
Bir kadın ölmüş, babası onun yasını tutuyordu. Başında geniş, siyah şeritli bir
fötr şapka vardı. Birden Volodya'yı iki eliyle kaptı, birlikte çok karanlık,
uçsuz bucaksız bir uçurumun içine uçtular.


Sonra her şey karıştı, kayboldu...


anton çehov

uluorta





düşen bir yaprağa bağladım hayatımı
olsun artık diyorum ne olacaksa
paralı bir asker miyim neyim
ekleyip duruyorum sabahları akşama
ve kendimi arıyorum meşgul çalıyor
gerçi söylenmez böyle şeyler uluorta
aşk diyor başka bir şey demiyor kalbim
nasıl bir dostluk ki bu, hem kadim
hem de mayhoş elma tadında.


sorma,
elim kırılsın bir daha
dokunursam güneşe.


II


kendimi de koysam ayağımın altına
yine de yetişemiyorum ey aşk,
omzunun hizasına.
çünkü bende birikiyor her şeyin tortusu
ve ayağını kaldırıyor dünya, konuşurken benimle.
budanan oğullar gibiyim sessiz ve narin
nereye konsam geri sayım başlıyor
kurcalıyor beni bir çırağın elleri
ah, unufak olsam ve desem ki
ağzın tat görmesin hayat
kandırdın beni.


sorma,
üstü açık araba
dünya dediğin.


III


kılpayı kaçırılmış bir şeyin
bıraktığı ardında
neyse oyum ben.
yaralı serçe, benim için dua et:
gök bir kayalık gibi şimdi üstümde
dr şükrü öncüoğlu'ndan üç ayda bir reçete.


sorma,
yangın sönseydi suyla
denizler her akşam böyle yanmazdı.


IV


acıyan bir şeyim ben buradan çok uzaklarda,
ve koskocaman bir hansın sen uğraşma bu çocukla
çünkü nasıl bir şey biliyorum itin taştan korkması
bir yastık arıyorum kuş seslerinden
mühim değil sonrası.


sorma,
siliniyor her şey, hatta uçurtma
takılıp kalıyor göğe.


V


yakar top oynayan melekler gördüm güneşle
ve büyük çiftçiler, dağları biçen
yolundaydı her şey ben bile yolundaydım
ama
kıyıya vardığımda kendimi unuttuğumu anladım
karşı kıyıda.


sorma,
kaldım altında
devirince kitabı.


VI


şiirler söyledim belki duyarsın diye
çığlığıydım içinde dilsiz bir şehzadenin
sana seslendim durdum bu küçük odadan
acımı duy, sensin pusulam benim
ki dünya
silinmiş bir harita
gibi yabancı bana.


sorma
usulca uzandığında
bir ceset oluyorsun öpüldükçe şımaran.

ibrahim tenekeci

"şaşkınım, şehir açmıyor beni/ ve namım yürümüyor burada / çünkü bir tuhaf burada her şey;/ denizi sel basıyor hayret/ hayret şehir sığmıyor taksiye/ ve terör estiriyor rüzgar / kaldırıyor dağın eteklerini bile. " tenekeci

"kendimi gerçekten anlayabildiğimde, varlığımdaki kadını görüyorum." pessoa

güç

bu zaman kötü. onu biz seçmedik. içinden
geçip giderken mesafeler kurmak istedik,
izlerimizi gidip uzaklara bıraktık, hassas
bir terazide tarttığımız kelimeleri seçtik,
yunduk, öyle yerleştirdik kurduğumuz
cümlelerin ortasına, bir anlama vardığımızda,
hakikata dokunduğumuz an durduk ve
bekledik: öylesine yalan yanlış yan yana
getirilmişti ki bizden önce her şey, korktuk
o yığına bir yaprak da bizden eklenir diye,
telaşımızı durmadan diri tutuk. bizim
günlerimiz böyle geçti. bir mevsim ötekini
önüne kattı. yaşadığımız kentler simdi
kurtuluşsuz.olum kokuyor sokaklarımızda.
ördüğümüz pencerenin, kapının önünden
yabancımız geçiyor yalnız. bizim hayatimiz
kendisinden kötülere çoktan hak kazandı.
dağlara çıkanlarımız bir daha dönmedi.
ne haber aldık bedevilerimizden, ne ışık
dondu ve ulaştı onlardan buraya.kaç
kışımız kaldı bilmiyoruz, anlamıyoruz
bu kuraklar nereye kadar sokulacak bize,
yağmur yağsa şaşıracağız, bir ses gelse
gökyüzünden o boşluğun hüküm sürdüğüne
inanacak gençlerimiz, bir tek kocamış
olanlarımız hatırlıyor:bir zamanlar
iyi zamanlar asılmış. tomurcuk, çiçek,
meyve tanımayacak artik ağaç.sular
bu yataklara dönmeyecek. bizi kuşatan
kirli sesin dibinden erişecek haber yok.
yalnızca daha kötü bir zaman'a erişmek
için beklettiğimiz güç tutuyor bizi burada.



enis batur

suyun üzerinde adım


Yolculuklar kuruttu içimi Enis,
masamdan kalktım ve döndüğümde 
mutlak bir karanlık buldum hep;
pusulam kırık, lambam sönmüş,
içimden çoktan yer etmiş o yarasaydı
kan çanağı çırpınan.Bir köpüğün
iki yakasında ayrı ayrı durdum: Beni
sürdüren nedir? herşeyi kendime 

yapılmış bir erteleme saydım: köpürmüş 
suda dinlendi amansız kasırga tohumu
ve toplandı ebabil dolu taneleri birden,
soyundum gün bana kara gece giyindi.
geçseydim karşı yakaya, geçebilseydi
içimdeki avare tin bir kararsızlıktan
ötekine doğru koşardım
erişecektim yarım bıraktığım telaşa,
ona artık eksildim: Doğudan gelen bir
suyun üzerinde yazılı kaldı adım.

3 Mart 2012 Cumartesi

umudun göğe yükselişi

iyiyim, bir şeyim yok
sade bir hayatım var şimdi
camiden terapiste – terapistten camiye
doktor beni gözlerimin de olduğuna
inandırmaya başladı

dünyayı benimsedim, yadırgamadım çok
evim gibi hissediyorum
ellerim titremiyor o kelimeyi duyduğumda
müzik susuyor ara sıra.. olsun
acıdan çarpılmış suratlar, anna akhmatova
evim gibi hissediyorum
göğü bir şey kırıp geçiriyor boydan boya
boyun eğdiriyor papatyaya ilk damla

papatya da iyi,
bir şeyi yok aslında
sade bir hayatı var onun da
kımıldanıyor ilk damladan sonra
parmaklarım titriyor
benimsedim hayır –sıcacık da yazları ayrıca..
hem o da burada yaşıyormuş artık.

değil mi, niçin üzülelim umut yoksa
niçin gömülmesin ölmüş olan toprağa
parmakları da gömülmesin –peki niçin?
sıkılmıştır, gemiye göbeğinden bağlı astronot gibi
ve kopmuşsa bağ, canlı da olsa aşk
canlı da olsa değil mi, niçin gömülmesin cesedi
camisi de olan bir uzaya..



selahattin yusuf

ölü canlar

"mektup nadajlıdır dom!" ece ayhan

2 Mart 2012 Cuma

dostoyevski'nin ruhu

poor misguided fool

loosing my religion

talimatlar

eskisi kadar sürprizlere açık değilsin ne de serbest
değiştin denebilir ve aşırıya kaçtığın elbet
en amiyane tabirle en eskilerin dediği gibi
sen eski sen değilsin sevsinler



çalacak değiliz güzelliğini bu meymenetle kimsenin
tek kara gözümüz korsandan sakınacak neyimiz
fiyakamız bir şeyimiz yok hep üzüntülüyüz
ya bir kişi eksiğiz belki hepinizden umutsuz



tutkulu olsun şiddet içersin geçsin bulutlu göklerden
dogmatik olsun kıl payı kaçırsın ödülleri kendinden
yeniliğe ayak uydurmasın pazuları şişkin kara kuru
örümcek bağlasın ömrümce göreyim ben bunu



kar yağsın kars’tayız bidahasına böyle konuşuruz
bana öyle söylemesin hiç nefret etmesin bidahasına
biz öyle önseziden çakmayız modalardan filan hiç
başımı bağlamasın çürüğe bari çıkarmasın



naz değil böylesi hepimizi üzüyor yavrum
baharın sonu bozuk yazı yaz değil buraların
yüreğin nerede diye sormak gelmiyor içimden
nereye derseler onlara öteleri göster


evren kuçlu

karışık saatlere

soyluluğumu anımsıyorum. Bir gece farkettim
sinemada mıydı bir şehirde mi bilmiyorum

önce her şeyi ben hazırlıyorum sonra geliyorlar
saat ikide mi, içkide mi, on birde mi bilmiyorum

karışıklık! Keçileri seviyorum tuz gibi
susuzlukta mı, şöyle akşamlarda mı bilmiyorum

her şey bozuktur bir öğle yürüyüşünde
günlerin akıttığı ırmaklardan mı bilmiyorum

ben tutunurum saatsiz bir yelkovana
saat ikide mi, kırılmada mı, on birde mi bilmiyorum

adın bir güzelliğe yakışır elbet yakışır
bir intiharda mı, bir şiirde mi bilmiyorum

Turgut UYAR

edebiyat yapmıyoruz


Orhan Pamuk - Rouen Üniversitesi (Fransa) Konuşması –MONSİEUR FLAUBERT BENİM

17 Mart 2009 Salı, 15:54
Flaubert Doğu yolculuğunun son kısmında, Mısır, Filistin, Lübnan ve Suriye’den sonra, 1850 Ekim’inde arkadaşı Maxime Du Camp ile birlikte İstanbul’a geldi. İki arkadaş daha önce de birlikte yolculuklara çıkmışlar, yaşadıklarını yazmışlar, bundan mutlu olmuşlardı. Du Camp varlıklı bir aileden gelen, edebiyatı, sanatı seven, hafif züppe ama güvenilir ve iyi bir arkadaştı. Altı yıl sonra editörü olduğu Revue de Paris dergisinde, "Madame Bovary"yi tefrika edecekti. Seyahatleri boyunca Du Camp, yanında getirdiği ağır fotoğraf makinesiyle Ortadoğu’nun ilk fotoğraflarından bazılarını çekerken, Flaubert daha çok kendisiyle, kendi geleceğiyle meşguldu ve biraz da dertliydi.

Flaubert’in derdi, daha doğrusu acısı, Beyrut’ta yeni kaptığı frengiydi. Frengi yaralarına ilaçlar sürüyor, acısını hafifletmek için uğraşıyor, hastalığı bir Türk’ten mi, bir Hıristiyan’dan mı kaptığını merak ediyor, mektuplarında konuyu alaycılıkla ele almaya çalışıyordu. Bir yıldan fazla zamandır yolculukta olmak da, frengi gibi, Flaubert’i yormuş, yıpratmıştı. Saçları, dişleri yolculukta dökülmüş; evini, annesini, Rouen’deki hayatını özlemişti.

İstanbul’dayken Flaubert, annesinin bir mektubundan, bir arkadaşının evlendiğini ve annesinin sıranın ne zaman oğluna geleceğini merak ettiğini öğrenince ona bir cevap yazdı. 15 Aralık 1850 tarihli, “Constantinople”dan yazılmış bu mektubu, yazar olmayı düşlediğim gençlik yıllarında sık sık açıp okur, Türkiye’de, İstanbul’da yazar olarak ayakta kalmanın, yola devam etmenin zorluklarına karşı bu çok özel metinden kuvvet almaya çalışırdım.

“Ernest Chevalier’nin evliliği haberi üzerine seninki ne zaman, diye soruyorsun bana,” diye yazar Flaubert annesine. “Ne zaman mı? Umarım hiçbir zaman.” Yirmi dokuz yaşındaki genç yazar adayı, annesine hayattaki ilkelerini hatırlatır ve artık onları değiştirmek için çok geç olduğunu vurgular. “Benim artık gelişimim tamamlandı, yani hayatta oturacağım yeri, ağırlık merkezimi buldum artık... Benim için evlenmek, dinden dönmekle birdir: Düşüncesi bile beni dehşete düşürüyor.” Birkaç satır aşağıda Flaubert, daha sonra Nietzsche’den Thomas Mann’a modern düşüncenin sanat-hayat ilişkisi hakkında geliştireceği bakış açısını çok açık bir şekilde dile getirir: “İnsan şarabı, aşkı, kadınları ya da zaferi ancak sarhoş, âşık, koca ya da asker olmadığı zaman tasvir edebilir. Hayatın içine çok fazla karışırsa insan, hayatı çok da açık bir şekilde göremez. Ya çok acısını çekeriz hayatın ya da çok fazla keyfini süreriz.” Flaubert annesine, sanatçının doğanın, sıradan hayatın dışında tuhaf bir yaratık, bir çeşit canavar olması gerektiğini de kuvvetle hissederek yazar: “Ben artık alıştığım gibi yaşamaya çekilmeliyim: Tek başıma; bir tek büyük adamların ve bir ayının, odamdaki ayı postunun yakın dostluğuyla yapayalnız olarak.” Ve tıpkı Flaubert gibi daha otuz yaşıma varmadan kendi kendime fısıldayarak tekrarladığım, inanmaya çalıştığım şu cümleleri yazar annesine: “Dünya, gelecek, insanların ne diyeceği, kurulu bir düzeni olmak, hatta geçmişte hayalini kurarak pek çok gecemi uykusuz geçirdiğim edebi ün bile artık umurumda değil.” Annesine bütün bu iddialı sözleri yazdıktan sonra da Flaubert, basitliğiyle kendine olan güvenini ve içtenliğini gösteren son bir cümle ekler: “İşte böyle biriyim; kişiliğim de böyledir.”

İstanbul’da ilk romanımı bitirip yayımlatmaya çalıştığım, annemle yalnız oturduğum 1970’lerin sonunda; Flaubert’in 1850’de bu sözleri yazdığı, günlerce kaldığı Justiniano Oteli’nin Galata’da nerede olduğunu bulmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Tıpkı onun kendisine örnek aldığı 'büyük adamları' gibi, ben de Flaubert’i kendime örnek almaya çalışıyordum. Flaubert’in ünlü mektubunda neredeyse içgüdüsel bir rahatlıkla dile getirdiği modernist edebi ahlakın bir ilkesi sıradan burjuva hayatından ve başarıdan uzak durmak ise, diğer ilkesi de bunu başarıyla ve içtenlikle yapan keşiş tabiatlı büyük yazarlara hayranlık duymak, onlarla özdeşleşmektir.

Yazarın hayattan uzak durması, bütün kurumlardan, devletten, sıradan aile hayatından kaçınması, başarıyı, edebi ünü şüpheli şeyler olarak görmesi... Bunlar dindışı modern edebi keşişliğin, yani edebi modernizmin olmazsa olmaz ahlaki ilkeleridir. Her şeyden önce, daha önce hiç dile getirilmemiş insani deneyimleri yeni bir dille seslendirmek, deneysel olmak; sevilmeyi, kolay okunurluğu bütünüyle yok etmese de, ticari başarıyı geciktirir. Kendini zor, sıkıntılı bir edebi hayata hazırlayan genç yazarın modern keşişliğin bu ilkelerine içtenlikle inanması gerekir ki, başarı hemen gelmeyince, gecikince (bazen hiç gelmez) hemen düş kırıklığına uğramasın, az ile yetinmekte, inandığı zor yolda ilerlemekte, yazmakta devam edebilsin. Modernist edebi ahlakın, 19. yüzyılın ortasından günümüze kadar bir zümre olarak bütün yazarların, özellikle genç yazarların ayakta kalabilmek ve edebiyatın ticarileşmesine karşı direnebilmek için inanması ve saygı duyması gereken bir şey olduğuna hâlâ inanıyorum. Flaubert’in kitaplarının, eserinin büyük başarısının yanı sıra bir diğer zaferi de, bütün hayatını daha yirmi dokuz yaşındayken reçetesini yazip tasvir ettiği bu ahlaka uygun olarak yaşamasıdır.
Flaubert’in mektupları bu ahlak ile iyi yazma tutkusunun nasıl birleştiğini gösterir bize. 1970’lerde onları okurken, ben de Flaubert gibi, hayata karışmanın, kolay başarının, cemaate ve iktidar sahiplerine uzak durmanın mümkün olabileceğini düşünür, bunlara inanırdım. Bu anlamda Flaubert benim için bir keşiş, bir azizdi; hayata ve yüzeysel başarıya sırtını dönen modern edebiyatın diğer keşiş-azizlerinin ilkiydi... Joyce, Proust, Kafka, Pessoa, Walter Benjamin ve Borges benim için aynı silsilenin adlarıdır.


Bu yazarlara bağlılığım, dünyayı kelimelerle görme işinde açtıkları yeni ufuklar ve edebi buluşlar kadar, kolay başarıya sırtlarını dönebilmelerinden de kaynaklanır. Özellikle roman ve modern edebiyat kültürünün ve okuma alışkanlığının gelişmediği Batı dışı ülkelerde, yazarların ayakta durabilmek, direnebilmek için Flaubert gibi keşiş yazarları kendilerine örnek almaları, hatta kendilerini onlarla özdeşleştirebilmeleri şarttır diye düşünüyorum hâlâ.

Ama bu zorunluluğun, şimdi, yıllar sonra, sözünü etmek istediğim bazı sorunları da vardır. Öncelikle keşiş-aziz yazara duyduğumuz bağlılığın yaşanış şekli, Batı dışı ülkelerin geleneksel kültürlerinde, keşişlere ve azizlere duyulan saygı, hayranlık ve tapınmanın yolları ve biçimleriyle çok kolay birleşir. Türkiye’de edebi modernizmin Batı’dan ithali ve yaşanışı böyle olmuştur. 1960’larda, 1970’lerin başında bir avuç genç Türk yazarının Kafka’ya duyduğu hayranlığın, ölmüş büyük mutasavvıflara, keşiş hayatı yaşayan tekke şeyhlerine duyulan geleneksel hayranlık ve teslimiyet duygusuna pek çok yönden benzediğini hatırlıyorum. Tıpkı bazılarının Kafka’nın hayat hikâyesini okuyuşu gibi, 1970’lerde ben de Flaubert’in mektuplarını tasavvuf şeyhlerinin menakıbnamelerini okur gibi okumuştum. Eleştirel düşünceden, çözümleyici mantıktan ve hayran çömezin bireyliğinden çok, hayran olunan keşiş yazarın sözlerini ezberlemeye, hayatını tekrara dayanan bu çeşit geleneksel tapınma törenleri, örnek alınan yazar Batılı olduğu için, yanıltıcı bir modernlik halesiyle de kuşatılır.

Bu çeşit geleneksel hayranlığın ve modernist edebi ahlakın bir yan sonucu, yazarları kitaplarıyla değil, hayatlarıyla değerlendirmektir. Hayranlık duyulan yazarın başarısız, mutsuz ve huzursuz bir hayatı olması, aslında bütün dünya okurlarının ortak gizli isteğidir. Elbette bu istek, ülkeden ülkeye şekil değiştirir. Kitapların ticari başarısı, bugün Amerika’da bir yazar için itibar kaybettirici bir şey değildir. Avrupa’da ise, yazarın kitaplarının çok okunması, eleştirmenlerin ona şüpheyle bakmasına yol açabilir. Batı dışındaki küçük edebi merkezlerde, çoğu zaman zaten hiç gerçekleşmeyen ticari başarı, nadiren de olsa gerçekleşirse, yazarın bir keşiş ve aziz olarak hayatını sona erdirir. 1960’lar ve 1970’lerde Türkiye’de bir şairin herkesin anlayıp zevk alabileceği şiirler yazması, ona duyulan saygıyı artıracağına azaltırdı. Kitapların hiç satılmadığı, gazetelerin, televizyonların edebiyatçılara hiç yer vermediği küçük ve ücra ülkelerin sokakları; kitaplarının satılmamasıyla ve gazetelerde hiç yer almamakla övünen modernist, edebi ahlak sahibi şairler ve yazarlarla doludur. Amerika’da bile Salinger (bir başka Flaubert hayranı), Pynchon gibi yazarlara, kitaplarından çok, medyada hiç görünmedikleri için özel bir hayranlık duyan pek çok kişiyle karşılaştım.

Flaubert’in 1850’de İstanbul’dan annesine mektup yazarken dile getirdiği modernist edebi ahlakın yüz yıl sonra İstanbul’da ya da Batı dışındaki diğer edebi merkezlerde edebi seçkinlerce heyecanla benimsenip içselleştirilmesindeki asıl sorun, edebiyatın gene yalnızca seçkinlere seslenen bir şey olarak görülmeye devam edilmesidir. Osmanlı saray edebiyatının şairleri için edebiyat, iyi eğitilmiş seçkinlerin meşgul olacağı ve onlar kadar seçkin okurların anlayacağı bir şeydi yalnızca. Sıradan burjuva hayatını iğnelemeden tek gün bile geçiremeyen Flaubert, belki bu görüşe yakınlık duyardı. Bu görüşe Flaubert’den de daha çok inanan, aslında Flaubert’i ve edebi ahlakını bu yüzden benimseyen pek çok Flaubertci vardır, şimdi biraz onlardan bahsedeceğim.

Flaubert, edebiyat tarihinde, yazarlarca en çok hayranlık duyulan yazarların başında gelir. Maupassant’dan Tolstoy’a, Henry James’ten Nabokov’a, Conrad’dan Mario Vargas-Llosa’ya kalabalık bir yazarlar ordusu Flaubert’le fazlasıyla ilgilenmiş, onun hakkında yazmış, ona gizli-açık derin bir sevgi duymuş ve gizli-açık onunla kendini özdeşleştirmiştir. "Madame Bovary" (1857); Rusya’da Tolstoy’un "Anna Karenina"sına (1877), Almanya’da Theodor Fontane’ın "Effi Briest"ine (1894) örnek olmuştur. Baskıcı, kapalı ortamlarda bir kadının kocasını aldatmasını anlatan bu romanların Portekiz’deki temsilcisi Eça de Queiros’un romanı "O primo Bazilio"dur (1878). Bu romanda da, "Madame Bovary"de olduğu gibi, baş kadın kahraman romantik romanlar okuyarak yoldan çıkar. Bu romanda tıpkı Türkiye’deki "Madame Bovary" benzeri "Aşk-ı Memnu" (1900) gibi aşk ve aldatma aile içinde geçer ve kadın kahraman Bovary’den daha yukarı sınıftandır. Halit Ziya’nın Abdülhamit’in baskıcı yıllarının sonuna doğru yazdığı "Aşk-ı Memnu"su, bugün Türk Milli Eğitim Bakanlığı’nın "Madame Bovary" gibi lise öğrencilerine tavsiye ettiği bir avuç romandan biridir.

Flaubert’e duyulan hayranlığın daha sonraki kuşaklarda, 20. yüzyılda, romanları kadar mektuplarına, mektuplarının gösterdiği hayat tarzına, edebiyatın bir çeşit keşişi olmasına dayandığını anlamak zor değildir. Georges Perec, benim de en çok sevdiğim Flaubert romanı olan "Duygusal Eğitim"den tam on üç cümleyi, romanı "Şeyler"de ("Les Choses", 1965) olduğu gibi kullandıktan on beş sene sonra yazdığı bir makalede, bu cümleleri Flaubert olmak istediği için kendi romanına aldığını söylemiştir.

Flaubert olmayı istemek! Onunla aynı günlerde yaşayan Turgenyev’in ya da Henry James’in, Tolstoy’un ya da Theodor Fontane’ın Flaubert hayranlığı romanlarına yönelikti.

Conrad, Flaubert’in tekniğiyle meşguldü. Sonraki kuşakların, özellikle son yarım yüzyılın Flaubert hayranlığı ise yazarın kendisine, hayatına, mektuplarında yazdıklarına ve hatta hakkında anlatılanlara yoneliktir. Bunun birinci nedeni elbette mektupların hak ettikleri özenle, editor dikkatiyle notlandırılarak yayımlanmasıdır. Fransız kültürünün klasiklere saygı anlayışı ve edisyon hazırlama geleneği de bugünkü Flaubert fikrini, dünyanın her yerinde bu büyük yazarın gördüğü içten saygı ve hayranlığı hazırlamıştır. Modernist edebi ahlaka uygun olarak yaşayabilmek için gerekli 'özdeşleşme' duygusu, bu mektuplar sayesinde hâlâ bütün gücüyle canlı. Pek çok yazar, hayatının bir kısmında benim gibi Flaubert olmak istemiştir. Sartre’ın ünlü Flaubert biyografisi "Ailenin Budalası"nı bu duyguyla savaşmak için kaleme aldığını ya da Julian Barnes’ın parlak romanı "Flaubert’in Papağanı"nı Flaubert olma zevklerini sonuna kadar çıkarmak için yazdığını söylemek abartı olmaz.

Flaubert olmak isteyen yazarlar arasında iki temel eğilim görürüm hep. Roman sanatının iki temel özelliğini ortaya çıkaran bu ayrımı biraz tartışabilmek için basitleştirerek özetleyeceğim.
Birinci tür Flaubertciler yazarın çok belirgin öfkesine ve sesine hayranlık duyanlardır. Burada kastettiğim, Flaubert’in sıradanlığa, ortalama burjuva hayatına, yüzeyselliğe ve aptallığa karşı duyduğu öfkeli, alaycı, zeki sesidir. 1850 Ekim’inde, İstanbul’dan annesine yazdığı mektubun sonunda bu sesi hemen tanırız: Flaubert evlenen bir arkadaşının yakın zamanda mükemmel bir burjuva ve beyefendi olacağını alaycılıkla yazar annesine. Arkadaşı artık kurulu düzenin, ailenin, mülkiyetin savunucusu olacak, yakında gençliğinin sosyalist düşüncelerine de mutlaka savaş açacaktır! Flaubert’e göre arkadaşının suçu, kendisini fazla ciddiye almaya başlamasıdır. Bir zamanlar sarhoş olup gece kulüplerinde kankan dansı yapan sevgili arkadaşı, önce kendine bir saat alarak, sonra da hayal gücünü kaybederek burjuvalaşmıştır. Flaubert burjuvalaşan eski arkadaşına gittikçe öfkelenerek onun yakında karısı tarafından boynuzlanacağını da ekler mektubuna.
Buradaki yazar sesi, Flaubert’in "Bouvard ve Pécuchet"sindeki ("Bilirbilmezler" diye Türkçeye çevrildi) ya da "Sıradan Düşünceler Sözlüğü"ndeki sesine çok yakındır. Mektuplarında da sık sık karşılaştığımız, insanoğlunun ve özellikle burjuvaların budalalığından bıkıp usanmış bu alaycı ses, gücünü Flaubert’in zekâsından ve çok özel mizah yeteneğinden alır. Zekâsının ve mizahının hedefinin, bütün hayatı boyunca uzak durmaya çalıştığı sıradan orta sınıf değerlerine, modernleşme ve sanayileşmenin ürettiği yeni, rahat, huzurlu günlük hayata yönelmesi, Flaubert’in sesine günümüzde pek çok yazarın özdeşleşmekten hoşlandığı bir güç verdi. 20. yüzyılda Flaubert hayranları, özellikle genç yazarlar bu ses ile özdeşleşmeye, bu alaycı, sinik ve zeki maskeyi Flaubert'den alıp kendi yüzlerine takmaya önem verdiler. Nabokov’un "Lolita"sını okurken, Amerikan orta sınıf hayatının ayrıntılarına batırılan iğnelerinin arkasında, Flaubertci bir duyarlık olduğunu hissederiz. Seçkin bir yazarın, insanoğlunun budalalığı ve sıradanlığı ile alay etmesini hepimiz cazip bulur; kitapları, romanları biraz da bu sesleri işitmek, onlarla yaşamak için okuruz. Ama bu alaycı ses bir romanda tek güç olursa, zekâ ve sinizm, kısa zamanda orta sınıf hayatını, iyi eğitim alamamış insanları, değişik kültürleri, alışkanlıkları bizlerden başka türlü ve yetersiz olanları aşağılayan, yukarıdan bakan mağrur bir sese de dönüşebilir. Özellikle Avrupa modernizminin Batı dışında yerleşme süreci, bu ahlaki sorunlarla birlikte anlaşılmalıdır.
Oysa Flaubert bütün öfkesine, alaycılığına rağmen, mağrur bir yazar değildi. Kahramanlarına, kendisinden başka türlü olanlara, bir romanın içinden, ama çok yakından bakabileceği bir dil de bulmuştu. Annesine yazdığı mektupta gençlik arkadaşının evlenip sıradan burjuva hayatına karışmasına nasıl öfkelendiğini okuduktan sonra, aynı gençlik arkadaşlarını "Duygusal Eğitim"de nasıl bir sevgiyle anlattığını, onların 'budalalıklarına', akıl karışıklıklarına nasıl derin bir anlayışla yaklaşabildiğini görmek, romancı Flaubert’in asıl kuvvetini hatırlatır bize. Bu, kahramanlarıyla sonuna kadar özdeşleşebilen, bunun için çırpınan, evli bir kadının, Madame Bovary’nin mutsuzluğunu ve içine düştüğü çıkmazı kendi kalbinde hissedip, biz okurlara da çok açık dille hissettirebilen bir yazardır.
Flaubert kahramanlarının düşüncelerine ve onların ruhsal dünyalarına, romandaki anlatıcı sesin çok yaklaşabilmesi için özel bir teknik geliştirmiştir. Önce Fransa’da, daha sonra bütün dünyada taklit edilen, yayılan ve okurlarından çok Flaubert uzmanlarının takdir ettiği bu sese, bu anlatım tekniğine 'dolayımlı serbest üslup' (style indirect libre) denir. Flaubert’in keşfetmekten çok geliştirdiği bu anlatı üslubu, kahramanların düşünceleriyle, tanık oldukları çevre ve olaylar arasında bir fark gözetmez. Anlatının dili, zaman zaman kahramanın ruhuna, dertlerine, o kişinin özel sözlerini, argosunu kullanarak yaklaşır, ama anlatıcı ses bizi “diye düşündü”, “diye aklından geçirdi” diye uyarmaz. Manzara ve çevre tasvirleri de, bir romanda olması gerektiği gibi, kahramanın ruh durumunu hem ayrıntılarıyla hem de seçilen kelimelerle temsil eder. Böylece biz okurlar, dünyayı, tasvir edilen olayları ve manzarayı kahramanların gözüyle ve onların duygu, dert ve kelimelerinin içinden yakın bir şekilde görürüz. Jane Austen ve Goethe’den sonra, Flaubert’in geniş bir şekilde ama dikkatle (çünkü okur, Madame Bovary’nin duygularını, Flaubert’in düşünceleri sanabilir) geliştirip kullandığı 'dolayımlı serbest üslup', Türkiye gibi roman sanatının ve modern hikâye etme dilinin Flaubert’den sonra geliştiği pek çok Batı dışı ülkede çok etkili olmuş ve sevilerek kullanılmıştır. Bu üslup yalnız roman sanatının oluşumunda değil, gecikmiş milli devletlerde, edebiyatın ve tabii ki en çok da romanın yardımıyla milli dilin ortaya çıkışında da ve benimsenip yerleşmesinde de belirleyici olmuştur. Benim sevdiğim, hayranlık duyduğum, özdeşleşmek istediğim Flaubert, işte bu ikinci yazardır. Kahramanlarının ruh haline, bir romanın geniş manzarası, panoraması içerisinde, bir anda birkaç kelime ile girebilmenin yeni bir yolunu keşfeden büyük yazar! Kahramanlarına roman sanatının talep ettiği derin şefkat ve anlayışla yaklaşabilen, bu yüzden “Madame Bovary benim” diyebilen yazar!
Az önce sözünü ettiğimiz alaycı, aşağılayıcı Flaubert, bu şefkatli Flaubert’den hiç de uzak değildir ama. Bu iki Flaubert’in, aynı kalbin iki değişik görüntüsü olduğunu hayal etmek de, onu seven okur için hiç zor değil. Bir yandan insanlığa sınırsız bir öfke ve kızgınlık duyan, diğer yandan da aynı insanlara derin bir şefkat besleyip onları herkesten iyi anlayan bu yazarla, pek çok yazar gibi, ben de hep özdeşleşmek istedim. Onu her okuyuşumda, “Monsieur Flaubert, c’est moi!” demek geldi içimden.
İstanbul’dan 1850 yılında, annesine yazdığı mektupta Flaubert, sevgili gençlik arkadaşı Ernest’in evlenerek sıradan burjuvalar arasına katılmasına ve kendisini fazla ciddiye almasına yol açan şeylerden birinin de üniversiteden doktora almak olduğunu söyler. Flaubert sayesinde bana bu şeref doktorasını veren Rouen Üniversitesi’nin sayın rektörü, değerli profesörler, öğrenciler, misafirler, yaşım ilerlediği için bu tehlike benim için artık çok önemli gözükmüyor. Hepinize çok teşekkür ederim.

sartre vs. sartre

                       
“Edebiyat her şey değilse hiçbir şeydir.”

“Bir insan her zaman bir hikaye anlatıcısıdır; kendi hikayeleriyle ve başkalarının hikayeleri ile çevrili yaşar, başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır.”

“birbirinden uzak kalmak, birlikte olmanın yalnızca bir çeşididir.”

“aşk bilinçleri birleştirme çabasıdır. ama boşuna, çünkü her insan kendi bilincine mahkumdur.”

“İnsanın özgürlüğü, başkalarının kendisine yönelik davranışı karşısında aldığı tavırda gizlidir.”

“İnsan gereksiz bir tutkudur.”

“Bir düşüncenin bir nesne karşısındaki açılımı yalnızlığı öngörmektedir.”

"deliliğimde sevdiğim yan, daha en baştan beni elitlerin ayartmalarından kurtarmasıdır. kendimi hiç bir zaman mutlu bir yeteneğin sahibi olarak görmedim. biricik ilgi duyduğum şey kendimi kurtarmaktı...”

“Eğer erişilmeyecek kurtuluşu da ıvır zıvır odasına kaldıracak olursam, geriye ne kalır? Bütün insanlardan yapılakonmuş ve hepsine bedel ve herhangi biri de ona bedel olan, bütün bir insan.”


                             

müzmin başağrılarım...

1989