24 Haziran 2017 Cumartesi

NEDEN? - bir değini




  İnsan bir sehpayı neden sever? Üstelik çok da kullanmadığı halde... Bardakları tabakları kavanozları neden sever ? Renginde mi, tarzında mı, mobilyasında mı bir şey bulur? Bu sehpayı seviyorum dediğimde dünyadan çok uzaklaşıyorum ve dinleniyorum. Bu sehpayı sevmiyorum dediğimde ise dünyanın avuçlarındayım, çirkinim. 


   Eşyaların sükunetini dinlediğim uzun gecelerim oldu. Raftaki kahve fincanlarına bakıp huzur duyduğum, tabakları, bardakları dizerken sanki kafamın içindeki dağınıklıkları da toparladığımı hissettim. Hele geceyse, dışarıda kar yağmur ya da büyük rüzgarlar varsa ve eşyaları düzeltiyorsam bundan mutluluk duydum. Odaya baktım, kitaplığa baktım, kitaplara,sehpaya,masaya, mindere baktım. Büyük bir hayat,o ne demekse?- için yola cıkmış ve sonra bunların hiç birine inanmamış biri olarak her şeyi bir eve sığdırdım. 

  
  O her şey eşyalarla beraber, benimle beraber, bu sehpayla beraber uyuştu,dinledi,uyudu. Odada gezindim ve bunlarla sigaralar içtim. Sonra bunları düşünürken ve yazarken dünyayı fethettiğimi ve bütün bir hayatı katlayıp bu evdeki hayatın maketine hapsettiğimi, kendime de hapsettiğimi düşündüm. Sehpaya baktım, sandalyeye baktım, çamaşırları serdim ve çamaşırları serişime baktım, çamaşırlara baktım, raflara, çekmecelere baktım. Bardaklara baktım. Kaşıklara ,çatallara,kavanozlara, maket arabalara, kalemlere,çoraplarıma... İptal edilmiş bütün hayatların ve sevgilerin ve hırçınlık ve öfke ve kinlerin sonunda eşyalar bazen müzikler bazen de tv'den gelen seslerle yorulurken dışarıda hep kar yağsın istedim. Dünyayla aramda bir sınır olsun,ben eşyalara iyice gömüleyim istedim.

 

  Sehpayı sevmek,ona dokunmak, ona bakmak,orada dinlenmek... 

  
  Neden? Bana rağmen bende yaşayan, artık çoğu zaman ben olan bir münzevi huzur bulsun ve o huzuru benle paylaşsın diye.


fotoğraf: sergio leone once upon a time in america'nın setinde

23 Haziran 2017 Cuma

NE ÇOK VİRGÜL VAR.


İnsan yanında biri olsun ve ona yol boyunca -yani 27 saat falan- her şeyi anlatmak anlatmak anlatmak istiyor. Arada camlara yağmur vursun, bir çeşme başında mola verilsin, aylardan temmuz olsun istiyor. Ve sonra başına unutamayacağı güzellikte bir olay gelsin, yeniden yaratılmışcasına tazelensin istiyor. Mesela 2017 temmuzunda başlayan yolculuk 2013 temmuzunda bitsin istiyor.

Mesela sen anlatırken yanında Hasan Ali Toptaş seni güzelce dinlemiş, sessizce, hiç soru sormadan. Ve 27.saatin sonunda 'yaaa işte böyle demişsin' ve o da 'öyle ' demiş.
Sonra bir ucundan sen yazmışsın, bir ucundan hasanım ali yazmış o yolculuğu:

NE ÇOK VİRGÜL VAR.

22 Haziran 2017 Perşembe

san'at


Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.
Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mabedin içini,
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini...
Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin,
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.
Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musiki yerine!
Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...
Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!

Faruk Nafiz Çamlıbel

21 Haziran 2017 Çarşamba

tekkede bahar




yan İbrahim, yannnn
kocaman bir yangın senin olsun
gel çök aramıza küçük osman. senin de
ayak uçların tutuşsun

bir düş ki çift kağıda sarılır, bir düş ki
merdivenlerinden çıkarken sarışın ve uzun
inerken karışık ve susuzdur, bir düş ki
yarım aşklar, mayhoş elma kurusu ve ıtır
süslü at arabalarıyla irili ufaklı
tozlu kasabaları dolaşır

kütür kütür bir bahar nasıl çalınır
eriklere mi dalalım, dutlara mı
kamyon rampada; haydi fırla şerafettin
bir çığlık yap, at karpuzları kafamıza.
sonra kızları tahrirat katibinin
sonra kaymakamın karısı; bir bir düştüler
horozlu aynaya, bıyıklarımız da yarıştı
sakallı amcanın bastonuyla

bırak İsmail soğusun, İsmail bırak
bu tekkeye biliyorsun, erimiş
bir baharla girilir ve o baharın ipleri
kanatsız kuşların dilindendir.
bırak İsmail soğusun, tekkeye bahar
fiyakalı girsin; okeye yatsın kahvelerde
kitaplara takılsın, tafra yapsın çalım satsın
bayramları annesinin mezarında dua okusun.
bırak ismail soğusun, soğusun bırak
fısıltılarla anlaşsın; hesap
versin şubelerde, duvarlara işeyip
damlara girsin, işkencelere


mehmet müfit

Ailen Ginsberg'e, Lawrence Ferlinghetti

                              

Geri gelen peygamberlerden biri O
Geri gelen takma saçlı peygamberlerden biri O
Ahd-i Atik'te bir sakalı vardı onun
Paterson zamanında kazıdı bu sakalı
Boynunun çevresinde bir mikrofon var onun
Bir şiir matinesinde takılmış
bir ozandan da fazla bir şey O
Durmadan şiir yazan bir ihtiyar O
Bir ihtiyar üstüne
her üç düşüncesinden biri ölüm olan
ve bir şiir yazan bir ihtiyar konusunda
her üç düşüncesinden biri ölüm olan
ve bir şiir yazan
Bir kraker kutusu üstündeki resim gibi
elinde kutu tutan bir adamı gösteren o resim gibi
bu kutunun üstünde de gene kutu tutan bir başka resim
ve sonsuzca değin küçülerek devam eden bu resim
ve her kez daha uzaklaşan daha uzaklaşan
bu büzülen gerçeğin resmi
Geri gelen peygamberlerden biri O
Gözden geçirilmiş bir raporu yerine yerleştirmek, işitmek ve
görmek için
bugünkü durum üstüne
Daralmakta olan dünyanın
gözlerinde kopçalar var onun
onlarla sıkıştırıyor

varlığın her ayağını ve dedikodu pabuç bağını
gerçeğin yapısını
O'nun gözleri dikili
bırakılmış her insan ve her eşya üstünde
ve bekliyor onları kıpırdasınlar diye
ölü beyaz bir farenin başında bekleyen bir kedi gibi
sakladığından kuşkulu
bir küçük varoluş parçasını
ve kibarca bekliyor O
kendisini ortaya koymak için
ya da kendisini ya da kendisini ya da kendisini
ve Tanrı'nın kuzusu gibi ağırbaşlı O
çılgın kaburgalardan yapılmış
ve her kuşkulu şeyi kapıyor
ve her kuşkulu kişiyi ve her kuşkulu şeyi kapıyor
inceleyerek sallayarak bir ipin ucundaki beyaz bir fare gibi
ve bu şey canlıdır sanıyor
ve onu konuşması için sarsıyor
ve onu canlandırmak için sarsıyor
ve onu konuşması için sarsıyor
Gece yerde sürünen bir kedidir O
ve menekşe saatta kendi Buda'lığı içinde uyur
ve atılmaya hazır üç elin sesini dinler
ve kendi kafatasının yazıtlarını okur
kendi varlık hiyeroglifini
bir değnek ucunda konuşan bir eşek boşluğu O
iki bacak üstünde bir alıcı-verici O
ve mikrofonu kulağına tutuyor O
ve duyuyor ölüm ölüm
Dili sarkmış bir kafası var onun
ağzının gerisinde
ve hayvanca bir dil koymuşlar
ve insan bir dil yaratmıştır.
başka hiçbir hayvanın anlamadığı

ve onun dili konuşuyor ve onun dili görüyor
ve onun kulağı işitiyor ve denildiğini
ve yapışıyor başına
ve işte Ölüm Ölüm
ve bunu söyleyecek bir dili var onun
başka hiçbir hayvanın anlamadığı
O yürüyen bir çatal köktür
başının ortasında tomurcuk bir gözle
ve gözü içe ve dışa dönüyor
ve görüyor ve delidir
ve delidir ve görüyor
Ve dördüncü tekil şahsın çılgın gözüdür O.
ki kimse söz açmaz ondan
ve dördüncü tekil şahsın sesidir O
kimsenin ondan söz açmadığı
ve bununla birlikte var olan
uzun bir başla külah yüzüyle
ve ölümün çılgın uzun saçı
kimsenin söz açmadığı
Ve kendisini anlatır ve ölümden söz açar O
kendi ölü anasından ve Rose teyzesinden
onların uzun saçlarından ve uzun tırnaklarından
ve gittikçe büyüyen ve büyüyen
ve onun konuşmasında geri döndüler onlar manikürsüz
Ve geri geldi o kara saçıyla
ve kara gözüyle ve kara pabuçlarıyla
ve raporunun kara kaplı kitabıyla
tek ayağı havada büyük bir kara kuştur o
hayatı belli eden sesi duymak için gelen
duyargasının kabuğu üstünde
ve kendi derisinden çıkıp gitme türküsü söylüyor O
ve diliyle gagalıyor bu kabuğu
ve gözüyle vuruyor bu kabuğa
ve görüyor ışık ışık ve işitiyor Ölüm Ölüm

kimsenin söz açmadığı
Bir baştır O bir baş görünümünde
ve onun görünümü bir kertenkeleye benziyor
ve onun çözülmemiş görünümü
dikiliyor kapıda bekliyor ve işitiyor
vuran el alkışlayan alkışlayan ve vuran
onun ölümünü ölümünü ölümünü
sarhoş aydınlığının ta kendisidir O
kendi sanrısının kendisidir O
kendi büzültücüsünün kendisidir O
ve dönüyor onun gözü dünyanın büzülen kafasında
ve duyuyor kendi organının konuştuğu Ölüm Ölüm
bir sağır ezgi
Dünyanın sonuna geldiği için O
ve o sözcüğü yapan titreyen ettir
ve o kendi etinde duyduğu sözcüğü söylüyor
ve bu sözcük, Ölümdür

Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm


Türkçesi: Orhan Duru-Ferit Edgü

izlanda


20 Haziran 2017 Salı

kaybolan şehir




Üsküp ki Yıldırım Bayazıd Han diyârıdır 
Evlâd-ı Fâtihân'a onun yâdigârıdır. 

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o; 
Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz'di o. 

Üsküp ki Şar-dağ'ında devâmıydı Bursa'nın 
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın. 

Üç şanlı harbin arş'a asılmış silâhları 
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları. 

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa, 
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa. 

İsâ Bey'in fetihte açılmış mezarlığı 
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı. 

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin 
Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için. 

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! 
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! 

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, 
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.


Yahya Kemal




19 Haziran 2017 Pazartesi

koca mustapaşa





Koca Mustapaşa! Ücra ve fakir İstanbul!
Ta fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul,
Hümü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada,
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yada.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Manevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allah'a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakikat sanıyor hulyayı.
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükun, yolda sükun, evde sükun.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskun.
Bir afif aile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı, asaletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık iğri sokak, doğru sokak ...
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allah"a diyen
Yaşıyor sade maişetlerin en safında;
Ruh esen kuytu mezarlıkların etrafında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk'ün asude mizaciyle Bizans'ın kederi
Kanşıp mağfiret iklimi edinmiş bu yeri.

Şu fetih vak'ası, yarab! Ne büyük mucizedir!
Her tecellisini nakletmek uzundur bir bir;
Bir tecellisi fakat, ruhu saatlerce sarar:
Koca Mustapaşa var, camii var, semti de var
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mucizeden,
Hak'tan ilham ile bir gün o güzel semte giden,
Rum vezir, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran iman ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mabedi etmiş de hayal,
Vakfedip her neye malikse, bütün mal ü menal,
Bir fetih camii yapmak dilemiş İslama.
Sebep olmuş bu eser yad edilir bir nama.

Dört asırdır inerek camie nur üstüne nur
Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzur.
Ona hala gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hafız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nura sarılmış yatıyor.

Gece, şi'riyle sararken Koca Mustapaşa'yı
Seyredenler görür Allaha yakın dünyayı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyaretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan,
Gizli bir his bana, hatif gibi, ihtar ediyor;
Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükunundan iyi
Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliyi;
Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın ruhu yanar.
Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fatihi cedler le beraber yaşamak! ... "

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa'dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rüyadan.
Bu muammayı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hadisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce latif illerde,
Nice yıl; cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rüyaya

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Ruh arar başka teselli her esen rüzgarda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!



Yahya Kemal

(Kendi Gök Kubbemiz)

dilek





Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi.
Her bahar gününde, dertliyi, ümitsizi.
Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci,
Kadını, erkeği, yaşlısı, genci,
Bir bayram sevinciyle, kol kola, sokaklarda.
Su başlarında, ağaç altlarında, parklarda,
Sevgililer, baş başa, muratlarına ermiş.
Çocuklar, el ele, bir halka oluvermiş.
Görmek isterdim camlardan, odalarda oturmuş,
Radyoyu açmış, küçük sofrayı kurmuş.
Yol, meydan, dere, tepe, dağ, bayır, kır ...
Vapurlar, limanlarda, yola çıkmaya hazır.
Gazinolar, plajlar, sinemalar açık.
Her dilden bir şarkı, her dudakta bir ıslık.
Ne yoksul ahı, ne dul hıçkırığı, ne hasta iniltisi,
Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi! ..


ZİYA OSMAN SABA

(Nefes Almak) 1954

hatırlama





Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,
Rüyalarım kadar sade, güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerine yaz bahçelerinin.
Ömrün gecesinde sükun, aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından,
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından.


Tanpınar 

ishak


Büyülü gerçekçilik latin amerika'dan önce bizde başlamış diyebilir miyiz? En azından yüzyıllık yalnızlık' tan 8 sene önce yazılmış (1959). Gerçeğin ortasında canı sıkılmış bir tüy gibi uçuşan kaçış cümleleriyle dolu bir güzel kitap.

'Sığırcıkların gürültüsü o kadar artmıştı ki artık işitilmiyordu.'

'Gene mi öldü?'

Kediye döndü. Umutsuz ama merakla sordu:
'Baban da kedi miydi senin?'

16 Haziran 2017 Cuma

taşra hekimi , ercan kesal



Ben

Geçici görevle sürgün olarak gönderildiğim kasabada birinci yılımı doldurmuştum ve burada daha ne kadar kalacağım belli değildi. Merkez Lokantası’nın hemen yanındaki boş traktör garajını kiralayıp muayenehane yaptım ben de. Uydurma bir sedye, ilaç dolabı ve formika bir masa. Bütün mobilyam bu. Ziyaretime gelerek çay içen belediye başkanı ‘tayin’ meselesini tamamen aklımdan çıkardığımı düşünüyor. Pek memnun. Zabıta amirinin oğlu Serkan’ı da gönderecek. “Yanında dursun işte, bir şeyler öğrenir” diyor.
Hafta sonu, öğle saatleri. Tapu müdürünün zorla ısmarladığı pilav üstü dönere bakıyorum sıkıntıyla. Baldızına rapor isteyecek galiba. Birkaç lokma almıştım ki açık olan kapıda birinin dikildiğini fark ettim. İriyarı, sağlam yapılı birisi. Tanımaya çalışır gibi süzüyordu beni. Hiç kıpırdamadan, saf bir pervasızlıkla konuştu sonra:
“Doktor Ercan sen misin?”
“Evet” dedim yemeğe ara vererek. İçeri girdi ve birkaç adım yürüyerek masanın önünde durdu.
“Ben verem olmuşum doktor...”
Bir süre karşılıklı bakıştık. Bu gibi durumlarda konuşmayı normalleştirmek yerine, kendi haline bırakmam gerektiğini öğrenmiştim. Hiç önemsemiyormuş gibi:
“Nerden anladın” dedim, geriye doğru hafifçe yaslanarak. Masaya bir adım daha yaklaştı:
“Kan tükürüyorum yav. Ağzımdan kan geliyor. Verem olmuşum ben.” Biraz durdu, sonra devam etti:
“Ne yapcam?”
“Dur bakalım. Anlarız şimdi.”
Serkan’a kapıyı kapatmasını işaret edip ayağa kalktım.
Dükkânı ikiye ayıran kadife perdeyi sıyırarak arkaya aldım adamı. Cüssesine bakarak hiç ihtimal vermiyordum doğrusu tüberküloza. Muayene ederken bir yandan da soruyorum. Merkeze epey uzak bir köyde yaşıyormuş. Çobanmış. Yıllardır dağ tepe dolaşıyor yani. Niye verem olsun?
“İştahın nasıl?” “İyidir. Her şeyi yerim ben!” “Geceleri terliyor musun?” “Yoo.”
“Bu aralar zayıfladın mı?” “Cık...” Muayeneye biraz ara verdim. Karşısına geçtim. Öylece bakışıyoruz. Masum bir bilmişlikle konuşuyor:
“Muayeneye gerek yok ki doktor. Ben veremim. Kan tükürüyorum diyorum sana. Ağzımdan kan geliyor.” Ah, evet. İlk önce yapmam gereken şeyi atladığımı fark ediyorum:
“Ağzını aç bakayım.”
Dil basacağının da yardımıyla ağzını ve boğazını iyice tarıyorum. İstediğimden de fazla açtığı ağzında, yemek borusunun başladığı yerde kımıldayan bir şey var! Başlangıçta gırtlağın öne arkaya hareketi gibi düşündüğüm şeyin, oraya yerleşmiş bir ‘sülük’ olduğunu fark ediyorum birden. Bozkırda gezerken, ağzını dayayıp su içtiği herhangi bir yol üstü çeşmesinin borusundaki sülük, suyla birlikte akıp boğazına yerleşmiş. Vantuzlarıyla yapıştığı yerde de büyüyüp serpilmiş. Adamcağız boğazını temizlemeye çalıştıkça orayı kanatıyor. Kan tükürüyorum dediği şey, sülüğün emdiği kan.
Okuldayken, “Sülüğü sökerek almaya kalkışmayın, kopar. En iyisi tuzlu suyla gargara yaptırmak” diyen hocama kulak asmayacaktım. Boğazın en dip yerinde kımıl kımıl hareket eden sülüğü bir pensetle çıkarma heyecanına kapılmıştım.
“Serkan sen ışığı tam şuraya tutacaksın. Sen de sakın öğürme. Nefes al ver ve iyice aç ağzını.”
Dediklerimi ikisi de aynen yapıyorlar. Beş dakika sonra pensetin ucunda koparmadan çıkardığım oldukça uzun bir sülükle doğruluyorum.
“Al bak. Buymuş işte. Verem falan değilsin.”
Sülüğü bırakıyorum avcuna. Hep birlikte perdeyi çekip dışarı çıkıyoruz. Tuhaf bir şaşkınlıkla bakıyor bir süre.
“Vay anasını! Buymuş ha!” Birden küfrederek yere fırlatıyor sülüğü ve ayağıyla eziyor. Bana dönüyor sonra ve mahcup bir sevecenlikle:
“İyi doktordur demişlerdi senin için. Valla doğruymuş be.”



Annem



“...Sakar Ahmet’in torunu oynuyordu kapının önünde. Topa bir vurdu. Geldi gözüme çarptı. Ateş çıktı sanki gözümden. Ben ondan oldu diyorum. Sanki gözümün önüne karınca gelmiş gibi, silerim silerim geçmez. Ondan sonra da bulanık görmeye başladım.” Yüksek tansiyona bağlı ‘retina dekolmanı’nı tarif ediyordu annem ve suçluyu da bulmuştu: Sakar Ahmet’in torunu. Ankara’da ameliyat ettirdim. Kasabada işim bitince, akşamları Ankara’ya gidiyordum ziyaret için. Beş-altı hastanın yattığı bir koğuşta gözleri kapalı, hareketsiz yatardı her gittiğimde. Sessizce yaklaşır, elini tutardım. Gözleri kapalı, mırıldanır:
“Sen misin kuzum?”
Uzunca bir süre kaldı hastanede. Sonra da lojmana getirdim. Yanımda olursa kontrollerini daha iyi yapacağımı düşünüyordum. Çok uzun zamandır kasabadaki tek doktor bendim. Her gelen doktor kısa bir süre sonra bir fırsatını bulup kaçıyordu. Bozkırın ortasında terk edilmiş gibiydim. Bin yıldır buradaydım sanki ve bin yıl daha kalacaktım. İlk senenin sonunda sıkı bir avcı ve şehir kulübünün de müdavimi olmuştum zaten. Belediye başkanının her konu açıldığında, şaka mı gerçek mi anlamadığım “Sen tayini unut doktor. Artık buralısın. Hele bir de sana eli yüzü düzgün bir kız bulup evlendirelim. Ondan sonra zaten istesen de gidemezsin” cümlesi giderek daha az korkutuyordu. Sağlık ocağına bağlı altmış beş köy vardı ve her gün yüzün üzerinde poliklinik yapıyordum. Gece boyunca bitmeyen acil hastalar, otopsiler, sağlık evlerinin takibi, yazışmalar... Dağılmaya başlamıştım artık. O sene kış çok sert geçiyordu. Gün boyu hasta bakmış, gece yarısına kadar da traktörün boşalan halatına elini kaptırmış bir çiftçinin kopmak üzere olan parmağını dikmiştim. Lojmana geldiğimde ayakta duracak halim yoktu. Yorgunluktan inleyerek salondaki yatağıma uzandım. Annem köşede, sessizce uyuyordu. Soba çoktan sönmüş. Dışarıda inanılmaz bir fırtına. Kötü rüyalarla sızmış kalmışım.
Gece yarısı titremelerle uyandım. Ateşler içindeyim. İçimde sebepsiz bir korku ve gittikçe artan bir çarpıntı. Yatağın içinde doğrularak bir süre bekledim. Annem uyanmış ve yanıma gelmişti.
“Anne, çok kötüyüm, ölüyorum galiba” dedim.
“Tövbe de kuzum. Ne ölmesi... Nazar değdi sana. Ondan oldun böyle.”
Annem gitti, yan odadan büyücek bir battaniye getirdi ve onu yere serdi. Masanın üzerinde duran boş reçete kâğıtlarından birini aldı eline. Diğer eline de perdede saplı duran dikiş iğnelerinden birini. Merak ve biraz da çaresizlikle izliyordum yaptıklarını.
“Hadi, yat battaniyenin üzerine” dedi.
“Ne yapacaksın?” dedim. Cevap vermedi.
Yataktan inerek yere, battaniyenin üzerine sırtüstü yattım. Annem, elindeki boş reçete kâğıdını iğneyle delerek bir yandan mırıl mırıl dualar okuyor, bir yandan da Kızılderililer gibi etrafımda dönüyordu. Beş-altı tur attıktan sonra, sobanın yanından aldığı kibritle delik deşik olmuş reçete kâğıdını yaktı. Küllerini yine dualar okuyarak üzerime serpti. Başımdan ayakucuma kadar sıvazlayarak işini bitirdi.
“Hadi kalk kuzum, bir şeyin kalmadı” dedi. Kalktım, yatağa uzandım. Çok iyi hissediyordum kendimi. Titremelerim geçmiş, ateşim de dinmişti. Abdest almak için banyoya doğru giden annemin arkasından dayanamadım, konuştum:
“Babam haklıymış. ‘Oğlum, annen diplomasız doktordur’ derdi de inanmazdım. İyi doktormuşsun valla. Yalnız, yarın hemşire hanımların yanında falan söyleme yaptıklarını.”
Dualarının içine karıştı gitti cümlelerim. Gün ağarmak üzereydi. Fırtına kesilmiş, salonun penceresinden görünen beyazlık, kusursuz bir giysi gibi örtmüştü bozkırı. Az sonra, derin bir uykunun kollarına bırakacaktım kendimi...




Peri Gazozu, shf 133

12 Haziran 2017 Pazartesi

AYNALAR KAPANDI



    Güneş, çocukların yüzünde daha bir güzel. Evimizin önünde onları seyrediyorum. İnşaat işçileri ya da taş ustaları beni çağırıyor çay içmeye. Sevinçle gidiyorum. Ama adamlar yüzüme baktıkça bir telaş kaplıyor beni. Ben de kapıya sıkışan sağ elimi anlatıyorum onlara. Eskidikçe bana saldıran aslında anlamsız sokaklar dolusu bir gençlik burası. Yazmazsam ölmeye yüz tutmuş çocukluk ölüleri. Şubat ayında kolonlar bile bitmemişti, ama şimdi boyası ve içi eksik sadece. Buna sevindim. Bilmem işte, adamlar yapmışlar. Şimdi de oturmuş çay içiyorlar bitirdikleri evin önünde. Yüzlerinde güzel bir gamsızlık. Komşumuzun kızı Semra da evlenmiş. Şuralarda koşturur dururdu. Daha dün gibi.

“ Vardım hind eline kumaş getirdim
   Açtım bedestanı sattım oturdum
   Sen benim başıma neler getirdin
   Ben senin kahrını çekemem gönül “

   Her defasında değişiyor buralar. Hep yeni bir dükkan. Park güzel olmuş dedi Muhammet. Kokoreç ne muhteşem ama! Dünyanın en iyi kokoreçi burada. Bulvarda yürürken içimde bir korku, ya karşılaşırsak? Ama bir yandan da görme isteği. Bulvar geçmişime doğru uzayıp gitmese ve yürüyüşüme yıllar karışmasa daha rahat yürürüm ya.. bu kez gitmedim kahveye. Karpuzkaldıran parkı kendini bir ağustos ikindisinde unutmuş gibi görünüyor yaslı gözlerime. Komutanın ikinci katında Sivasspor – Trabzonspor maçını 3 kişi izliyoruz. Buradayım. Maç izleyen bir kasaba insanıyım işte. Fazlası istanbulda yazı masamda kaldı. Yine de Turgutlu dinlendirirken boğan bir üvey anne sanki.

“ Eline aluben sazlar istersin
   Göllerde ördeği kazlar istersin
   Benden mahbup gelin kızlar istersin
   Ben senin kahrını çekemem gönül “                                                    
  
  Zaman geçiyor. Bir geçiş bırakıyor satır satır kağıtlara. O geçişin yazdıkları eşe dosta dağıtılıyor. Bakla ezmesi ve baklavayı çok güzel yapmış kardeşim. Tadı damağımda hala.

   Artık yazmamaya karar vermiştim. Bir daha kendime bu iyiliği ve kötülüğü yapmayacaktım. Ama hayattan anlamam ben. Elimden gelen bu. Büyük bir heyecanla beni çağırdı başlık. Kendimi bir bitişin tam da içinden seyrediyorum günlerdir. Neyin bitişi bilemem. Ama yazmayacaktım. Çünkü yazdığım dünyada yaşadığım için bunun zorluğunu biliyorum. Okumak lazım. Sonra bir sonraki kaderi sessizce beklemeli kişi. Bir şey yapmamalı. Namaz kılıp kitap okumalı.

“ Kara bulut gibi göğe ağarsın
   Sulu yağmur gibi yere yağarsın
   O yar senin değil ne çok bakarsın!
   Ben senin kahrını çekemem gönül”

   Aynalar kapandı. Bütün yüzüyle ağlayan bir kadın gibi yağdı yağmur. Bakışlarım soldu koridorlarda. Yollar, hayatı olduğu gibi kabullenenler için kısaldı. Yeğenlerim büyüdükçe anlıyorum ki yıllar da geçmiş gitmiş. Bir daha Turgutluya gitmem dedim yaz tatillerinde. Benim hayata baktığım yer kullanılmış, eskimiş, yorulmuş.

   Aynalar kapandı. Eşyanın arkasındaki hakikat beni yalnız bıraktı.

   Aynalar bakışlarımın üstüne sertçe kapandı…



    28.nisan.2009

derinlikler, yevgeni zamyatin






4

Afimya ayıldığında kendini azizlerin altında buluyor, ikonaların köşesinde; kımıldayamıyor, ne elini ne ayağını oynatabiliyor.
— Öldüm mü Tanrım?
Hayır - sobanıönünde, komşusu Petrovna kurutmak için bazı şeyler asıyor. Afimya ona sesleniyor:
— Petrovna?
— Oh? Nihayet! Şükürler olsun sana, Tanrım. Seni bir daha canlı görebileceğimizi ummuyorduk, kimse ihtimal vermiyordu buna!..
– İki gözüm, bana doğruyu söyle, ne oldu?
— Bilsen iyi olacak. Çocuğu düşürdün. Küçük bebeğin acınası bir haldeydi. Oğlandı, belli oluyordu, sadece tırnakları yoktu henüz, gözleri açılmamıştı, küçük bir enik gibi…
Afimya sekinin üstüne sıçrıyor, bağırmaya başlıyor, ama kadın sesiyle değil, bir hayvan sesiyle. Ve derinliklerinin dibinden, hasat ertesindeki tarla gibi boş derinliklerinden bir kan seli fışkırıyor. Bu kan Piotra’ya, katiline karşı tükenmeyecek bir kinin doğmasına yol açıyor.
— Her şeyi affedebilirdim, zalimliklerini, işkencelerini, ama küçüçocuk, ama bebek…
Petrovna çırpınıyor, kanı soğuk suyla durduruyor.
— Ağla, canım, bütün gücünle ağla, canım, rahatlarsın. Katilin şehre gitti, daha dönmez.!
Gözyaşları artık sakinleştirmiyor Afimya’yı: akan gözyaşları yanan reçine gibi; kalbindeki ateş sürekli harlanıyor.
Dördüncü gün, Afimya kalktı: işler beklemez, küçük Vasya’nın açlıktan ağlamaktan sesi kısılmış, onu doyurmak gerek. Afimya isbanın etrafında dolanıyor, içeri giriyor: gençliğinin kuvveti rüzgârdaki duman gibi kaybolmuş; yanan gözlerinden başka hiçbir şeyi yok.
Dördüncü günün akşamında, Piotra evine dönüyor. Her şeyi handa bırakmışçizmelerini, ceketini, kasketini: çıplak geliyor. Kendini kapıya atıyor, eşiğe basıyor, yığılıyor, tek kelime etmeden, ve horlamaya başlıyor, ölü gibi yatıyor.
Piotra şehirde saç tıraşı olmuş. Afimya’nın hatırladığı ilk şey; bunu hep hatırlayacak: saçlar kısa kesilmiş, ensede, ip gibi bir hizada; saçların altında, boyun, kırmızı, derin çizgilerle dolu.
Bu boynu görüyor ve her şey alev alıyor, her şey dönmeye başlıyor. Afimya kıpırtısız duruyor, gözlerini ondan ayıramıyor: saçlar tıraşlı, derin çizgiler. Donmuş kalmış, bakıyor, zincirle bağlanmış gibi.
Ve, gözlerini bir an bile bu boyundan ayırmadan, baltaya uzanıyor; balta hep orada, kapının arkasında pervaza dayalı.
Baltayı kavrıyor - lanet, gücünü on kat arttırmış - ve bir hamlede, Piotra’ya vuruyor. Boynuna nişanlamıştı, derin çizgilere, ama saptırıyor baltayışakağa vuruyor. Kemik “krak” diye bir ses çıkarıyor, isbanın duvarlarını titreterek - gece, Afimya’nm gözlerinde, baltayı bırakıyor.
Piotra parmağmı bile oynatamadı; yatıyordu, öyle kaldışakak, çok hassas bir yer.
Ve Afimya’nın vücudundaki yangın sönüyor, tamamen sönüyor. Karanlıkta dolaşır gibi dolaşıyor, kendine soruyor:
“Ya şimdi… ya şimdi?… Onu nereye?… Ambara? Kilere?”
Fıçıdan su alıyor, küçük bir testi dolusu içiyor. İstavroz çıkarıyor: “Meryem Ana, koru beni”, ve çıplak ayaklarından tutuyor Piotra’yı, hâlâ ılık. Onu sürüklemek istiyor, yapamıyor; kurşun gibi. “Tanrım, ne olacak?” Bir kere daha tutuyor, bütün
kasları gerilmiş. Piotra kımıldamıyor, mezarında yatan bir ölü gibi.
Korku Afimya’yı sarıyor, ateş basıyor. Kaçmalı, mümkün olduğunca hızlı kaçmalı. Ama Piotra’nıüstünden atlayarak değil. Havale gelmiş gibi titriyor, olduğu yerde donup kalıyor, hayır, oraya doğru bir adım dahi atamayacak.
Afimya pencereden atlıyor, Selifontov’a koşuyor. İvanyuşa bahçedeki ambarda uyumayı sever, belki de hâlâ orada. Bütün gücüyle bağırıyor, İvanyuşa cevap veriyor; adını duyar duymaz kulakları dikiliyor.
İvanyuşa ambardan çıkıyor, hâlâ uykulu, sevgili küçüğünü tutuyor ama birden irkiliyor: “Bu artık Afimya değil, aynı değil…”
— Neyin var, yavrum, canım, neyin var böyle?
Afimya bir hıçkırıkla sarsılıyor, ağlamak istiyor, her şeyi aşığına söylemek; dudakları kuru, gözleri kuru, bir damla bile gözyaşı yok.
— Onu öldürdüm. Piotra’yı öldürdüm… işini bitirdim… senin küçük bebeğin için. Kurşun gibi ağır… yapamıyorum… yerde. Korkuyorum, gel.
Gidiyorlar. Pencereden giriyorlar, hırsızlar gibi. İsba sessiz, güçlükle soluyan Vasya sekinin üstünde. Piotra’yı yerde yatmış görüyorlar, sessiz, tavandaki lambadan puslu bir ışık vuruyor ona. İvanyuşa Afimya’yı kolundan tutuyor; onun titreyişine karşı bir şey yapamıyor; orada duruyorlar ikisi, titriyorlar.
Onu kollarıyla bacaklarından tutuyorlar, kaldırıyorlar. Bostanda sendeliyorlar. Bir kere düşürüyorlar, köpekler susuyor. İyi gidiyor, her şey sakin.
Şu lanet olası ay hariç, ay onları izliyor, orada, onları aydınlatıyor, dönmelerini, kendine bakmalarını istiyor.
— Artık yapamayacağım, oh, artık yapamayacağım! diyor Afimya yükünü bırakarak; ceset sebzelerin üstüne inerken donuk bir ses çıkarıyor, bir torba gibi.
İvanyuşa büyük bir çukur kazıyor, oldukları yerde, komşunun, Petrovna’nın bostanında. Afimya onu sıkıştırıyor, sürekli sıkıştırıyor:
Daha çabuk, hadi daha çabuk, artık dayanamayacağım.
Son gücüyle İvanyuşa yeri düzeltiyor, Piotra’nıüstüne toprak dolduruyor. Ve o ay, o lanetli ay, sırtlarında, ta içlerine işliyor.

5

Eylül bitti bile. Tarlalar kuru, boşıssız. Örümcek ağları havada uçuşuyor: onların etrafını sardığı insan fazla yaşamaz. Sabahları don, soğuk rüzgârlar, yağmurlu bulutlar olmalıydı şimdi; oysa inadına, sanki alay eder gibi, görülmemiş bir sıcak var. Çocuklar, Vorona nehrine yüzmeye, serinlemeye gidiyorlar.
“Koyun eti bozulacak sıcaktan. Tuzlamalı.”
Afimya kafasını buna takmadığı halde iyi biliyor ki bu iş bekleyemez. Koyun etini oyuktan çıkarıyor, baltayla parçalıyor, Piotra’nın Yüceltiliş Gününde getirdiği fıçılara koyuyor, üstüne tuz ve güherçile serpiyor.
İsba yine meraklı kadınlarla dolu, Afimya’yı çevrelemişler, soruyorlar, onu burunlarının dibine çekiyorlar. Doğru mu, ne oluyor? Koca ortadan yok oldu, bir iz bile bırakmadı. Bu olağan bir hal mi yani?
— Kocasız ne yapacaksın? Nasıl düzenleyeceksin işlerini? Toprak sahibiyle mi?
— Evet, herhalde.
— Kötü, eskisi gibi ha… Piotra, öylesine şehre mi gitti, hiçbir şey söylemedi mi? Öylesine, birden ortadan kayboldu, ha?
İsbaya giriyorlar, koku almaya çalışıyorlar… Afimya’nışalına dokunuyorlar. Sekinin köşesindeki küle bakıyorlar. Somunun kabuğundan bir parça koparıyorlar.
— Afimya, sen kara ekmek mi yaptın? Kabuğu bembeyaz.
Ve kara ekmekten Piotra’ya geliyorlar. Buğdayını kaça sattı? Kaç para getirdi? Hadi bakalım…
Afimya’yı usandırıyorlar, evet, usandırıyorlar. Onların neyine gerek, ne diye ilgileniyorlar? Onları güçlükle dışarı çıkarıyor.
Sonra, dolu fıçıları kilere indiriyor yine, ağırlıklarla sıkıştırıyor. Kilerin karanlık serinliğini hissediyor, bahçeye çıkıyor; sıcak vuruyor, başına vuruyor.
Buhar gibi, delicesine bir fikir uyanıyor, bir fırtına gibi geçiyor aklından:
“Sıcak… Bu sıcakta Piotra kokmaya başlayacak… Kokuyu alacaklar, anlayacaklar, onu bulacaklar…”
Afimya bostanda sararan otlara bakıyor, iç geçiriyor, sadece bir an ona öyle geliyor ki… ama evet, koku duyuluyor şimdiden, biraz geniz yakıcı, kötü bir koku.
İsbaya giriyor. Çalışıyor, bütün işini bitiriyor, her şey iyi gibi. Ama kafasında, zihninin derinliklerinde, bütün yollar kapalı, sabit bir fikir tarafından ele geçirilmişler, kıpırdayamıyorlar.
Afimya o gün bir şey yemiyor: sürekli acı, tatlı bir kokunun etkisi altında. Bir dakika uyku yok. “Belki de bu bir rüya? Belki de hiçbir şey yok?” İsbanın dışına koşuyor, basamakta duruyor, beyaz bir gölge gibi ve havayı soluyor. Köpek zincirini çekerek dönüp duruyor. Bağırıyor, burnunu havaya kaldırıyor. Yukarda, göz kırpan bir başkası, zalim ve kötü ay, alay eden bir büyücü gibi.
Sabah Afimya Selifontov’a gidiyor, İvanyuşa’yı gözlüyor. Yanına gidiyor, kafasını kaldırıyor, soluyor:
— İvanyuşa, duyuyor musun, daha şimdiden kokuyor, alıyor musun kokuyu, Piotra?
— Afimya, azizler aşkına, ne oluyor sana? Petrovna’nın bostanı buraya çok uzak, hiçbir şey duyamazlar.
– … ama köpek, kokuyu alıyor, görüyorsun… Söyle, ne yapacağız? Onu başka biçimde saklamalıöyle bırakmamalı.
— Sen delisin!. Nasıl böyle şeyler düşünebiliyorsun, bir ölüyü nasıçıkarırız? Hadi git, git, beni korkutuyorsun…
Onu terk mi ediyor? Tamam, terk ediyor. Artık Afimya için de önemi yok. Kurumuş ağaç gibi, yapraksız dal, sönmüş kömür gibi ruhu.
Akşam yemeğinden önce Afimya’nın bahçesine bir araba giriyor, iki adam çıkıyor içinden: şehirden bir beyefendi ve sivil komiser. Afimya şaşırmıyor, canını sıkmıyor. Boyun eğiyor, bir odun gibi duruyor, iki beyefendiye eşlik ediyor. Cevap veriyor, çeyiz sandıklarını gösteriyor, gömme dolapları açıyor, ambarlar, çatı katları. Sürekli Petrovna’nın bostanındaki o acı-tatlı kokuyu duyuyor, duyuyor ve şaşırıyor:
“Demek ki burunları yok, hiçbir koku alamadıklarına göre..”
Adamlar gidiyor, hiç koku almadılar. Toz duman olan yol sakinleşiyor. Duman yola çöküyor yine. Köyüçekingen, neredeyse kör, küçüışıkları parlamaya başlıyor. Ay doğuyor, daha da fazla ışıldıyor, daha yeşil, daha alaycı bir ışıltıyla.
Afimya için farketmiyor. Artık korkacak hiçbir şey yok, kurumuş bir ağaç gibi. Kocaman bir demir yabayla yalnız başına gidiyor bostana. Piotra’yı çıkarıyor mezarından: toprak kırmızı gömleğine işlemişölümcül günahtan daha kara. Kim veriyor Afimya’ya bu gücü? Onu bahçeye kadar, buğday kurutma yerine kadar sürüklüyor.
Feneri yakıyor ve kilere iniyor, tuzlanmış et dolu fıçıları boşaltıyor. İnsanın kendi yiyeceğini yok etmesi ne acıdır, Tanrı bilir! - ve eti büyük bir bezle örtüyor.
Buğday kurutma yerine geliyor, fener ve baltayla, aynı baltayla. Acele etmeden, büyük bir sükûnetle, bir an bile titremeden, bir rüyadaymış gibi, parçalıyor Piotra’yı. Kilere sürüklüyor, fıçılara dolduruyor, tuz ve güherçileyle kaplıyor, ağırlıkla sıkıştırıyor: diğeri gibi bu da et.
Afimya ertesi güne kadar kütük gibi uyuyor; artık koku duymuyor.

                                             6

Vasya’nın boğazı şişmiş, vücudunu kırmızı kabuklar kaplamışİki gündür hasta, iki gündür sobanın dibinde ağlıyor. Afimya hiçbir şey duymuyor. Ona bir çanak daha tirit, bir küçük testi daha su verip sekiye dönüyor, durgun, hiçbir şeyle uğraşmadan, kafası bomboş oturduğu yere.
Üçüncü gün Vasya artık ağlamıyor, küçük bir enik gibi inlemeye başlıyor, yürek sızlatarak. Bu inleme Afimya’nın içine işliyor. Oraya seğirtiyor, üzerine eğiliyor çocuğun:
“Benim küçüölüm, o da böyle inlemiştir, enik gibi. Böyle oynatmıştır bacaklarını, yüzü gözyaşlarından kapkara olmuştur…”
Bütün geceyi çocuğun yanında geçiriyor, üstüne eğilmiş olarak. Ama beraber olduğu Vasya değil, öteki, kendininki, doğurduğu ilk; günahkâr, duyarlığını yitirmiş, bir damla bile gözyaşı akıtmıyor. Gözleri kuru, dudakları kuru.
Gece sis çöküyor, doğan güneş donuk kırmızı. Afimya irkiliyor, pencereye dönüyor.
Sisin içinden geçen çan seslerini duyuyor. Ah evet, bugün pazar, istavroz çıkarmak için ellerini yıkamak istiyor, güç bulamıyor artık kendinde.
Ayinden çıktıktan sonra iyi Petrovna komşusunu ziyaret ediyor.
Kiliseden sonra, ciddi bir ifade almış yüzü, biraz günlük kokuyor, esmer yüzü kısa çizgilerle dolu.
Afimya onu karşılamak istiyor - mümkün değil. Petrovna kollarını gökyüzüne kaldırıyor, Afimya’nın kalkmasına engel oluyor.
— Bahtsızsın, şu halini bir görebilseydin!.. Seni mezara koysalar daha iyi. Yat, kıpırdama artık. Ben her şeyi yaparım.
Vasya’yı yıkıyor, sobayı yakıyor, kilere iniyor; pazar için etli çorba yapmak gerek.
Afimya yatmış Petrovna’ya bakıyor.
“Ben onun nesiyim? Hiçbir şeyi. Ama yine de geldi, evini bıraktı, burayla uğraşıyor, çalışıyor…”
Afimya Petrovna’nın becerikli ellerini seyrediyor, lahana dolu sahanı görüyor, büyük bir parça tuzlanmış et görüyor.
Ve tanıyor… Soluk alamıyor, ağzı açık kalıyor, sudan çıkmış balık gibi, konuşamıyor.
— Pio… Piotra… Dirseğine dayanıyor, gözleri donuk, bütün vücudu çuval gibi…
– Köyünü, anneni sayıklasan anlarım, ama Piotra nereden icabediyor? Piotra bitti, ayini yapıldı. Niye böyle çılgın gibisin? Onu özlüyor musun yoksa?
— Bak… Petrovna… Tanrım… Kilerde… Git bak… Mahvoldum…
Afimya bir kere daha yıkılıyor, gözlerini kapıyor - hayır, artık görmemeli; hiçbir şey, artık hiçbir şey görmemeli.
Petrovna homurdanarak kilere iniyor; ah bu genç kadınlar, kendilerini dinlemekten başka şey bilmezler.
Karanlık delikten geçip kilere, aşağı iniyor. Bir dakika bile durmuyor orada, fırlıyor dışarı, kavrulmuş bir kedi gibi; gördüğünden bembeyaz olmuş..
— Aziz İsa! Tanrı bizimle olsun, ne oldu?
Istavroz çıkarıyor, üç kere üst üste: bu bir hayal değil mi? Hayır, gördüğü tuzla kaplanmış eller…
Ama Petrovna içeri ilk girdiğinde nasılsa yine öyle dönüyor isbaya: sakin, çok ciddi; belki biraz elleri titriyor.
Afimya’nın başucuna, sekiye oturuyor, eliyle onun gözlerini sıvazlıyor, karmakarışık olmuş saçlarını okşuyor.
— Zavallı Afimyuşkam, zavallı küçüğüm…
Elinin altında Afimya baştan ayağa titriyor.
— Afimyuşka, küçük kızım, hayat ne korkunç… Afimyuşka, bahtsız kızım benim…
Ve Afimya’nın gözyaşları sel gibi fışkırıyor; buzlar çözülüyor. Buz çatlıyor ve Afimya bir nefeste her şeyi anlatabiliyor. Nasıl istediğini, bütün kalbiyle, doğum yapmayı, baltayı kapının arkasından nasıl aldığını, kocasının boynunu nasıl gördüğünü, derin çizgileri. Koku aldığına nasıl inandığını. Sözleri göz yaşlarıyla yıkanıyor.
Petrovna esmer başını sallıyor, yüzündeki ince çizgiler belirginleşiyor.
— Zavallı küçük aptal… İnsanlardan korkuyordu. Korkman gereken insanlar değil kendinsin. Doğru demiyor muyum, söyle.
Petrovna uzun uzun konuşuyor Afimya’yla - acı biraz hafifliyor, biraz soluklanıyor.
Pazartesi, sonbaharın başlangıcı, birkaç damla dökülüyor
gökyüzünden. Yağsa iyi, ekinler için iyi. Ve oradalar, hareketsiz ve sabırlı tanıklar yağmurun altında, Afimya’nın kapısında, bütün köyün kadınları ceketlerini giymiş, yaşlılar bastonlarına dayanmış.
Afimya, başından aşağı Petrovna’nın siyah şalını örtmüşçıkıyor evden: onun bu renk şalı yok. Şal yüzünü örtüyor, gözleri görünmüyor, sıkılmış dudaklarından başka hiçbir şey.
Bu artık Afimya değil. Ama hepsi tanıyorlar, o yüzü hepsi gördüler, koyu renk gözleri ve sıkılmış dudakları. Ama nerede? Hayır, rüyada değil. Burada değil mi, kilisenin duvarınıüstünden, hepsi birden bu kadının acı dolu yüzünü görmediler mi?
Ve hepsi, bir hamleyle, gençler ve yaşlılar, son bir defa eğiliyorlar. Ve hepsi, gençler ve yaşlılar, sesleniyorlar:
— Elveda, Afimyuşka: Tanrı seni bağışlasın.


Yevgeni Zamyatin (1884 -1937), Rusya

Gerek Çarlık dönemi Rusya’sında, gerekse Sovyet Devrimi sonrasında hep muhalif olarak kalan ve yazdıkları yüzünden baskıya uğrayan yenilikçi bir kalem olan Zamyatin, yazma özgürlüğünü de ancak ülkesinden zorlukla ayrılma pahasına elde edebilmiş bir yazardı. Nitekim, bugün, karşı-ütopya romanlarının en önemli öncülerinden biri sayılan Biz, Ötekiler’i de ilk olarak İngiltere’de basılabilmiş, tüm yazdıkları ise dünyada ancak Sovyetler Birliği’nde 1980’li yılların sonunda başlayan Yenileşme Dönemi ile birlikte yeniden gündeme gelebilmişti. (Bu sürece bağlı olarak ülkemizde de, yazarıünlü karşı-ütopyası dışındaki Taşkın, Kuzey, Üç Gün ve Mağara adlı öykü derlemelerinin birbiri ardına yayınlanması da ancak içinde bulunduğumuz ’90’ların başında mümkün olabilmiştir.)

Çeviren: Mehmet Fehmi İmre
İletişim, Kuzey, 1993