17 Şubat 2019 Pazar

tatar çölü'nden



1 Başlangıçta hep böyledir. Yeni gelenler kazanır. Herkes için durum aynıdır, insan gerçekten güçlü olduğunu zanneder ama bu yalnızca yeni gelmiş olmanın yarattığı bir durumdur, sonunda diğerleri de sisteminizi öğrenir ve günün birinde bakarsınız hiçbir şey yapamıyorsunuz.

2 Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

3 Geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması... Dünyada var olan onca güzel şey içinde Drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlerin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. Ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçıl yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu.



4 Henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı.

5 Onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı; birbirleriyle yan yana ya gerçekte bilincine varmadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.

6 Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı? Kadınları, o uzaktaki sevimli yaratıkları bile, yaşamın doğal akışının kendisine nasıl olsa bir gün sunacağı kesin bir mutluluk olarak görüyordu.



7 Çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda, yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabi, bekleyen birileri bulunurdu, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

8 İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.

9 Önünde öyle çok zaman vardı ki! Tek bir yıl bile ona bitmez tükenmezmiş gibi görünüyordu oysa güzel yıllar daha henüz başlamaktaydı; yıllar sonu gözükmeyen sınırsız bir diziye, insanın uğruna biraz sıkılmayı göze alabileceği halen hiç el değmemiş ve görkemli bir hâzineye benziyordu.



10 Bir sayfa, böylece, yavaşça çevrildi ve tüketilmiş günlere eklenerek öbür tarafa geçti, şimdilik biriken sayfalar ince bir cilt oluşturmakta ama buna karşılık kalan sayfalar bitmek bilmez bir hacim sunmaktadır. Ama yine de biten bir sayfadır, teğmenim, yaşamın bir parçası.

(Dino Buzzati,Tatar Çölü, Çeviren: Hülya Tufan, İletişim)



oggito.com

barbar , ahmethan yılmaz


14 Şubat 2019 Perşembe

bingöl çobanları


Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin, başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!
Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!

Kemalettin Kamu


13 Şubat 2019 Çarşamba

ham meyvayı kopardılar dalından


Ham meyvayı kopardılar dalından
Beni ayırdılar nazlı yarimden
Eğer yarim tutmaz ise salımdan
Onun için açık gider gözlerim

Benim yarim yaylalarda oturur
Ak ellerin soğuk suya batırır
Demedim mi nazlı yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir

Uzun olur gemilerin direği
Yanık olur aşıkların yüreği
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi
Onun için açık gider gözlerim



akdağmadeni
yozgat

10 Şubat 2019 Pazar

kıskanç




Sakın bir söz söyleme...Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur...

Dilerim Tanrı'dan ki,sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun,
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!


faruk nafiz çamlıbel

kendi hayatının pınarı: köpeklerin kalbi


5 Şubat 2019 Salı

köpeklerin kalbi




Süleyman Unutmaz. 1977 doğumlu. Dergâh, Kitap-lık, Aşkar, Natama, Mahalle Mektebi, İzdiham, İtibar, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Kaşgar, Karabatak ve  Hece’de yayımlanan şiirlerini, Köpeklerin Kalbi adıyla ikinci kitabı olarak okuyucuyla buluşturdu. Bu bağlamda oldukça velud bir şair. İstanbul’da yaşadığını ve aynı zamanda öldüğünü söylemeyi ihmâl etmeyen bir şair aynı zamanda Süleyman Unutmaz.

Köpeklerin Kalbi, yayın dünyasına hızlı ve emin adımlarla giriş yapan Ketebe Yayınları’ndan çıktı kısa süre önce.

Sadece şiir başlıklarına bile şöyle göz ucu ile baktığımız zaman, yürünmemiş bir yoldan bildiğimiz adımlar ile yürümek isteyen kavi bir şair ile karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz . Seri Katil Yetiştirme Kursları, Konçerto Aranjuez, Monitörün Suratına İnen Balta, Allah’ın Dünyanın Avlusuna Bıraktığı Çocuklar, Bana Bakıp Ağladığın Oldu mu Baba?, Dar’ül Harpte Duyulan Tek İnilti, salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye…

Kitabı bitirince, üzerinizde tek kelimeyle bir yorgunluk kalıyor. Süleyman’ın bütün şiirlerine sinen yorgun olma hâli size de sirayet ediyor hâliyle. Fakat şair bu yorgunluğu ile birlikte bir bezginlik ve bıkkınlık taşımıyor. Ses düzeyini çok iyi ayarladığı bir isyanı taşıyor Süleyman daha çok. İnsan olarak dünyaya düşmüş olmanın yorgunluğunu bütünüyle kılcallarında hissediyor. Köpeklerin kalbine sığınması, insandan bir kaçış hikâyesi mi? Belki de…

Yıllardır süregelen şiirin biçimsel özellikleri tartışmalarına kulaklarını tıkayarak söylenen şiirleri okuyoruz Köpeklerin Kalbi’nde. Serbest nazımda söylenmiş şiirlere on dörtlü hece ile söylenmiş şiirler yol arkadaşlığı ettiği gibi, beyitler halinde söylenmiş şiirler de karşılayabiliyor bizleri. Dolayısıyla Süleyman’ın bir biçim derdi olmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Kitaptaki şiirlerin uzun zaman aralıklarını ihtiva ettiğini şairin ağzından duymuşluğum var. İlk başta bu biçimsel çeşitliliğin, Süleyman’ın poetikasında zaman içindeki değişikliklere işaret ettiği düşünülebilir. Fakat bu uzun zaman aralığına rağmen, şiirlerin bütünlüğünde bir kopmanın olmamış olması, poetika değişikliğini çürütmeye yetecektir. Biçimden ziyade mana derinliğinin peşinde koşan bir şiir anlayışı var Süleyman Unutmaz’ın. Onun, Necip Fazıl’ın şiirine olan hürmetini biliyorum. Dolayısıyla, Üstâd’ın şiirlerinde bulduğumuz kaya gibi sert olma durumunun takipçisi aynı zamanda Süleyman. Bu sağlamlığı başarmış olmanın iç huzuruyla, çok daha güvenli bir şekilde şiir söylemeye devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Köpeklerin Kalbi beş bölüme ayrılmış. Toplam kırk bir şiirin bu beş bölüme dağılımı ise şu şekilde. İlk bölüm Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’da yirmi bir, ikinci bölüm Yokuş Yol’a’da on, üçüncü bölüm Eski Gökyüzü’nde sekiz, dördüncü bölüm Edip Cansever’e Birinci Mektup’ta bir, beşinci bölüm Kelimeler’de yine bir şiir mevcut. Dünyaya gelip, sözü çoğaltarak söyledikten sonra gittikçe tıkanan nefesimiz ya da gittikçe azalan sözümüzle doğru orantılı okunacak bir tercih olduğunu düşünüyorum bu taksim tasarrufunun. Son bölümdeki tek şiir olan Dünyanın Sonundaki Şiir’in şu tek dizeden oluşması bunu doğruluyor bir bakıma. Kelimeler yalan… Dördüncü bölümdeki diğer tek şiir olan Edip Cansever’e Birinci Mektup adlı şiirin ikincisi, üçüncüsü yazılacak mı ilerleyen zamanda ya da tek şiir olarak mı kalacak, onu şimdiden merak etmeye başladım bile. Süleyman Unutmaz’ın, Edip Cansever ile kurduğu bu ünsiyet ve ona sunduğu iç döküm, şairleri yine şairlerin anlayabileceği gibi bir sonuca mı çıkıyor acaba? Şurası kesin ama… Şairler, kendisini anlayabilecek bir şair olarak çağdaşını değil, geçmiş zamanlardan bir sesi daha yakın buluyorlar kendilerine. Cansever’le aynı çağda yaşamıyor olmanın ağırlığı, ancak ve ancak Cansever’in hâlâ yaşıyor olmasıyla ilintili. Süleyman Unutmaz ya da Edip Cansever… Bu iki isim yerine başka isimler koysak da değişmeyen tek gerçeklik sanırım bir önceki cümlemde duruyor.

Anne ve baba imgesi üzerinden bakacak olursak Süleyman’ın şiirlerine, her ne kadar baba imgesini kullansa da, hatta Bana Bakıp Ağladığın Oldu mu Baba? adında müstakil bir şiiri olsa da, anne imgesinin gözle görülür bir ağırlığı var onun şiirlerinde. Şiir’in umumî manada anne’ye yatkın olması durumu onun şiirlerinde de baskın bir hâl alıyor. Bunu en net biçimde Eskiden Oğul şiirinde görüyoruz. Şiir baştan sonra anne ile örülmüş. Annemin bana kül tablası hediye etmesinden korkardım / Annem bunu yaptı o an durdum ve düşündüm ve geçti / Bu hayattan kurtulamadık ikimiz de / Paramparça o bende ben şiirde. Necip Fazıl’ın, Süleyman Unutmaz için öneminden yukarıda bahsetmiştik. Görülen o ki, Necip Fazıl için anne, şiirde ne ifade ediyorsa, o ifade Süleyman için de ayniyle geçerli. Şairler için, taşıdığı imge ile birlikte anne ve nispeten baba ne kadar vazgeçilmez ise, bu gerçeği tahakküm eden diğer bir gerçeklik de şüphesiz ki Allah. Allah lafzı, Süleyman’ın şiirlerinde sıklıkla geçiyor. Tanrı kelimesini tercih ettiği dizeler ve kullanımlar da yok değil. Süleyman’ın biçim derdinin olmadığını söylemiştik zaten. Allah, yalnız mıdır? Yarattığı kulun bu yalnızlık denkleminde yeri nedir? Rilke’nin Ne yaparsın Tanrım ben ölürsem dizesi sanırım bu sorulara bir cevap olarak kullanılabilir. Süleyman’ın, Allah ile olan münasebeti, Rilke’nin ortaya döktüğü kurgunun biraz yakınında sanki. Bu bağlamda Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Ve Allah’ın elleri kalbimde durur dizesinin etrafa yaydığı ışık ile daha da görünür olan bir yolda yalnız yürümeyi kendine şiar edinmiş bir Süleyman Unutmaz portresi ile tanışıyoruz. Bu tanışıklık, Süleyman’ın yalnızlığı’nı örter mi, ya da şairler bu yalnızlıklarını örtecek bir kumaşın peşinde midirler, orası ayrı bir mevzu. Allah’ın, Kur’ân’da da sıklıkla zikredildiği gibi, hakkıyla işiten ve gören olması, bir bakıma Süleyman Unutmaz’ı, Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’a çıkarıyor.

Kesik kesikmiş gibi söylenen dizeler ile oluşturduğu bütüncül şiir, Süleyman’ın sahip olduğu isyanın tam olarak orta yerine düşüyor. Kan değil bin yıllık uykusudur  o Allah’ın seslerinin / Kan değil yaşamak pusuda bir kurt ağzından dumanlarla / Kan değil sende öldürülmüş tanrılar kovulmuş efsaneler / Kan değil ağzındır kelimelerden yapılmıştır… Özellikle kitabın ilk bölümü olan Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’daki şiirlerde kendini iyiden iyiye hissettiren o yorgun isyan, ilerleyen sayfalarda yerini sade bir yorgunluğa bırakıyor. Islığımı kesmeden sokaklarda o poyraz / Karanlığa kapanan kapısına bakmışım / Kış günü evlerini içine çeken baba / Ben onu yalnızlığa resim sanmışım… ya da şu: Paramparça olsun ki ezelden verdiğin zar / Ne cennet ne cehennem! Sadece yok olayım / Kalmadı bende mecal ne eyvah ne ağ-u zar / İndir bana bana sesini Yeterdir olmayayım…

Süleyman Unutmaz, Mallarme’nin şiir, kelimelerle yazılır görüşü çerçevesinde, kelime yelpazesini oldukça geniş tutarak söylüyor şiirlerini.  Şiirlerin içindeki kelimeler, sözünü ettiğim o yorgunluğun içinde dahi canlı ve diri. İşbu hâl, Süleyman’ın şiirini tahkim eden en önemli unsur. Kelimelerle yaptığı bu yolculuk esnasında buluşlar, şaşırtmacalar ve parlak söyleyişler ile selamlıyor okuru. Anlamını bilmediğim kelimelerden korkuyorum / Tanrı’nın bilançosu olmaktan… diyen şair kelime olan münasebetini de böylelikle izhar ediyor. Moraran kemiklerim lazere yakalandı dizesiyle bir buluş’un devreden ikramiye gibi çoğalarak dizesiye bir dikkat’in; Şimdi faşistler kadar yalnız Allah gibi uykusuz dizesiyle bir gerçekliğin şirini söylüyor Süleyman.

İstanbul’da yaşayıp öldüğünü söyleyen bir şair demiştik Süleyman Unutmaz için.
Şiirlerinde Galata, Balat, Üsküdar, Kurtuluş, Beyoğlu, Beylerbeyi ile birlikte soluk alıp veren müşahhas bir İstanbul görüyoruz. Dolayısıyla şairin, mekân ile kurduğu ilişki ütopik değil…

Bir şiirinde feysbuku da Allah yarattı diyerek güncelin kalbine dokunan şair ne dese “beğen”irsiniz. Şöyle dese mesela beğenir misiniz?

Artık hiçbir şeye benzemez benim göğe bakışım
Matematiği bıraktım

Sana ve Allah’a sessizce inandım

Nadir Aşçı
İtibar 87
Aralık 2018



4 Şubat 2019 Pazartesi

süleymaniye kürsüsü'nde







"Robert Kolej'deki sanat dâhisinin kalemi
Vurur bu darbeyi isterse. Çünkü haddine mi
Hükümet'in ona kalkıp da itiraz etmek?
Herifte bandıralar çifte, tek de olsa direk!
Ya nazlanırsa? Evet, nazlanırsa yalvarırız…
Niyaza pek yüzü yoktur, hemen kanar yalnız,
Dehâların çoğu ekzantrik ya hani,
Bu 'personaj'da var bir deli kılıklı mani!
Deyip de zangoca başvurdular.
O mecnun da
Mukaddesatına halkın, ibâda, Mabûda
Savurdu pencereden havruz  uğratırcasına
Gelip gelip tıkanan levsi pis karîhasına! 
Ne var ne yoksa mukaddes onunla bitti demek!
Gençliğe hak veririm… çünkü üç beyinsiz inek
Yazıp dağıttı o isyan beratını;
Çocukların yüreğinden kopardı imanı
Üdebânız hele gayetle bayağ mahlukaat…
Halkı irşad edecek öyle mi bunlar? Heyhat!
Kimi garbın yalınız fuhşuna hasbî simsar;
Kimi İran malı der, köhne alır, hurda satar!
Eski divanlarınız dopdolu oğlanla şarab;
Biradan, fahişeden başka nedir şi'r-i şebab?
Serseri: hiçbirinin mesleği yok, meşrebi yok;
Feylosof hepsi; fakat pek çoğunun mektebi yok!
Şimdi Allah'a söver… sonra biraz bol para ver:
Hiç utanmaz; protestanlara zangoçluk eder!"


târih-i kadîm , tevfik fikret



Beşerin köhne sergüzeştinden
Bize efsâneler terennüm eden;
Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun
Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun
Gece teşkil eden hayâtından
Ninniler ihtira edip uyutan;
Bize en doğru, en güzel örnek,
Diye geçmiş zamanı göstererek:
Gelecek günlerin geçen geceden
Farkı yok, hükmü yok, zehabı veren;
Ve cebininde altıbin yıllık
Buruşuklarla şübheler karışık.
Seri, mâzîye — yâni rüyaya —
Payı, atî denen heyûlaya
Sürünen heykel-i kadîd...
Onu gâh Durdurup manzaranda bî-ikrâh
Sorarım eski hatıratından.
O biraz feylesof, biraz sırtlan,
Ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
Leyl-i nisyân-ı kabri yoklayarak
Muhtenik pash bir talâkatle
Bana başlar birer birer nakle
Mütevâlî şüûn-i edvarı:
Hep felâket, elem yığıntıları!
Ne zaman geçse bir ketıbe-i şân,
Dâima rehgüzâra hun-efşân
Bir bulut sâye-bâr olur: mutlak
Başta, en başta kanlı bir bayrak:
Onu bir kardı tâc eder tâkıb
Sonra hunin vesâil-i tahrîb:
Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta,
Mancınık, top tüfek, sapan...
Arada Kanlı amirleriyle cünd-i vega:
Sonra artık alay alay üserâ...
Mutlaka bir muzaffer, on mağlûb;
Çiğneyen haklı, çiğnenen mâyûb.
Kahra alkış, gurura secde:
Kerem Zaf u zilletle dâima tev'em.
Doğruluk dilde yok dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!
Her şeref yapma, her saadet piç;
Herşeyin ihtidası, âhırı hiç.
Din şehîd ister, âsümân kurban;
Her zaman her tarafta kan, kan, kan!.
Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl
Beşerin anlatır ne yolda, nasıl
Bu sakametli ömrü sürdüğünü;
Görürüm kanların köpürdüğünü,
O kadidin o dişlek ağzımda.
Sesinin ka'r-i ihtizazında
Öyle mûhiş bir in'ikâs-ı enin
İşitir, öyle titrerim ki, zemin
Sanırım lerze-gîr-i nefrîndir...
İndir, ey mahşer-i cidal indir
Perdeler, sahne-i fecâ’atine!
Sönsün artık bu daimî fitne.
Hele sen, ey kadîd-i an'ane-hah.
Yetişir çizdiğin hutut-ı siyah!..
Biz sabah isteriz sabah; o uzun
Geceler nâ'imîne hayr olsun!
Kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harab
Ediyorsun zalâma doğru şitâb?!.
Kanlı birşeyle oynamış gibisin;
Belli, hem nev’îmin muharribisin.
Kahramanlık... Esâsı kan, vahşet
Seni arşında eyleyen ihnak.
Bize vaktiyle zehr-i gayzından
Verdiğin cür'adır, odur bu yılan;
Bileceksin bu hasmı elbet sen:
Şübhe!.. En zalim, en kavi düşmen.
Bize en mugfilâne taslîtin,
Yâhud en gafilâne taglîtin.
Bak bugün "hud'a, şeytanet, igvâ,"
Seni mülkünden eyliyor iclâ; '
Üflüyor mabedinde mes’alini,
Kırıyor elleriyle heykelini.
Ve bütün kudretinle sen, mefluç
Çöküyorsun... Ne in'idâm-ı bürûc,
Ne sava ik, ne bir hübûb-ı jiyân,
Ne cehennemlerinde bir galeyan;
Ne nazarlar habîri mateminin,
Ne kulaklarda bir tanîn-i hazin...
Kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
Duyulur bir tazallüm olsun.
Sen göçüyorsun da Arş ü Ferş'inle .
Yok tabiatda bir inilti bile
Bilakis her tarafta kahkahalar,
Kizbe ancak riya ve humk ağlar!
(1905)

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
Gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
Hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak.
Kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası:
Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
Sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?
Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!
Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!",
bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
Binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
"Ortaksız" oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"Ne bileyim?" diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kimbilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

En zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.

târih-i kadîm’e zeyl



                                 





— Bir Cevâb —
Buyuruluyor kİ:
“Şimdi Allâh’a söver, sonra biraz bol para ver.
Hiç utanmaz pirotestanlara zangoçluk eder.”
                                                                     (Safahat, II)


Ben ki üç beş pulu tercihinden
Pirotestanlara zangoçluk eden
Şâirim… Zîver-i Kürsî-yi Yakîn,
Şâir-i müctehid-i dîn-i mübîn,
Hazret-î Molla Sırât’a ebedî
İhtirâmâtımı takdim ile bî-
Bî-tereddüd diyorum: ‘‘Zangoçluk
Lûtf-ı tavsifine şâyân olduk;
Lâkin aldanma sakın üstâdım,
Ben de bir parça muvahhid zâtım.
Bana anlatma o ra’nâ dîni;
Bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de kitâb-ı gaybı;
Dinledim ben de itâb-ı gaybı.
Ben de sizler gibi câmi’ câmi’
Dolaşıp Hâlik’e oldum râki’.
Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl.
Yüreğim havf-ı cehennemle melûl;
Ben de tırmandım ulu tubâya;
Ben de çıktım Mele’i- a’lâ’ya;
Ben de âşıktım ezân nağmesine;
Bir koşardım ki o Allâh sesine!
Ben de teşbih ü duâ, savm ü salât,
Hepsini, hepsini yaptım heyhat!
Çünkü telkinlere aldanmıştım,
Kandığın şeylere hep kanmıştım.
Bilmeden, görmeden îmân ettim.
Nefsimi dînime kurbân ettim.
Sevdim Allah’ı da, Peygam-ber’i de;
O alay kaldı bugün hep geride.
Anladım çünki hakikat başka.
Başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın hârikalar, mu’cizeler
Birer efsûn-ı zekâdır ki beşer
Bî-tavakkuf açıyor sırlarını;
Mu’cizât ehli unutmuş yarını.
Muğfel ü muğfîl o Îsâ, Mûsâ;
Köhne bir kizb-i mutalsamdır asâ.
Beşerin böyle dalâletleri var:
Putunu kendi yapar, kendi tapar!
Ara git deyrini, gez Kâ’be’sini;
Dinle tekbîri, işit çan sesini,
Göreceksin ki bütün boşluktur,
Umduğun, beklediğin şey yoktur.
Düzme Allâh’ı gibi Şeytân’ı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı;
Topunun hâliki bir vehm-i cebîn.
Gölgeler, gölgeler… onlarda derin
Bir karanlık sezerek çevrildim,
Acı bir sadme yedim, devrildim.
Şimdi, bî-kayd-ı cinân ü nîrân,
Severim fıtratı hayrân hayrân.
Ben ne ma’bûd, ne muabbid bilirim;
Kendimi hilkate âbid bilirim.
Gökte binlerce mesâcid görürüm,
Onda vicdanımı sâcid görürüm.
Bu sücûd işte benim tââtim,
Bu ibâdette geçer sââtim;
Bu ibâdette fahûr ü hurrem,
Ben, beni bir kayadan fark etmem.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
Ben de tehlîl ederim, ishak da.
Doğruluk, hubb ü vefa, mahviyyet,
Merhamet, hayr ü hamiyyet, nasfet,
Sonra bir şâire zangoç dememek;
İşte vicdânıma bunlar mahrek.
Düşünüp işlemek âyînimdir:
Yaşamak dîni benim dinimdir.
Mü’minim, varlığa îmânım var;
Her kanat bir melek eyler ikrâr.
Enbiyâdan yaşarım müstağnî,
Bir örümcek götürür Hakka beni.
Kitabım sahn-ı tabîat kitabı;
Bendedir hayr ile şerr esbâbı.
Varırım böyle der-i merkadecek;
Ba’s ü ukbâya mahâl görmem pek.
Taşırım kalb-i şegaf-peymâda
Beşerin aşkını, âlâmını da.

Dîn-i hak bence bugün dîn-i hayât;
Sen ne dersin buna hey Molla Sırat?
                

Tevfik Fikret (Kasım 1914)


(Not: Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ta kendisine “Zangoç” demesi üzerine yazılmıştı