16 Eylül 2019 Pazartesi

KÖLELERİN SEVİNMESİ



Uyusun da büyüsün senin saç örgülerin
Mantık mıntıka elyaf ibrişim bocalıyor
Tek atımlık barutum çalılıklar zadegan
Şamdanlar parşömenler usulca kımıldıyor


13 Eylül 2019 Cuma

NAZLI

...........
Otel uykusunun sabahında onu beklerken yazdığım hayali yazı “Otelleri Soğuk Yapan Nedir?” başlığını taşıyordu.
Onu çok özlemiştim ayrı kaldığımız 12 saat içinde ve aşka dair kelimelerle yazılmış olsa gerekti. Bağırdım ve soluma döndüğümde kapının altından odama giren koridorun aydınlığı sisleri dağıtınca rahatladım.
Sabah gittiğim çorbacıdaki adam ve adres sorduğum simitçi yazdığım karakterler olarak sevimli göründüler gözüme.
Bir kahvede çay içerken, simit sarayıydı orası,yol kenarındaki küçük sandalyeye oturup sabaha,hikayeme,aşka ve kendime baktım.Denge kurulmaya başlamıştı hayatla hikaye arasında.Buna hatıra diyoruz biz.
Hala özgürdüm.Hala otelin yokluğundan bir parça üstümde başımda.O serin sabah gri renklerle başlarken dünya çok uzaklardaydı ve bu da mutluluktu.Ona değil de,sanki ideal aşka giden bir yolcuydum ben ve yolum Basmane’de bir otelden geçmişti.Yoldaki ve kaldırımdaki hareketliliğin kıyısında ben aşık kelimesiydim. O kelimenin kalbindeydim. Kalbiydim. Kelimeydim.
.........

12 Eylül 2019 Perşembe

yitiksiz

Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum

Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki sizin aşkınız vardı
Kurumuş çiçekleriniz vardı
Aşina yıldızınız gökte
Oturup çok çok ağladınız
Ağlayıp iyi ettiniz
Size imreniyorum çünki
Çünki ölümsüz gibiyim yalnızlığımda
Çünki yalnızlığımda öyle güzelim

Üç beş kalem insan gelip geçtiler
Benim aradığımı bulup geçtiler
Biliyorsunuz bu dünya bana yetmez
Biliyorsunuz bütün kapıları omuzladım
Kimini açtım kimini açamadım
Bütün gemileri dolaştım limanlarda
Hepsi rıhtımlara bağlıydılar
Bütün adalar vakti yitikti
Sabaha karşı oturup ağladınız
Çünki siz bulup da yitirdiniz

Ben yitirmem bir bulsam
Büyük kayaları üst üste korum
Ama biliyorsunuz her şey gelip geçicek
Süslü kadınlar gibi oymalı arabalarda
İki vakit arasında sessiz bir çiçek
Bir dökülecek bir açacak
Sonunda cılız köprülerin öte başında
Bir benim bulamadığım kalacak

Sabaha karşı oturup ağladınız
Ama mesela şimdi ben
Ne aradığımı bilmiyorum.



Turgut Uyar 

(Varlık,s.407, 1 Haziran 1954, s.12)

2 Eylül 2019 Pazartesi

SÜLEYMAN'IN KİTABI


PRAG’TA BİR TRAMVAY – 1942


................

Kendimden nefretimi örtmek için şiirler yapıyorum zehirden
Filmleri çarpıtıp çarpıtıp kitapları Tolstoy’un sakallarını çarpıtıp
Burada bir acı var ensemde şeytan hayatımın maketi kâğıtlar arasında
Bende kin kıyamet isteği okur gibi uzun uzun mezar taşımı
Burada bir acı var yalnız izlenen filmlerle konuşmak mesela
Burada bir acı çünkü sabah sabah bir tramvay geçiyor Prag sokaklarından
Buna âşık oluyorum kırmızı eski sisli bir tramvay Prag sokaklarından
Dışarıda bir yağmur başlıyor anlatamadıklarımdan

yılkı


kaplan ve borges borges ve kaplan


ilki sait faik için



ne güzel kapaktın


Annem, mahalleye dönen komşuya "Hoş geldin Zehra hoş geldin , sesin yakışıvedi mahalleye " dedi.


TEMMUZ


bovling toplarıyla dolu okyanus / salinger

Ayakkabılarının ucu yukarı kıvrılırdı. Annem babama ya Kenneth'in ayakkabılarını ayağına göre büyük aldığını ya da, bir zahmet, birilerine çocuğun ayaklarında şekil bozukluğu olup olmadığını sormasını söylerdi. Ama bence ayakkabılarının ucunun kıvrılmasının nedeni, sürekli çimenlikte çömelip yetmiş-beş seksen paundluk[1] gövdesini öne doğru eğerek bir şeylere bakması ya da bir şeyleri parmaklarıyla yoklamasıydı. Makosenlerinin bile uçları kıvrılırdı.
Soldan ayırıp ıslatmadan taradığı düz, bakır kızılı saçları anneme çekmişti. Asla şapka takmazdı ve onu çok uzaklardan bile ayırt edebilirdiniz. Bir öğleden sonra, golf kulübünde Helen Beebers ile oyuna başlayacaktım; çiviyle topu sert, kış kurallarına[2] uygun toprağa batırıp vuruş duruşumu alacaktım ki, arkama dönsem kesinlikle Kenneth'i göreceğimi hissettim. Kendimden emin arkama döndüm. Altmış yard[3] kadar uzakta, yüksek tel çitin ardında, bisiklete oturmuş bizi izliyordu. Saçları öyle kırmızıydı.
Solak birinci kaleci[4] eldiveni kullanırdı. Eldivenin arkasına çini mürekkebiyle dizeler yazardı. Kendisi vurucu olmadığı zamanlarda ya da sahada dikkate değer bir şey olmadığında onları okumayı sevdiğini söylemişti. On bir yaşına geldiğinde evde şiir namına ne varsa okumuştu. En çok Blake ve Keats'i seviyordu, bir de Coleridge'in bazı şiirlerini; ama bir yıl öncesine kadar özenle yazılmış son kayıttan haberdar değildim -ki eldivenini düzenli olarak okurdum. Ben hâlâ Fort Dix'teyken[5], o sırada askerde olmayan kardeşim Holden'dan bir mektup geldi; garajda vakit öldürürken Kenneth'in beyzbol eldivenini bulduğunu söylüyordu. Holden, eldivenin başparmağındaki dizeleri daha önce görmemişti ve acaba ne olduğunu biliyor muydum, diye bana yazmıştı. Brownig'in dizeleriydi "İstemem Ölüm gözlerimi bağlasın, sakınsın beni, Ya da sürünerek geçirsin beni öte yana usulca, istemem."[6] Kalp hastalıklarının en ağırına sahip bir çocuk tarafından alıntılandıkları düşünülürse, pek de neşeli dizeler değildi.
Beyzbola deli oluyordu. Maç ayarlayamadığı zamanlarda, ona yüksek top atacak ben de ortalarda yoksam, saatlerce garaj çatısının eğimine bir beyzbol topu fırlatıp geri yuvarlanan topu yakalardı. Başlıca liglerdeki bütün oyuncuların vuruş ve saha istatistiklerini bilirdi. Ama benimle hiçbir maça gelmezdi. Bir kez, sekiz yaşındayken, geldi benimle ve Lou Gehrig'in iki kez strikeout[7] aldığını gördü. Gerçekten iyi bir oyuncunun strikeout aldığını bir daha görmek istemediğini söyledi.
"Tekrar Edebiyata dönüyorum, bu şeyi kontrol edemiyorum."
Şiir kadar düzyazıyı da severdi, özellikle de kurmacayı. Günün herhangi bir saati odama gelir, kitaplığımdan bir kitap alıp, onunla odasına ya da verandaya seyirtirdi. Nadiren kafamı kaldırıp ne okuduğuna bakardım. O günlerde yazmaya çalışıyordum. Çok zor iş. Çok soluk benizli iş. Ama arada bir bakardım. Bir keresinde onu F. Scott Fitzgerald'ın Buruktur Gece'siyle çıkarken gördüm, bir başka zaman da bana Richard Hughes'ün Masum Seyahat'inin konusunu sordu. Söyledim, o da okudu; ama daha sonra ona ne düşündüğünü sorduğumda tek söylediği depremin, bir de başlardaki zenci elemanın fena olmadığı oldu. Başka bir gün de odamdan Henry James'in Yürek Burgusu'nu aldı. Bitirdikten sonra bir hafta evdeki kimseyle konuşmadı.
***
Ben idare ediyorum.
O sıkıntılı, çirkin Temmuz cumartesisinin her ayrıntısını hatırlıyorum ama.
Annemle babam, yazlık tiyatroda Kefenin Cebi Yok'un ilk matine performansını sahneliyorlardı. Yazlık tiyatro yapımlarının iki hırçın, rolünü abartıyla oynayan, sürekli terleyen oyuncusuydular ve kardeşlerimle ben nadiren onları izlemeye giderdik. Annem yazlık tiyatrolarda hepten başarısızdı. Onu izlerken, serin akşamlarda bile, Kenneth koltuğunda neredeyse yere inecek kadar sinerdi.
O cumartesi günü bütün sabah odamda çalışmıştım, öğle yemeğimi bile orada yemiştim ve ancak öğleden sonra, ilerleyen saatlerde alt kata inmiştim. Üç buçuk sularında verandaya çıktığımda Cape Cod'un havası başımı döndürdü, sanki demi fazla kaçmış gibi. Ama az sonra gün gözüme gayet güzel göründü. Güneş, bütün çimenliği ısıtıyordu. Kenneth'e bakındım; çatlak hasır sandalyeye oturmuş kitap okuyordu; ayağını altına almış, ağırlığını ayağının üst kısmıyla dengeliyordu. Ağzı aralık okuyordu, benim veranda boyunca yürüyüp sandalyesinin karşısındaki korkuluğa oturduğumu duymadı. Sandalyesine ayakkabımın ucuyla vurdum. "Bırak okumayı, Mac," dedim. "Kitabı bırak. Beni eğlendir." Hemingway'in Güneş Yine Doğar'ını okuyordu.
Ben konuşunca havamda olmadığımı fark edip kafasını kaldırarak gülümsedi. Bir beyefendiydi; on iki yaşında bir beyefendi; bütün hayatı boyunca bir beyefendiydi olmuştu.
"Yukarıda yalnızlıktan içim sıkılıyor." dedim. "Kötü bir meslek seçtim. Bir roman yazacak olursam herhalde bir koroya katılıp kitap bölümleri arasında toplantılara seğirtirim."
Bana, sormasını istediğimi bildiği şeyi sordu. "Vincent, yeni hikâyenin konusu ne?"
"Dinle, Kenneth, alay etmiyorum. Müthiş. Gerçekten," dedim, her ikimizi de ikna olmaya hazırlayarak. "Adı 'Bovlingci'. Karısı geceleri boks ya da hokey maçlarını radyodan dinlemesine izin vermeyen bir adamın hikâyesi. Maç izlemek yasak. Çok gürültülüymüş. Korkunç kadın. Adamın kovboy hikâyeleri okumasına da izin vermiyor. Zekâsını kötü etkilermiş. Bütün kovboy hikâye dergilerini çöpe atıyor." Kenneth'in yüzünü bir yazar gibi izledim. "Her çarşamba gecesi bu adam bovlinge gidiyor. Her çarşamba gecesi, akşam yemeğinden sonra, özel bovling topunu dolabın rafından indirip, özel, yuvarlak, kanvas çantasına koyuyor, eşine iyi geceler öpücüğü veriyor ve dışarı çıkıyor. Bu böyle sekiz sene devam ediyor. Sonunda ölüyor. Her pazartesi gecesi, eşi mezarlığa gidip mezarına glayöller bırakıyor. Bir keresinde, pazartesi yerine çarşamba gidiyor ve mezarda taze menekşeler görüyor. Onları oraya kimin koyduğunu bir türlü çıkaramıyor. Yaşlı bekçiye soruyor; adam 'Ha o mu, her çarşamba gelen bir kadın var. Eşi sanırım.'
"'Eşi mi?' diye bir feryat koparıyor kadın. 'Onun eşi benim!' Ama yaşlı bekçinin kulakları ağır işitmektedir, çok ilgilenmez, Kadın eve gider. Gece geç saatlerde komşuları cam kırılma sesi duyarlar, ama hokey maçını izlemeyi bırakmazlar. Sabah, işe giderken, komşusu yan evin camlarından birinin kırık olduğunu görür; üstüne çiğ düşmüş bir bovling topu ön bahçede parıldamaktadır.
"Nasıl, beğendin mi?"
Ona hikayeyi anlattığım sürece gözlerini yüzümden ayırmamıştı.
"Of, Vincent," dedi. "Of, tanrım."
"Ne var? Gayet iyi bir hikâye."
"Biliyorum, çok güzel yazacaksın. Ama, of Vincent!"
Ona dedim ki "Bu, sana okuduğum son hikâye olacak Caulfield. Nesi varmış hikâyenin? Tam bir başyapıt. Birbiri ardına başyapıtlar yazıyorum. Tek bir kişiden bu kadar çok başyapıt okumadım hiç." Şaka yaptığımı biliyordu, ama yarım yamalak güldü, çünkü üzgün olduğumu biliyordu. Yarım yamalak bir gülüş istemiyordum. "Nesi var hikâyenin?" dedim. "Gıcık şey. Kırmızı kafa."
"Belki böyle bir olay gerçekleşmiş olabilir, Vincent. Ama olup olmadığını bilmiyorsun, öyle değil mi? Yani, uydurdun, öyle değil mi?"
"Tabii ki uydurdum! Böyle şeyler oluyor Kenneth."
"Tabii, Vincent! Sana inanıyorum! Şaka yapmıyorum, sana inanıyorum," dedi Kenneth. Ama madem bir şeyler uyduracaksın, neden iyi bir şeyler uydurmuyorsun? Anlıyor musun? Olumlu şeyler uydursan, diyorum yani. Olumlu şeyler de oluyor. Hem de çok. Üf, Vincent! İyi şeyler hakkında da yazıyor olabilirdin. İyi şeyler hakkında yazabilirdin, yani iyi insanlar hakkında falan. Üf, Vincent!" Parlayan gözlerle bana baktı -evet, parlayan gözlerle. Çocuğun gözleri parlayabiliyordu.
"Kenneth," dedim -ama dayak yediğimin de farkındaydım, "bu bovling topu olan adam iyi biri. Kötü bir yanı yok. İyi olmayan eşi."
"Tabii, biliyorum, ama -üf, Vincent! Adamın intikamını falan alıyorsun. Ne diye intikamını alıyorsun? Yani, Vincent. Adamın rahatı yerinde. Kadınla uğraşma. Eşiyle yani. Ne yaptığının farkında değil. Radyoyla kovboy hikâyelerinden falan söz ediyorum," dedi Kenneth. "Kadınla uğraşma, hı, Vincent? Tamam mı?"
Bir şey söylemedim.
"Ona o şeyi pencereden attırma. Bovling topunu. Hı, Vincent? Tamam mı?"
Başımı salladım, "Tamam," dedim.
Kalkıp mutfağa gittim ve bir şişe zencefilli gazoz içtim. Beni nakavt etti. Beni hep nakavt ederdi. Sonra yukarı çıktım ve hikâyeyi yırttım.
Aşağı gelip yeninden verandanın korkuluğuna oturdum ve onun kitap okuyuşunu izledim. Aniden bana baktı.
"Hadi arabayla Lassiter'ın yerine steamer[8] içmeye gidelim," dedi.
"Tamam. Üstüne ceket falan almak ister misin?" Üstünde sadece çizgili bir tişört vardı ve kızıl saçlı insanlar güneşte nasıl yanarsa o da öyle yanmıştı.
"Hayır, böyle iyiyim." Ayağa kalkıp kitabını hasır sandalyeye bıraktı. "Hadi gidelim. Hemen, "dedi.
***
Gömleğimin kıvrılmış kollarını açtım, çimenlik boyunca onu takip edip kenarda durdum, arabamı geri viteste garajdan çıkarışını izledim. Arabayı caddeye uzanan yola tamamen çıkarınca yanına gittim. Ben sürücü koltuğuna otururken sağa kaydı ve penceresini indirmeye başladı -bir önceki gece Helen Beebers'la olan randevumdan beri kapalıydı; Helen saçlarının uçuşmasından hoşlanmıyordu. Sonra Kenneth ön paneldeki düğmeye bastı ve arabanın kumaş tavanı benim el darbemin de yardımıyla işe koyulup koltuğun arkasında kayboldu.
Arabayı evle cadde arasındaki yoldan çıkarıp Caruck Bulvarı'na oradan da Caruck'un dışına, Okyanus'a sürdüm. Okyanus üzerinden Lassiter'ın yeri yaklaşık yedi mil uzaktaydı. İlk birkaç mil ikimiz de hiçbir şey söylemedik. Güneş müthişti. Önce benim soluk ellerimde -daktilo mürekkebi bulaşmış, tırnakları yenmiş ellerimde- göründü; ama sonra Kenneth'in kızıl saçlarına vurdu ve orada karar kıldı ki bu gayet makuldü. Ona dedim ki "Şu göze uzanıver Doktor. Orada bir paket sigara bir de elli bin dolarlık bir fatura bulacaksın. Lassiter'ı koleje göndermeyi planlıyorum. Bana bir sigara ver."
Sigaraları verirken "Vincent, Helen'la evlenmelisin. Şaka yapmıyorum. Beklemekten çılgına dönmüş. Pek zeki sayılmaz ama bu iyi bir şey. Onunla çok tartışman gerekmez. İroni yaptığında da duyguları incinmez. Onu izleyip duruyorum. Senin neden bahsettiğini hiç anlamıyor. Bu çok iyi bir şey, yav! Yav, bir de güzel bacakları var."
"Nasıl yani, Doktor!"
"Hayır. Şaka yapmıyorum, Vincent. Onunla evlenmelisin. Onunla bir kez dama oynamıştım. Damaya çıkan taşlarını ne yaptı biliyor musun?"
"Ne yaptı?"
"Onları almayayım diye hepsini en arka sırada tuttu. Onları kullanmayı hiç istemiyordu. Yav, ne kadar iyi bir kız, Vincent! Golfte onun malzemeciliğini yaptığım zamanı hatırlıyorsun değil mi? Ne yaptığını biliyor musun?"
"Benim çivilerimi kullanıyor. Kendi çivilerini kullanmıyor."
"Beşinci deliği biliyor musun? Greenden[9] hemen önce büyük ağacın olduğu yer hani? Topunu o yaşlı ağacın üstünden aşırtmamı söyledi. Kendisi hiç aşırtamıyormuş. Yav, işte tam evlenilecek kız, Vincent. Böylesini elinden kaçırmak istemezsin."
"Kaçırmayacağım." Sanki yaşı benimkinin iki katı olan bir adamla konuşuyordum.
"Hikâyelerinin seni bitirmesine izin verirsen kaçıracaksın. Onlara bu kadar kafanı takma. Her şey iyi olacak. Her şey müthiş olacak."
Araba yolculuğumuza devam ettik, ben çok mutluydum. "Vincent."
"Ne?"
"Phoebe'yi koydukları beşiğin içine baktığında sevgiden deli olmuyor musun? Hatta sanki sen oymuşsun gibi hissetmiyor musun?"
"Evet," dedim, kulağım ondaydı ve ne söylediğini anlıyordum. "Evet."
"Holden için de deli oluyor musun?"
"Tabii ki. Kıyak eleman."
"Bu kadar ketum olma," dedi Kenneth.
"Peki."
"Birini seviyorsan, onu ne kadar sevdiğini herkese söyle," dedi Kenneth.
"Tamam."
"Daha hızlı sür Vincent," dedi. "Bas şuna."
"Arabaya olabildiğince yüklendim, hızımız neredeyse yetmiş beşi buldu."
"İşte böyle!" dedi Kenneth.
***
Birkaç dakika sonra Lassiter'ın yerindeydik. Hareketli bir saat değildi ve park alanında yalnızca bir araba vardı, sedan bir De Soto; ulaşılmaz ve havalı görünüyordu ama bir eziciliği yoktu, çünkü kendimizi muhteşem hissediyorduk. Dışarıda, panoyla çevrilmiş verandaya oturduk. Verandanın diğer ucunda şişman, kel, sarı polo tişörtlü bir adam oturmuş mavi istiridye yiyordu. Önünde tuzluğa dayalı bir gazete vardı. Çok yalnız ve dışarıda, park alanında kavrulmakta olan havalı, boş, büyük sedanın tastamam sahibi gibi görünüyordu.
Ben sandalyemi arkaya doğru kaykıltıp sinek vızıltılı koridordan Lassiter'ı görmeye çalışırken, şişman adam konuştu.
"Hey Kırmızı, ner'den buldun o kırmızı saçı?"
Kenneth adama bakmak için döndü ve şöyle dedi:
"Yolda adamın biri verdi.."
Adam gülmekten katılacaktı. Bir armut kadar keldi. "Yolda adamın biri verdi, ha?" dedi. "Sence bana da bir yardımı dokunur mu?"
"Tabii," dedi Kenneth. "Yalnız ona bir mavi kart vermen gerekiyor. Geçen yılınkini. Bu yılınkini kabul etmiyor."
Adam bu sefer gerçekten katıldı. "Mavi kart vermem lâzım,ha?" diye sordu sarsılarak.
"Evet. Geçen yılınkini." dedi Kenneth.
Adam gazetesine dönerken sarsılması sürüyordu; daha sonra da sık sık bizim masaya baktı, sanki bir sandalye çekmiş de bizimle oturuyormuş gibi.
Tam kalkmaya hazırlanırken, Lassiter barın köşesini döndü ve oturduğumu gördü. Kalın kaşlarını selam verircesine kaldırdı ve bize doğru yöneldi. Yaman herifti. Onun, geç bir vakitte, boş bir çeyreklik bira şişesini bara vurup kırdıktan sonra, şişenin boynundan tutup, gecenin karanlık ve tuzlu havasına dalarak park alanındaki arabalardan pahalı radyatör kapaklarını çaldığından yalnızca şüphe ettiği bir adamı aramaya çıktığını görmüştüm. Şimdi, daha koridorda ilerlerken hiç bekletmeden sordu: "Şu akıllı, kızıl saçlı kardeşin de seninle mi?" Verandaya çıkmadan Kenneth'in nerede olduğunu göremezdi. Başımı olumlu anlamda salladım.
"Evet!" dedi Kenneth'e, "Nasıl gidiyor ufaklık? Seni bu yaz buralarda pek görmedim."
"Geçen hafta buradaydım. Sizin nasıl gidiyor Bay Lassiter? Son zamanlarda kimseyi hırpaladınız mı?"
Lassiter ağzı açık kıkırdadı. "Ne istersin ufaklık? Steamer mı? Bol tereyağı soslu?" Olumlu anlamdaki belirgin baş işaretini alınca mutfağa yöneldi, ama durup sordu:
"Kardeşiniz nerede? Ufak, çatlak olan?"
"Holden," diye adını söyledim. "Bir yaz kampında. Kendini idare etmeyi öğreniyor."
"Öyle mi?" dedi Lassiter, ilgiyle.
"O çatlak değil," dedi Kenneth Lassiter'a.
"Çatlak değil mi?" dedi Lassiter. "Çatlak değilse ne peki?"
Kenneth ayağa kalktı. Yüzü neredeyse saçının rengini almıştı. "Basıp buradan gidelim," dedi Kenneth. "Hadi."
"Aman, bir dakika ufaklık," dedi Lassiter çabucak. "Bak, sadece şaka yapıyorum. Çatlak değil. Öyle demek istemedim. Sadece biraz yaramaz. Otur oturduğun yerde. Ben onun çatlak olduğunu söylemedim. Otur oturduğun yerde. Dur sana güzel bir steamer getireyim."
Yumrukları sıkılı halde Kenneth bana baktı, ama ben herhangi bir işaret vermedim, kararı ona bıraktım. Yerine oturdu. "Yaşınızın adamı olun" dedi Lassiter'a. "Tanrım! İnsanlara isim takmayın."
"Kırmızıyla uğraşma Lassiter!" diye seslendi şişman adam masasından. Lassiter onu hiç umursamadı -öyle de yamandı.
"Sana mis gibi bir steamer getirdim ufaklık!" dedi Kenneth'a.
"Elbette Bay Lassiter."
Lassiter koridora çıkan tek basamaklık merdivende basbayağı tökezledi.
***
Ayrılırken Lassiter'a steamer'ların müthiş olduğunu söyledim, ama o, Kenneth sırtına hafifçe vurana kadar kuşkuyla baktı.
Tekrar arabaya bindik ve Kenneth yan bölmenin kapağını açıp bir ayağını rahatça boşluğa yerleştirdi. Arabayı beş mil daha, Reechman Point'e sürdüm çünkü ikimizin de oraya gitmek istediğini hissettim.
Oraya vardığımızda arabayı eski yere park ettim; arabadan çıkıp büyük adımlarla taştan taşa atlayarak aşağıya, Holden'in kendince bir nedenle Bilge Adam Kayası dediği taşa vardık. Okyanustan bir taş atımı mesafede büyük ve yassı bir şeydi. Önden Kenneth gitti ... kollarını bir ip cambazı gibi açıp dengesini sağlıyordu. Benim bacaklarım daha uzundu, o yüzden bir kayadan diğerine tek elim cebimde geçebiliyordum. Bir de, ondan birkaç yıl daha deneyimliydim.
İkimiz de Bilge Adam Kayası'na oturduk. Okyanus sakindi ve rengi iyiydi, ama hoşuma gitmeyen bir yanı vardı. Aşağı yukarı okyanusta hoşuma gitmeyen bir şey olduğunu fark ettiğim sırada güneş bir bulutun arkasına girdi. Kenneth bana bir şey söyledi.
"Ne?" diye sordum.
"Sana söylemeyi unuttum. Bugün Holden'dan bir mektup aldım. Sana okuyacağım." Şortunun arka cebinden bir zarf çıkardı. Okyanusu izleyerek dinledim. "En üstteki şeyi bir dinle. Başlığı," dedi Kenneth ve mektubu okumaya başladı, mektup şöyleydi.

Hımbıllar için Goodrest Kampı
Cuma
Sevgili Kenneth,
Burası iğrenç. Hiç bu kadar çok hergeleyi bir arada görmemiştim. Deriden bişeyler[10] yapmamız ve doğa yürüyüşlerine çıkmamız gerekiyor. Kırmızılarla beyazlar arasında bir yarışma başlattılar. Ben güya beyaz takımdayım. Dandik bir beyaz olmak istemiyorum. Yakında eve geldiğimde seninle ve Vincent'la birlikte eğlenceli zaman geçireceğim ve seninle deniz tarağı yiyeceğiz. Burada yumurtayı sürekli cıvık yiyorlar ve içtiğin sütü bile buzdolabına koymuyorlar.
Yemek salonunda herkes bir şarkı söylemek zorunda. Bay Grover denen adam kendinin on numara şarkıcı olduğunu düşünüyor ve dün gece beni de kendisine eşlik ettirtmeye çalıştı. Aslında yapardım ama onu sevmiyorum. Sürekli insanın yüzüne gülüyor ama ne zaman eline bir fırsat geçse kötülük yapıyor. Annemin verdiği 18 dolarım var ve muhtemelen yakında eve döneceğim, eğer şu adam söylediği gibi kasabaya gidecek olursa belki bir trene binip cumartesi ya da pazar günü gelirim. Yemek salonunda Bay Grover'la şarkı söylemediğim için bana dışlama cezası verdiler. Bu hergelelerin hiçbiri benimle konuşamıyor. İçlerinden biri Tenesee'li çok iyi bir delikanlı, yaklaşık Vincent'ın yaşında. Vincent nasıl. Ona özlediğimi söyle. Ona korintlileri[11] okuyup okumadığını sor. Korintliler incilde geçiyor ve çok iyi ve sevimli ve Web tailer bana birazını okudu. Burada yüzmek çok iğrenç çünkü hiç dalga yok, küçük dalgalar bile. Hiç dalga olmayınca ne anlamı var, yüzerken hiç korkmayıp suda tepe taklak olmadıkça. Sadece yanında bir eşle iskeleye kadar yüzüyorsun. Benim eşim Charles Masters. Hergelenin teki, yemek salonunda da sürekli şarkı söylüyor.
Beyaz takımda, takımın kaptanı. O ve Bay Grover şimdiye dek gördüğüm en büyük 2 hergele, bir de Bayan Grover. Kadın sanki annenmiş gibi davranmaya çalışıyor ve sürekli gülümsüyor ama o da Bay Grover gibi kötü biri. Geceleri ekmek kutusunu kilitliyorlar ki kimse sandviç yapamasın, Jim'i işten çıkardılar ve burada her şey için 5 ya da 10 sent vermen gerekiyor ve Robby wilcokun ailesi ona hiç para vermedi. Yakında evde olurum, muhtemelen pazar günü. Seni çok özlüyorum Kenneth, Vincent ve Phoebe'yi de. Phoebe'nin saçı ne renk oldu. İddiaya girerim muhtemelen kırmızıdır.
Kardeşin Holden Caulfield

Kenneth mektupla zarfı geri arka cebine koydu. Pürüzsüz, kırmızımsı bir çakıl alıp evire çevire baktı, taşın simetrisinin bozuk olmamasını umar gibi bir hali vardı; sonra, sanki bana değil de çakıla söylermiş gibi: "Uzlaşmayı bilmiyor," dedi. Acı acı bana baktı. "Daha ufak bir çocuk ve uzlaşmayı bilmiyor. Bay Grover'ı sevmiyorsa yemek salonunda da şarkı söyleyemez, şarkı söyleyince herkesin yakasından düşeceğini bilse bile. Ne olacak bu hali Vincent?"
"Herhalde uzlaşmayı öğrenmesi gerekecek," dedim ama söylediğime inanmıyordum ve Kenneth de bunu biliyordu.
Kenneth pürüzsüz çakıl taşını şortunun saat cebine koydu ve ağzı aralık, okyanusa baktı.
"Biliyor musun?" dedi. "Ölecek falan olsaydım ne yapardım biliyor musun?"
Benim bir şey söylememi beklemedi.
"Gitmek bilmezdim," dedi. "Bir süre buralarda takılırdım."
Yüzünde muzaffer bir ifade vardı -Kenneth tarzı bir muzafferlik; kimseyi yendiğini ya da alt ettiğini imâ etmeden. Okyanus artık iyice korkunçtu. Bovling toplarıyla doluydu. Kenneth Bilge Adam Kayası'ndan kalktı; bir şeye çok sevinmiş görünüyordu. Ayağa kalkış biçiminden yüzme havasında olduğunu anlamıştım. O kadar bovling topunun arasında yüzmeye gitmesini istemiyordum.
Ayakkabılarını ve çoraplarını ayağından çekip çıkardı. "Gel, hadi gidelim" dedi.
"Şortla mı girmek istiyorsun?" diye sordum. "Dönüşte üşüyeceksin. Güneş battı."
"Arabada koltuğun altında bir tane daha var. Gel. Hadi gidelim."
"Yediğin deniz tarakları yüzünden kramp girecek."
"Sadece üç tane yedim."
"Hayır, dur-" Onu durdurmaya kalkıştım. Gömleğini çıkarıyordu ve beni duymadı.
"Ne?" dedi kafası açığa çıkınca.
"Yok bir şey. Uzun kalma."
"Sen gelmiyor musun?"
"Hayır. başlığım yok." Bunun çok komik olduğunu düşündü ve bana bir tane çaktı.
"Hadi ama Vincent, gel."
"Sen git. Bugün okyanusa dayanamıyorum. Bovling toplarıyla dolu."
Beni duymadı. Düz kumsalda denize doğru koştu. Onu yakalamak, geri taşıyıp arabayla hızla uzaklaşmak istedim.
Suyla oynaması bittiğinde kendiliğinden, benim bir şey söylememe kalmadan çıktı. Suyun bilek derinliğinde olduğu çamurlu yere ulaşıp orayı geçti, hattâ aceleyle kumsalın kuru olduğu, belirsiz ayak izlerinin oluştuğu bölümünü de geçti, yalnız kafası önündeydi. Tam kumsalın yumuşak kesimine ulaşmıştı ki, okyanus ona son bovling topunu fırlattı. Bütün gücümle bağırdım ve deli gibi oraya koşmaya başladım. Onu, daha bakmadan kucağıma aldım, sarsak adımlarla taşıyarak arabaya koştum. Onu koltuğa yerleştirdim ve aşağı yukarı ilk milde arabayı dikkatli kullandım; ondan sonra yüklenebildiğim kadar yüklendim.
***
Holden'in verandada oturduğunu gördüm; o daha beni falan görmemişti. Sandalyenin yanında bir bavul vardı beni görene kadar burnunu karıştırıyordu. Görünce Kenneth'in adını haykırdı.
"Mary'ye doktoru aramasını söyle," dedim nefes nefese. "Numara telefonun yanındaki şeyde. Kırmızı kalemle yazılı."
Holden tekrar Kenneth'in ismini haykırdı. İğrenç elini uzatıp Kenneth'ın burnundaki kumu neredeyse vurarak silkeledi.
"Acele et, Holden, lanet olsun!" deyip kucağımda Kenneth'le onu geride bıraktım. Holden'ın bütün evi aceleyle geçip mutfağa Mary'yi bulmaya gittiğini hissettim.
Birkaç dakika sonra, daha doktor gelmeden, annem ve babam arabayla evle cadde arasındaki yola girdi. Oyunun genç başrol oyuncusu Gweer de onlarla birlikteydi. Kenneth'in odasının penceresinde anneme işaret ettim; küçük bir kız gibi eve koştu. Odada onunla bir dakika konuştum; sonra merdivenlerde babamı geçip aşağı indim.
Daha sonra, doktor, annem ve babam yukarıda Kenneth'in odasındayken Holden'la ben verandada bekledik. Şu delikanlı Gweer de her nedense bizimle bekledi. Sonunda bana sessizce "Sanırım gitsem iyi olacak," dedi.
"Pekâlâ," dedim belli belirsiz. Etrafta aktörlerin olmasını istemiyordum.
"Yapabileceğim bir şey varsa-"
"Evine git, tamam mı delikanlı?" dedi Holden.
Gweer ona kederle gülümsedi ve gitmeye koyuldu. Çıkışını pek beğenmemiş gibi görünüyordu. Hizmetçi Mary'yle yaptığı kısa konuşmadan sonra meraklanmıştı da. "Ne oldu -kalp mi? O daha bir çocuk, öyle değil mi?"
"Evet."
"Evine git. Tamam mı?"
Sonradan gülesim geldi. Holden'a okyanusun bovling toplarıyla dolu olduğunu söyledim, ufak budala da başını sallayarak "Evet, Vincent" dedi, sanki neden bahsettiğimi biliyormuş gibi.
O gece sekizi on dakika geçe öldü.
Belki bunları yazıya dökmek onun artık bizi bırakıp gitmesini sağlar. Holden'la İtalya'ya gitti, benimle Fransa'ya, Belçika'ya, Lüksemburg'a ve Almanya'nın bir bölümüne geldi. Dayanamıyorum. Artık gitmeyi bilmeli.

"On seneden beri gardiyanlık ettiğinden ve kendisini bu işe ihtirasla verdiğinden kurnazlığı, birçok insanlarda olduğu gibi yalnız gözlerinde kalmamış, büyüyüp gelişerek hemen bütün vücudunu, hatta elbiselerini sarmıştı. Her hareketi sanki kurnazlıktan ibaretti. Bütün kurnaz adamlar gibi daima meşgul, daima telâşlı, daima yorgun ve daima rahatsızdı." Kemal Tahir Namuscular


17 Temmuz 2019 Çarşamba

kemal tahir'i yeniden okumak, yeniden hatırlamak



Semih Gümüş, Notos için Kemal Tahir üzerine bir yazı isteyince, önce bir bir anıları belleğimden geçirdim. Sonra da bunlara ne katacağımı düşündüm.

Kemal Tahir sık görüştüğüm, evine gittiğim, dışarda da sık sık buluştuğum, çok sevdiğim, saydığım, edebiyattaki öncülüğüne inandığım bir usta.

Bâb-ı Âli buluşmalarında o beni İstanbul Lokantası’na götürür, ben de onu Konyalı’ya davet ederdim.

Konuşurken kendini konuya kaptırması ona ayrı bir inandırıcılık kazandırırdı. Coşkusu karşısındakini doğal biçimde etkilerdi.

Yeni Edebiyat dergisine yazı istediğimde beni kırmamış, dergime yazı yazmaya başlamıştı. Sık sık yinelediğim gibi, meşhur “Yazdıklarım gerçektir, ama roman gerçeği” sözü o dergide yayımlanan yazısında yer almıştı.

Donanımlı bir isimdi ve Türk müziğini severdi, müzik üzerine uzun konuşmalarımızı hatırlıyorum. Unutamadığım günlerden biri de Şişli’de Necdet Sander Kitabevi’ndeki imza günüydü.

Okurlarının sorularını tek tek usanmadan cevaplandırmıştı. Yanında da İsmet Bozdağ oturuyordu.

Sinemayla da yakından ilgiliydi Kemal Tahir. Ben gerek Halit Refiğ’le, gerek Metin Erksan’la onun evinde tanıştım. Evindeki buluşmalarda, Semiha Yenge’nin (Tahir) yaptığı yemekleri yerdik.

Kemal Tahir bahsi geçer geçmez gözümün önüne gelen karelerden bazıları bunlar. Daha çok şey var elbette.

Bu yazımda onun eserleri üzerine değerlendirmek yerine, eserlerini nasıl değerlendirmişler, onu değerlendireceğim. Bir de bazı kitaplarının çıkış noktalarını ve yazılma gerekçelerini notlamaya çalışacağım.

Kemal Tahir hakkında çok yazdıysam da fazla konuşma yapmadım. Ancak bir tanesini anmalıyım. Onun ölümünden kısa bir süre sonra Edebiyat Fakültesi’nde Orhan Pamuk ile birlikte bir Kemal Tahir konuşması yapmıştık.

Belleğimde kalan fotoğraflardan biri de: En ön sırada Kemal Tahir’i seven ve bilen, hakkında kitap da yazan Dr. Hulusi Dosdoğru oturuyordu.

Kemal Tahir okumalarına Beş Romancı Tartışıyor’la başladım.

Turhan Tükel’in hazırladığı kitapta bakın hangi romancılar vardı: Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Mahmut Makal, Orhan Kemal, Talip Apaydın.

Bu kitabın beni çeken yanı, bu beş yazarın da gerçekçilik ve köy üzerine söylediklerini romanlarıyla karşılaştırmak oldu.

Turhan Tükel kitabın başında yer alan, “Oturum nasıl yapıldı?” adlı yazıda oluşuma dair bilgiler veriyor.

Romancılar bu tartışmada, şehirli romancı, köylü romancı ayrımı sorusuyla başlıyor. Köyü görerek, köyde yaşayarak mı köy romanı yazılır, sorusunu irdeliyorlar önce.

Kemal Tahir diyor ki: “Köy romancısı, şehir romancısı diye romancı olmaz.”

Orada yaşamanın şart olmadığını da şöyle özetliyor: “O zaman hamallar hamallığı, köylüler köylülüğü, bisiklet tamircileri de bisikletçiliği yazmalı.”

Bu kitapta Kemal Tahir’in söyledikleri, köy kavramına nasıl baktığı konusunda da ipuçları veriyor. Ayrıca yalnız kendi düşüncesini yansıtmıyor, tartışmaya katılan romancılar hakkında düşüncelerini de açıklıyor.

Yazdığı romanlardaki köy/köylü anlayışını irdeleyebilmek için bu kitaptaki görüşlerini okumak gerektiği kanısındayım.

Nedense bizde edebiyatçı unvanı yeterince cazip görünmüyor, ardına bir de düşünür unvanı ekliyoruz.


Taraf tutma eğilimi, bir düşünceyi tercih etme zorunluluğu iki kitabın karşılaştırılmasında da önümüze çıkar. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı ile İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selâhattin’i, edebiyatçıların yanı sıra edebiyat dışındaki yazarlar tarafından da birer savunma silahı olarak kullanıldı.

Kemal Tahir’i sevenler de zaman zaman düşüncelerini öylesine yücelttiler ki, çok zaman romanı geride kaldı. Bugün de romancılığı tartışılmalı, öne çıkarılmalı, elbette hangi düşünceler bağlamında kaleme aldığı unutulmadan. Ama sadece düşünceye bakıldığında Kemal Tahir’in “yazarlık kudreti” nedense göz ardı edilir oluyor.

Kemal Tahir, kemikleşmiş siyasal düşünceleri, genel geçer yargıları sarsmak isterdi. Eserlerinde bunu uyguladı. Bu isteği yüzünden de Devlet Ana çıktığında tepkilere yol açtı. Onu sevenler ve sevmeyenler ikiye ayrıldı.

Çünkü dönem itibariyle Cumhuriyet’in inançlı kuşakları onu tartışmaya tahammül edemiyordu. Oysa onun önemi; karşıt düşünceyle, mefhumu muhalifini ortaya atarak bir düşünce dengesi sağlamıştı.

Ne var ki onu sevenler de sevmeyenler de bu denge çalışmasına yanaşmadı.

Hiçbir edebiyatçı Kemal Tahir kadar edebiyat yoluyla düşünce dünyasını etkilememiş, yeni yorumlar oluşturulmasına yol açmamıştır.

Kitaplarını, düşüncelerini konuşurken, bir fikir alıştırması yaptığını fark ederdiniz. O roman yazarken, Türk kültüründe, Türk tarihinde bunu nereye oturtacağının araştırmasını yaptı. Bu araştırma isteği, sanatlarında, araştırmalarında bir yenilenme tohumunu taşıyanlara yol açtı. Özellikle sosyolojide, sinemada yeni bir açılım başladı.

Girişimlere, yazılara, çekilen filmlere sadece Cumhuriyet eleştirisi olarak bakmak yanlış olur. Alışılagelmiş bir cumhuriyet anlayışını tarihi perspektiften sorgulamak belki de ihmal edilmiş bir tavırdı.

Romanlarını okuyan kimileri, onun araştırma önerisinde bulunduğu gerçeğin yerine asıl olduğunu iddia ettiği tarihi yazdığı kanaatine vardılar.

Avrupa’ya açılışımızda bizim olan kültürel mirası algılama hususlarında unutkanlığımızı hep vurguladı. Özellikle müzik konusunda bundan yakınırdı.

Ben onu okurken ve dinlerken hep şöyle düşündüm: Yazılanın, şimdiye kadar savunulanın bir başka yanı, yönü de var. Tepkilerin nedeni buydu.

Edebiyatta, siyasette tabuları yıktı.

Cumhuriyet aydınları tabuların tartışılmasını kabul etmiyordu. İhmal edilmişleri eserlerine koydu Kemal Tahir. Temel çatışma buradan çıkıyordu zaten.

Aslında Kemal Tahir romanda ne yaptı, sorusunu sorduğunuzda, bunun karşılığı hem edebi hem de siyasidir. Romana tarihin yedirilmesi, onun etkisiyle gerçekleşmiştir.

Roman gerçeği yazısı bugün birçok romancının, eleştirmenin can simididir. Ahmet Altan’dan Nedim Gürsel’e kadar uzayan çizgide birçok yazarın Kemal Tahir’e bir savunma borcu vardır.

Yeni Edebiyat’ı çıkarırken, yazıları dışında, gönderilen öyküleri de seçiyordu.

“Ustalar Seçiyor” başlığı altındaki bölümümüzde şiirleri Behçet Necatigil, öyküleri de Kemal Tahir seçerdi.

Gönderilen öyküler arasında ilk yayımlanan Hulki Aktunç’un öyküsü olmuştu. Ve Yeni Edebiyat’ta yayımlandı.

Bizde eleştiri reddiye olarak algılanır. Ne yazık. Bence Kemal Tahir’in Batı’ya karşı getirdiği eleştirileri reddiye olarak görmek yanlış olur. Ancak o, sorgusuz sualsiz Batı hayranlığını eleştiriyordu.

Yaşadığı dönem itibariyle ve donanımlı bir entelektüel olarak Doğu-Batı ikilemini kendi hayatında da, eserlerinde de sorgulamıştı.

Resmi tarih ve ideolojik kamplar, cumhuriyet rejiminin eleştirisine pek hoş bakmıyordu o dönemde. Kemal Tahir büyük bir özgüvenle bunu göze aldı.

Romancının ille de belgelere göre bir görüş edinmesinden yana değildi.

Nitekim Konyalı’da Doktor Turhan Bozkurt ile beraber yemek yerken, Doktor’un, “Yeni belgeler mi bulundu?” sorusuna verdiği, “Belgeye gerek yok, tarihin akışı bunu gösteriyor,” yanıtı, romancı özgürlüğünü simgeleyen bir cümledir. Ben bu sözü şöyle yorumluyorum, tarihi akış içinde bazı nedenler bazı sonuçları doğurur, o zaman da belgeye romancının ihtiyacı yoktur.

Doğan Ergun’un saptamasını onun hakkındaki her yazıda kullandım: “Kemal Tahir bilim adamı değildi, romancıydı.”

Edebiyat dünyamızda –belki her alanda– alternatif çözümlerin, akımların tamamlayıcı yanına itibar edilmez. Edilseydi Kemal Tahir çok daha doğru bir platformda tartışılırdı.

Taraf tutma eğilimi, bir düşünceyi tercih etme zorunluluğu iki kitabın karşılaştırılmasında da önümüze çıkar. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı ile İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selâhattin’i, edebiyatçıların yanı sıra edebiyat dışındaki yazarlar tarafından da birer savunma silahı olarak kullanıldı.

İki kitabın da doğru yanlış yanlarını aynı kefeye koymadım.

Bence iki kitap da siyaset ve asker ilişkilerinin farklı bakış açılarını sunuyordu.

Kemal Tahir, buluşmalarımızda, konuşmalarımızda askeri tutmanın, onu siyasete çekmenin yanlışlığına değinir ve askeri siyasete çağıranları herhangi bir askeri harekette, darbede ilk önce bu savunanları yargılayacaklarını, tutuklayacaklarını söylerdi. Haklı da çıkmıştı. 12 Mart 1971’deki muhtıra, onun görüşlerinin doğruluğunu ispatlamıştı.

Yorgun Savaşçı’nın benim yazarlık ve televizyonculuk yaşamımda da belirleyici bir yeri vardır. Yorgun Savaşçı için gerek yazımda gerek televizyonda aşağı yukarı şöyle demiştim: “Yorgun Savaşçı orduyu siyasete sokanlarla onu siyaset dışına çekmek isteyenlerin romanıdır.” Bu yargımı Kemal Tahir çok beğenmişti.

İsmail Cem de bu yargımı dinlemiş, “Televizyonun, radyonun başında olsam seni konuştururdum,” demişti. Gerçekten TRT Genel Müdürü olduğu zaman bu sözünü hatırlayıp beni aradı ve radyoda televizyonda kitapla ilgili konuştum.

Roman Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmıştı.

Halit Refiğ de sinemaya aktardı. Ancak onun başına gelenler sanırım Türkiye’de hiçbir filmin başına gelmedi. Kopyaların yakılması sinema tarihinin talihsiz olaylarındandır. Gene karşıt düşüncelere karşı müsamahasızlığımızın bir öyküsüdür bu yakılma.

Kutuplaşmalar sonucunda taraflar daha da keskinleşti.

Dikkatimi çeken bir başka gerçeği mutlaka yazmalıyım.

Kemal Tahir hakkında çıkan kitaplara baktığınızda, onu yazanların, değerlendirenlerin, övenlerin çoğu zaman karşıt tarafı yok saydığını görürüz.

Türk edebiyatını da, Türk siyasetini de, Türk ekonomisini de ondan sonra başlatacak kadar ona bağlıydılar.

Bu durum ne yazık ki başka gerçeklerin önünü kesti.

Köy Enstitüleri’ni ele alan Bozkırdaki Çekirdek romanı büyük tepkilere yol açtı. Oysa Köy Enstitüleri’ni destekleyenlerin bile, “O böyle görmüş,” demesi gerekirdi.

A’dan Z’ye ne varsa, ne yerleşmiş ve sorgulanmamışsa Kemal Tahir ona muhalefet etti. Sırf muhalefet olsun diye bunu yapmadı, “Bu yönü de var,” dedi.

Kemal Tahir’e yaklaşımlar toplu olarak iki kitapta yer aldı.

Biri Kemal Tahir 100 Yaşında. Editörleri Ertan Eğribel ve M. Fatih Andı idi.

Diğeri de Bir Kemal Tahir Kitabı – Türkiye’nin Ruhunu Aramak başlığını taşıyordu. Editörü Kurtuluş Kayalı idi.

Kayalı’nın “Önsöz”deki bir yargısına ben de katılıyorum:

“‘Yanılmışız arkadaş’ lafını sürekli olarak kullanan bir entelektüelin bugün yaşasaydı eski düşüncelerini aynen telaffuz edeceğini söylemek kelimenin tam anlamıyla bir ham hayal. Dolayısıyla onun düşüncelerini adabıyla, saygılı bir şekilde tartışmak gerekli görünüyor.”

Acaba bu saptamayı o kitaptaki yazarlar uyguladı mı, yoksa bildiklerini zaman geçmemiş gibi tekrarladılar mı? Bunu yapanlar da var, yapmayıp kendilerini, Kemal Tahir hakkındaki düşüncelerini yenileyenler de var.

Kurtuluş Kayalı, “Giriş: Bir Kemal Tahir Kitabı...” yazısındaki bir cümlenin tersi olmasını isterdim.

Türkiye’nin sıra dışı entelektüellerinin sözüne itirazım var, biz o entelektüellerin Kemal Tahir hakkında ne söylediklerini, ne söyleyeceklerini de biliyoruz, keşke bu takımın dışındakilere de sorsaydı. “Önsöz”de yazarların yazıları üzerine bir tanıtım yapıyor. Kayalı da ne yazık ki alternatif bir düşünceye gönül indirmiyor. “Düşünce biçimi de hep Batı’yı aklayacak bir mecrada seyrediyor,” diyerek Batı karşıtlığına katılmış bulunuyor.

Bu toplamda Doğan Ergun’un yazısı hâlâ geçerli bilgilerle donanmıştır.

Kurtuluş Kayalı’nın “Bizim Kuşağın Kemal Tahir Okuma Serüveni...” yazısı, dönemin kültürel ve edebi atmosferi verme açısından hâlâ önemini koruyan bir yazıdır, ancak Büyük Mal’la ilgili saptamasına katılamayacağım:

“Büyük Mal da sükûtla karşılanır. Tabii bu bir ölçüde bizim entelektüellerin, bizim aydınların sathiliğinden de kaynaklanır.”

Kayalı’nın Kemal Tahir ve Tanpınar için kullandığı, “sükût suikastı” benzetmesi doğrusu çok hoşuma gitti. Birçok kişi için de kullanılabilir.

Yazısında Fethi Naci’yi andığı bölümü de okumanızı isterim: “Fethi Naci’nin gönülden katıldığım bir savı vardır; der ki: ‘Türkiye’nin gerçek tarihi romanlarda gizlidir.’ Kemal Tahir bu savın en mükemmel örneğidir. Bunun yanı sıra ‘toplumcu gerçekçilik’ akımının en çarpıcı örneklerini de eserleriyle vermiştir.”

Kayalı’nın yazısında benim eksik bulduğum yan, karşıt düşüncelere yer vermemesidir. Bu toplamdaki diğer yazılar da bugün nelerin tartışılması gereğini önermektedir.

Bu kitabın 2010’da yayımlandığı düşünülürse, yazıların henüz tazeliğini, yeniliğini koruduğu söylenebilir.

Ertan Eğribel - M. Fatih Andı, Kemal Tahir 100 Yaşında kitabının “Sunuş”undaki ilk cümle şöyle: “Kemal Tahir, XX. yüzyılın Türk toplumuna da yansıyan çelişki ve çatışmalarını gören ve bunları başta romanları olmak üzere yazdıklarıyla ifade eden bir aydınımızdır.”

“Sunuş”taki en önemli satırlar, Kemal Tahir-Baykan Sezer ilişkisi üzerine belirtilenlerdir.

Kemal Tahir’le ilgili önemsediğim yayınlardan birisi de Hece’nin Kemal Tahir Özel Sayısı. Başlığı: “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın – Kemal Tahir”.

İlk yazının başında Cemil Me-riç’ten bir alıntı yer alıyor:

Dost bir sesti Kemal, okşayan, inandıran bir ses...

Bir vicdanın sesiydi bu.

Melânetlere meydan okuyan bir sayha idi.

Yalanları silip süpüren bir fırtına.

Kemal Tahir’i okuyanlar için de okumamışlar için de dolgun bir özel sayı.

Her yazarı okumanın bir nesnel, bir öznel nedeni vardır bence.

Kemal Tahir’le ilk tanıştığımda coşkusu, karşıtlığı, ortalıkta dolaşan itibar gören fikirlere isyanı, yeniyi arayışı, sizi de arayışa ortak edişi, içtenliği, cezbesi onunla yakınlığımı tesis etti.

Altın Kitaplar Yayınevi’nin, kitaplarını yayımlamasını istiyordum, hayır demedi.

Söz verdi. Dürüstlüğüne bir örnek vereyim, bu sayede karakterini biraz daha anlarsınız.

Altın Kitaplar Yayınevi’ne gideceğini Ahmet Tevfik Küflü’ye söylemiş. Küflü, “Onların tekliflerini aynen yerine getiririm,” demiş. Kemal Tahir bana geldi ve dedi ki: “Sizin koşullarınızı o da yerine getiriyor, ama sana söz verdiğim için al kitaplarını getir dersen getiririm.” Ben de, “Söz konusu olan sizsiniz,” dedim ve kitapları bıraktım.

Dergide yazmayan bir insanın dergiye yazması, dergide yayımlanacak gençlerin öykülerini seçmesi, benim kitaplarına olan hayranlığıma bir de insani yanına olan hayranlığımı eklemiştir.

Giriş katındaki evini hâlâ anımsarım.

Onu doğru ya da yanlış diye değerlendirme hatalı bir yöntemdir. Tıkanmaların, kemikleşen yargıların, beğenilerin kırılmasını sağladı.

Birçok sorunu edebiyat aracılığıyla aktardı, o düşünceler romanda yer almasaydı belki de bu kadar yaygınlaşamazdı.

Edebiyatın içinde olduğu kadar söyledikleri, yazdıkları edebiyatın dışına da taştı. Bunu hangi gerekçeyle söyleyebilirim.

Hakkında yapılan tezler sadece edebiyat bölümünde gerçekleştirilmedi, sosyoloji bölümünde de birçok tez yapıldı.

Sezai Coşkun’un Esir Şehrin Hür İnsanı Kemal Tahir – İnsan, Eser, Fikir kitabının başındaki sunuşta Kemal Tahir’e eleştirmenlerin, yazarların, edebiyat tarihçilerinin yaklaşımının özetini bulabilirisiniz.

Coşkun’un “Önsöz”ünden bir bö-lüm hem Cemil Meriç’i hem Kemal Tahir’i tanıtıcı bir içerik taşır: “Cemil Meriç, Türk aydınından yakınırken, ‘Aydınımızın tecessüsü hiçbir zaman Himalaya zirvelerine yükselemedi,’ der. Bu tecessüs yokluğu, aydın denilen zümrenin ciddi meselelerin uzağına düşmesine ve ‘celâdetten’ yoksun kalmasına yol açar. Türkçedeki aydın kavramının sınırlarını zorlayan Kemal Tahir, dostu Cemil Meriç’in yakındığı tecessüs eksikliğini gideren ve Türk düşüncesinde celâdeti temsil eden tavrıyla öne çıkar.”

Onun bazı deyimleri çok hoşuma giderdi, bunların başında “sapı silik” sözü gelirdi. Eleştiriye başladı mı, o konuşmalar size öykülerinden, romanlarından bir parçayı hatırlatırdı.

Kemal Tahir’le ilgili bir başka anıyı anlatmak isterim.

Bir akşamüstü evine ziyarete gittiğimde anlatmıştı. O gün doktora gitmiş, şikâyetlerini sıraladıktan sonra doktor bir reçete yazmış ve çok önemli bir tavsiyede bulunmuş, “Günde şu kadar saat yürüyeceksin,” demiş.

Fakat kısa süre sonra durumun farkına varıp yazdığı reçeteyi geri istemiş ve yırtmaya başlamış. Kemal Tahir ne olduğunu soracakken doktor açıklamış, “Ben günde on reçete yazmak için yerimden kalkamıyorum, sen onca sayfa yazıyorsun, ne ara çalışma masandan kalkıp yürüyeceksin,” demiş.

Kemal Tahir’i bugün yeniden okumak gerekir.

Bu okuma, eserlerinin yeniden değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Sadece romanları ve düşünceleri değil, bu zamana kadar çok ihmal edilen öyküleri de mutlaka değerlendirilmelidir.

Kemal Tahir bize her konuda tartışma alanı açtığı, bildiklerimizi yeniden gözden geçirmeyi sağladığı için önemlidir. İnsan olarak da aradığım örnek bir insandır.



doğan hızlan

14 Temmuz 2019 Pazar

kemal tahir


Mart 1940
Sevgili Yengeciğim,

Mektubunu dört gözle-kelimeleri tıpatıp kendi anlamlarıyla kullanıyorum-bekliyorduk. Cumartesi günü öğle üzeri yetişti. Nazım’ın somurtkan yüzüne güneş durdu. İştah ile yemek yedi. Ve yemekten evvel başladığı cevabı-şiddetle-şiddetini karyolamı sarsmasından anlıyorum yazmaya devam etti. Sana neler yazdığını bilmiyorum. Sevincine hasretine dair iyi şeyler yazar olmalı. Bana sorarsan gene bize bir kucak müjde gönderdin. Gelip buraya yerleşecekmişsin. Bak aferin. Böyle iyi niyetlere sözüm yok. Burası “şirin vilayet merkezlerimiz”den biridir. Havası, suyu, pahalılığı, gecesi ve gündüzü ile adeta şehir. Tarlası, radyosu, bisiklet binen çocukları, minaresi ve hatta saat kulesi var. Saat kulesi dedim de aklıma geldi. Dün gece meydandaki radyo hopörlörü sayesinde Betofen2i (Beethoven) de dinliyorduk. Arada saat kulesi, saat başı vurdu. Benim doktor (Hikmet Kıvılcımlı) -sağ olsun-”Bakın, dinleyin dedi. Kafir Betofen işe nihayet kilise çanlarını da karıştırdı. Ne de olsa Hıristiyan medeniyeti, burjuvazi.” Daha fazla beyan-ı fikre Nazım meydan vermedi: “O saat kulesiydi hikmetlim,” diye işin keyfini kaçırdı. Bu senin kocan hakikaten ciddi adam. Alaydan hiç anlamıyor.


Biz trende tahmin ettiğin kadar rahatsız olmadık. Jandarmalar iyi çocuklardı. Güle eğlene geldik. Ama Nazım biraz mahzundu. Ankara’da asfalt caddelerden ellerimiz kelepçeli geçmemizi jandarma kumandanı bey istemedi. Gönlü razı olmamış. Bizi yarı yarı yoldan geri döndürerek arka sokağa saptırdı. On adım sonra tekrar döndüğümüz yere çıktık. Tekrar asfalttan yürüyerek Ankara milletine seyran olduk. Fakat istasyonda müddei-i umumi imdadımıza yetişti: “Onlar mahpus ve mahkum değildirler. Ellerini çözün!” diye gara telefon etti. Kelepçe meselesinde ne kadar titiz olduğuma dikkat ettiğin için bunu kısaca yazıyorum.

…Daha sana neler hikaye edeceğim. Duvarlarımızı nasıl süslediğimizi yazmaya kalksam ne bu kağıt, ne bu kalem el verir. Ciltlerle yazı yazmak iktiza eder. Duvarlar o halde biz daha imlaya gelir durumda değiliz. Sakallar aldı yürüdü. Birer parmağı geçti. Benim yüzüme bir heybet gelmiş yengeciğim, bir heybet gelmiş gören korkar. Korkulamayacak gibi değil hani. Saç kırçıl, kaş simsiyah, bıyık kumral, sakal kırmızı. Ben buhey’atımla suratına palet yapışmış acemi ressam çırağına dönmüşüm. Alimallah seyrime doyulmuyor. Gören. “aman bre hay… Kırk bir kere maşallah… Analar ne arslanlar doğurmuş… Rabbim nelere muktedir değil,” diye hapşırıyor, parmağını ısırıp küçük dilini yutuyor. Bilmem gayri dost var düşman var. Doktora sorarsan beni gören gebe kadının maazallah çocuğu bilem düşermiş. Hep haset, kıskançlık. Haktan boyalı suratımı çekemiyorlar.

Hürmet ve selam sevgili yengeciğim

Kemal Tahir
Piraye'ye
Çankırı Cezaevi