22 Nisan 2019 Pazartesi

MESNEVİ OKUYUP SİGARA İÇEN MÜTESETTİR KIZLAR BENİ NEDEN SEVMEZLER ERKAN?



Hâlbuki ben bu halde bile caizim onların hançerlerine
Bu halde bile boğulmadım boğdurulmadım
Eski tüfeklerden adım geçer de dönüp bakmazlarmış
Ateş olsun almazlarmış kırmızısı uçuvermiş dudaklarına
İstemedim tek buse ne nazda ne hazda gözüm var
Medrese cesetlerine nazır masallarda yıllar önce
Sene 99 ben İstanbul acemisi yıllar önce
İnmişim trenlerden adım yakama ilikli
Mustafa Kutlu’dan çıkmışım vermişim şiirlerimi
Talebeyim ama talip değilim ne yeşile ne ala
Yalnız şiir kartalların soyundan ama toy bir ağrı
Seğirtmedim bir güzele
99
Divan yolu tarihten başını uzatmış bir kuğu yansıması
Hava sıcak terim taze
İstanbul işte önce güzel sonra güzel sonra manidar
Ulan beni buraya alırlar mı telaşıyla Çorlulu Ali’de
Ama herkes biliyor sanki şairim ya!
Ne demek efendim burası sizler için
Buyurun tabi burası beceriksiz İslamcıların hatıralarını dinlendirmesi için
Burası gökyüzünün altında no mahrem barış çubukları için
Burası postmoderne ayna tutmak için şairler kız ayarlasın için
Şööle iç geçirsinler afallatsınlar kendilerinden kaçarken şiirlere tutulanları

O zamanlar Kanuni yeni sakal bırakmıştı halk farkında
Kanım bir uykuyu köpürtüyor ya nadasa bırakmışım mısralarımı
Masalara mekik dokuyan gözlerim bir kıza bir oğlana takıldı
Masada “Üç İstanbul”  oğlak yayınları kızda nargile
Mesnevi okuyan bir kız mı bilmem
Ama benim taşrada okuyan hayallerim ezbere almış bu manzarayı
Ben sanki dokunmuşum bilmem kaç sene sonraki serencama
Özenti deme Erkan biraz daha fazlası
Nargilesiz de olur kabul ama daha da fazlası
Çorlulu olmasa da olur ama daha fazlası

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar kiminle evlenir Erkan?
Mavi Marmara’dan galip dönen İslamcılarla mı?
Sakalları yüzüne nur katmışlarla yakışıklı mı?
Risale-i nur talebeleri değil Erkan olur mu?
Bak ben severim onları da onların evliliğini de
Onların yumuşacık Müslümanlıklarında semirttikleri saadetlerini de
Ben severim onların nefes alırcasına girdikleri sevapları da
Ben elbette severim nisa taifesinin pıtır pıtır çiçek açmasını
Dindar kocalarının kollarında
Ben niye sevmeyeyim Erkan evveli çile ahiri konfor olan Müslümanlığı
Ben niye beğenmeyeyim Rumeysa Nur ve Bilal’i çocukları Taha’yı
Öyle şey mi olur Erkan niye yüzüm ekşisin İsrail’i lanet mitinglerinde
4X4’lerde Filistin bayrağı bana neden vermesin gaza sevinci
İftarda Cola Turca içen kardeşlerim yıkacak bir gün İsrail’i
Kalbim mühürlendiyse o benim iman eksikliğim
Yoksa Numan Kurtulmuş iyi adam
Sen de kızma artık Başakşehir ümmetine

Mesnevi okuyan mütesettir güzel sigara içen kızlar kime aşık olur Erkan?
Esmer yüzleri cool bakarken delikanlıların
Hayatın tam içinden fırlayan tam pratik tam yerinde
Yani şiiri kullanacağı yeri iyi bilen
Biraz monna biraz rosa yani aşkı nasıl servis edeceğini iyi bilen
Kitaplarda saklı yaralar gibiyken o kızların yüzleri
Sadra şifa şeylerden güneşin gördüğü şeylerden bahseden
Aşkı 12den vurup o yüzleri yere seren
Onlara mı onlar çok onlar adisyonlara incelikler indiren
Onlar beni daha da ben seni daha da sen yapan
Deli olmadığımızı ikna için bizlere tetik düşürten
Öğrenemedik Erkan kalbin bu işlerle alakası olmadığını
Kalbin de var yeri ve zamanı olduğunu
Kalbin zamanında 7/24 ün çok fazlalığını

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevmez Erkan?
Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevemez Erkan?
Geceleri hepsi benim sevgilimken gündüzün bozgunu ne o zaman
Aşk ayrı hayat ayrıysa kaldık bu yakada o zaman
Şairlerin gerçekten varlığına kimleri ikna etsek Erkan
Bizi gömdükleri şiirlerden hortlasak da korkutsak mı o zaman
İlham denen orospuyla arayı açsak mı bir zaman
Çok yorgun bir estetiğe kurban aramak değil
İsmet Özel’i seven bir kız tanıdım Erkan
Manyak mısın oğlum bu kadarı yeter mi dersen
O kadarı çok bile gerisi bonus Erkan

Yanlış kurulmuş bir soruya aşkı ihale mi ettik Erkan?
Aşk yanlış kurulmuş bir hayalse
Soruyu siktir et o zaman



Kitap-lık, Haziran 2011
Fena shf: 18,19,20

21 Nisan 2019 Pazar

irençberler hoşça tutun öküzü / pir sultan abdal


Dağdan kütür kütür hezen indirir
İndirir de ateşlerde yandırır
Her evin devleğin öküz döndürür
İrençberler hoşça tutun öküzü
Öküzün damını alçacık yapın
Yaş koman altına kuruluk sepin
Koşumdan koşuma gözlerin öpün
İrençberler hoşça tutun öküzü
Abdal Pir Sultan'ım kaynar coşunca
Tekne hamur kalmaz ekmek pişince
Adem at öküzün çifte koşunca
İrençberler hoşça tutun öküzü.

18 Nisan 2019 Perşembe

terleyen'e


senin baktığın tez olsun, sen aşkını belirleyen
kış ortasında her şeyden yanar gibi terleyen

andın gizli kapaklı kaç yüzyıldır sürüyor
gizlisin güçlüsün, kar altında bahar gibi terleyen

aşkın derin sularda batmış bir geminin anısıdır
uzak doğudan, kanlı sudan, çölden döner gibi terleyen

hüseyinin hasanın ateşini bir humma gibi duyup
bir çöl susuzluğunu ve aşkı anar gibi terleyen

sarardın kaç yazlar geçti bütün olanların üstünden,sen
dorukta terleyen deniz dibinde bir fener gibi terleyen

terledin, aşkın sularla su gibi aktı ama tükenmedi
ey ölümsüz utku, ey yaban atlara biner gibi terleyen

kim bakar çeltiklere kim bakar küçük çocuklara, sen
olmasan. her damarından teker teker kanar gibi terleyen

yeni insan sensin, eski kanların her şeye alışık çünkü
kırık bir basamaklı bir merdivenden iner gibi terleyen

Turgut Uyar

13 Nisan 2019 Cumartesi

GÜZEL SÖZLER





........

Benim annem dinmeyen bir yağmur göklerdeki babamızdan
Kendime bir rüya bulamadımsa da eksilmedi güzelliğim
Kulaklarım hep aynı hikâyenin uğultusunda
Size zarflar kuşlar kahvaltılar ayarlayan sabah benim gözümü almıyor
Zarflarınız sarı lekeler taşıyor kâğıtlarıma
Sizi el ele görsem bundan bir şiir çıkarırım o ne güzel bıçaktır
Bilseniz çolak bir tanrının hatırasısınız en fazla
Bilseniz kendini kandırma sanatında cennetlik olduğumu
Sizleri toplu fotoğraflarda alkışlayan hayat
Çok teşekkür eden tatlı dilinizin rengârenk çiçekleri
Kül tablasından fazlası etmiyor dua saatlerinde
Ben o tan yerinin kızıllığından başlıyorum ağrımaya
Dilime perçin vuruyor dinmeyen barbarlığım
Hiç çünkü üstüme alınmadım bunları sessiz ölümümde


Bir ayakkabı tamircisinin namusuna kafa yoruyorum ezan okunduğunda
Kiremitleri yağmura çağıran şehir akşamlarındasın
Gelmeyen bir mektuba âşık oluyorum zift tutuyorum
Kelimelerin çalışkanlığı yağmalıyor odalarımı
Buğdaylara bakan gözlerini sarartan açlık yakama yapışıyor
Tozunu aldığın biblo hayatın mı iyi bak
Dalgınlığın sığar mı gazetelere
Tebessümün yaralarını saklıyor mu bildiklerinden
Senin de babama benziyor Müslümanlığın
Senin de Beyrut’u özlüyordur incinmişliğin
.......

11 Nisan 2019 Perşembe

KIŞIN SUSTURDUĞU SOKAK



.......................................................................

MAHALLENİN EN ÇİRKİN KIZINA


  Kar yağmaya başlayınca yazmaya niyet ettim.  Birkaç defa kesilip tekrar başladı kar yağışı… Şimdi yağıyor ve hava çok soğuk.  Sırf ileride bugünü hatırlamak için yazıyorum. Hiçbir hususiyeti olmayan, karnımı doyurduğum için midemin bulanıp başımın ağrımadığı soğuk bir şubat günü işte. Yazsam da ne uzalır, ne kısalır. Kara güvenip yazmaya başladık ya, kar yağmayıverdi.  Havada uçuşan beyaz tanecikler… diye yazılırdı bu kar yazısı.  Ama romantizm öldü, dil tükendi. Eski eşyaları ve giysileri karıştırmanın âlemi yok.  Evet ve kar yeniden yağmaya başladı. Rüzgâr savurup duruyor YENİ karları.  Kaçıncı kar bu? Her yer beyaz ve avunmaya meyilli ruhum kar yağdıkça sükunete eriyor.  Sessizlik ve kar arasındaki ilişkiye hafızamdan piyano sesleri katıyorum. Liszt hususen… Sobayı karıştırdım. Köyde ve sınıftayım. Kırk dakika sonra minibüs gelir, şehir gelir.

  K.  köyünü 2 km uzaktan görünce bu yazı canlandı parmak uçlarımda. Öykü de olabilir. Doğrusu karlar içindeki bu gri köy sise bulanmıştı ve sislerin sebebi benmişim gibi geldi. Sonra köyün hala 2002 yılını yaşadığını ve köyün kendini 2002 yılında unuttuğunu düşündüm. Gördüğüm köy sanki gerçek değildi de hayalimden göl kenarına üç-beş ev serpiştirivermişim gibi geldi.
  
 Akşam oluyordu. Her manada, tüm düz, yan ve derin anlamlarıyla akşam oluyordu. Bir başkasının köyüydü benim için ve haritadan bir noktadan öteye geçmemişti o akşama dek… Görünce onun 2 yıl boyunca bu köye gelip gittiğini düşündüm.  Ama heyecanlanmadan, kamaşmadan, hissiyat terörüne boyun eğmeden… Onun resmini köyün fonuna yerleştiremedim bir türlü. Buna çaba gösterdiğimi de sanmıyorum. Yolculuk sonlarının gri göğünde kartal gibi dolanan akşamlarımdan birindeydim. Yokluğun nabız gibi, yalanın varlık gibi olduğu bir andı sadece… Göl duman dolu bir boşluktu.  Bacalardan çıkan dumanlar belki kullanılırlar diye eve kadar geldiler.

  Sonra hatıralarımda birinin üşüdüğünü düşündüm.

  Hatırladıkça onun hala o köyde, o yılda çok güzel üşüdüğünü düşündüm.




27 Mart 2019 Çarşamba

SÜLEYMAN UNUTMAZ’A SORULANLARDIR





-         Hayran olduğunuz biri var mı? Taklid ettiğiniz biri var mı? Öldürmek istediğiniz biri var mı? Bunlar kimler?
-         Şiirin kıymet hükmü sizce nedir?
-         Yakın durmak zorunda olduğunuz bir şeyler muhakkak vardır. Yakın duramadığınız fakat durmak istediğiniz bir şeyden bahsedebilir misiniz?
-         Şırıl şırıl mı? Kıtır kıtır mı? Yumul yumul mu?
-         İnsanın durduğu yer mi, göründüğü yer mi?
-         Orijinal şiir mi? Şahsiyetli şiir mi? Neden?
-         Üç kelime söyler misiniz bize, size dair olduğunu düşündüğünüz?


- Başka bir Süleyman Unutmaz’a hayranım. Zaman zaman onu görebiliyorum. Benden daha yakışıklı, daha mütebessim, daha canlı. 12 tane kitap yazmış, şiir, roman, hikaye, deneme… Dostları çok ve sık sık onlarla buluşuyor. Güzel bir kızı var, hatta iki. Benim gibi karanlık biri değil ya da karanlık olduğunu çoktaaan unutmuş. Eşyaların, saatlerin ve kendinin içinde boğulmamış. Benim A planımı yaşayan bir Süleyman Unutmaz. Onu da öldürmek istiyorum ama…

Büyük Türk Şiiri’nin ruhunu taklit ediyorumdur belki, belki yaşayamadığım kelimeleri taklit ediyorumdur, belki bir şairi, var mı yok mu belli olmayan bir şairi taklit ediyorumdur. Şiir yazarkeni kast ediyorsanız  cevap budur. Hayatımda diyorsanız yine cevap budur.

Beni sevmeyen kadınları öldürmek istiyorum. Şiir yazarak da öldürüyorum zaten.

- Şiir benim sahip olduğum ve bana sahip olan tek “şey”. Burada “şey” demek ne kadar doğru acaba? Şiir yazarak insanlarla konuştuğumu zannediyorum. Bu zan bana hep hayalini kurduğum kalabalıklara büyük konuşmalar yapma isteğimi az da olsa gideriyor. “Kendini ifade etmek” diye bir klişe var. Bunu yapıyorum çünkü konuşarak bunu yapmak mümkün değil. Şiir deliliğini saklama ya da dindirme imkanı veriyor. Benim konuşma dilim şiir. Hayatta kalma çabam. İntikam alma metodum. Silahım olduğunu bilmenin hazzı. Şiir yazmayı bilmek diye bir şey yok aslında. Mucize burada: “Bilmediğin” bir işi her defasında o işin acemisi olarak başlayıp “usta”sı olarak bitiriyorsun. Ne yapacağını ne yazacağını bilmiyorsun ama sonunda yapabiliyorsun. Hayret ve şükür sebebidir bu.  Şiir yazamasaydım kendimi asardım.

- Yakın durmak istediğim bir şey yok.

- Gürül gürül.

- Durduğu yer. Durduğun yeri saklamak için görünmek zorunda kalabiliyorsun. Göründüğün yer senin ıslah edildiğin yerdir, boyun eğdiğin yerdir. Durduğun yeri kaybetmeden görünebiliyorsan en güzeli budur.

- Orijinal şiir zaten şahsiyetli şiirdir. Şiir şahsiyetinden sağlam bir damga taşır. Sağlam şiir, taş gibi şiir, ölümcül şiir budur. Piyasa, içi geçmiş, baygın ve vıcık vıcık bir hüznün sözde şiirleriyle dolu. Kötü şairler şahsiyetli şiir yazamazlar, kendilerinden önce yazılmış şahsiyetli şiirleri taklit etmeye çalışırlar.  Böyle yaparak şair olduklarını sanırlar. Ama kötü kopyalar halinde dolanırlar ortalıkta. Onları bu yüzden okumuyoruz.

- Beklemek, unutmamak, kelimeler…

Tuem sanat.com

25 Mart 2019 Pazartesi

kendi hayatının pınarı: köpeklerin kalbi







Köpeklerin Kalbi, Süleyman Unutmaz’ın Fena’dan (2015) sonra yayınlanan ikinci şiir kitabı. 2000 kuşağı şairi olan Unutmaz, yeni kitabıyla şiir yaşamındaki bu kıymetli yürüyüşüne devam ediyor.

Köpeklerin Kalbi, beş bölümden oluşuyor. Kitapta 40 şiir mevcut. Şair, Fena kitabında olduğu gibi kitabı bölümlere ayırırken oldukça iyi başlıklar seçtiğini görüyoruz: “Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım”.

Şair, kitapta geçmişinin karşısına geçiyor. Bir yüzleşme gerçekleştiriyor da diyebiliriz. Geride bıraktıklarına, karşılaşmaya fırsat bulamadıklarına ve içinde kalanları bir bir döküyor. Onların gözlerine bakarak yeni bir diyalog başlatıyor. Bunların kim olduklarını okuyucuya bırakarak yazımıza devam edelim.

Süleyman Unutmaz yüksek sesli bir şair. Sesi uzaktan duyulan bir pınar gibi akıp gidiyor. Bu yükselen sesini şiirlerinde rahatlıkla görebiliyoruz. Kitaptaki birçok şiir bu minvalde yazılmış. Muhtaç adlı şiirin ses ve ahenk bakımından diğer şiirlerden daha ön planda bulunduğunu söylemek mümkün. Yüksek sesle okuyabilirsiniz.

Şairin dil kullanımındaki ustalığı, onu bulunduğu kuşağın içerisinde önemli bir yere koymaktadır. Türkçeye olan yatkınlığı heyecan veriyor.

Çoğu şairde karşımıza çıkan temel sorun dil kurmadaki yapaylıktır. Şiirlerinde samimi bir dil kullanan Unutmaz, aynı zamanda dilini estetik bir hazza yöneltmiştir. Şair, “Kelimeler Yalan” dese de en çok kelimelere inanıyor. Çünkü sığındığı kalenin tek gölgesidir kelimeler..
Şair, Fena’daki Kürt adlı aşk şiirinden sonra Köpeklerin Kalbinde de devam ediyor aşk şiirlerine. Kübra adlı şiirin başlığını değiştirdiği dikkatimizden kaçmıyor. “Sevgi ve Sefaletle” adını alan şiir, “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiiri ile birlikte karşısındadır okurun.

Şair,  “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiirinde pek sık rastlanmayan bir teknik kullanıyor. Turgut Uyar’a ait olan “salihat-ı nisvandan saffet hanımefendi’ye” şiiri ikili dize şeklinde yazılmıştır. Her mısrasına yeni bir mısra ekleyerek şiiri baştan yazıyor Unutmaz. Onun bu ustalığı ile şiir yeni bir ses kazanmış oluyor. Şair’in, Turgut Uyar’a yakın olduğunu söylersek yanılmayız. Hatta “salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye” şiiri Unutmaz’ın üzerinde önemli bir etkiye sahip olduğunu düşünüyorum. Uyar’ın bu şiirindeki aheng ve söylem tekniğine Unutmaz’ın şiirlerinde de rastlıyoruz.

Kitaptaki yabancı kelimeler ilgimizi çekiyor. Bu kelimelere bakacak olursak; Alabama, romans, trahom, zent-aras elt picium, olvium paes, inatatea, morium, cressium.

Şairin, Fena kitabında olduğu gibi Allah ve Tanrı’yı kullanım tercihi dikkatimizi çekiyor. “Tanrıya oturmaya gitmiş bütün serçeler” (s.11), “ellerini çarmıh yap bana tanrım, ve geri dönsün isa” (s.33), “Gül olsa, kanasa, hemen tanırım Tanrım” (s.66). “Allah’ı hatırlatan mana” (s.13), “Sana ve Allah’a sessizce inandım” (s.24), “İlk namaz ilk aşktan daha güzel, Allah’la karşılaşmak” (s.31). Şair, manevi söylemde Allah’ı, maddi söylemde ise Tanrı’yı seçiyor. Bize iki temel kaideyi özetliyor. Tevekkül ve nefis.

Şairin nefsi ile olan mücadelesi de yer buluyor mısralarında: “Şehvetimin yatağı paslı efendim”, “Tıka basa aç kalktım balkan lokantasından” (s.20-21).

Unutmaz’ın şiirlerinde İstanbul’un birçok semtine uğrayabiliyorsunuz. Bunların bazılarına bakacak olursak: “Buradan Galata’ya kaç kere gider insan”, “Buradan Saraçhane İstanbul yokuşları”, “Buradan Sefaköy’e selam söylüyor rüzgâr” (s.11), “Toz kaldırdım Caddebostan’da” (s.21), “Halkalı’dan uzaya kalkan trenlerden iniyorum dünyaya” (s.28), “Binlerce kalp çarpıyor Üsküdar’da iyi bak”, “Sen Balat’ta bir kedi sev bu bütün şehre siner” (s.50), “Sıraselviler’de bir kilise buldum bütün dinlerden” (s.82).

Bugünün ve geleceğin şiirini yazıyor şair. Yıllar sonra bile kendinden söz ettirecek şiirlerin hevesindedir. Kitaptan seçeceğimiz, özellikle; Bize Şiir Yazsana, Muhtaç, Eski’den Oğul, Türkiye şiirlerini bu yaptığımız tanımın içerisinde kabul edebiliriz.

Şairin beslendiği kaynakları belirtmeye çalışmaktan ziyade, kendi hayatından ilham aldığını söylersek yanılmış olmayız. En çok kendisiyle yaşıyor şair. Şairlerin kendi hayatlarından şiir dünyalarını kurmaları zordur. Bu az rastlanan durumu kıymetli buluyoruz.

Süleyman Unutmaz eserini yayına hazırlarken ne söylemek istediğini, nerede durduğunu bilen bir şair. Daha önce dergilerde yayınladığı şiirlerinin sadece bir kısmını almasını, kitabın hüviyeti açısından önemli görüyoruz.

Köpeklerin Kalbi birçok çağrışıma sahip. Sebebini belirli bir duruma indirgersek, şairine haksızlık olacağı düşüncesindeyiz. Yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi şair geçmişiyle bir yüzleşme gerçekleştiriyor. Peki, geçmişle başlayan bu geçiş süreci, onların karşısına geçtiğinde bitecek midir?

Tayfun Doğan
İtibar 89



20 Mart 2019 Çarşamba

vatan , mustafa kutlu






Ömrümü "Vatan-millet-Sakarya" diyerek, bazılarının müstehzi tebessümleri arasında geçirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. (Bazıları "bıraktığımız yerde otluyorsun" diyebilir. Canları sağolsun). Bu yazıyı bir ömrü uğruna tükettiğim "vatan" ne imiş acaba sorusuna cevap olur diye yazıyorum. Vatan elbette belirli anlaşmalar çerçevesinde çizilen sınırlar içinde kalan toprak parçasından ibaret değil. Bu sınırlar resmiyet ifade eder, tarih içinde çeşitli sebeplerle değişir. Ama mesela Kızılırmak değişmez (İklimler değişiyor evladım, o da değişir diyenler olacak. Olsun bekleriz biz. Sabırlıyız.) Vatan efsaneler, masallar, destanlardır. (İşte bir yerinden başladım). Nene Hatun, Deli Dumrul, Köroğlu''dur. Vatan coğrafyadır. (Bunu kavramak zor) Yani Ağrı Dağı, Toroslar, Ilgaz, Seyhan, Van Gölü, Tortum Şelalesi, Anzer Yaylası, Göcek, Tosya, Ermenek, Çukurova, İstanbul Boğazı, Uludağ, Palandöken say babam say; yayladır-ormandır-ovadır-çaydır-pınardır. Bir ucu Vardar Ovası''nda, bir ucu Halep Çarşısı''ndadır. Vatan Dadaş''tır, Gaggoş''tur, Efe''dir; yiğitlik vurmakla-ağalık vermekledir.
Vatan Mevlittir, Itrî''nin Tekbiri''dir, Ezan''dır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür. Bir ucu Yemen''de bir ucu Estergon''dadır. Vatan Kur''an''dır, namazdır, Cuma''dır, secdedir, duadır. Vatan sürülen topraktır, taze topraktan çıkan buğudur. Tıpkı fırından çıkan Vakfıkebir ekmeğinin buğusu gibidir. Vatan Diyarbakır karpuzu, otlu peynir, Pervari balı, Antep baklavası, Tatar böreği, Selanik gevreği, Arapaşı, Çerkez Tavuğu, Babukko''dur.
Vatan kültür değildir, sadece dil, sadece müzik, sadece halk oyunu, sadece din, sadece bayrak, sadece sadaka taşı, sadece vergi, sadece milli gelir değildir. Vatan kişinin karnının doyduğu yer de olabilir, gözyaşının aktığı yer de.
Bu sebeple Çanakkale Şehitleri, Sarıkamış, Sakarya, Mohaç, Niğbolu, İstanbul''un fethi, İstiklal Savaşı ve İstiklal Marşı vatandır. Vatanın tapusu şehitlerin mezar taşlarıdır.
Vatan sevmektir, benimsemektir, önemsemektir. Vatan mevcudun mânasıdır. Vatan ecdadın mirasıdır. Vatan nutuk değil vasiyettir. Hem vasiyet hem nasihattır. Vatan verilmiş sözdür. Söz namustur. Namusun ne olduğunu namussuzlardan başka herkes bilir.
Vatan Yunus''tur. Yunus Emre''dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlaktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır.
Vatan Selimiye''dir, Hacı Ârif Bey''dir, Mevlana''dır. Vatan "bana ne" diyemeyeceğiniz bir şeydir. Vatan bu dünyada âhıret için çalışılacak bir imtihan mekanıdır. Vatan kitaplar, kütüphaneler, âlimler, şeyhler, tekkeler, üniversiteler, taş-toprak-ağaç-kuş ve uçsuz bucaksız bozkırdır. Bozkırda esen rüzgârdır. Kangal iti, sürü, çoban ve kavaldır. Vatan Nemrut''ta batan güneş, İshakpaşa Sarayı''na dolan gün ışığıdır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş''tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.
Vatan sadece kültür, sadece inanç, sadece hatıra, sadece ortak çıkar, sadece ülkü birliği falan değildir.
Vatan kandır. Gözün bebeğidir. Ayaktaki ferdir. Vatan genetik, botanik, fizik, kimya vb. gibidir. Ancak ölçüye tartıya gelmediği için sadece bunlarla belirlenemez. Vatan aynı anda hem maddî hem manevî bir varlıktır. Akıl ile kavraması zor, kalp ile sevilmesi kolaydır.
Başını secdeye koyduğun yerde hür ve müstakil olmaktır. Namazda makam, mevki, dil, ırk tanımaksızın aynı kıbleye yönelmektir. Vatan kardeşlik, vatan barıştır. Vatana kastedene karşı kelle koltukta savaşmaktır. Vatan namusu kadar; suyunu-toprağını-kurdunu-kuşunu-börtü böceğini kem gözlerden sakınmaktır. Vatan ne kalkınmaya feda edilir ne ilerlemeye; ne falan ideolojiye ne stratejik ortaklığa.
Vatan sevgilidir. Aslı''dır, Kerem''dir, Leyla ile Mecnun''dur. Vatanın fertleri bir tarağın dişleri gibidir. Vatan hemşehrilik, vatan komşuluk, vatan başını omzuna koyup ağlayacağın bir arkadaş, askerlik, vatan futbolculuk, doktorluk, hemşirelik, mühendisliktir.
Vatan kuş uçmaz-kervan geçmez köylerde dil bilmez çocuklara öğretmenliktir. Vatanı şairler şiire, bestekârlar musikiye, âlimler yazıya, ressamlar resme, fotoğrafçılar fotoğrafa nakşetmek ister.
Vatan bunlara sığmaz.
Vatan ancak vatan için atan bir kalbe sığar.
Yahu Mustafa Kutlu o kadar deştin o kadar karıştırdın, o kadar gevezelik ettin ki, vatanı çorbaya çevirdin yani. Hay ağzına sağlık. Vatan zaten hastaya götürülen bir tas çorbadır. Vatanın hamasete ihtiyacı yoktur. Bunu ancak vatandan ayrılanlar anlar. Vatandan gayrısı gurbettir. Gurbette duyulan hasrettir. Bir tas çorbaya duyulan hasret.
Daha derine dalarsak vatan dahi bu dünya gibi bir gölgeliktir. O gölgelikte Cenab-ı Hakk''ın emri uyarınca bir nebze dinlenmektir.
Sonrası ebedî âlem.
Ebedî âleme imanımız tamdır.
Lakin mahiyeti meçhulümüzdür.
Yukarıdan beri sayageldiklerimizi sevmek milliyetçilik; onları muhafaza etmek muhafazakarlıktır. Bu iki kavram vatandan ayrılmaz. Sözlerimize burun kıvıranlara "bunlar eskimiş şeyler" diyenlere ancak şunu söyleyebilirim: "Eskilerden kaç kişi kaldı". Yahya Kemal ile bitirelim:
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.



su türküsü
Tanpınar “Bizim romanımız türkülerdir” diyor. Bu sütunda yayımlanan yazılardan birinde (İman ile İngilizce) zamanı gelince kendi türkümü söyleyeceğimi belirtmiştim. Efendim ilk ve orta tahsilimi o yıllar otuz bin nüfuslu Erzincan’da tamamladım. Erzurum’da Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Bu süre içinde on yıl resim yaptım, on yıl futbol oynadım. Lise fen kolu mezunuyum.



Ressam olmayı kafaya koyduğum için Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek istiyordum. O yıllarda (1963) bu bölümün imtihanı ayrı yapılıyordu. İstanbul’a gitmek gerekiyordu ve ben o zamana kadar Erzincan il sınırları dışına çıkmamıştım. Bildiğin gözü kapalı kuş.
Kara tiren (posta) İstanbul’dan üç günde geliyordu. Karlı-boralı günlerde gecikirdi. Olsun en ucuz ulaşım onunla.
Kompartımanda karşılıklı iki ahşap sıra var. Benden gayrı gurbete giden bir ailenin beş ferdi ve kucakta çocuklar. Hoş beş ettik, haşlanmış yumurta, peynir, kete, Cimin üzümü yedik. Hemşehriyiz, bayağı anlaştık.
Bilmem nereye vardığımızda uyku gözlerimden akmış olacak ki ailenin büyüğü “Delikanlı bavulu sepeti indirelim de sen çık yat biraz” dedi. Çıktım, vagon damına yakın alüminyum merdiveni andıran metal rafın üzerine uzandım. Yatış o yatış.
Beni Haydarpaşa’da uyandırdılar. Metal merdiven kaburgalarıma inmiş, mosmor olmuş, ağrı da var, delikanlılığa vurup aldırmadım ama o morluklar iki ayda zor geçti.
Taksim’de Maksim Gazinosu bitişiğinde Amasya Apartmanı’nın kapıcısı köylümüz, anamın akrabası. Bodrumdaki kapıcı dairesinde kaldım. Akademiye gittim. Olmadı, ben burada yapamam dedim, imtihana girmedim. Onun yerine hemen her gün Gümüşsuyu’ndan inip İnönü Stadı’na gittim. Baba Gündüz antrenör, Turgay Şeren kaleci ve Metin Oktay. Antrenmanlar, maçlar, futbol ile geçti günler.
Bu gözü kapalı kuşun ilk İstanbul macerasını uzun uzun anlatabilirim ama size söyleyeceğim türkü daha mühim.
“Su” ile ilgili.
Kur’ân-ı Kerim’de “Hayatı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya 30) buyruluyor. Anasır-ı Erbaa’nın en mühim unsurudur. (Ötekiler hava-toprak-ateş). Cenab-ı Hakk’ın insanoğlu kadar bitki ve hayvan için de lutfettiği bir mübarek (aziz) varlıktır. Kadim öğretiler-kültürler suya saygı gösterir; onu kirletmez, israf etmez, temizlik-saflık alâmetidir. Su kültürünün ayrıntılarını burada sıralamanın lüzumu yok. (DİA’da geniş bir “Su” maddesi var ama “toprak” yok. Arazi kelimesini kastetmiyorum). Sadede gelelim.
Rahmetli dayım beni lokantaya götürdü. İstanbul’da bir lokantada ilk kez yemek yiyeceğim. Mermer yemek masası gözümün önündedir. Üzerinde bir sıra şişe duruyor, ağızları beyaz alüminyum kapaklı. Bir şeye benzetemedim ve sordum: “Dayı, bu şişeler nedir?” Rahmetli güldü: “Sudur yeğenim, parayla satılır.
Gerçek bir kuş, ürkek bir dağ keçisi, bir sarı çiğdem gibi konuşuverdim: “Allah’ın suyu bu, neden sürahi ile önümüze koymuyorlar? Hayret su şişeye girmiş, hem de parayla satılıyor.
Gönlüm yaralandı ve bu şaşkınlık bende yıllarca sürdü. Suda mülkiyeti kabul edemiyordum.
Ve şu yazıları yazdığım günlerde fıkıhçı hocalara sormadan kendimi alamadım.
Anasır-ı Erbaa’da mülkiyet olur mu?” Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Mülkiyet” maddesinde şu satırlara rastlamıştım: İslâm hukukunda genel yollar ve meydanlar gibi orta malları ile denizler, büyük nehirler gibi tabiatı icabı üzerinde özel mülkiyet kurulması mümkün olmayan sahipsiz mallar yanında mülkiyet altına girmeye elverişli bulunmakla birlikte toplumun ortaklaşa yararlanmasına konu olan su, ateş, ot (ve tuz) gibi nesneler (İbn Mâce “Ruhûn” 16; Ebû Dâvûd, “Büyû” 60; Mecelle md. 1234) özel mülkiyet dışında tutulmuştur.
Mülkiyet’in en dip noktası bu dört unsur. Ahireti yok sayan, Allah’a ve hesap gününe inanmayıp, “dünya benim” diyen zihniyet (Kapitalist ile tetikçisi teknoloji) önce hayatı var eden bu dört unsura saldırdı. Toprağı zehirledi, suyu kirletti, havayı bozdu, iklimleri değiştirdi. Ateş ise bahs-i diğer.
Siz şimdilik “Gafil Gezme Şaşkın” türküsünü indirip Turan Engin’in sesinden dinleyin. Yol arkadaşlığımız devam ederse daha çok türkü diyeceğiz.

8 Mart 2019 Cuma

"MUHATAP SONSUZLUKSA CEVAP GECİKİR."


"-Son olarak, o şiirin illaki yazılması gerekiyor mu?
-Elbette, illa ki yazılması gerekiyormuş ki yazılmış. Şiirin de mukadderatımıza dahil olduğunu düşünürüm. Allah bizden o şiiri yazmamızı murad etmiştir ve kader bizi o şiiri yazmaya götürmüştür.. Zamanlar içinde hayatiyetini sürdürür şiir. Şiirin asıl muhatabı sonsuzluktur aslında. Muhatap sonsuzluksa cevap gecikir. Şair bunu kavrayarak yazarsa şiirini yaptığının kıymetini daha iyi anlar. Ben böyle bakıyorum şair olmaya, şiir yazmaya. Ve bir kez böyle bakınca da şiir konusunda daha büyük ve derin bir tefekküre ulaşıyorum."

Cins'teki söyleşimizden...

4 Mart 2019 Pazartesi

AYŞE


                                                                                                      “Sarı güller kahrolsun
                                                                                                                           Islak gözler, beyaz mendil kahrolsun

                                                                                                                           Kahrolsun bu kaldırım, bu nezaket, mutluluk dilekleri…
                                                                                                                          


Ayşe diyen şiir  - semaver geceleri
Karanlık günlerimin yanında dursun
Ankara’da gökler Mardin’de tahta masa
Yaralı tebessüm al senin olsun

Ayşe olan şiir  - olmayan her şey
Fatih sokakları yıllar kahrolsun
Baktığın dağlara benden haber sal
Bensiz seyrettiğin yağmur boğulsun

Ayşe adlı şiir – ağarmış saçlar
Sönmüş sigaralar tek seni sorsun
Kalsan da ölürdüm güzelliğinden
Var git ellerime sensizlik dolsun

...............