18 Aralık 2017 Pazartesi

küçük bir gül şimdi dünyadan geçerken



Saçlarını öyle ıslat ve tarat geceye,
Küçük bir gül şimdi dünyadan geçerken,
Anlatsın bir kıyıya vuran ölümü,
Bir şimdi bir sonra olan ölümü,
Defterlerinde kır çiçekleri kurutan bir ölümü, 
Sessiz, solgun bir Doğulu olan ölümü,
Bir dağ ya da bir ırmak olan ölümü,
Seninle konuşur gibi kendi kendine konuşan ölümü
Kendi halinde bir ölüm olan ölümü.

Evet, saçlarını öyle ıslat ve tarat geceye. 

ilhan berk

mandolin




Eski bir mandolindi ölümdü anlatılan 
Kır kahvesinde çocuklara çalardı
Temmuz örerken evini sarmaşıkla

Çan çiçekleri göğsünde kuru kalbi
Serilince bahçeye rakı sofrası
Kucağında mandolin, mandolin ve parmakları

Ne yalnızlık kalır ne aşk
Ne gizlice bildiği av şarkıları
Ay dudağında kuruduğu zaman
Ve ne zaman görse çocukları

Serin yaz geceleri penceresinden
Balkona akınca gölgesi
Saçlarında deniz ve uçuşan şapkası
Eski bir mandolindi ölümdü anlatılan

Şimdi kış ve uykusuz çocuklar
Uzak bir mandolin kulaklarında kalan


Ergin Günçe

16 Aralık 2017 Cumartesi

kirli soru


Benim oralarda hiçbir işim yoktu
Şeytana uydum,
Aç ahtapotlar kaynaşırken dipte
Kaypak kalabalıkta sürükleniyordum.

İnce yüzünüzde üzgünce bir bakış
Birden sizi gördüm,
Açtı arı doruklarda bir safran
Durdum.

İlk sevgili güldü yitik anılardan
Mutsuz, yalnız
Sessiz kınamanızı, utançlarda küçülmüş
Aldım, geri döndüm.

Gelsem,
Siz yine orada mısınız?

Behçet Necatigil

15 Aralık 2017 Cuma

kitabe-i seng-i mezar , orhan veli





I

Hiçbir şeyden çekmedi dünyada
Nasırdan çektiği kadar;
Hatta çirkin yaratıldığından bile
O kadar müteessir değildi;
Kundurası vurmadığı zamanlarda
Anmazdı ama Allah'ın adını,
Günahkâr da sayılmazdı.

Yazık oldu Süleyman Efendi’ye.

II

Mesele falan değildi öyle,
To be or not to be kendisi için;
Bir akşam uyudu;
Uyanmayıverdi.
Aldılar, götürdüler.
Yıkandı, namazı kılındı, gömüldü.
Duysalar öldüğünü alacaklılar
Haklarını helal ederler elbet.
Alacağına gelince...
Alacağı yoktu zaten rahmetlinin.

III

Tüfeğini deppoya koydular,
Esvabını başkasına verdiler.
Artık ne torbasında ekmek kırıntısı,
Ne matarasında dudaklarının izi;
Öyle bir ruzigar ki,
Kendi gitti,
İsmi bile kalmadı yadigâr.
Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında, el yazısıyla:
"Ölüm Allah'ın emri,
"Ayrılık olmasaydı."

13 Aralık 2017 Çarşamba

bir memleket edebiyatçısı: Sabahattin Ali


Ölümünden bir süre önce Markopaşa’da yayımladığı kısa metinlerde Sabahattin Ali, yazarlığını şekillendiren etik programı ana hatlarıyla ortaya koymuştu. Nâzım Hikmet’in 1941’de başlayıp 1947’de Bursa Hapishanesi’nde tamamladığı Memleketimden İnsan Manzaraları’ndaki “memleket” zemini üzerinde inşa edilmiş patrimonyal “yurtseverlik” ahlakıyla örtüşen bu metinler, 1930’lu yıllarda Cumhuriyet radikalizminin kurguladığı “memleket edebiyatı”na ilişkin önemli ipuçlarına sahipti. Etik kökleri Kemalizmin tam bağımsızlıkçı ülke mitiyle sarılmış Markopaşa metinlerindeki egemen söylem, aynı zamanda doğru yoldan ayrılanlara yönelik mesihçi bir çağrıydı. Eski ve yeni dünya arasındaki eşik üzerinde âdeta havari kimliğine bürünen yazar, savaş sonrası oluşan tedirgin kalabalığa karşı sanki vasiyetini dile getiriyordu. Sesi yüksek, üslubu sarsıcıydı. Üzerinde titizlikle durduğu konular; a) siyasi ve ekonomik alanda verilen tavizlerle ülke bağımsızlığına gölge düşürülmesi, b) Köy Enstitüleri’nin yozlaştırılarak eleştirel bilince sahip insan yetiştirilmesinin engellenmesi, c) irtica odaklarının baskılarına boyun eğilmesi, d) sahte “hürriyet” ve “demokrasi” kavramları üzerinden Cumhuriyet’in yıpratılması, e) bütün bu sapmaları olağan karşılayan gevşek dokulu bir ahlak anlayışının topluma kabul ettirilmeye çalışılması.
Sabahattin Ali’nin 1947’de ulaştığı bu sınır, 1930’ların kurucu değerlerini kemirmeye başlamış etik çürümenin hız kazandığı siyasi tuzaklarla dolu tehlikeli bölgeden geçmekteydi. 1946-1950 yılları arasındaki çokpartili hayata uyum sürecinde hem Cumhuriyet’in devrimci ruhunu zedeleyen hem de bu ruhla yaratılmış yerli “memleket edebiyatı”nı karikatürleştiren yeni siyasi söylem, önce Sabahattin Ali’nin naif hümanizmini susturmaya çalışmış, başarılı olamayınca yazarı ortadan kaldırmıştı. Böylece ülke demokrasi çağına, “hür dünya”nın değerleri adına işlenmiş bir yazar cinayetiyle giriyordu. Bu trajik olayı, Nâzım Hikmet ve Sertel’lerin Türkiye’yi terk etmeleri izleyecekti.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında ülkenin siyasi ve kültürel hamurunu yoğuran yegâne güç, taşraydı. Demokrasi, bir taşra ideali olarak kutsanmış, toplumsal hayatın ufku kasaba ve köy topografyasıyla sınırlandırılmıştı. Toprak ağaları, büyük çiftlik sahipleri, aşiret beyleri ve bunların nüfuzu altında kendi geleceklerini kurtarmaya çalışan Cumhuriyet bürokratları yeni hayatın zevkini çıkartırlarken, bir kuşak öncesinin taşra hayatını yansıtan “memleket edebiyatı” unutulmuştu bile.
Refik Halit’in idealizmi uyuşturan Osmanlı taşrası, Sabahattin Ali’ye miras kalmıştı. Onun taşrası ise mutlaka uyandırılması, inşa edilen ulusun geleceğine ortak edilmesi gereken bir yaşam alanıydı. Aslında Sabahattin Ali yarı taşralı sayılırdı.

Bir Taşra Ethos’u Olarak Memleket Edebiyatı

Aralarında Sabahattin Ali’nin de bulunduğu bir grup yazar, 1930’lu yıllarda taşra dünyasını edebiyatın merkezine yerleştirmişti. İlhan Tarus, Memduh Şevket Esendal, Aka Gündüz, Sadri Ertem ve Bekir Sıtkı Kunt gibi yazarlar, Mütareke döneminde (1918-1922) Refik Halit ile Reşat Nuri’nin sistemleştirdikleri taşra ethos’unu “memleket edebiyatı”nın kurucu ilkesi olarak benimseme anlayışını izlemişler, bu ilke etrafında kurdukları metinlerde Cumhuriyet’in dönüştürmeye çalıştığı toplumsal durağanlığın trajik boyutlarını yansıtmaya çalışmışlardı.
19. yüzyıl reformlar çağında İmparatorluk haritası siyasi erozyona uğradıkça taşra ethos’unun imge değeri kamusal zihindeki somut karşılığını “memleket” gerçekliğinde henüz bulamamıştı. Taşra ethos’u “memleket edebiyatı”nın kurucu ilkesi olarak Osmanlı entelijansiyasının zihninde geç sayılabilecek bir dönemde, Mütareke yıllarında canlanabildi. Oysa belli bir kültür coğrafyasına bağlı bu toplumsal duygu yoğunlaşması gayrimüslim yazarlar arasında Tanzimat öncesine uzanan köklü bir geçmişe sahipti. Bunun anlamı açıktır: Birinci Dünya Savaşı’na kadar Osmanlı yazarlarının metinlerini soyo-kültürel bir zemin olarak ayakta tutacak “memleket” kavramı henüz olgunlaşmamıştı. Dinsel öğretinin “Darü’l-İslâm” ve “Darü’l-Harb” olarak ikiye ayırdığı yeryüzü haritasında Müslüman kalabalıkların sığındıkları “hanedan mülkleri”, Namık Kemal’in soyut “vatan”ı ve Ziya Gökalp’in ütopik “Turan”ı gibi modernleşmeci ideoloji içinde bir an belirip sonra kaybolan hayal adalarından ibaretti. “Memleket” gerçekliğinden yoksunluk, modern dönem Osmanlı yazarının geniş ölçekte toplumsal hayata nüfuz edebilmesini engelliyordu. Bu engel ancak Mütareke döneminde aşılabildi; ama bunun Osmanlı edebiyatına artık bir katkısı yoktu; çünkü “memleket” bir kavram olarak değil, somut bir varlık olarak kaybedilmişti.
Taşra ethos’unu ilk fark eden Refik Halit’ti. 1913-1918 yılları arasında sürgün cezasını çektiği Sinop, Çorum, Ankara ve Bilecik’teki yerli hayata ilişkin gözlemleri, edebiyatımıza Memleket Hikâyeleri’ni kazandırdı. Bu epiküryen yazar, Osmanlı taşrasına dağılmış insan kalıntıları arasında gezinirken haz duygusuna yenik düşmüş idealisti keşfetmişti. Onun dengesi bozulmuş değerler sisteminde, çöken imparatorluğu son insanlık trajedisi olarak saptadı ve bu görüntüyü “memleket edebiyatı”nın tema kataloğuna kaydetti. Hayatının büyük bir bölümünü taşrada geçiren Sabahattin Ali, yanında daima bu kataloğu taşıyacaktı.
1930’ların başında Cumhuriyet hızla keskin bir dönemece girmişti. Bu beklenmedik savruluş sırasında etrafa saçılan geçmiş zaman malzemeleri arasındaki Osmanlı revivalizmi aceleyle toplanıp düşünce hurdalığına kaldırıldı. Artık direksiyonda Avrupa’dan dönen gençler vardı. Yeni hayat için yeni insan yaratılacak, modern olanla ulusal olan kaynaştırılacaktı. Kuşkusuz, bütün bu entelektüel girişimler temelde basit bir eyleme dayanıyordu: inşa etmek.
Memleket edebiyatı”, üstlendiği ana işlevler açısından bir “şantiye edebiyatı” idi. Çıraktan ustaya kadar her şantiye işçisi, ana yapıya taş taşıyordu. Üst üste koymak, yan yana getirmek, iç içe geçirmek teknik bir projeyi gerçekleştirme aşamalarının ötesinde, bir edebiyat metnini kurgulamak anlamına da geliyordu. Edebiyatçı ile mühendis şantiyede buluşmuştu.
Sabahattin Ali, taşra şantiyelerinde “memleket edebiyatı”nı inşa eden ilk kuşak Cumhuriyet yazarlarındandı. Kullandığı malzeme, Osmanlı enkazı altında kalmış taşra insanı ve hasara uğramış yaşamöyküsüydü. Yazarın sanat anlayışı bu enkaz altındaki insanı kurtarmak, ona yeni hayatın bilincini taşımaktı.
Bir enkaz alanı olarak taşra, Sabahattin Ali’nin metinlerinde kendi içine kapalı bir mekândır. “Arap Hayri” (1936) başlıklı öyküsünde taşra fizyonomisini, içinde yer aldığı toplumsal hayat dokusuyla birlikte çizer: “Yirmi beş yolcu taşıyan bir Şevrole kamyonla buralara gelip üç dört gece kıraathanenin üstündeki otel kılıklı yerde, yahut avlusu çamur ve benzin kokan handa kalanlar, eğer gözleri kör değilse, hayatın akışına sessizce uyup giden, başlıbaşına bir dünya görürler.” (Kağnı, 1936, s. 35) Bu dünya “donmuş sanılan hayat”ı kuşatır ve şehirlerdekine oranla daha amatörce dışavurulmuş ihtiraslara, icra edilmiş sarsıcı serüvenlere sahne olur. Böylece taşradaki insan serüveni hayatın olağan akışı içinde seyredilen bir kader oyununa dönüşür. Bu oyunu bozmaya, kurallarını değiştirmeye kalkanlar hayatın dışına itilirler. İnsanın trajik serüveninden geriye, seyrek de olsa bir taşra muhabirinin yerel gazetelerde çıkan haberi kalır ve o da çok geçmeden unutulur.
Taşranın insan öğüten iç düzeni, bunu rasyonalize eden etik yapısı, Sabahattin Ali’nin metinlerinde kurguyu oluşturan ana eksendi. Karakterler bu eksen etrafında kümelenir ve oyunu yöneten otoriteye mutlak boyun eğerlerdi.
Taşrada dışardakilerin (yabancıların) içerdekilere (yerliler) doğru yaptıkları uygarlık yolculukları, Sabahattin Ali metinlerinde mutlu sonla noktalanmaz. Çarpışma kesindir.
İnsan öğüten taşra motifi ilk defa Refik Halit’in “Şeftali Bahçeleri” (1919) başlıklı öyküsünde işlenmişti. Yazar son dönem idealist Osmanlı bürokratlarının taşrada yozlaşarak amaçsızca ömür tüketmelerini ironik bir üslupla yansıtıyordu: “Burası Anadolunun Saadâbadı idi. Tıpkı Saadâbad gibi burada da mütemadiyen sazlar çalınıp çengiler oynar; gazeller okunup şiirler yazılırdı. İçki düşkünü mutasarrıflar, müdürler içinde çoğu şairdi; Nedimâne gazeller yaparlar; aruzdan, tasavvuftan bahisler ederler; mevlevîlikten, melâmîlikten dem vururlardı. Ömürleri sazla, sözle tatlı tatlı geçerdi. Bu keyif düşkünü memurlar suya sabuna dokunan işlere karışmadıklarından senelerce yerlerinde kalırlar, âdeta kasabayı benimseyip evler yaptırırlar, havuzlar açtırıp kameriyeler kurdururlardı. Zaten ekserisi eski devrin hoş görmediği, mağduren gönderdiği kimselerdi. Terfi ümidinde olmadıklarından resmi işlere ehemmiyet vermezler, zevklerine bakarlardı.” (Memleket Hikâyeleri, t.y., s. 33)
Refik Halit’in idealizmi uyuşturan Osmanlı taşrası, Sabahattin Ali’ye miras kalmıştı. Onun taşrası ise mutlaka uyandırılması, inşa edilen ulusun geleceğine ortak edilmesi gereken bir yaşam alanıydı. Aslında Sabahattin Ali yarı taşralı sayılırdı. Çocukluğu ve ilkgençliği Edremit’te geçmiş, daha sonra görev nedeniyle Yozgat, Konya ve Ankara’da bulunmuş, Aydın ve Sinop’ta hapis yatmıştı. Ömrünün son birkaç yılı hariç tutulursa taşra onun bütün dünyasını kuşatıyordu. Diğer taraftan o, taşranın hem yerlisi, hem de yabancısı olarak melez bir kimlikti. Bu özellik Sabahattin Ali’ye bir taşra gözlemcisi olma özelliğini kazandırırken, yaşananlara içerden ve dışardan bakabilme ayrıcalığını da tanımıştı. Dışardan gözlemle taşranın iç gerçekliğini şekillendiren yerli hayatı; içerden yaptığı gözlemle de dışarıda kalanı, köy ve kasaba gerçekliğine nüfuz edemeyen yabancının trajedisini mercek altına alabiliyordu.
Dışardakiler kimlerdi? En başta öğretmen, tercüman ve mahpus kimliğiyle kendisi; daha sonra belli aralıklarla ortak bir hayat zemini üzerinde buluştuğu kaymakamlar, mal müdürleri, istasyon şefleri, dava vekilleri, jandarma kumandanları, hekimler, müfettişler ve başöğretmenlerden meydana gelen Cumhuriyetçi vilayet erkânı. Gençlik arkadaşı Ayşe Sıtkı’ya Sinop Cezaevi’nden yazdığı 6 Temmuz 1933 tarihli mektupta, üzerindeki bu taşra sıkıntısını bütün çıplaklığıyla anlatmaktadır. Bu ruh karartıcı sıkıntı zamanla katılaşıp idealist bürokratların bilinçlerini köreltecekti. Refik Halit’in “Şeftali Bahçeleri”ndeki Tahrirat Müdürü Agâh Bey’i gibi Kuyucaklı Yusuf’un Kaymakam Salâhattin Bey’i de aynı kader çizgisini izleyerek taşra anaforunda kaybolurlar. Sabahattin Ali, idealizmi yok eden bu anaforun iki temel belirleyicisini, Kuyucaklı Yusuf’ta ana metinden ayrılarak, sosyolojik birer dipnot şeklinde kaydetmişti. Bunlardan ilki “rakı”, diğeri de “evlilik”le ilgiliydi. Rakı, taşra hayatını idare eden gizemli bir iksirdi yazara göre: “Bereket versin Anadolunun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi ‘rakı’dır. Burada felâketzede memur içer; müflis tüccar içer; fena mahsul çıkaran eşraf içer; senelerdenberi aynı köşede bırakıldığı için içerliyen zabit içer ve nihayet karısı ile geçinemiyen kaymakam içer…” (Kuyucaklı Yusuf, 1937, s. 14) İkinci not ise “karısıyla geçinemeyen kaymakam” tiplemesinin toplumsal arka planı için düşülmüştü: “Bizim küçük Anadolu şehirlerimizde bu müzmin evlenme hastalığı daima hüküm sürmektedir. En kuvvetliler bile bir iki sene dayanabildikten sonra bu amansız mikroptan yakalarını kurtaramazlar ve kör gibi, önlerine ilk çıkanla evleniverirler. .… Bu izdivaç mikrobu, evlendikten sonra faaliyetine nihayet vermez. Bilâkis ondan sonra faaliyete başlar. Evvelve birtakım emelleri olan, yükselmek, kendini göstermek, eser vermek istiyen adamlara bir kalenderlik, bir lâkayıtlık gelir. Evde meram anlatmağa ve anlaşmağa aslâ imkân olmıyan seviyesi, ahlâk telâkkisi, dünyayı görüşü ve itiyatları büsbütün ayrı bir mahlûkla daimi bir beraberlik insanı dış hayatta da bedbin yapar ve bütün insanlardan şüpheye düşürür.” (a.g.e., ss. 11-12) Metnin arasına giren her iki notta da Sabahattin Ali’nin yerini sanki Ahmet Mithat Efendi almıştır. Bu Tanzimat mirası sosyolojik şerh yönteminin yol açtığı kimlik değişimi, roman boyunca birkaç defa daha karşımıza çıkacaktır.
1940’lı yılların Halkevi ideolojisinden çok farklı bir düzlemde gelişen “memleket edebiyatı” anlayışı, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı göz ardı etmeksizin ulusun inşası sorununu temel almıştı.
Taşrada dışardakilerin (yabancıların) içerdekilere (yerliler) doğru yaptıkları uygarlık yolculukları, Sabahattin Ali metinlerinde mutlu sonla noktalanmaz. Çarpışma kesindir. Kasaba ve köy ortamında öğretmen yalnız bırakılır; basit ama etkili senaryolarla itibarı zedelenir. “Bir Skandal”da (1932) öğretmen Nurullah; “Asfalt Yol”daki (1936) isimsiz köy öğretmeni bu çatışmadan yenik çıkarlar ve geldikleri şehre dönerler.
İçerdekilere, yani yerlilere gelince. Sabahattin Ali’nin taşra dünyasında iz bırakmış en güçlü yerli karakter, düşkün hayat kadınıydı. Yerli hayatın temsilcisi olarak yazarın en önemli metinlerinde merkezi bir rol oynayan bu karakterin modern edebiyatımızdaki arketipi, yine Refik Halit’in kaleminden çıkma “Yatık Emine” (1919) ve “Sarı Bal” (1916) öykülerindeki çengi tiplemeleridir. Taşranın yozlaşmış hovarda kültürünü ve bu çerçevede “oturak âlemleri”ni konu edinen söz konusu öykülerde Yatık Emine ile Sarı Bal, dinsel tutuculuğun, bürokratik çürümüşlüğün, iltimasla ve rüşvetle kazanılmış sahte statülerin ortasında birer ahlak anıtı olarak yükselirler. Refik Halit’in bu yaklaşımı Sabahattin Ali’nin öykülerinde de aynı karşılığı bulmuştur. “Gramofon Avrat” (1935), “Hanende Melek” (1937) ve “Yeni Dünya” (1942) başlıklı öykülerin kahramanları taşralı hayat kadınlarıdır. Basık damlı, penceresiz, ahırdan bozma mekânlarda icra ettikleri sanatlarıyla dikkati çeken bu tipler, hayatlarını taşra ethos’unun yozlaşma ile soyluluk dengesi üzerinde kurmuşlardır. Denge son derece hassastır ve haz kültürünün her türlü etik sapmayı meşrulaştırıcı ağırlığıyla bozulabilir. Trajik sonla noktalanan tipik Sabahattin Ali metinleri için bu karakterlerin kırılgan hayatları da uygun bir malzeme dağarcığına sahiptir.
Memleket edebiyatı”, taşra ethos’u olarak kavramsallaştırdığımız mahalli hayatın içinden çıkmıştı. Sabahattin Ali, bu türün başarılı örneklerini verdi. 1940’lı yılların Halkevi ideolojisinden çok farklı bir düzlemde gelişen “memleket edebiyatı” anlayışı, toplumsal sınıflar arasındaki çatışmayı göz ardı etmeksizin ulusun inşası sorununu temel almıştı. Taşra feodalizmini yitik bir cennete dönüştürmeyen, ama toprağa bağlı değerlerin oluşturduğu insani yapıya da bir ağıt yakmaktan geri durmayan bu edebiyat, gerçekçi bir Türkiye panoraması çizmiştir.

Epilog: Memleket Yollarında Bir Kamyoncu

Reşat Nuri, Anadolu Notları’nda bozuk taşra yollarının vazgeçilmez ulaşım aracı kamyon için, “Bu araba mihneti kendine zevk etmiş peygamber ahlâklı Anadolu fakirinin arabasıdır” der. (1936, s. 27) Sabahattin Ali’nin “Kamyon” (1935) öyküsü de bu bilgece söylenmiş sözün etik bir anlatısıdır.
Konya köylerinden bir delikanlı İzmir’de iş bulup çalışmak için yola çıkar. Bindiği kamyonun ücretini veremeyecek kadar fakirdir. Kamyon İzmir’e yaklaştığında muavin ücretleri toplamak için aracı yavaşlatacak, delikanlı da bunu fırsat bilip arkadan atlayıp kaçacaktır. Kamyon sol tarafı uçurum olan dar bir yolda güçlükle ilerlemektedir. Bir ara şoför arkaya dönüp, “Haydi Beyler!” diye seslenir. Delikanlı, ücret istendiğini sanarak hiç duraksamadan yola atlar. Ne var ki bu ters atlayış ona dengesini kaybettirir ve olduğu yerde birkaç defa döndükten sonra başı sivri kayalara çarpa çarpa uçuruma yuvarlanır.
Sabahattin Ali’nin son işi kamyonculuktur. 31 Mart 1948’de Edirne’den peynir getirmek için yola çıkar. Hava yağmurludur. Yanında karanlık yüzlü Ali Ertekin vardır. Yol boyunca pek az konuşurlar. Kırklareli’ne vardıklarında kamyondan inip Bulgar sınırına doğru yürürler. Kamyon geri döner, kamyoncu memlekette kalır.

ekrem ışın
kaynak: oggito.com

9 Aralık 2017 Cumartesi

SARHOŞ BAKIŞLI DEFTER



Güneşin çekindiği uzun kışlardan sonra
Sadece heykelleri okşardı nankör bahar
Elimde köy peyniri şehrin bulvarlarında
Kambur yürüyüşümde kıpkırmızı anılar
                                  
Çamurunu kalbime sıçratan şubatlarda
Maraş Caddesi gibi göle bakardı sular
Okulun penceresi üşümüş çocuklarda
Bir bardak çay hatırına güzelleşirdi dağlar

Yaşamak için erken sanki uzun bir mola
Çok uzun saçlarında sarardıkça zamanlar
Kömür kokusu gibi sızlatırdı burnumu
Kendini bana satan o en güzel yalanlar

Onu sevmek gibiydi - güzel gelirdi bana
Buz gibi akşamları göğe savuran rüzgâr
Dizlerimin bağını çözerdi her satırda
Sevgilinin yüzünü ısıtmayan yazılar

Yeryüzüne indirdim ne varsa aşk katında
El yapımı hüzünler paramparça uykular
Ey şimdi şiirlerde görebildiğim rüya!
Nasıl örtmüş üstünü nasıl unutkan yıllar!



2009
itibar 74  - kasım 2017





7 Aralık 2017 Perşembe

rilke reis

 "Yalnızlardan söz etmemiz insanlardan fazla anlayış beklememizdir. İnsanlar neden söz ettiğimizi anlarlar sanıyoruz. Hayır anlamazlar. Bir yalnızı görmemişlerdir asla; ondan tanımaksızın nefret etmişlerdir yalnız. İnsanlar, onu tüketen komşular olmuşlardır; bitişik odanın onu baştan çıkaran sesleri olmuşlardır. İnsanlar patırtı etsinler, onun sesini boğsunlar diye, eşyaları ona karşı kışkırtmışlarıdır. Narinliği ve çocuksu oluşu yüzünden çocuklar, ona karşı birleşmişler ve o her büyüyüşünde yetişkinlerin rağmına büyümüştür. Bir av hayvanı gibi barınağını sezmişler, uzun gençliği sürekli takip altında geçmiştir. Güçten kesilmeyipte ellerinden kaçtıkça, yaptığı şeylere bağırmışlar çirkin deyip kötülemişlerdir yaptıklarını.Ve o bunlara kulak asmadı mı biraz daha ortaya çıkmışlar yiyeceğini bitirmişler, teneffüs edeceği havayı tüketmişler ve iğrensin diye yoksulluğuna tükürmüşlerdir. Bulaşıcı hastalığı olan biri gibi adını kötüye çıkarmışlar, daha çabuk kaçıp gitsin diye ardından taşlar atmışlardır.Ve yıllanmış içgüdülerinde haklıydılar gerçekten; o gerçekten düşmanlarıydı çünkü.'' 

Rainer Maria Rilke - Malte Laurids Brigge'nin Notları

tolstoy başkan ve sesi


5 Aralık 2017 Salı

full estetik (the assassination of jesse james by the coward robert ford )


"Ben aşktan daima kaçtım. Hiç sevmedim. Belki bir eksiğim oldu. Fakat rahatım. Aşkın kötü tarafı insanlara verdiği zevki eninde sonunda ödetmesidir. Şu veya bu şekilde.. fakat daima ödersiniz.. Hiçbir şey olmasa, bir insanın hayatına lüzumundan fazla girersiniz ki bundan daha korkunç bir şey olamaz.."


balçığın bileşimi


insan ne taştan, ne tahtadan, ne ottan,
ne buluttan yaratılmıştır;
insan kelimelerden yaratılmıştır;
seslerden, susmalardan, imalardan:
konuşmaktan, konuşmaktan, konuşmaktan…
insan gülmekten, ağlamaktan,
sabah akşam hem kendine, hem Tanrı’ya
sebepli, sebepsiz yakınmaktan,
mızırdanıp durmaktan yaratılmıştır.
korkulardan, kuşkulardan, kuruntulardan;
biraz umuttan, biraz tutkudan, bolca rüyadan,
onmayan, uslanmayan meraktan,
azıcık akıl, azıcık fikir, azıcık izan
ve çokça duygudan yaratılmıştır;
bir çuval bilgiden, bir atım bilgelikten,
icazetli ve icazetsiz bilgiçlikten
ve körlükten, kör kütük cehaletten;
dar kafalılıktan, düz kafalılıktan,
sevimli ve sevimsiz mankafalılıktan…
hakikat karşısında domuzuna inattan,
soyuna, türüne, kendine körce yapışıklıktan,
ve tanrılık taslamaktan ötekine küstahça;
ama kuzu gibi de uzatmaktan boynunu
–altın tasmasıyla caka satarak hem de-
kasabın bıçağına ahmakça.
insan işte bunlardan, bunlardan yapılmıştır
ve kendini aldatmaktan sürekli,
kendini kaybedip, kaybedip, bir daha, bir daha
ve bir başkası olarak keşfetmekten çok defa…
ama insan, bu uyurgezer göktaşı, bu yeraltı ırmağı,
bu, kabukların, katmanların altında akan…
kendini bilmekten yaratılmıştır, aynı zamanda,
kendini bilmekten ve kendisi olmaktan
bin bir kılık, bin bir oyun, bin bir rüya içinde…
bir ölçek özgecilik ve bir ölçek adanmadan,
bir ölçek düşünmeye ve sevmeye cesaretten
ve ölçüsüz, hesapsız muhabbetten,
bildiğimiz, kara buğday unundan yani;
sevgiden, sevgiden, şu, suda eriyen taştan,
su gibi, şeylerin ve tenlerin künhüne sızan
ve girdiği kalbin şeklini alan…
bir de, tanımlanabilen ve tanımlanamayan acıdan,
yol azığı, yol bilgisi, yol türküsü olan acıdan,
suda eriyen ve erimeyen kederden ve ezinçten.
ve bütün bunları, bunları bilmenin,
bunlarla var olmanın verdiği
ağır başdönmesinden yaratılmıştır insan,
büyük ve içkin sarhoşluktan,
büyük ve aşkın uyanıklıktan…
balçığın terkibinde işte bunlar, bunlar ve daha
bunlar gibi, bin bir dağdan toplanıp imbiklenmiş,
otuydu, köküydü, çiçeğiydi,
varlığın bin bir çeşidi vardır.
bunlar var olduğu için de
balçığın tadı acı,
rengi esmer,
tavrı lüzucetlidir.

Cahit Koytak

1 Aralık 2017 Cuma

S A A T L E R cins 27de

  
  Köye gittiğimizde daha eve girmeden o evin kokusunu duymaya başlardım. Temiz ve eski çocukluğun ta kendisi olan bir kokuydu. Birazı minderlerden, kilimlerden, birazı yıllanmış arap sabunlarından, “kesik” dediğimiz bahçedeki elma ağaçlarından, topraktan, taşlardan, farelerin kemire kemire bitiremediği raflardaki dedemin eski kitaplarından, elbiselerden, tozdan yükselirdi o koku ve hala burnumun ucunda bekliyor sanki… Bütün bu karışım ve evi andıran özel kutusunda duvarda asılı duran Serkisof saatin zamanı yumuşatan ve çocuk kalplerimizi başka bir âleme yollayan tik-takları evin ve odaların gerçek ruhuydu ve dedemgili ele geçirmişti. Biz kısa süreliğine o kokuya misafir olurduk. Çok severdim o kokuyu. Nerden yükseldiğini anlayamazdım. Uyumaya çalışırken kokladığım yastıklar kokunun sırrını biraz açardı. Sofradaki yemekler buram buram açık ederdi kokuyu… Tahta kapılardan, dedemin sarığından, “hayat” dediğimiz sofadan, mutfaktan, kapının yanındaki su dolu küpten, ocaktaki alevden, annemin çocukluğundan yükselirdi koku…


.............................................................



30 Kasım 2017 Perşembe

italo calvino, klasikleri niçin okumalı?


                                   

"Öncelikle Stendhal’i severim, çünkü yalnızca onda bireysel ahlaki gerilim, tarihsel gerilim, yaşam atılımı bir bütün oluşturur: Romanın çizgisel gerilimidir bu. Puşkin’i severim, çünkü berraklık, ironi ve ciddilik demektir. Hemingway’i severim, çünkü yalınlık, abartısızlık, mutluluk arzusu, hüzün demektir. Stevenson’u severim, çünkü sanki uçar. Çehov’u severim, çünkü gittiğinden daha öteye gitmez. Conrad’ı severim, çünkü derin sularda seyreder ve batmaz. Tolstoy’u severim, çünkü kimi zaman “hah, şimdi anlıyorum nasıl yaptığını” duygusuna kapılırım, oysa bir şey anladığım yoktur. Manzoni’yi severim, çünkü düne kadar nefret ediyordum. Chesterton’u severim, çünkü Katolik Voltaire olmak istiyordu, ben de komünist Chesterton olmak istiyordum. Flaubert’i severim, çünkü ondan sonra artık onun gibi yapmayı düşünemez insan. Altın Böcek’in Poe’sunu severim. Huckleberry Finn’in Twain’ini severim. Cengel Kitapları’nın Kipling’ini severim. Nievo’yu severim, çünkü birçok kez yeniden okuyup ilk okumamda aldığım zevki aldım. Jane Austen’ı severim, çünkü asla okumam, ama var olmasından memnunum. Gogol’u severim, çünkü açıkça, kötülükle ve ölçüyle çarpıtır. Dostoyevski’yi severim, çünkü tutarlılıkla, öfkeyle ve ölçüsüzce çarpıtır. Balzac’ı severim, çünkü kâhindir. Kafka’yı severim, çünkü gerçekçidir. Maupassant’ı severim, çünkü yüzeyseldir. Mansfield’i severim, çünkü zekidir. Fitzgerald’ı severim, çünkü halinden memnun değildir. Radiguet’yi severim, çünkü gençlik geri gelmez bir daha. Svevo’yu severim, çünkü yaşlanmak da gerekir.”


İtalo Calvino
Klasikleri Niçin Okumalı?

29 Kasım 2017 Çarşamba

italo calvino, karda kaybolan kent



“O sabah, Marcovaldo’yu sessizlik uyandırdı. Havada tuhaf bir şey olduğu duygusuyla yataktan kalktı. Saatin kaç olduğunu anlayamıyordu, panjurların çubukları arasındaki ışık, günün, gecenin bütün saatlerindeki ışıktan başkaydı. Pencereyi açtı, kent yok olmuştu, yerini beyaz bir kağıt almıştı. Bakışını yoğunlaştırınca, beyazın ortasında neredeyse silinmiş kimi çizgiler seçti, çevredeki pencereler, damlar, sokak lambaları gibi olağan görünüşün çizgilerinin karşılıklarıydı, ama gece üzerlerine yağan karın altında kaybolmuşlardı.

“Kar!” diye bağırdı Marcovaldo karısına, daha doğrusu bağırmak istedi, ama sesi yavaş çıktı. Tıpkı çizgilerin, renklerin, perspektiflerin üzerine olduğu gibi gürültülerin, daha doğrusu gürültü yapma olanağının üzerine de kar yağmıştı; pamuk döşeli bir ortamda, sesler titreşemiyorlardı.

İşine yaya gitti; kar nedeniyle tramvay çalışmıyordu. Sokakta geçecek yol açarken, daha önce hiç duyumsamadığı gibi özgür buluyordu kendini. Kent sokaklarında kaldırımla taşıt yolu arasındaki yükseklik farkı yok olmuştu, taşıtlar yoldan geçemiyorlardı; Marcovaldo her adımda bacaklarının yarısına kadar kara batsada, çoraplarının içine kar suyu sızsada, yolun ortasından yürümek, çimenlere basmak, trafik çizgilerinin dışından karşıya geçmek, zikzak yaparak gitmek özgürlüğüne kavuşmuştu. Sokaklar, caddeler, dağların kayaları arasındaki bitmek bilmeyen ıssız boğazlar gibi uzanıyorlardı.
Kimbilir bu örtünün altında gizlenen kent yine aynı kent miydi, yoksa gece bir başka kentle mi yer değiştirilmişti? Kimbilir şu beyaz yükseltilerin altında yine benzin pompaları, gazeteci kulübeleri, tramvay durakları mı vardı, yoksa yalnızca çuval çuval kar mı? Marcovaldo yürürken değişik bir kentte kaybolduğunu düşlüyordu; oysa adımları onu yine her günkü iş yerine, her zamanki ambara götürüyorlardı; eşikten içeri adım atar atmaz, dış dünyayı yok etmiş olan değişiklik, yalnızca çalıştığı firmayı esirgemiş gibi kendini yine aynı duvarların arasında bulunca şaşırdı.
Boyundan daha uzun bir kürek bekliyordu kendini. Ambar şefi Sinyor Viligelmo küreği uzatıp “kapının önündeki kaldırımı temizlemek bize düşüyor,” dedi, “yani sana”. Marcovaldo küreği koltuğunun altına alıp çıkmak için geri döndü.
Kar küremek çocuk oyuncağı değildi, hele midesi boş birisi için, ama Marcovaldo karı bir dost, yaşamının içine hapis edildiği kafesin duvarlarını yok eden bir etken sayıyordu. Büyük bir hevesle çalışmaya koyuldu, kaldırımdan sokağın ortasına kürek dolusu kar atmaya başladı.
Boşta gezen Sigismondo da kara gönül borcu duyuyordu; çünkü o sabah kar temizleyicisi olarak Belediyeye kaydını yaptırdığından, sonunda bir kaç günlüğüne de olsa işe kavuşmuştu. Ama bu duygu onu Marcovaldo gibi belirsiz hevesler yerine, şu kadar metrekare yeri temizleyebilmek için ne kadar metreküp kar kaldırması gerektiği gibi kesin hesaplara götürüyordu; kısaca ekip şefinin gözüne girmeyi ve -gönlünde yatan aslan buydu- işinde ilerlemeyi amaçlıyordu.
Sigismondo geriye dönünce ne görsün? Yolun daha yeni temizlediği bölümü, ötede, kaldırımdaki soluk soluğa bir adamın rastgele boşalttığı küreklerle yeniden karla örtülmeye başlamıştı. Tepesi attı. Kar dolu küreğini adamın göğsüne yönelterek ona doğru koştu.
“Bana baksana! Sen mi atıyorsun bu karı?”
“Ne? Neyi?” dedi, irkilen Marcovaldo; sonra kabullendi:
“Belki, evet.”
“Öyleyse hemen küreğinle temizle, yoksa hepsini yediririm sana.”
“Ama kaldırımı temizliyorum ben.”
“Ben de sokağı.”
“Nereye atayım peki?”
“Belediyede misin sen de?
“Yo. Sbav firmasındayım.”
Sigismondo ona, karı kenara yığmayı öğretti, Marcovaldo’da onun bölgesini temizledi. Hoşnut, kürekleri kara saplı, yaptıkları işi seyre koyuldular.
“Yarım sigaran var mı?” diye sordu Sigismondo.
İkisi de birer yarım sigara yakarken, bir kar temizleme aracı, yanlarına düşen iki büyük beyaz dalga kaldırarak sokaktan geçti. O sabah her gürültü yumuşacıktı; ikisi de bakışlarını kaldırdıklarında, temizledikleri yerler yeniden karla örtülmüştü. “Ne oldu? Kar mı başladı?” Gözlerini gökyüzüne kaldırdılar. Makine süpürgelerini döndürerek köşeden dönmüştü bile.
Marcovaldo karı tıkız bir duvar gibi yığmayı öğrendi. Böyle küçük duvarlar oluşturmayı sürdürürse sadece kendisi için sokaklar yapabilecek, nereye gittiğini sadece kendisi bilecek, başka herkes bu sokaklarda yolunu şaşıracaktı. Kenti yeni baştan düzenleyecek, kimsenin gerçek evlerden ayırt edemeyeceği, evler gibi yüksek tepeler dikecekti. Belki de artık bütün evlerin dışı da içi de kara dönüşecekti; anıtlarıyla, çan kuleleriyle, ağaçlarıyla kardan bir kent, kürek vuruşlarıyla yıkıp bir başka biçimde yeniden yapılabilen bir kent.
Kaldırımın kenarında bir yerde büyükçe bir kar birikintisi vardı. Marcovaldo onu da duvarlarıyla aynı yüksekliğe getirmek için düzeltmeye başlamıştı ki, bir otomobil olduğunu anladı; yönetim kurulu başkanı Kommendatore Alboino’nun arabasıydı, her tarafı karla kaplıydı, Bir otomobille bir kar yığını arasındaki ayrımın bu kadar az olduğunu görünce, Marcovaldo kürekle bir otomobil biçimlendirmeye koyuldu. Sonuç başarılı oldu; doğrusu ikisinden hangisinin gerçek olduğu anlaşılmıyordu. Son düzeltmeleri yaparken Marcovaldo küreğe takılan döküntülerden yararlandı; paslı bir teneke kutu bir farın biçimlendirilmesini sağladı; bir musluk parçası da kapının kolu oldu.
Sıra sıra kapıcılar, odacılar, postalar selam durdular, başkan Kommendatore Alboino büyük kapıdan çıktı. Miyoptu, aceleciydi, kararlı bir biçimde süratle otomobiline doğru yürüdü, sarkan musluğu kavradı,çekti, başını eğdi ve boynuna kadar kara saplandı.
Marcovaldo çoktan köşeden kıvrılmıştı, avluyu kürüyordu.
Avluda ki çocuklar kardan adam yapmışlardı.
“Burnu eksik!” dedi içlerinden biri.
“Ne koyalım oraya? Havuç!” Hepsi kendi mutfağına, sebzelerin arasında havuç aramaya koştu.
Marcovaldo kardan adamı seyre dalmıştı. “Karın altında, neyin kar neyin karla kaplı olduğu ayırt edilemiyor; bir insan uymuyor buna, çünkü benim şu karşıdaki değil, ben olduğum biliniyor.”
Düşüncelere daldığı için damdan iki kişinin bağırdığını duymadı: “Hey, kardeş, çekilsene biraz oradan!” Dam temizliyicileriydi. Birden, üç kental kar başından aşağıya indi.
Çocuklar ele geçirdikleri havuçlarla döndüler. “A, bir kardan adam daha yapmışlar!” Avlunun ortasında, yan yana, birbirinin aynı iki kardan adam vardı.
“İkisine de burun takalım!” deyip, iki kardan adamın kafalarına birer havuç batırdılar.
Diriden çok ölü gibi olan Marcovaldo, içine gömülüp buz kestiği kılıfı yaran bir yiyeceğin geldiğini duyumsadı. Hemen ağzına attı.
“Anne havuç yok oldu!” Çocuklar çok korkmuşlardı.
En yüreklileri umudunu yitirmedi. Yedek bir burnu vardı, bir biberdi; biberi kardan adama taktı. Kardan adam biberi de yuttu.
Bunun üzerine kardan adama burun olarak bir mangal kömürü takmayı denediler. Marcovaldo olanca gücüyle kömürü tükürdü. “İmdat! Canlı! Canlı!” Çocuklar kaçıştılar.
Avlunun bir köşesinde bir ısı bulutunun yükseldiği bir parmaklık vardı. Marcovaldo, ağır kardan adam adımlarıyla oraya gidip durdu. Kar sırtından aşağı eridi, oluk oluk giysilerinden aktı; soğuktan şişmiş, buz kesmiş bir Marcovaldo çıktı ortaya.
Küreği aldı ısınmak için avluda çalışmaya koyuldu. Bir hapşırık burnunun ucuna gelmiş, orada duruyor, dışarı çıkmaya karar veremiyordu. Marcovaldo gözleri yarı kapalı yürüyordu, hapşırık hep burnunun ucuna tünemiş duruyordu. Birden sanki homurdanır gibi “Haaaap…” yaptı, “…şu” ise bir mayın patlamasından daha güçlü oldu. Havanın yer değiştirmesi nedeniyle Marcovaldo duvara çarptı.
Hapşırma havanın yer değiştirmesinin ötesinde, gerçek bir hortum oluşturmuştu. Avludaki bütün kar havalandı, bir kasırgada olduğu gibi savruldu, yukarıya çekilip gökyüzünde billurlaştı.
Baygın Marcovaldo gözlerini açtığında, avlunun her yeri temizlenmişti, bir tek kar tanesi bile kalmamıştı. Marcovaldo’nun gözleri önünde, gri duvarları, ambarın sandıkları, sıkıcı, itici bütün günlerin nesneleri ile, her zamanki avlu belirdi.
Çeviri: Rekin Teksoy


27 Kasım 2017 Pazartesi

62. hikmet


Hâlık'ımı izledim dün gün cihan içinde;
Dört yanımdan yol indi kevn ü mekân içinde.

Dörtten yediye yettim, dokuzu geçip gittim,
Ondan ikiye geldim çerh-i keyvan içinde.

Üçyüzaltmış su geçtim, dörtyüzkırkdört dağ aştım, 
Vahdet şarabını içtim, düştüm meydan içinde.

Çünkü düştüm meydana, meydanı dolu gördüm,
Yüz bin arife erdim, hepsi cevlan içinde.

Dalgıç denizine girdim, varlık şehirini gezdim,
İnciyi sedefte gördüm, cevheri hazine içinde.

Arş u Kürsü yürüdüm, Levh u Kalem i gördüm,
Vücut şehrine vardım, dedim bu can içinde.

Canı gördüm cânanda, aşkı gördüm meydanda,
Aşıkların meydanı cümle bostan içinde.

Eri gördüm erleştim, istediğimi sordum,
Hepsi sende dedi, kaldım hayret içinde,

Seyr ister mi bülbül açılmıştır kızıl gül
Her gülü uzak görme gül gülizar içinde.

Hayran oluben kaldım, bir hoş oluben kaldım,
Özümü derde saldım, buldum derman içinde.

Miskîn Hoca Ahmed canı, hem cevherdir hem hazine,
Herşey O'nun mekânı, O lâmekan içinde.

Ahmet Yesevi



Hâlık'ımnı izlermen tün-kün cehân içinde
Tört yanımdın yol indi kevn ü mekân içinde

Törtdin yettiğe yettim tokkuznı güzar ettim
Ondın ikkige keldim çerh-i keyvân içinde

Üçyüzaltmış suv keçtim törtyüzkırktört tağ aştım
Vahdet şarâbın içtim tüştüm meydân içinde

Çunku tüştüm meydânğa meydânnı tolakördüm
Yüzming ârifni sordum barça cevlân içinde

Gevvâs bahrıga kirdim vücûd şehrini kezdim
Dürni sadefde kördüm gevhernî kân içinde

Arş u Kürsi'ni yürdüm Levh u Kalem'ni kördüm
Vücud şehrini kezdim aytdım bu cân içinde

Gânnı kördüm cânânda ışkın kördüm meydânda
Aşıklarnıng meydânı cümle bostân içinde

Erni kördüm ergeştim istedigimni sordum
Barçası sende dedi kaldım hayrân içinde

Hayrân boluban kaldım bî-hûş boluban taldım
Özümni derdge saldım taptım dermân içinde

Seyr ister mi bülbül açılıbdır kızıl gül
Her gülni hali körme gülni gülzar içinde

Miskin Hâce Ahmed cânı hem gevherdir hem kânı
Cümle anıng mekânı ol lâ-mekân içinde

bit ayıklayan ablalar, rimbaud

çeviri: erdoğan alkan