17 Temmuz 2019 Çarşamba

kemal tahir'i yeniden okumak, yeniden hatırlamak



Semih Gümüş, Notos için Kemal Tahir üzerine bir yazı isteyince, önce bir bir anıları belleğimden geçirdim. Sonra da bunlara ne katacağımı düşündüm.

Kemal Tahir sık görüştüğüm, evine gittiğim, dışarda da sık sık buluştuğum, çok sevdiğim, saydığım, edebiyattaki öncülüğüne inandığım bir usta.

Bâb-ı Âli buluşmalarında o beni İstanbul Lokantası’na götürür, ben de onu Konyalı’ya davet ederdim.

Konuşurken kendini konuya kaptırması ona ayrı bir inandırıcılık kazandırırdı. Coşkusu karşısındakini doğal biçimde etkilerdi.

Yeni Edebiyat dergisine yazı istediğimde beni kırmamış, dergime yazı yazmaya başlamıştı. Sık sık yinelediğim gibi, meşhur “Yazdıklarım gerçektir, ama roman gerçeği” sözü o dergide yayımlanan yazısında yer almıştı.

Donanımlı bir isimdi ve Türk müziğini severdi, müzik üzerine uzun konuşmalarımızı hatırlıyorum. Unutamadığım günlerden biri de Şişli’de Necdet Sander Kitabevi’ndeki imza günüydü.

Okurlarının sorularını tek tek usanmadan cevaplandırmıştı. Yanında da İsmet Bozdağ oturuyordu.

Sinemayla da yakından ilgiliydi Kemal Tahir. Ben gerek Halit Refiğ’le, gerek Metin Erksan’la onun evinde tanıştım. Evindeki buluşmalarda, Semiha Yenge’nin (Tahir) yaptığı yemekleri yerdik.

Kemal Tahir bahsi geçer geçmez gözümün önüne gelen karelerden bazıları bunlar. Daha çok şey var elbette.

Bu yazımda onun eserleri üzerine değerlendirmek yerine, eserlerini nasıl değerlendirmişler, onu değerlendireceğim. Bir de bazı kitaplarının çıkış noktalarını ve yazılma gerekçelerini notlamaya çalışacağım.

Kemal Tahir hakkında çok yazdıysam da fazla konuşma yapmadım. Ancak bir tanesini anmalıyım. Onun ölümünden kısa bir süre sonra Edebiyat Fakültesi’nde Orhan Pamuk ile birlikte bir Kemal Tahir konuşması yapmıştık.

Belleğimde kalan fotoğraflardan biri de: En ön sırada Kemal Tahir’i seven ve bilen, hakkında kitap da yazan Dr. Hulusi Dosdoğru oturuyordu.

Kemal Tahir okumalarına Beş Romancı Tartışıyor’la başladım.

Turhan Tükel’in hazırladığı kitapta bakın hangi romancılar vardı: Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Mahmut Makal, Orhan Kemal, Talip Apaydın.

Bu kitabın beni çeken yanı, bu beş yazarın da gerçekçilik ve köy üzerine söylediklerini romanlarıyla karşılaştırmak oldu.

Turhan Tükel kitabın başında yer alan, “Oturum nasıl yapıldı?” adlı yazıda oluşuma dair bilgiler veriyor.

Romancılar bu tartışmada, şehirli romancı, köylü romancı ayrımı sorusuyla başlıyor. Köyü görerek, köyde yaşayarak mı köy romanı yazılır, sorusunu irdeliyorlar önce.

Kemal Tahir diyor ki: “Köy romancısı, şehir romancısı diye romancı olmaz.”

Orada yaşamanın şart olmadığını da şöyle özetliyor: “O zaman hamallar hamallığı, köylüler köylülüğü, bisiklet tamircileri de bisikletçiliği yazmalı.”

Bu kitapta Kemal Tahir’in söyledikleri, köy kavramına nasıl baktığı konusunda da ipuçları veriyor. Ayrıca yalnız kendi düşüncesini yansıtmıyor, tartışmaya katılan romancılar hakkında düşüncelerini de açıklıyor.

Yazdığı romanlardaki köy/köylü anlayışını irdeleyebilmek için bu kitaptaki görüşlerini okumak gerektiği kanısındayım.

Nedense bizde edebiyatçı unvanı yeterince cazip görünmüyor, ardına bir de düşünür unvanı ekliyoruz.


Taraf tutma eğilimi, bir düşünceyi tercih etme zorunluluğu iki kitabın karşılaştırılmasında da önümüze çıkar. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı ile İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selâhattin’i, edebiyatçıların yanı sıra edebiyat dışındaki yazarlar tarafından da birer savunma silahı olarak kullanıldı.

Kemal Tahir’i sevenler de zaman zaman düşüncelerini öylesine yücelttiler ki, çok zaman romanı geride kaldı. Bugün de romancılığı tartışılmalı, öne çıkarılmalı, elbette hangi düşünceler bağlamında kaleme aldığı unutulmadan. Ama sadece düşünceye bakıldığında Kemal Tahir’in “yazarlık kudreti” nedense göz ardı edilir oluyor.

Kemal Tahir, kemikleşmiş siyasal düşünceleri, genel geçer yargıları sarsmak isterdi. Eserlerinde bunu uyguladı. Bu isteği yüzünden de Devlet Ana çıktığında tepkilere yol açtı. Onu sevenler ve sevmeyenler ikiye ayrıldı.

Çünkü dönem itibariyle Cumhuriyet’in inançlı kuşakları onu tartışmaya tahammül edemiyordu. Oysa onun önemi; karşıt düşünceyle, mefhumu muhalifini ortaya atarak bir düşünce dengesi sağlamıştı.

Ne var ki onu sevenler de sevmeyenler de bu denge çalışmasına yanaşmadı.

Hiçbir edebiyatçı Kemal Tahir kadar edebiyat yoluyla düşünce dünyasını etkilememiş, yeni yorumlar oluşturulmasına yol açmamıştır.

Kitaplarını, düşüncelerini konuşurken, bir fikir alıştırması yaptığını fark ederdiniz. O roman yazarken, Türk kültüründe, Türk tarihinde bunu nereye oturtacağının araştırmasını yaptı. Bu araştırma isteği, sanatlarında, araştırmalarında bir yenilenme tohumunu taşıyanlara yol açtı. Özellikle sosyolojide, sinemada yeni bir açılım başladı.

Girişimlere, yazılara, çekilen filmlere sadece Cumhuriyet eleştirisi olarak bakmak yanlış olur. Alışılagelmiş bir cumhuriyet anlayışını tarihi perspektiften sorgulamak belki de ihmal edilmiş bir tavırdı.

Romanlarını okuyan kimileri, onun araştırma önerisinde bulunduğu gerçeğin yerine asıl olduğunu iddia ettiği tarihi yazdığı kanaatine vardılar.

Avrupa’ya açılışımızda bizim olan kültürel mirası algılama hususlarında unutkanlığımızı hep vurguladı. Özellikle müzik konusunda bundan yakınırdı.

Ben onu okurken ve dinlerken hep şöyle düşündüm: Yazılanın, şimdiye kadar savunulanın bir başka yanı, yönü de var. Tepkilerin nedeni buydu.

Edebiyatta, siyasette tabuları yıktı.

Cumhuriyet aydınları tabuların tartışılmasını kabul etmiyordu. İhmal edilmişleri eserlerine koydu Kemal Tahir. Temel çatışma buradan çıkıyordu zaten.

Aslında Kemal Tahir romanda ne yaptı, sorusunu sorduğunuzda, bunun karşılığı hem edebi hem de siyasidir. Romana tarihin yedirilmesi, onun etkisiyle gerçekleşmiştir.

Roman gerçeği yazısı bugün birçok romancının, eleştirmenin can simididir. Ahmet Altan’dan Nedim Gürsel’e kadar uzayan çizgide birçok yazarın Kemal Tahir’e bir savunma borcu vardır.

Yeni Edebiyat’ı çıkarırken, yazıları dışında, gönderilen öyküleri de seçiyordu.

“Ustalar Seçiyor” başlığı altındaki bölümümüzde şiirleri Behçet Necatigil, öyküleri de Kemal Tahir seçerdi.

Gönderilen öyküler arasında ilk yayımlanan Hulki Aktunç’un öyküsü olmuştu. Ve Yeni Edebiyat’ta yayımlandı.

Bizde eleştiri reddiye olarak algılanır. Ne yazık. Bence Kemal Tahir’in Batı’ya karşı getirdiği eleştirileri reddiye olarak görmek yanlış olur. Ancak o, sorgusuz sualsiz Batı hayranlığını eleştiriyordu.

Yaşadığı dönem itibariyle ve donanımlı bir entelektüel olarak Doğu-Batı ikilemini kendi hayatında da, eserlerinde de sorgulamıştı.

Resmi tarih ve ideolojik kamplar, cumhuriyet rejiminin eleştirisine pek hoş bakmıyordu o dönemde. Kemal Tahir büyük bir özgüvenle bunu göze aldı.

Romancının ille de belgelere göre bir görüş edinmesinden yana değildi.

Nitekim Konyalı’da Doktor Turhan Bozkurt ile beraber yemek yerken, Doktor’un, “Yeni belgeler mi bulundu?” sorusuna verdiği, “Belgeye gerek yok, tarihin akışı bunu gösteriyor,” yanıtı, romancı özgürlüğünü simgeleyen bir cümledir. Ben bu sözü şöyle yorumluyorum, tarihi akış içinde bazı nedenler bazı sonuçları doğurur, o zaman da belgeye romancının ihtiyacı yoktur.

Doğan Ergun’un saptamasını onun hakkındaki her yazıda kullandım: “Kemal Tahir bilim adamı değildi, romancıydı.”

Edebiyat dünyamızda –belki her alanda– alternatif çözümlerin, akımların tamamlayıcı yanına itibar edilmez. Edilseydi Kemal Tahir çok daha doğru bir platformda tartışılırdı.

Taraf tutma eğilimi, bir düşünceyi tercih etme zorunluluğu iki kitabın karşılaştırılmasında da önümüze çıkar. Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı’sı ile İlhan Selçuk’un Yüzbaşı Selâhattin’i, edebiyatçıların yanı sıra edebiyat dışındaki yazarlar tarafından da birer savunma silahı olarak kullanıldı.

İki kitabın da doğru yanlış yanlarını aynı kefeye koymadım.

Bence iki kitap da siyaset ve asker ilişkilerinin farklı bakış açılarını sunuyordu.

Kemal Tahir, buluşmalarımızda, konuşmalarımızda askeri tutmanın, onu siyasete çekmenin yanlışlığına değinir ve askeri siyasete çağıranları herhangi bir askeri harekette, darbede ilk önce bu savunanları yargılayacaklarını, tutuklayacaklarını söylerdi. Haklı da çıkmıştı. 12 Mart 1971’deki muhtıra, onun görüşlerinin doğruluğunu ispatlamıştı.

Yorgun Savaşçı’nın benim yazarlık ve televizyonculuk yaşamımda da belirleyici bir yeri vardır. Yorgun Savaşçı için gerek yazımda gerek televizyonda aşağı yukarı şöyle demiştim: “Yorgun Savaşçı orduyu siyasete sokanlarla onu siyaset dışına çekmek isteyenlerin romanıdır.” Bu yargımı Kemal Tahir çok beğenmişti.

İsmail Cem de bu yargımı dinlemiş, “Televizyonun, radyonun başında olsam seni konuştururdum,” demişti. Gerçekten TRT Genel Müdürü olduğu zaman bu sözünü hatırlayıp beni aradı ve radyoda televizyonda kitapla ilgili konuştum.

Roman Yunus Nadi Ödülü’nü kazanmıştı.

Halit Refiğ de sinemaya aktardı. Ancak onun başına gelenler sanırım Türkiye’de hiçbir filmin başına gelmedi. Kopyaların yakılması sinema tarihinin talihsiz olaylarındandır. Gene karşıt düşüncelere karşı müsamahasızlığımızın bir öyküsüdür bu yakılma.

Kutuplaşmalar sonucunda taraflar daha da keskinleşti.

Dikkatimi çeken bir başka gerçeği mutlaka yazmalıyım.

Kemal Tahir hakkında çıkan kitaplara baktığınızda, onu yazanların, değerlendirenlerin, övenlerin çoğu zaman karşıt tarafı yok saydığını görürüz.

Türk edebiyatını da, Türk siyasetini de, Türk ekonomisini de ondan sonra başlatacak kadar ona bağlıydılar.

Bu durum ne yazık ki başka gerçeklerin önünü kesti.

Köy Enstitüleri’ni ele alan Bozkırdaki Çekirdek romanı büyük tepkilere yol açtı. Oysa Köy Enstitüleri’ni destekleyenlerin bile, “O böyle görmüş,” demesi gerekirdi.

A’dan Z’ye ne varsa, ne yerleşmiş ve sorgulanmamışsa Kemal Tahir ona muhalefet etti. Sırf muhalefet olsun diye bunu yapmadı, “Bu yönü de var,” dedi.

Kemal Tahir’e yaklaşımlar toplu olarak iki kitapta yer aldı.

Biri Kemal Tahir 100 Yaşında. Editörleri Ertan Eğribel ve M. Fatih Andı idi.

Diğeri de Bir Kemal Tahir Kitabı – Türkiye’nin Ruhunu Aramak başlığını taşıyordu. Editörü Kurtuluş Kayalı idi.

Kayalı’nın “Önsöz”deki bir yargısına ben de katılıyorum:

“‘Yanılmışız arkadaş’ lafını sürekli olarak kullanan bir entelektüelin bugün yaşasaydı eski düşüncelerini aynen telaffuz edeceğini söylemek kelimenin tam anlamıyla bir ham hayal. Dolayısıyla onun düşüncelerini adabıyla, saygılı bir şekilde tartışmak gerekli görünüyor.”

Acaba bu saptamayı o kitaptaki yazarlar uyguladı mı, yoksa bildiklerini zaman geçmemiş gibi tekrarladılar mı? Bunu yapanlar da var, yapmayıp kendilerini, Kemal Tahir hakkındaki düşüncelerini yenileyenler de var.

Kurtuluş Kayalı, “Giriş: Bir Kemal Tahir Kitabı...” yazısındaki bir cümlenin tersi olmasını isterdim.

Türkiye’nin sıra dışı entelektüellerinin sözüne itirazım var, biz o entelektüellerin Kemal Tahir hakkında ne söylediklerini, ne söyleyeceklerini de biliyoruz, keşke bu takımın dışındakilere de sorsaydı. “Önsöz”de yazarların yazıları üzerine bir tanıtım yapıyor. Kayalı da ne yazık ki alternatif bir düşünceye gönül indirmiyor. “Düşünce biçimi de hep Batı’yı aklayacak bir mecrada seyrediyor,” diyerek Batı karşıtlığına katılmış bulunuyor.

Bu toplamda Doğan Ergun’un yazısı hâlâ geçerli bilgilerle donanmıştır.

Kurtuluş Kayalı’nın “Bizim Kuşağın Kemal Tahir Okuma Serüveni...” yazısı, dönemin kültürel ve edebi atmosferi verme açısından hâlâ önemini koruyan bir yazıdır, ancak Büyük Mal’la ilgili saptamasına katılamayacağım:

“Büyük Mal da sükûtla karşılanır. Tabii bu bir ölçüde bizim entelektüellerin, bizim aydınların sathiliğinden de kaynaklanır.”

Kayalı’nın Kemal Tahir ve Tanpınar için kullandığı, “sükût suikastı” benzetmesi doğrusu çok hoşuma gitti. Birçok kişi için de kullanılabilir.

Yazısında Fethi Naci’yi andığı bölümü de okumanızı isterim: “Fethi Naci’nin gönülden katıldığım bir savı vardır; der ki: ‘Türkiye’nin gerçek tarihi romanlarda gizlidir.’ Kemal Tahir bu savın en mükemmel örneğidir. Bunun yanı sıra ‘toplumcu gerçekçilik’ akımının en çarpıcı örneklerini de eserleriyle vermiştir.”

Kayalı’nın yazısında benim eksik bulduğum yan, karşıt düşüncelere yer vermemesidir. Bu toplamdaki diğer yazılar da bugün nelerin tartışılması gereğini önermektedir.

Bu kitabın 2010’da yayımlandığı düşünülürse, yazıların henüz tazeliğini, yeniliğini koruduğu söylenebilir.

Ertan Eğribel - M. Fatih Andı, Kemal Tahir 100 Yaşında kitabının “Sunuş”undaki ilk cümle şöyle: “Kemal Tahir, XX. yüzyılın Türk toplumuna da yansıyan çelişki ve çatışmalarını gören ve bunları başta romanları olmak üzere yazdıklarıyla ifade eden bir aydınımızdır.”

“Sunuş”taki en önemli satırlar, Kemal Tahir-Baykan Sezer ilişkisi üzerine belirtilenlerdir.

Kemal Tahir’le ilgili önemsediğim yayınlardan birisi de Hece’nin Kemal Tahir Özel Sayısı. Başlığı: “Türkiye’nin Ruhunu Arayan Aydın – Kemal Tahir”.

İlk yazının başında Cemil Me-riç’ten bir alıntı yer alıyor:

Dost bir sesti Kemal, okşayan, inandıran bir ses...

Bir vicdanın sesiydi bu.

Melânetlere meydan okuyan bir sayha idi.

Yalanları silip süpüren bir fırtına.

Kemal Tahir’i okuyanlar için de okumamışlar için de dolgun bir özel sayı.

Her yazarı okumanın bir nesnel, bir öznel nedeni vardır bence.

Kemal Tahir’le ilk tanıştığımda coşkusu, karşıtlığı, ortalıkta dolaşan itibar gören fikirlere isyanı, yeniyi arayışı, sizi de arayışa ortak edişi, içtenliği, cezbesi onunla yakınlığımı tesis etti.

Altın Kitaplar Yayınevi’nin, kitaplarını yayımlamasını istiyordum, hayır demedi.

Söz verdi. Dürüstlüğüne bir örnek vereyim, bu sayede karakterini biraz daha anlarsınız.

Altın Kitaplar Yayınevi’ne gideceğini Ahmet Tevfik Küflü’ye söylemiş. Küflü, “Onların tekliflerini aynen yerine getiririm,” demiş. Kemal Tahir bana geldi ve dedi ki: “Sizin koşullarınızı o da yerine getiriyor, ama sana söz verdiğim için al kitaplarını getir dersen getiririm.” Ben de, “Söz konusu olan sizsiniz,” dedim ve kitapları bıraktım.

Dergide yazmayan bir insanın dergiye yazması, dergide yayımlanacak gençlerin öykülerini seçmesi, benim kitaplarına olan hayranlığıma bir de insani yanına olan hayranlığımı eklemiştir.

Giriş katındaki evini hâlâ anımsarım.

Onu doğru ya da yanlış diye değerlendirme hatalı bir yöntemdir. Tıkanmaların, kemikleşen yargıların, beğenilerin kırılmasını sağladı.

Birçok sorunu edebiyat aracılığıyla aktardı, o düşünceler romanda yer almasaydı belki de bu kadar yaygınlaşamazdı.

Edebiyatın içinde olduğu kadar söyledikleri, yazdıkları edebiyatın dışına da taştı. Bunu hangi gerekçeyle söyleyebilirim.

Hakkında yapılan tezler sadece edebiyat bölümünde gerçekleştirilmedi, sosyoloji bölümünde de birçok tez yapıldı.

Sezai Coşkun’un Esir Şehrin Hür İnsanı Kemal Tahir – İnsan, Eser, Fikir kitabının başındaki sunuşta Kemal Tahir’e eleştirmenlerin, yazarların, edebiyat tarihçilerinin yaklaşımının özetini bulabilirisiniz.

Coşkun’un “Önsöz”ünden bir bö-lüm hem Cemil Meriç’i hem Kemal Tahir’i tanıtıcı bir içerik taşır: “Cemil Meriç, Türk aydınından yakınırken, ‘Aydınımızın tecessüsü hiçbir zaman Himalaya zirvelerine yükselemedi,’ der. Bu tecessüs yokluğu, aydın denilen zümrenin ciddi meselelerin uzağına düşmesine ve ‘celâdetten’ yoksun kalmasına yol açar. Türkçedeki aydın kavramının sınırlarını zorlayan Kemal Tahir, dostu Cemil Meriç’in yakındığı tecessüs eksikliğini gideren ve Türk düşüncesinde celâdeti temsil eden tavrıyla öne çıkar.”

Onun bazı deyimleri çok hoşuma giderdi, bunların başında “sapı silik” sözü gelirdi. Eleştiriye başladı mı, o konuşmalar size öykülerinden, romanlarından bir parçayı hatırlatırdı.

Kemal Tahir’le ilgili bir başka anıyı anlatmak isterim.

Bir akşamüstü evine ziyarete gittiğimde anlatmıştı. O gün doktora gitmiş, şikâyetlerini sıraladıktan sonra doktor bir reçete yazmış ve çok önemli bir tavsiyede bulunmuş, “Günde şu kadar saat yürüyeceksin,” demiş.

Fakat kısa süre sonra durumun farkına varıp yazdığı reçeteyi geri istemiş ve yırtmaya başlamış. Kemal Tahir ne olduğunu soracakken doktor açıklamış, “Ben günde on reçete yazmak için yerimden kalkamıyorum, sen onca sayfa yazıyorsun, ne ara çalışma masandan kalkıp yürüyeceksin,” demiş.

Kemal Tahir’i bugün yeniden okumak gerekir.

Bu okuma, eserlerinin yeniden değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Sadece romanları ve düşünceleri değil, bu zamana kadar çok ihmal edilen öyküleri de mutlaka değerlendirilmelidir.

Kemal Tahir bize her konuda tartışma alanı açtığı, bildiklerimizi yeniden gözden geçirmeyi sağladığı için önemlidir. İnsan olarak da aradığım örnek bir insandır.



doğan hızlan

14 Temmuz 2019 Pazar

kemal tahir


Mart 1940
Sevgili Yengeciğim,

Mektubunu dört gözle-kelimeleri tıpatıp kendi anlamlarıyla kullanıyorum-bekliyorduk. Cumartesi günü öğle üzeri yetişti. Nazım’ın somurtkan yüzüne güneş durdu. İştah ile yemek yedi. Ve yemekten evvel başladığı cevabı-şiddetle-şiddetini karyolamı sarsmasından anlıyorum yazmaya devam etti. Sana neler yazdığını bilmiyorum. Sevincine hasretine dair iyi şeyler yazar olmalı. Bana sorarsan gene bize bir kucak müjde gönderdin. Gelip buraya yerleşecekmişsin. Bak aferin. Böyle iyi niyetlere sözüm yok. Burası “şirin vilayet merkezlerimiz”den biridir. Havası, suyu, pahalılığı, gecesi ve gündüzü ile adeta şehir. Tarlası, radyosu, bisiklet binen çocukları, minaresi ve hatta saat kulesi var. Saat kulesi dedim de aklıma geldi. Dün gece meydandaki radyo hopörlörü sayesinde Betofen2i (Beethoven) de dinliyorduk. Arada saat kulesi, saat başı vurdu. Benim doktor (Hikmet Kıvılcımlı) -sağ olsun-”Bakın, dinleyin dedi. Kafir Betofen işe nihayet kilise çanlarını da karıştırdı. Ne de olsa Hıristiyan medeniyeti, burjuvazi.” Daha fazla beyan-ı fikre Nazım meydan vermedi: “O saat kulesiydi hikmetlim,” diye işin keyfini kaçırdı. Bu senin kocan hakikaten ciddi adam. Alaydan hiç anlamıyor.


Biz trende tahmin ettiğin kadar rahatsız olmadık. Jandarmalar iyi çocuklardı. Güle eğlene geldik. Ama Nazım biraz mahzundu. Ankara’da asfalt caddelerden ellerimiz kelepçeli geçmemizi jandarma kumandanı bey istemedi. Gönlü razı olmamış. Bizi yarı yarı yoldan geri döndürerek arka sokağa saptırdı. On adım sonra tekrar döndüğümüz yere çıktık. Tekrar asfalttan yürüyerek Ankara milletine seyran olduk. Fakat istasyonda müddei-i umumi imdadımıza yetişti: “Onlar mahpus ve mahkum değildirler. Ellerini çözün!” diye gara telefon etti. Kelepçe meselesinde ne kadar titiz olduğuma dikkat ettiğin için bunu kısaca yazıyorum.

…Daha sana neler hikaye edeceğim. Duvarlarımızı nasıl süslediğimizi yazmaya kalksam ne bu kağıt, ne bu kalem el verir. Ciltlerle yazı yazmak iktiza eder. Duvarlar o halde biz daha imlaya gelir durumda değiliz. Sakallar aldı yürüdü. Birer parmağı geçti. Benim yüzüme bir heybet gelmiş yengeciğim, bir heybet gelmiş gören korkar. Korkulamayacak gibi değil hani. Saç kırçıl, kaş simsiyah, bıyık kumral, sakal kırmızı. Ben buhey’atımla suratına palet yapışmış acemi ressam çırağına dönmüşüm. Alimallah seyrime doyulmuyor. Gören. “aman bre hay… Kırk bir kere maşallah… Analar ne arslanlar doğurmuş… Rabbim nelere muktedir değil,” diye hapşırıyor, parmağını ısırıp küçük dilini yutuyor. Bilmem gayri dost var düşman var. Doktora sorarsan beni gören gebe kadının maazallah çocuğu bilem düşermiş. Hep haset, kıskançlık. Haktan boyalı suratımı çekemiyorlar.

Hürmet ve selam sevgili yengeciğim

Kemal Tahir
Piraye'ye
Çankırı Cezaevi



















9 Temmuz 2019 Salı

CÜMLE KAPISI.

 


"Her şey senin kahkahana değmeyecek kadar ucuzladı Nikolay, her şey acımasız bir kalem tarafından delik deşik edilmeyi bekliyor biliyor musun?"

6 Temmuz 2019 Cumartesi

vur


Ey Türk vur, vatanın bakirlerine, 
Günahkar gömleği biçenleri vur; 
Kemikten taslarla şarap yerine 
Şehitler kanını içenleri vur! 

Vur, güzel aşıklar cenazesinden 
Kırmızı meşaleler yakanları vur; 
Şehvetin raksına yetim sesinden 
Besteler, şarkılar yapanları vur! 

Vur, katlin o kızıl sapanlarıyla 
Dünyaya ölümler ekenleri vur; 
Vur, zulmün o kanlı urganlarıyla 
Bir kavmi iplere çekenleri vur. 

Vur, etten, kemikten saraylar kuran 
O vahşi ruhları ezmek için vur; 
Dört büyük rüzgara küller savuran 
O mücrim elleri kesmek için vur! 

Vur, sen de mukaddes hürriyet için, 
Dünyanın diktiği bayrak için vur; 
Her dinin sevdiği adalet için, 
Her yerde haykıran bir hak için vur! 

Vur, aşkın ve hakkın zaferi için, 
Vur, senden bak, dünya bunu istiyor; 
Vur, yerde bak tarih senin seyircin; 
Vur, gökten bak Allah sana; "Vur!" diyor. 

Vur, çelik kolların kopana kadar 
Olanca aşkınla, kuvvetinle vur; 
Son düşman, son gölge kalana kadar 
Olanca kininle, şiddetinle vur. 

Vur, senin darbenden çıkacak ateş 
İntikam isteyen bir milletindir; 
Alnında doğacak kırmızı güneş, 
Bu senin ilahi hürriyetindir!... 
Mehmed Emin Yurdakul

1 Temmuz 2019 Pazartesi

1999





Haziran 1999
Dergâh 


Mustafa Kutlu "Limanda bir kalyon gibiydi rüya " dizesini okuyup masaya yumruğunu vurarak " İşte bu şiir!" demişti. Sonra ben Tekel 2000, o bir Maltepe sigarası yakmıştık.

11 Haziran 2019 Salı

YUNUS BEN BU DÜNYAYA NİYE GELDİM?





Sararan benzimiz sana armağan
Kurumuş bahçeler senin yetimin
Yalnızdık bir derviş boğuldu bizde
Yine de günahı yok ellerimizin

..............

29 Mayıs 2019 Çarşamba

ne ileri ne geri



Ne ileri, ne geri;
Kimlerin var haberi
Benim sonsuz dünyamdan?
Belki sabahtan beri
Ve belki de akşamdan,
Bakıyorum bir camdan,
Renk renk billur ehramdan,
Haberim yok, rüyamdan,
Ne geri, ne ileri!

İskemle düşmüş, bırak,
Açma, çalsın çıngırak!
Geçen trenlere bak;
Rüyada bir kabartma.
Onlar gidiyor ama,
Kalıyor dumanları.
Tirenler götürüyor,
Kendi gölgelerinden
Kaçışan insanları.
Tirenler götürüyor,
Dağdan dağa sürüyor,
Kendi gölgelerinden,
Başsız gövdelerinden
Kaçışan insanları...
Ve rüzgâr üfürüyor,
Geride dumanları.
Ve rüzgâr üfürüyor,
Kaynaşan ummanları.

Vaz geç onlardan vaz geç!
İstediğim bu değil;
Ve o değil, şu değil.
Eğil, ruhuma eğil!
Bin hayal içinden geç
Ve benim hülyamı seç!

Bak, şu ağaçlı yola,
Bize doğru geliyor.
Orda üç kız kol kola,
Bize doğru geliyor.
Kömür tozundan ince,
Su gibi şeffaf gece,
Doldurmuş yüzlerini,
Silmiş pürüzlerini.
Kalmamış, Meryem gibi
Yüzlerinde kırışık;
Ve o Bâkirem gibi,
Yüzleri birer ışık,
Vücutları bir âhenk.
Öyle hafif ki, onlar,
Elimizi uzatsak,
Havayı kımıldatsak,
Üçü de titreyecek,
Bir âhenk gibi ürkek,
Havada eriyecek.

Başka ses, ayrı biçim,
Ne de istiyor içim,
Kapının kenarına,
Parmaklık duvarına,
Bir genç aşık otursun.
Tel tel sazını kursun,
Karanlıkta başbaşa,
Gömsün başını taşa.
Ve derin, sıcak, uzun
Şarkısını okusun.

Tirenler gitmeseydi.
Yolda gezen kızları,
Rüzgâr eritmeseydi.
Döşekler yalnızları,
Dürtmese, itmeseydi.
Şarkılar bitmeseydi.

Bu çözülmez bilmece;
Hep sayı, harf ve hece...
Peçe üstünde peçe...
Böyle aynı noktanın
Üstünde saatlerce,
Benliğime eğilsem,
Sabah, akşam ve gece,
Ortasında odanın,
Karanlıkla çevrilsem,
Bir çözülmez bilmece;
Hep sayı, harf ve hece...
İçinden bu kafanın,
Fâni dünyayı silsem.
Dünyalar nice nice;
Yavaşça ölebilsem,
Yeni baştan dirilsem,
Duysam, görsem ve bilsem!
Ne ileri, ne geri,
Ne geri, ne ileri!..



1934

24 Mayıs 2019 Cuma

cummings reis


cennetler varsa eğer (tek başına) edinecektir annem
birini. Bir hercai menekşe cenneti değil bu,
kırılgan bir inciçiçeği cenneti de değil ama
bir kızılkarası güller cenneti olacaktır o

20 Mayıs 2019 Pazartesi

yıkandıkça azgınlaşan bir ateş gibi


Adını doğruyorum. Bir yalnızlığı doğrar gibi doğruyorum adını
Yatılı bir okulun bahçesinde.  Hüzne ve acıya boşalan
Gizli işsizliklere. Yapraklara ve öğretmenlere dokunmadan. Korkuluklara.
Sessiz ve tenha adımlarla. Gizliliklere ve gizlenmeğe alışarak.
Adını soyuyorum. Bu kenti dize getirmek için.
Bu kenti ve her şeyi. Soyuyorum adını. Geriye bir kimsesizliğin kalıyor.
Onu alıp yüzüme gözüme sürüyorum. Kalbime.
Hiç uğrak vermeyen kalbime.  
Adını kesiyorum. Yalaz bir bıçakla.
Ustura ağızlı bir Hartlap bıçağı. Maraş yapısı. Bazen Diyarbakır’da rastlanır gölgesine.
Adını kesiyorum. Bir yalnızlık doğuyor ötgür.
Ötgür bir gece yaşıyorum.
Bir yasağı bütün hıncımla boğuyorum. Yanlış bir devletin yasağını.
Yerin altına girdiğimizde. Yeri üstümüze çektiğimizde.
Yaklaşsın annemiz uzak sesiyle.
Derimin tehlikelerine dokunuyorsun işte.
Bir ağaç büyüyor. Gür. Bir kuş ötüyor. Öt
Ötgür bir gece yaşıyorum.
Bu kentin ortasındasın. Şımartılmış otomobillerin arasında
Gözlerinle bir çıkış yolu arıyorsun
Oysa ben senin direnişini bilirim
Yıkandıkça azgınlaşan bir alev gibidir.
Bilirim. Vakitlerden bir kan vaktidir.
Bir yenilgi haberi kamçılanan sulardan.


Diyorum bu kentin ipleri kimin elinde.
Diyorsun elleri olmayanların elinde.
Diyorum ağaçlar neden büyütür acıyı. Sanki neden.
Diyorsun hiç savaş sağlanır mı savaş vermeden.
Diyorum balkonlara gerili ipler
Hangi ölümün çamaşırlarını bekler.
Diyorsun bu kentin bir yüzü sulara dönük
Bir yüzü bize
Bu kenti her gece ay emzirmese
Sulara kapılıp gideriz ay emzirmese
Bir mızrak gibi geçiyoruz geceden
Sulara kapılsak nolur geceden


Yankımızı tutsak. Duvarlara çarpa çarpa büyüyen.
Tutsak “tutsak “ özgürlüğümüzü. Duvarlara çarpa çarpa büyüyen
Birbirimizi tutsak. Birbirimize tutsak olsak.
Bir köye ilk kez birlikte gitsek.
Saçların saçlarıma karışsa yüzün yüzüme
Bir çocuk defterini düşürmese. Hayatın kaçağı.
Evler üstümüze üstümüze ürümese. İnsanlar.
Çıkarsak ülkemizin tarihinden bir yanlışı.
Tarihî bir yanlışı. Geriye kalan nedir.
“Batı notları” ve mavi bir gecenin barışı


Bir ağıtı büyütüyorum. Ağıtla yıkanmış bir geceyi (büyütüyorum.
Bütün geceleri büyütüyorum.  Ağıt yakmak ulusuma (vergidir.


Bütün ağıtları yakıyorum.
Yeni ağıtlar doğuyor küllerinden.
Adın kalbimde kanıyor.




Alaeddin Özdenören
                



12 Mayıs 2019 Pazar

pir sultan abdal


Bir güzelin aşığıyım erenler
Onun için taşa tutar el beni
Gündüz hayalimde gece düşümde
Kumdan kuma savuruyor yel beni
Al gül olsam al gerdana takılsam
Kemer olsam ince bele sarılsam
Köle olsam pazarlarda satılsam
Yarim deyi al sinene sar beni
Abdal Pir Sultan'ım gamzeler oktur
Hezaran sinemde yaralar çoktur
Benim senden özge sevdiğim yoktur
İnanmazsan git Allah'a sor beni

22 Nisan 2019 Pazartesi

MESNEVİ OKUYUP SİGARA İÇEN MÜTESETTİR KIZLAR BENİ NEDEN SEVMEZLER ERKAN?



Hâlbuki ben bu halde bile caizim onların hançerlerine
Bu halde bile boğulmadım boğdurulmadım
Eski tüfeklerden adım geçer de dönüp bakmazlarmış
Ateş olsun almazlarmış kırmızısı uçuvermiş dudaklarına
İstemedim tek buse ne nazda ne hazda gözüm var
Medrese cesetlerine nazır masallarda yıllar önce
Sene 99 ben İstanbul acemisi yıllar önce
İnmişim trenlerden adım yakama ilikli
Mustafa Kutlu’dan çıkmışım vermişim şiirlerimi
Talebeyim ama talip değilim ne yeşile ne ala
Yalnız şiir kartalların soyundan ama toy bir ağrı
Seğirtmedim bir güzele
99
Divan yolu tarihten başını uzatmış bir kuğu yansıması
Hava sıcak terim taze
İstanbul işte önce güzel sonra güzel sonra manidar
Ulan beni buraya alırlar mı telaşıyla Çorlulu Ali’de
Ama herkes biliyor sanki şairim ya!
Ne demek efendim burası sizler için
Buyurun tabi burası beceriksiz İslamcıların hatıralarını dinlendirmesi için
Burası gökyüzünün altında no mahrem barış çubukları için
Burası postmoderne ayna tutmak için şairler kız ayarlasın için
Şööle iç geçirsinler afallatsınlar kendilerinden kaçarken şiirlere tutulanları

O zamanlar Kanuni yeni sakal bırakmıştı halk farkında
Kanım bir uykuyu köpürtüyor ya nadasa bırakmışım mısralarımı
Masalara mekik dokuyan gözlerim bir kıza bir oğlana takıldı
Masada “Üç İstanbul”  oğlak yayınları kızda nargile
Mesnevi okuyan bir kız mı bilmem
Ama benim taşrada okuyan hayallerim ezbere almış bu manzarayı
Ben sanki dokunmuşum bilmem kaç sene sonraki serencama
Özenti deme Erkan biraz daha fazlası
Nargilesiz de olur kabul ama daha da fazlası
Çorlulu olmasa da olur ama daha fazlası

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar kiminle evlenir Erkan?
Mavi Marmara’dan galip dönen İslamcılarla mı?
Sakalları yüzüne nur katmışlarla yakışıklı mı?
Risale-i nur talebeleri değil Erkan olur mu?
Bak ben severim onları da onların evliliğini de
Onların yumuşacık Müslümanlıklarında semirttikleri saadetlerini de
Ben severim onların nefes alırcasına girdikleri sevapları da
Ben elbette severim nisa taifesinin pıtır pıtır çiçek açmasını
Dindar kocalarının kollarında
Ben niye sevmeyeyim Erkan evveli çile ahiri konfor olan Müslümanlığı
Ben niye beğenmeyeyim Rumeysa Nur ve Bilal’i çocukları Taha’yı
Öyle şey mi olur Erkan niye yüzüm ekşisin İsrail’i lanet mitinglerinde
4X4’lerde Filistin bayrağı bana neden vermesin gaza sevinci
İftarda Cola Turca içen kardeşlerim yıkacak bir gün İsrail’i
Kalbim mühürlendiyse o benim iman eksikliğim
Yoksa Numan Kurtulmuş iyi adam
Sen de kızma artık Başakşehir ümmetine

Mesnevi okuyan mütesettir güzel sigara içen kızlar kime aşık olur Erkan?
Esmer yüzleri cool bakarken delikanlıların
Hayatın tam içinden fırlayan tam pratik tam yerinde
Yani şiiri kullanacağı yeri iyi bilen
Biraz monna biraz rosa yani aşkı nasıl servis edeceğini iyi bilen
Kitaplarda saklı yaralar gibiyken o kızların yüzleri
Sadra şifa şeylerden güneşin gördüğü şeylerden bahseden
Aşkı 12den vurup o yüzleri yere seren
Onlara mı onlar çok onlar adisyonlara incelikler indiren
Onlar beni daha da ben seni daha da sen yapan
Deli olmadığımızı ikna için bizlere tetik düşürten
Öğrenemedik Erkan kalbin bu işlerle alakası olmadığını
Kalbin de var yeri ve zamanı olduğunu
Kalbin zamanında 7/24 ün çok fazlalığını

Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevmez Erkan?
Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar beni neden sevemez Erkan?
Geceleri hepsi benim sevgilimken gündüzün bozgunu ne o zaman
Aşk ayrı hayat ayrıysa kaldık bu yakada o zaman
Şairlerin gerçekten varlığına kimleri ikna etsek Erkan
Bizi gömdükleri şiirlerden hortlasak da korkutsak mı o zaman
İlham denen orospuyla arayı açsak mı bir zaman
Çok yorgun bir estetiğe kurban aramak değil
İsmet Özel’i seven bir kız tanıdım Erkan
Manyak mısın oğlum bu kadarı yeter mi dersen
O kadarı çok bile gerisi bonus Erkan

Yanlış kurulmuş bir soruya aşkı ihale mi ettik Erkan?
Aşk yanlış kurulmuş bir hayalse
Soruyu siktir et o zaman



Kitap-lık, Haziran 2011
Fena shf: 18,19,20