26 Mart 2017 Pazar

PAZAR MEZARI


Kitap okumak nasıl bir şeydi? 
Kin gütmek.Nasıl bir?
Demirden cümleler nasıl bir şeydi? 
Yanan bir evde yaşamak 
Hiç bir şeye inanmamak
Hiçliğe bile
Nasıldı?

İntihar edememek?

25 Mart 2017 Cumartesi

"ben, dayı muammer, orhan aktepe bir de nurettin." mustafa kutlu



Nurettin Albayrak


Yüce dağ başından kopup gelen bir türkü gibiydi Nurettin. İnce, uzun, yakışıklı.



Yüzü tunç misali. Güneş yanığı, sarı buğday yanığı, poyraz yanığı.


Kahkaha ile güldüğünü görmedim. Tebessüm ederdi. Melûl, mahzun bakardı. Yüzünde hep o hüzün.


Derler ki Hafız Şerif Vasgirt'te (Erzincan'a bağlı bir köy. Yeni adı Işıkpınar) minareye çıkıp bir türküye asılsa şehir merkezinde duyulurmuş.


Yeşil ördek gibi daldım göllere


Sen düşürdün beni dilden dillere


Başım alıp giden gurbet illere


Ne sen beni unut ne de ben seni


Sevdiğim cemalin, güneşim, ayım


Seni seven âşık çeker ezvakın


Getir el basayım kelam-ı kadim


Ne sen beni unut ne de ben seni.


Türküyü söyleyen sanatçılar “ezvakın” kelimesini ağızlarında yuvarlıyor, ne olduğu anlaşılmıyordu. Yahu hoca şuna bir bak, dedim. Baktı. “Izdırap” imiş.


Biz Erzincan'da Erzincanlı dört arkadaş. Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


Ne çok su başı gezdik, elimizde güveç. Mürdüm eriklerinin gölgesinde oturduk. Nurettin cömertti, hizmet ehli idi. Her işe o koşardı. Tuhaf bir hatıra var şimdi aklımda. O da şu: Fırat'a balığa gitmiştik. Naci Terzi de (sonra Erzincan milletvekili oldu) vardı yanımızda. Birden bir adam bağırıp çağırmaya başladı uzağımızda. Nurettin'le ikimiz koşup yetiştik. “Kızım Fırat'a gitti” diye feryat ediyor.


Nurettin'le göz göze geldik. Anında soyunup dökündük. Kara donlar ile kanlı Fırat'a atladık. Bulanık girdapların ortasına. Yürek ister. Bir daldık yok. Nefeslendik, bir daha. Yine yok. Üçüncüde bulduk kızı. Bir ucundan ben bir ucundan o, yüzüp çıkardık kıyıya. Uzattık bir ağacın dibine. Yuttuğu suyu boşaltmak için çabaladık, nafile. 15-16 yaşlarında bir kız. Babası taş kesildi, başı önüne düştü. Yanında küçük kardeşi. Gözleri yuvalarından fırlamış. Jandarma geldi.


Bunu niçin anlattım? Nurettin böyle idi. Ölümüne arkadaş.


Erzincan Lisesi'nde benden üç devre geride imiş. Ben o yıllarda koltuğunun altında bir kitap, kenar-köşe kahvelere takılıyorum. Meğer o da koltuğunun altında kitap ile dolaşırmış.


Vasgirt'te dişbudak, söğüt gölgeleri altında sulanmış, süpürülmüş toprak kokusu, tahta masa-tahta sandalye, yanıbaşımızda çağlayarak dökülen değirmen suyu ve Selami'nin demli çayları.


Yolumuz orada kesişti.


İkimiz de türkü severdik. O hem çalar hem söylerdi.


Ne kadar çok gittik oraya


Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


Sonra ben İstanbul'a gittim. O da peşimden geldi. Sanki ağabeyime bir şey olursa yanında olayım diyordu. İstanbul'da durağımız Beyaz Saray çarşısı Enderum Kitabevi. Arkadaşlara “İşte bu Nurettin, kardaşımdır, kardaştan ileri” dedim. Hizmet, hürmet, merhametten; saygı ve sevgiden mürekkepti. Elbette benden çok, çok daha vefalı idi.


Şimdi önümde bir fotoğraf. Çemberlitaş'ta Erenler kahvesinden (Çorlulu Ali Paşa Medresesi) çıkmış, duvar dibine dizilmişiz. Ayaktakiler soldan sağa: Ali Bulaç, Nurettin, Durali Yılmaz, ben, Cumali Ünaldı, Beşir Ayvazoğlu. Oturanlar: Mustafa Uzun, Mustafa Ruhi Şirin, İsmail Kara, Muhsin Mete.


Giden gidiyor, geride solgun fotoğraflar kalıyor. Son olarak Sedef Büfe'de yemek yedik. Çıkınca sarıldık birbirimize. Şimdi gözlerim dolarak hatırlıyorum. “Elveda” demişiz birbirimize. O kendi hastalığını, ben kendi hastalığımı kucaklayıp savuştuk.


Birbirimizden habersiz; o hastaneye, ben bıçak altına yatmışız.


O gitti, ben kaldım. Mekânı cennet olsun.


Mihrican mı değdi


Gülün mü soldu


Gel ağlama garip bülbül ağlama


Felek kimi baştan başa güldürdü


Bölük bölük turna geçiyor gökyüzünden. Dualarımı onlar ile gönderiyorum. Kabri üzerinden esen yeller benden ona, ondan bana haber taşıyor. Umarım öte tarafta yine beraber oluruz.


Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


yeni şafak, 22 mart 2016

24 Mart 2017 Cuma

bir put olacakken yanlışlıkla biblo /onur ocak

3.

Abar kinim
Eşit aralıklarla dizilmiş bir boşluğa doğru
Muntazam bir obruğun duvarlarından sekerek
Varmaya çalıştığım yere ulaş
Antenlerin kıblesinden, sabit kuzeyden, ışıktan ve sesten daha uzağa
Dikkatlice bakıp görüyormuş gibi yaptığım saydam evren duvarlarına doğru abar
Onlar karanlık bir bitiş gördüler
Sen durma
İçi keskin taşlarla dolu
Daralan bir helezonun dışkıladığı o tarifsiz siyahsızlığa var
Orada kimse yok
Oturup kendi kiniyle konuşan
Kazan, kesen, bedenini katafalk olarak kullanan
Özünde müstakbel larvalar bulunduran
Hiç kimse
Orası diye bir yer yok

Başladı bir kere
Sırf bu yüzden devam etmeli
Ve bu dehşetli devam obur bir kadının öpülmüş yerlerine tekabül eder
Dostlarım! Ne kötü tat
Sürekli “onlar” diye başlayan bir çığlıkla bölünmeli bu serenat
Onlar bir kadının rahminden zehri emerek alır
Onlar bana bileğimi nasıl keseceğimi öğrettiler
Çoğunun tanrısından uzun yaşadım
Onlar toprağın altına doğru fışkıran birer gayzer
Kaçırmazlar asla cambazlık derslerini
Altındaki yerküreden düşmemeye çalışan bir dolu ahmak hepsi

Bu kadar yeter
Birisi çıkıp söylesin bunlar neden var?
Nemlendiriciler, salata çatalları, bizi Yuval’la akraba eden envanter
Bu kadar yeter
Kısık göz, sepya efekti
Gerçek olsa asla böyle güzel gülemezdi
Bu kadar yeter
İyi bir poz
Lütfen
Sonra paydos



22 Mart 2017 Çarşamba

kuşlu gazel



Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım


METİN ALTIOK


heidegger'in kulübesi

“Kara Ormanların güneyinde geniş bir yayladaki sarp yamaçta, 1150 metre yüksekliğindeki tepede küçük bir kayak kulübesi vardır. Kulübenin zemini 6'ya 7 metredir. Alçak dam 3 odanın üstünü örter: Bir tarafı mutfak olan oturma odası, yatak odası ve bir çalışma odası. Bu benim çalışma dünyamdır… Ben bile aslında hiçbir zaman manzarayı böyle inceden inceye yoklamam. Mevsimlerin büyük iniş ve çıkışlarındaki saatlik, günlük-gecelik değişimlerini seyre dalarım. Dağların ağırlığı ve kütlelerinin sertliği, çam ağaçlarının temkinli büyümesi, parlayan, çiçeklenen çayırların sade ihtişamı, uzun güz akşamlarındaki dağ deresinin şırıldaması, derin karla kaplı düzlüğün sert sadeliği, bütün bunlar -gündelik varoluş boyunca- orada yukarıda sürer gider ve peş peşe gelir ve salınır durur. Bu manzara, yine de, yapmacık anlardaki keyifli bir dalış ve yapay bir empatide değil, aksine kendi varoluşunu, sadece, Çalışmanın içerisine yerleştirdiğinde bulur. Bu Dağ gerçekliği için mekânı sadece Çalışma açar. Çalışmanın gidişi manzarada olup bitenlere gömülmüştür. Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında ve her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde, o zaman felsefenin yüksek zamanıdır. İşte o zaman, felsefenin soruları sade ve önemli olmak zorundadır. Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olamaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülmez. Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar… Şehirli sözümona bir taşra ikametiyle olsa olsa bir kez 'esinlenir.' Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir. Şimdilerde ara sıra, orada yukarıdaki çalışmam; burada aşağıdaki toplantılar, konferans yolculukları, tartışmalar ve öğretim etkinlikleri nedeniyle uzunca bir süre sekteye uğramaktadır. Ancak tekrar yukarıya çıkar çıkmaz, kulübedeki varoluşumun daha ilk saatlerinde, önceki sorgulamalarımın bütün dünyası, dahası onları bıraktığım biçimiyle ortaya çıkıyor. Kendimi sadece çalışmanın salınımı içinde bulurum ve aslında onun gizli yasasını asla bütünüyle bilemem. Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.”

heidegger'in kulübesi, dergah yay.

19 Mart 2017 Pazar

BANA ZAZACA ÖĞRET karabatak 31de

Bana Zazaca öğret bulutlara benzesin
Yaralı şarkıları alıp götürsün rüzgâr
Allah'ın karlarıyla insin de merhametin
Buğulu camlarında dinlensin hatıralar

Bana Zazaca öğret topraktan başlayarak
Sesinde çatallaşan buğdaylar kadar temiz
Sofrada sıcak ekmek bağrında kuş sesleri
Güneşte tazelenen iman gibi kalbimiz

Bana Zazaca öğret ısıtsın yağan karı
Bir şiire başlasın orada dalgın bahar
Takvimlerden bir mektup ulaşsın ellerine
Tren sesiyle dolsun yapayalnız odalar


...............................................................................

11 Mart 2017 Cumartesi

EDİP CANSEVER'E BİRİNCİ MEKTUP ve BANA BAKIP AĞLADIĞIN OLDU MU BABA? kitap-lık 190da


Dünya bir kez daha yüzümü kararttığında
Marşlarla ıskaladım zorbalığımızı


................................................

Sonsuzluk ne kadar kısaldı değil mi Edip Bey
Size böyle seslendim bunu duydum içimden
Yüksek kaldırımda birdenbire karşıma çıkan bir kasaba kahvesi gördüm
Belki onu siz de görüp geçtiniz
Belki tuşları kanamış bir piyano gibi hissettiniz kendinizi
Pera’dan Galata’ya doğru çırpınan bir üveyik hayal ettiniz
Bilmediğiniz bir dilde kar yağdı sayfalarınıza odanıza
Menekşelerin sessizce kurumasını seyrettiniz

8 Mart 2017 Çarşamba

AKILLI TELEFONUN KALBİ itibar 66da


Kimseye söylemeden ölüyor insan
Mevsimler bilmiyor geçtiklerini
Bende çay sesleri sende bir nisan
Anlıyor gözyaşının sildiklerini

Unutmak masada bir yığın yaprak
Eski bir gömleğe yağmur damlası
Unutmak Sirkeci’de uzun trenler
Unutmak bitmeyen imla hatası

Yıllar diyor adam sonra sessizlik
Sanıyor gecenin verdiklerini
O gecikmiş dua yorgun kitaplar
Yaşamak sayıyor öldüklerini

........................................

7 Mart 2017 Salı

CELTIC TRİBÜNLERİNDE FİLİSTİN BAYRAKLARI hece 243de





Bir beyaz el diledin şarkısı temiz bir yüz
Bir istasyon bir bahar menekşeli bulutlar
Boş bir evin içinde kendini arayan göz
Türkçe’nin kitabında bilmem kaç sayfa tutar

................................................

Sonrası uykusuzluk - vatan yahut sefalet
Utançla çiğnediğim o Temmuz sokakları
Yine de gülümsüyor Büyük Türk Şiiri’ne
Celtic tribünlerinde Filistin bayrakları















6 Mart 2017 Pazartesi

YÜRÜ BEHEY BULGAR DAĞI!



Yürü behey Bulgar Dağı!
Senden yüce dağ olma mı?
Sende yaylayan güzelin,
Yanakları ağ olma mı?

Bulgar Dağı iki çatal,
Arasında güller biter.
Bir yiğide bir yâr yeter,
İki seven del'olma mı?

Bulgar Dağı pare pare,
Kim'al giyer, kimi kare.
Selâm eylen nazlı yâre,
Ayrılanlar bir olma mı?

Yol üstünde iki hanlar,
Hani sana konan canlar?
Sevip sevip ayrılanlar,
Yanıp yanıp kül olma mı?

Karac'oğlan, seni gördüm,
Düşümü hayıra yordum.
Bugün güzellere sordum,
Bencileyin kul olma mı?

Karacaoğlan

5 Mart 2017 Pazar

mektup

Gelip bana aşklardan söz ediyorlar
Aşkların seçilen hatıralarından
Mektup beklemenin uzayından bakıyorlar
Kıskanmanın klasik huzurundan

Bir isim bulamadım sana
Sanatkâr bir yaz daha geçti sevgilim
Sıcaklar teorimin baş oyuncuları
Besbelli inanıyorsun bir şeyler kaldığına
Perdeyi daha kapatamadık sevgilim
Bitmemiş biyografilerin tüccar akşamına

Yazlar bitecek bana aşklardan bahsedecekler
Her şey bitmiş gibi bir kışa başlayacaklar
Bizse görmedik birbirimizi daha

Sürece inanarak sevgilim
Gelecek yaza da beraberiz
Tarihte adını arayarak bir bünyenin
Biten bir yazın teorisiyle sevgilim
"Gözlerinden amansız bir hasretle öperim"

Ahmet Güntan
İlk Kan

3 Mart 2017 Cuma

KABULLENMEYİ VE MÜMKÜN


Turgut Uyar büyük yakalı gömlekleri severdi. Sessizliği ve Türkiye'yi severdi. Disiplini, yalnızlığı ve içkiyi severdi. Kurtuluşun olmadığını şiir yazarak kabullenmeyi ve mümkün olanın bu olduğunu anlamayı severdi. Son aylarında kendini ölüme bırakmayı da sevdi.

Tanışsaydık tüm saygımla söylüyorum beni de severdi ama belli etmezdi.

28 Şubat 2017 Salı

BAKIR TASLARI VE BÜYÜK TÜRK ŞİİRİNİ AYNI ANDA DÜŞÜNMEDİKÇE



"O zaman kadınlar gizliden göğüslerini ellediler.Güçlerinden gönendiler. Bu yetti onlara." 

O zaman av bitti,shf 81

Şimdi Turgut Uyar dediğimiz zaman ağzı Türkiyenin dağları ile falan dolu bir adam düşünmedikçe, bakır tasları ve Büyük Türk Şiiri'ni aynı anda düşünmedikçe, henüz 32 yaşında iken bile kocamış bir eski adam bir bilge kişi düşünmedikçe, ayinsiz bir şaman düşünmedikçe, atlarını sadece şiirde koşabilen bir eski zaman beg'i düşünmedikçe, Türkiye yi onarır gibi yazan bir şair düşünmedikçe, 1959dan bugüne eskimeden seslenen bir türk büyüğü düşünmedikçe, tarihi ve coğrafyayı sayfalarında nabız gibi vurduran bir adam düşünmedikçe, bugünün berbat ve moloz şiirlerinin sünepeligini bu kitabın büyüklüğü ile beraber düşünmedikçe bu işler yoluna girmez.

"Ormanı bozduk"
Çünkü.


sembolistler selâm vermiyorlar.


                         



"Arkadaşlar! Direktöre haber verin, ben artık şehir mektupçuluğundan istifa edeceğim; çünkü uğradığım şeylere tahammül edecek takatim kalmadı. Rumeli şimendiferlerinden 'aleyhimizde yazdın' diye bilet vermiyorlar. ... Karşı tramvaycılar beni görür görmez 'dolmuştur' levhasını asıyor. ... Evvelden veresi emniyet ederken şimdi Viktor Tring 'tring!' para diyor. Bakkal fitili almış, zimem defteri koltuğunda beni arıyor. ... Sucu, bulsa bir yudum boğacak. Ekmekçi tayını kesti. Sembolistler selâm vermiyorlar. ... Külhanbeyleri yolda rastgelince 'Adam aman zarım vay/Ne attımsa hepyek geldi bugün kırık zarım vay/Çok söyleme geçiyor gazeteye yazarım vay' diye mâni okuyorlar. Alınsam, marizleyecekler. ... Şehir mektubu yazacağım diye sürüm sürüm sürünüyorum; insaf edin, ben bu kadar şeye nasıl tahammül edeyim? ... Ben artık sabırdan yana sıfırı tükettim. ..."

[Ahmed Rasim, "Şehir Mektupları", s.453-6 /144. mektup]

25 Şubat 2017 Cumartesi

katil kim? / senem gezeroğlu





“İnsanın en büyük kişisel sorunu,
ölümü özünün kaybı olarak görmek.
Unutmak, yaşamın içinde yer alan
bir tür ölümdür zaten.”
(Milan Kundera)




Herhangi bir haziran ayının, herhangi bir cuma günü, herhangi bir akşam vakti, 14 yaşındaki ortaokul öğrencisi A.B. kendi evinde, kendi odasında, kendi yatağında ama başkalarının dünyasında ölü olarak bulunur. Filmi geriye saralım. Başkalarının dünyasında ölü bulunan A.B. kendini, kendi dünyasında öldüremeyecek kadar başkalarına bağlı bir genç kızdır. Bağımlıdır kısaca. Öyle eroin filan değil daha beteri, hayal bağımlısı. Günün belirsiz saatlerinde aşırı dozda hayal kurmadan duramaz mesela. Ama bu devirde hayal kurmak senin neyinedir. Bu cümle A.B.’nin iç sesidir. Ölmeden evvel içinden çok kere seslenmiştir: “sanki uzaya gidiiim diyorum, alt tarafı kafe açmak istiyorum ya, annemin adını verdiğim bi kafem olsun istiyorum, çok şey mi istiyorum” kabilinden cümlelerle kendi kendine içlenmiştir. Ancak bu gibi çıkışlar doktor olmasını isteyen babasına ve öğretmen olmasını isteyen üvey annesine pek de işlememiştir. Her şeye rağmen düzen işlemiştir. Sistem bunu gerektirir. A.B. sistemin uşağı olacağına kendi işinin efendisi olmak istemekte; başkalarının dünyalarından, arzularından, baskılarından kaçmak için kendini kek-pasta-börek yapımına vermektedir. Her akşam zamanının büyük dilimini mutfakta geçirir; değişik lezzetler ve sunumlar dener, tatlı tuzlu kurabiler pişirir, öz annesiyle yıllar önce beraber yaptıkları rengârenk pastaları hatırlar, hatırladıkça ağlar, Kadıköy’de annesinin evine yakın bir yerde kafeterya açma planı yapar, adını ceylan koyar, annesinin adı Ceylan’dır. Bu detay önemli midir, çok da değildir. Ama A.B. detaylarla süslediği pastalarının fotoğrafını çekip instagrama atar, annesini etiketler. Öz annesi sandığınız gibi ölmemiştir, sanmadığınız gibi de ölmemiştir, hasılı ölmemiştir, hayatın tam içindedir. Yeni evinde, yeni çocuğuyla, yeni bir dünyanın derdindedir. İkinci evliliğinden olan taze çocuğuyla uğraşırken A.B.’nin kurduğu bayat hayallerle çok da ilgilenebilecek durumda değildir ama olsun, bilse bile yeterlidir. A.B. böyle zamanlarda kendi içinden başkasının dışına doğru hayata kızar, küser, küfreder. Çantasına üzeri küfürlerle dolu ama “lanet olası sistem” diye çevirdiği tuhaf rozetlerden takar. Anlaşıldığı üzere İngilizcesi kötüdür. Edebiyatı da. Öğretmeni “Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak gerekir” sözünü açıklayan bir kompozisyon yazmasını istediğinde efendi ve uşak kelimelerini kullanarak kendini, şekerden yapılmış kocaman pastanesinde çalışan pembe kuşaklı uşakların efendisi ve tabii ki biricik prensesi olarak anlatır. O sistemin uşağı olmayacaktır, o kendi sistemini kuracak, kendi dünyasında mutlu yaşayacaktır. Bu düşlerin etkisiyle A.B. yazısında bir dağ başını, ceylanların su içtiği pınarı, pınarın yanı başında çikolatalarla, şekerlerle süslenmiş kulübeye benzer kafeteryasını anlatır. Akabinde hiçbir noktalama işaretini yerinde kullanmadığından ve makale yerine masal yazdığından bir kere daha sıfır alır. O günün akşamında, yaptığı kurabiyelerin resmini çekerek ve #sizhiç #hayallerinizden #sıfıraldınızmı #benbikerealdım #köroldum diyerek instagramda paylaşır. Annesi görmez. A.B. bahsi geçen dönemin sonunda karnesine düşen kırıklardan daha çok kırılarak bir avuç dolusu hapla intihar eder. Haplar rengârenktir. Bu detay gereksizdir ama olsun, bazı gereksiz detaylar öykünün çatısı için önemlidir. Başkalarının çatısından atlayan ama kendi içine düşen A.B. bir kere daha müfredata aykırı düşerek boğulur. Bir ceylan böyle vurulur.

A: Teşbihte hata vardır
B: Hüsn-i talil (tahlil de olabilir)

Soru: “Ne zaman seni düşünsem bir ceylan su içmeye iner” dizesinde aşağıdaki söz sanatlarından hangisi vardır? (Aşağıdakiler yukarıdadır)

Herhangi bir mart ayının, herhangi bir pazar günü, herhangi bir akşam vakti, 18 yaşındaki lise son sınıf öğrencisi B.C. kendi evinde, kendi damında, kendi çatısında ama başkalarının dünyasında ölü olarak bulunur. Filmi geriye saralım. Başkalarının dünyasında ölü bulunan B.C. üniversite sınavlarına hazırlanan genç bir erkektir. Amcasının yanında kalmakta, kendini ara sıra sığıntı gibi hissetse de aynı zamanda bir yadigâr olduğunu da unutmamaktadır. Polis olan babası, yine polis olan amcasıyla birlikte doğu görevini bitirmek üzereyken PKK denen terör örgütünün karakola saldırısı sonucu şehit düşmüştür. Amcasının kollarında can veren babasının son sözleri ise “Oğlum sana emanet, okut, bizim gibi polis…” olmuştur. Olsun mu olmasın mı diye günlerce düşünen, kaderin bir kelimeye getirilen olumsuzluk ekiyle değişebileceğine ve sözün gücüne iman eden amcası, rahmetli polisliği severdi hem şehitlik az şey mi diyerekten yemez, içmez, gezmez, ağlamaz, gülmez sırf bu son istek uğruna yeğenini okutur. B.C. de hem bu vasiyetin hem de bu vaziyetin altında gün be gün ezilerek ama babasının meşalesini devralacak olmanın ümidiyle emek vererek, meşale yerine kalemleri kemirerek, kendini soru bankasına havale ederek, yer yer havale geçirerek, asla ölmeyerek ama zaman zaman şıklara gömülerek, test çözerek, çözülerek, düğümlenerek, eğilerek, bükülerek, büzülerek ders çalışır. Güvercin besler arada. Evlerinin çatı katında. Uçurur. Uçakları güvercinlerle vurur. Yerin yedi kat üstünde değil göğün yedi kat dibinde durur da ne zaman bir uçak geçse yıllar önceki o saldırıyı, o andan sonra havalanan toz bulutlarını, bulutların arasından bölgeye akın eden F-16’ları hatırlayıp tam kalbinden değil tam beyninden vurulur. Hatırlamak beyninden vurulmuşa dönmenin ve beyninden vuruldukça ölmemenin bir diğer adıdır çünkü. Ama B.C. sırf bu acıyı bir daha yaşamamak için, babasının son isteğini yerine getirmek için, damarlarında deli gibi özgürlük ve intikam dolaştığı için, hiç kimseye ve hiçbir sisteme uşaklık yapamayacağı için ve hatta onları da bambaşka güçlerin uşağı gördüğü için, bayrağını vatanın her köşesinde dalgalandırabilmek için. Dalgalanmak ve kanatlanmak için YGS’ye ihtiyacı olmadığını bilse de, o engeli de aşabileceğine inandığı için, için için, içten içe, gündüz gece, her saniye polis olma düşleri kurar. Böyle düşler kurar ama düş kurmak senin neyinedir. Bu cümle B.C.’nin iç sesidir. Ama o, iç sesine kulak asmadan çalışır, çok çalışır, deli gibi çalışır, uşak olmamak için çalışır, uçaklar vurmasın diye çalışır. Sonra bir Pazar günü, heyecandan adını bile unutan B.C.’nin kalbine ÖSYM’nin verdiği rengârenk şekerler saplanır. Bu detay gereksizdir ama olsun, bazı gereksiz detaylar öykünün çatısı için önemlidir. Sınav boyunca soru gibi değil boru gibi tam seksen tane F-16’ya maruz kalan B.C. o günün akşamında, çatı katında, güvercinlerinin yanı başında, babasının vasiyetini defalarca hatırlayıp defalarca beyninden vurulmuşa döner de amcasının silahını tam beynine dayayarak intihar eder. Bir kuş böyle vurulur.

Soru: Yukarıdakilerin hangisinde kuşların sindirim sitemiyle ilgili verilen bilgilerden biri yanlıştır? (Yukarıdakiler soldadır)

B: Ah beni vursalar bir kuş yerine                 
C: Kloak, idrarla dışkının birlikte dışarı atıldığı bir açıklığın adıdır.

Herhangi bir ağustos ayının, herhangi bir pazartesi günü, herhangi bir akşam vakti, 28 yaşındaki C.D. kendi evinde, kendi apartmanında, kendi boşluğunda ama başkalarının dünyasında ölü olarak bulunur. Filmi geriye saralım. Başkalarının dünyasında ölü bulunan C.D. dört yıl önce bir eğitim fakültesinin matematik bölümünden mezun olmuş ama bir türlü atanamamış genç bir adamdır. Değişen sistemler, atama kriterleri ve tarihleri, kopyalar, skandallar, sıralamalar, standart sapmalar, yoldan sapmalar ve birtakım saçmalıklar derken her atama dönemini başarıyla kaçırmış; buna rağmen yılmamış, yıkılmamış, kendini davasına ve sevdasına adamış bir öğretmen adayıdır. Davasına göre o, farklı bir öğretmen olacak, ideallerini yaşatacak, sınıfını hayallerle donatacak, asla ama asla bu maddeleşmiş sistemin uşağı olmayacaktır. Çünkü sistemin kendisi de bir uşaktır ve C.D. uşağa uşaklık yapamayacak kadar onurlu bir adamdır. Bu onurla apartmanın maddi durumu iyi olmayan ama kalbi durumuyla tüm insanlığa fark atan çocuklarına ders vermekte; zaman zaman da köklü, üslü, örüntülü ifadelerin arasına gerçek ve reel bir nişan koyup nişanlısını düşünmektedir. Onunla evleneceği günü, kır düğününü, binecekleri atın tüyünü, tüyün bile yükünü düşlemektedir. Düşlemektedir de bu şartlarda düş kurmak senin neyinedir. Bu cümle C.D.’nin iç sesidir. Ama gerek içte gerekse dışta duyulan tüm sesler seferber olmuş, C.D.’nin nasıl bir hayat yaşaması gerektiği üzerine kafa yormuştur. Eve gelen hanım teyzelerden, sokakta karşılaşılan amcalara, dayılara, abilere ve türevlerine varasıya dek herkes “Senin de yaşın geldi, ufukta düğün yok mu, bi atanaydın gerisi kolay tabii, ee bu sene KPSS de kolaymış, alımlar çokmuş, otuz bin diyolardı ya haberlerde, senin puanın kaçtı, her yıl bi sürü adam alıyolar ya canım, çalışmıyon mu sen, ne barajı, ne branşı, ne sıralaması, hımmm hayırlısı canım, nasip tabii, kısmet bu işler” cinsinden ifadelerle C.D.’nin içinde coşan atlara, içine koşan atlara, şahlanarak kalbi atan ama puanı tutmayan atlara kurşun sıkarlar. Atanamayan değil başkaları tarafından atanmayan atları urganlarla, halatlarla, atları yine atlarla boğarlar. C.D. mahallenin baskısını askıya alır, sabreder. Toplumun ve sistemin uşağı olmamak için sebat eder. İçine atar ama kafasından atamaz, zira kafası atsa, sisteme kafa tutsa bu sefer sistem onu atamaz. Öğretmen olarak. Süreç öyle işler. Atamaların olduğu akşam C.D. çoktan seçmeli bir hayatın apartman boşluğundaki demir askısına takılarak hiç yoktan düşmeli bir iple kendi içine düşer. İp rengârenktir. Bu detay gereksizdir ama olsun, bazı gereksiz detaylar öykünün çatısı için önemlidir. Çatıdan apartman boşluğuna kaçan bir topla, hem de ders verdiği çocuklardan birinin çığlığıyla fark edilen C.D. yelelerinden asılmış bir problem gibi kara duvarda durur. Bir at böyle vurulur.

Soru: Çocukluğunda at çiftliğinde oynarken bir atın tekmelemesi sonucu ayağı kırılan kişinin büyüyünce bütün tüylü hayvanlardan korkması klasik koşullanmada hangi ilke ile açıklanır? (Şıklar her yerde olabilir ki bu da çok şıktır)

C: Ayırt etme
D: Genelleme ya da Allah topunuzun belasını versin

Yılın bazı aylarında, bazı sınavlar sonrasında, Türkiye’de pek şık ve rengârenk ölümler olur. Unutulur. Başkalarının dünyasında yaşamaya devam edenler ise gömülmeden yaşayan azınlıklı çoğunluktur. Onlar her sınav döneminde, toplum içinde ama kendilerinin dışında dönen bir sistemin dişlisinde A.B.C.D.E serisinde, seri hâlde unutulur. Unutmak da bir tür ölümdür. Kimi kendini kimi başkasını öldürür. Ve bu seri cinayetler öyle aleni işlenir ki kimse merak edip de sormaz: Peki katil kim?
E: Uşak.


itibar 64, ocak 2106



22 Şubat 2017 Çarşamba

sinbad’ı sevmek , Ahmet Murat


bir halk kahramanı değilsin, bir öğrenci lideri
değilsin bilginlerin övüncü ve şairler prensi
olmadın yedi deniz boyunca gezsen de
balıkbilimde ve coğrafyada ileri

kahramanca değil arap kılıcın belki çapkınca
biçerken bir su canavarını verevine
ne gözü yaşlı kadınlar terk ettin limanlarda
ne de bir münazara bıraktın ilm-i burhan üstüne geride

baharat kokuları alsa da dinleyenler seni
bir edip değildin anarken Seylan’ı, Serendib’i
sakalından hiç kan damladı hiç gülyağı
gelsin diye beklemedi orduların zarif yelkenli gemini

neyi aradın kim bilebilir gençliğine ziynet
hangi çağrıyı gövertti içinde kısa olgunluk çağın
yüzeyseldi duyuşun, anılarla baş edişin
yüce bir sebep aramadım yine de seni sevmeye


20 Şubat 2017 Pazartesi

çevengur'dan bir nüsha

                                  

  Eski taşra şehirleri viran ormanlıklarla bitişiktir. İnsanlar tabiatın içinden çıktıkları gibi yaşamaya gelirler buralara. İşte keskin gözleri ve insanın içini burkacak denli bitap yüzüyle bir adam çıkagelmişti böyle bir yere; her şeyi onarıp donatma becerisine sahipti, oysa kendi hayatını donatısız yaşıyordu. Tavadan çalar saate kadar her tür alet bu adamın elinden muhakkak geçmişti.
  Kunduraya yeni taban çakmaya da, kurt saçması(1) dökmeye de, eskinin köy panayırlarında satılmak üzere sahte madalya basmaya da hayır demezdi. Kendisine ise hiçbir zaman hiçbir şey yapmamıştı – ne bir aile, ne bir ev. Yazları tabiatın içinde yaşayıp giderdi, aletlerini bir çuvala kor, çuvalı da yastık yapardı – yumuşak olsun diye değil, alet emniyette olsun diye. Erken sabah güneşinden korunsun diye gözlerinin üzerine dulavratotu koyardı akşamdan. Kışları ise, yazın kazandığından artanlarla geçinir, geceleri kilise çanını çalar ve böylece dairesini kiraladığı kilise bekçisiyle hesaplaşmış olurdu. Çeşitli aletler dışında hiçbir şey fazlaca ilgisini çekmezdi – ne insanlar, ne tabiat. Bu yüzden insanlara ve tarlalara kayıtsız bir şefkatle, çıkarlarına kastetmeden yaklaşırdı. Kış akşamları bazen gereksiz eşyalar da yapardı: telden kuleler, sacdan gemiler, kâğıttan zeplinler ve benzerleri, sırf kendi zevki için. Tesadüfen gelen bir siparişi geciktirdiği de olurdu sıkça; örneğin yeni çember geçirmesi için bir fıçı getirirlerdi, o ise, kurulmaksızın, sırf dünyanın dönmesi sayesinde çalışacağını düşündüğü ahşap bir saat yapmakla uğraşırdı.
  Kilise bekçisi böyle bedava işlerden hoşlanmıyordu.
  “Yaşlılığında dilenmen gerekecek, Zahar Palıç!(2) Fıçı kaç gün oldu bekliyor, sense kim bilir ne demeye tahta parçasıyla toprağı kurcalıyorsun.”
  Zahar Pavloviç susuyordu: Orman sakinleri için ormanın gürültüsü neyse, kendisi için de insan sözü oydu – duymazdı onu. Bekçi dalgasını geçiyor ve izlemeyi sürdürüyordu; ayinlerin sıklığından ötürü tanrı inancını yitirmişti, ama Zahar Pavloviç’in başaramayacağını kesin olarak biliyordu: İnsanlar ta ne zamandır yaşıyorlardı dünyada, icat etmedikleri bir şey kalmamıştı. Zahar Pavloviç ise aksine inanıyordu: El değmemiş bir hammadde kaldığı sürece insanlar hiç de her şeyi icat etmiş sayılmazlardı.
  Her beş yılda bir kıtlık nedeniyle köyün yarısı madenlere ve şehirlere göçer, yarısı ise ormanlara dadanırdı. Orman açıklıklarında yağışsız senelerde bile iyi ot, sebze ve tahıl yetiştiği eskiden beri bilinirdi. Nüfusun köyde kalan yarısı, açgözlü seyyahların yeşilliği bir çırpıda yağmalamasını önlemek için bu açıklıklara saldırırdı. Gel gör ki bu kez kuraklık bir sonraki yıl da tekrar etmişti. Köylüler damlarını kapayıp iki kol halinde anayola düzülmüştü; kollardan biri dilencilik etmek için Kiev’e, diğeri geçici işler bulmak için Lugansk’a yollanmıştı. Kimileri ise ormana ve yabani ot bürümüş hendeklere dönüp çiğ ot, kil ve kabuk yemeye başlamış, vahşileşmişti. Gidenlerin neredeyse hepsi yetişkinlerdi, çocuklar kendiliklerinden ölmüş ya da dilenmek üzere dağılmışlardı. Emzikli anneler memedeki çocukları doyurasıya emzirmeyip yavaş yavaş dermandan kesiyordu.
  İhtiyar bir kadın vardı, İgnatyevna, küçüklerin açlığına bir çare biliyordu: Onun verdiği mantar suyuna banılmış tatlı otu yiyen çocuklar, dudaklarında kuru köpük, huzur içinde susuyorlardı. Anne, çocuğunu yaşlanmış, kırışık alnından öpüyor ve fısıldıyordu:
  “İşte çilen doldu yavrucuğum. Şükürler olsun sana Tanrım!”
  İgnatyevna da oracıkta dikiliyordu:
“Öbür dünyada şimdi yavrucak: Şuna baksana canlıdan da rahat yatıyor, cennette gümüşi rüzgârları dinliyordur…”
  Anne, çocuğunu hayran hayran izliyor, kederli yazgısının çözüldüğüne inanıyordu.
  “Al eski eteğim senin olsun, İgnatyevna, verecek başka şeyim yok. Sağ olasın.”
  İgnatyevna eteği ışığa tutuyor ve şöyle diyordu:
  “Ağla sen biraz, Mitrevna: Ağlaman icap eder. Ama eteğin pek eski püskü; bir mendilceğiz ekleyivereydin ya da ütüceğizini armağan edeydin yanında…”
  Zahar Pavloviç köyde yalnız kalmış, insansızlık hoşuna gitmişti. Fakat daha çok ormanda, topraktan bir damda yersiz yurtsuz bir köylüyle birlikte yaşıyordu; bu adamın, faydalarını önceden öğrendiği otları kaynatıp içiyorlardı.
Zahar Pavloviç açlığını unutmak için her an çalışıyordu, eskiden metalden yaptığı şeylerin aynılarını ahşaptan yapmaya alışmıştı. Yersiz yurtsuz ise ömrü boyunca bir şey yapmış değildi, şimdi artık hiç yapmazdı. Elli yaşına kadar çevresinde neyin nasıl olduğunu izlemekle yetinmiş, bu genel kargaşadan nihayetinde doğacak şeyi beklemişti. Dünyanın sakinleşip aydınlanmasının ardından hemen harekete geçebilirdi; hayatın müptelası sayılmazdı, ne bir kadınla evliliğe, ne topluma faydalı herhangi bir amele gitmişti eli. Doğduğunda bir şaşırmış ve ihtiyarlayana dek de öylece yaşayıp gitmişti, genç görünümlü yüzünde mavi gözleriyle. Zahar Pavloviç’in meşeden tava yaptığını gördüğünde hayret etmişti, zira bu tavada nasılsa hiçbir şey kızartılamazdı. Oysaki Zahar Pavloviç ahşap tavaya su dökmüş, kısık ateşte kaynamasını sağlamış, tava da yanmamıştı. Yersiz yurtsuz şaşkınlıktan donakalmıştı:
“Muazzam bir iş. Gel de her şeyi öğren öğrenebilirsen, a kardeş!..”
  Herkesçe malum olan sarsıcı gizler elini kolunu çözüveriyordu böyle yersiz yurtsuzun. Bir kere olsun kimse bu adama olayların basitliğini açıklamamıştı; belki de kendisi büsbütün kalın kafalıydı. Tevekkeli değil Zahar Pavloviç kendisine rüzgârın neden yerinde durmayıp estiğini açıklamaya çalıştığında yersiz yurtsuz daha da şaşırmış, rüzgârın kendisini gayet net hissedebilmesine rağmen hiçbir şey anlamamıştı.
  “Hadi canım? Ne diyorsun sen! Demek güneş kızıyor da ondan ha? Hoş şey vallahi!..”
  Zahar Pavloviç güneşin kızmasının hoş ya da nahoş bir şey olmadığını, anca ısının arttığını açıklamıştı ona.
  “Isı ha?!” demişti yersiz yurtsuz, şaşkın. “Cadıya bak sen cadıya!”
  Yersiz yurtsuzun şaşkınlığı bir nesneden diğerine atlayıp duruyordu, oysa bilincinde dönüşen bir şey yoktu. Akıl yerine güven dolu bir saygıyla yaşıyordu.
  Zahar Pavloviç yaz boyunca bildiği tüm eşyaların ahşaplarını yaptı. Taş dam ve bitişiğindeki arazi, Zahar Pavloviç’in teknik sanatının ürünleriyle donandı: tarım aletleri, makineler, araç gereç, gündelik ıvır zıvır – hepsi de olduğu gibi tahtadan. İçlerinde tabiatı tekrarlayan tek bir nesne dahi olmaması tuhaftı: ne bir at, ne bir kabak, ne de başka bir şey.
  Ağustosta yersiz yurtsuz gölgeye çekildi, karınüstü yattı ve şöyle dedi:
  “Zahar Pavloviç, ben ölüyorum, dün bir kertenkele yediydim… Sana iki mantar getirmiştim, kendime de kertenkeleyi kızartmıştım. Yukarılarıma biraz dulavratotu salla hele – rüzgârı seviyorum.”
  Zahar Pavloviç dulavratotunu salladı, su getirdi ve ölmekte olan adama içirdi.
  “Ölmeyeceksin ki. Sana öyle geliyor.”
  “Öleceğim, vallahi de öleceğim Zahar Pavlıç.” Yalan söylemeye korkuyordu yersiz yurtsuz. “İçim hiçbir şeyi tutmuyor, bir solucan yaşıyor orada, tekmil kanımı içti…”
  Yersiz yurtsuz sırtüstü döndü:
  “Ne dersin, korkayım mı, korkmayayım mı?”
  “Korkma,” diye yanıtladı Zahar Pavloviç. “Ben kendim de şuracıkta ölürdüm ama bilirsin ya, insan habire başka başka aletler yapmakla uğraşınca…”
  Yersiz yurtsuz bu merhamete sevinmişti; akşama doğru korkusuzca öldü. Zahar Pavloviç o sırada dereye yıkanmaya inmişti, döndüğünde yersiz yurtsuzu cansız buldu, kendi yeşil kusmuğuyla boğulmuştu. Kusmuk katı ve kuruydu, ağzının çevresine hamur gibi yayılmıştı, içinde ise beyaz, küçük kalibreli kurtlar faaliyet gösteriyordu.
  Geceleyin Zahar Pavloviç uyandı ve yağmuru dinledi: Nisan ayından beri yağan ikinci yağmurdu bu. “Yersiz yurtsuz görse nasıl da şaşırırdı,” diye düşündü. Oysaki yersiz yurtsuz gökten dümdüz inen akıntının karanlığında tek başına yatıyor ve sessizce şişiyordu.
  Uykulu, rüzgârsız yağmurun arasından boğuk ve üzgün bir sesin şarkısı işitildi; o kadar uzaktan geliyordu ki ses, herhalde şarkının söylendiği yerde yağmur yağmıyordu ve gündüzdü. Zahar Pavloviç yersiz yurtsuzu da, yağmuru da, açlığı da hemen unutup ayağa kalktı. Uzaklarda uğuldayan bir makineydi bu, canlı, çalışan bir lokomotif. Zahar Pavloviç dışarı çıktı, huzurlu bir yaşam ve dünyanın enginliği üzerine şarkısını söyleyen sıcak yağmurun ıslaklığında dikildi. Yağmurun şefkatiyle sarmalanmış karanlık ağaçlar yayılmış uyukluyorlardı; o kadar mutluydular ki, mayışıyor, rüzgâr hiç esmediği halde dallarını oynatıyorlardı.
  Zahar Pavloviç tabiatın hazzını fark etmedi, onu heyecanlandıran tanımadığı suskun lokomotifti. Tekrar yatarken ise şöyle düşündü: Yağmur – o bile faaliyet gösteriyor, bense uyuyorum ve boş yere saklanıyorum ormanda. Yersiz yurtsuz öldü işte, ben de öleceğim; o ömrü hayatında tek bir ürün vermiş değildi – habire bakınıyor, ayak uydurmaya çalışıyor, her şeye şaşırıyor ve her basitlikte hayrete şayan bir iş görüyordu. Bir şeye faydasının dokunduğu görülmemişti; ancak mantar koparmasını bilirdi, onu da zor bulurdu. Tabiatın hiçbir şeyini zedelemeden de ölüp gitti işte.
  Sabahleyin güneş gökte kocamandı ve orman gür sesiyle şarkı söylüyor, sabah rüzgârını iç yapraklarına sızdırıyordu. Zahar Pavloviç, sabahın kendisinden ziyade işçi değişimini fark etti: Yağmur toprakta uyumuş, yerini güneşe bırakmıştı; sonra güneşten telaşlı bir rüzgâr havalanmış, ağaçlar karman çorman olmuş, ot ve çalılar mırıldanmaya başlamıştı; gıdıklayıcı sıcağın uyandırdığı yağmur, yorgunluğunu çıkaramadan tekrar ayaklanmıştı, bedenini bulutlarda bir araya getiriyordu.
  Zahar Pavloviç ahşap aletlerini –sığdırabildiği kadarını– çuvalına koydu ve kadınların mantar patikasını takip ederek uzağa gitti. Yersiz yurtsuza bakmadı, ölüler alımsızdır zira. Ama Zahar Pavloviç’ in tanıdığı Mutevolu bir balıkçı vardı ki, önüne gelene ölümü sorar, merakından dertlenirdi; bu balıkçı her şeyden çok balığı severdi, yiyecek olarak değil de, ölümün sırrını şüphesiz bilen özel bir varlık olarak. Zahar Pavloviç’e ölü balıkların gözlerini gösterir ve şöyle derdi: “Bak – akıl deryası. Balık yaşamla ölüm arasında durur, o yüzden hem dilsizdir, hem de bakışı ifadesiz; bir danayı al misal, o bile düşünür, ama balık düşünmez – o her şeyi zaten bilir.” Seneler boyu gölü seyreyleyen balıkçı hep aynı şeyi düşünmüştü: ölümün ilginçliğini. Zahar Pavloviç onu caydırmaya çalışırdı: “Yok orada özel bir şey, daracık bir yer işte.” Bir sene sonra balıkçı dayanamadı ve kayıktan göle atladı, yanlışlıkla yüzmeye kalkışmayayım diye ayaklarını da iple bağlamıştı. Gizliden gizliye ölüme hiç inanmıyordu aslında, asıl istediği orada ne olduğunu görmek için şöyle bir bakıvermekti: Kim bilir belki köyde ya da göl kıyısında yaşamaktan çok daha eğlenceliydi; ölümü, gökyüzünün altındaki bir komşu vilayet gibi düşünüyordu, serin suyun dibindeki bir yer – ve meylediyordu ona. Ölümde yaşayıp da sonra geri dönme niyetini dinleyen kimi köylüler balıkçıyı caydırmaya çabalamışlardı, ama destekleyicileri de vardı: “Eh, denemekten zarar gelmez, Mitriy İvanoviç. Dene bakalım, sonra bize de anlatırsın.” Dmitriy İvanoviç denedi: Üç gün sonra çıkardılar onu gölden ve köy mezarlığındaki çitin yanına gömdüler.
  Şimdi Zahar Pavloviç mezarlığın önünden geçiyor, haç kalabalığı arasında balıkçının mezarını arıyordu. Balıkçının mezarında haç yoktu: Hiçbir yüreği üzmemişti ölümü, hiçbir dudak onu anmıyordu, çünkü o bir illetten değil, meraklı aklı yüzünden ölmüştü. Balıkçı geride bir eş de bırakmamıştı – duldu, küçük bir oğlu vardı, yabancıların yanında kalıyordu. Zahar Pavloviç cenazeye gelmiş, çocuğu da elinden tutup götürmüştü; nasıl da şefkatli, aklı başında bir çocuktu, annesine mi çekmiş babasına mı bilinmez. Şimdi neredeydi acaba bu çocuk? Herhalde bu açlık yıllarında ilk ölen o olmuştu, tamamen öksüzdü ne de olsa. Babasının tabutunun ardından acısız ve terbiyeli yürümüştü.
  “Zahar Amca, babam mahsus mu böyle yattı?”
“Mahsus değil, Saş,(3) aptallığından. Seni zarara sokmuş oldu şimdi. Bir daha uzun süre balık tutması gerekmeyecek.”
“Teyzeler ne diye ağlıyorlar peki?”
“Çünkü numaracılar!”
Notlar
(1) İnsan için öldürücü bir tür saçma. –ç.n. Yukarı
(2) Kahramanın baba adı Pavloviç’tir, roman boyunca değişik kahramanlarca farklı şekillerde telaffuz edilecektir. –ç.n. Yukarı
(3) Saşa ismi Aleksandr isminin kısaltılmışıdır. Saş, Saşa’nın daha kısa söylenmiş halidir. Bazı yerlerde Saşka kullanımını göreceğiz (Proşka’nın dilinden), biraz küçümseyici bir kullanımdır. –ç.n. Yukarı

andrey platonov