20 Mart 2019 Çarşamba

vatan , mustafa kutlu






Ömrümü "Vatan-millet-Sakarya" diyerek, bazılarının müstehzi tebessümleri arasında geçirdim. Hâlâ aynı yerdeyim. (Bazıları "bıraktığımız yerde otluyorsun" diyebilir. Canları sağolsun). Bu yazıyı bir ömrü uğruna tükettiğim "vatan" ne imiş acaba sorusuna cevap olur diye yazıyorum. Vatan elbette belirli anlaşmalar çerçevesinde çizilen sınırlar içinde kalan toprak parçasından ibaret değil. Bu sınırlar resmiyet ifade eder, tarih içinde çeşitli sebeplerle değişir. Ama mesela Kızılırmak değişmez (İklimler değişiyor evladım, o da değişir diyenler olacak. Olsun bekleriz biz. Sabırlıyız.) Vatan efsaneler, masallar, destanlardır. (İşte bir yerinden başladım). Nene Hatun, Deli Dumrul, Köroğlu''dur. Vatan coğrafyadır. (Bunu kavramak zor) Yani Ağrı Dağı, Toroslar, Ilgaz, Seyhan, Van Gölü, Tortum Şelalesi, Anzer Yaylası, Göcek, Tosya, Ermenek, Çukurova, İstanbul Boğazı, Uludağ, Palandöken say babam say; yayladır-ormandır-ovadır-çaydır-pınardır. Bir ucu Vardar Ovası''nda, bir ucu Halep Çarşısı''ndadır. Vatan Dadaş''tır, Gaggoş''tur, Efe''dir; yiğitlik vurmakla-ağalık vermekledir.
Vatan Mevlittir, Itrî''nin Tekbiri''dir, Ezan''dır, minare ve kubbedir, sebildir. Vatan ilahidir, türküdür. Bir ucu Yemen''de bir ucu Estergon''dadır. Vatan Kur''an''dır, namazdır, Cuma''dır, secdedir, duadır. Vatan sürülen topraktır, taze topraktan çıkan buğudur. Tıpkı fırından çıkan Vakfıkebir ekmeğinin buğusu gibidir. Vatan Diyarbakır karpuzu, otlu peynir, Pervari balı, Antep baklavası, Tatar böreği, Selanik gevreği, Arapaşı, Çerkez Tavuğu, Babukko''dur.
Vatan kültür değildir, sadece dil, sadece müzik, sadece halk oyunu, sadece din, sadece bayrak, sadece sadaka taşı, sadece vergi, sadece milli gelir değildir. Vatan kişinin karnının doyduğu yer de olabilir, gözyaşının aktığı yer de.
Bu sebeple Çanakkale Şehitleri, Sarıkamış, Sakarya, Mohaç, Niğbolu, İstanbul''un fethi, İstiklal Savaşı ve İstiklal Marşı vatandır. Vatanın tapusu şehitlerin mezar taşlarıdır.
Vatan sevmektir, benimsemektir, önemsemektir. Vatan mevcudun mânasıdır. Vatan ecdadın mirasıdır. Vatan nutuk değil vasiyettir. Hem vasiyet hem nasihattır. Vatan verilmiş sözdür. Söz namustur. Namusun ne olduğunu namussuzlardan başka herkes bilir.
Vatan Yunus''tur. Yunus Emre''dir, neden, çünkü vatan onun yokluğunda yerine koyacak bir şey bulamamaktır. Vatan dayanışma, paylaşma, adalet, şefkat, merhamet ve fazilettir. Vatana gösterilecek muamele hürmet-hizmet ve merhamettir. Vatan ahlaktır. Vatan tevazu ve kahramanlıktır.
Vatan Selimiye''dir, Hacı Ârif Bey''dir, Mevlana''dır. Vatan "bana ne" diyemeyeceğiniz bir şeydir. Vatan bu dünyada âhıret için çalışılacak bir imtihan mekanıdır. Vatan kitaplar, kütüphaneler, âlimler, şeyhler, tekkeler, üniversiteler, taş-toprak-ağaç-kuş ve uçsuz bucaksız bozkırdır. Bozkırda esen rüzgârdır. Kangal iti, sürü, çoban ve kavaldır. Vatan Nemrut''ta batan güneş, İshakpaşa Sarayı''na dolan gün ışığıdır. Vatan Ayasofya, Hacı Bayram, Ak Şemseddin, Eyüp Sultan ve Hacı Bektaş''tır.
Vatan davul-zurnadır.
Vatan baş-bar, halay ve toprağa vurulan dizin izidir.
Vatan sadece kültür, sadece inanç, sadece hatıra, sadece ortak çıkar, sadece ülkü birliği falan değildir.
Vatan kandır. Gözün bebeğidir. Ayaktaki ferdir. Vatan genetik, botanik, fizik, kimya vb. gibidir. Ancak ölçüye tartıya gelmediği için sadece bunlarla belirlenemez. Vatan aynı anda hem maddî hem manevî bir varlıktır. Akıl ile kavraması zor, kalp ile sevilmesi kolaydır.
Başını secdeye koyduğun yerde hür ve müstakil olmaktır. Namazda makam, mevki, dil, ırk tanımaksızın aynı kıbleye yönelmektir. Vatan kardeşlik, vatan barıştır. Vatana kastedene karşı kelle koltukta savaşmaktır. Vatan namusu kadar; suyunu-toprağını-kurdunu-kuşunu-börtü böceğini kem gözlerden sakınmaktır. Vatan ne kalkınmaya feda edilir ne ilerlemeye; ne falan ideolojiye ne stratejik ortaklığa.
Vatan sevgilidir. Aslı''dır, Kerem''dir, Leyla ile Mecnun''dur. Vatanın fertleri bir tarağın dişleri gibidir. Vatan hemşehrilik, vatan komşuluk, vatan başını omzuna koyup ağlayacağın bir arkadaş, askerlik, vatan futbolculuk, doktorluk, hemşirelik, mühendisliktir.
Vatan kuş uçmaz-kervan geçmez köylerde dil bilmez çocuklara öğretmenliktir. Vatanı şairler şiire, bestekârlar musikiye, âlimler yazıya, ressamlar resme, fotoğrafçılar fotoğrafa nakşetmek ister.
Vatan bunlara sığmaz.
Vatan ancak vatan için atan bir kalbe sığar.
Yahu Mustafa Kutlu o kadar deştin o kadar karıştırdın, o kadar gevezelik ettin ki, vatanı çorbaya çevirdin yani. Hay ağzına sağlık. Vatan zaten hastaya götürülen bir tas çorbadır. Vatanın hamasete ihtiyacı yoktur. Bunu ancak vatandan ayrılanlar anlar. Vatandan gayrısı gurbettir. Gurbette duyulan hasrettir. Bir tas çorbaya duyulan hasret.
Daha derine dalarsak vatan dahi bu dünya gibi bir gölgeliktir. O gölgelikte Cenab-ı Hakk''ın emri uyarınca bir nebze dinlenmektir.
Sonrası ebedî âlem.
Ebedî âleme imanımız tamdır.
Lakin mahiyeti meçhulümüzdür.
Yukarıdan beri sayageldiklerimizi sevmek milliyetçilik; onları muhafaza etmek muhafazakarlıktır. Bu iki kavram vatandan ayrılmaz. Sözlerimize burun kıvıranlara "bunlar eskimiş şeyler" diyenlere ancak şunu söyleyebilirim: "Eskilerden kaç kişi kaldı". Yahya Kemal ile bitirelim:
Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ızdırabı zor.



su türküsü
Tanpınar “Bizim romanımız türkülerdir” diyor. Bu sütunda yayımlanan yazılardan birinde (İman ile İngilizce) zamanı gelince kendi türkümü söyleyeceğimi belirtmiştim. Efendim ilk ve orta tahsilimi o yıllar otuz bin nüfuslu Erzincan’da tamamladım. Erzurum’da Edebiyat Fakültesi’nde okudum. Bu süre içinde on yıl resim yaptım, on yıl futbol oynadım. Lise fen kolu mezunuyum.


Ressam olmayı kafaya koyduğum için Güzel Sanatlar Akademisi’ne girmek istiyordum. O yıllarda (1963) bu bölümün imtihanı ayrı yapılıyordu. İstanbul’a gitmek gerekiyordu ve ben o zamana kadar Erzincan il sınırları dışına çıkmamıştım. Bildiğin gözü kapalı kuş.
Kara tiren (posta) İstanbul’dan üç günde geliyordu. Karlı-boralı günlerde gecikirdi. Olsun en ucuz ulaşım onunla.
Kompartımanda karşılıklı iki ahşap sıra var. Benden gayrı gurbete giden bir ailenin beş ferdi ve kucakta çocuklar. Hoş beş ettik, haşlanmış yumurta, peynir, kete, Cimin üzümü yedik. Hemşehriyiz, bayağı anlaştık.
Bilmem nereye vardığımızda uyku gözlerimden akmış olacak ki ailenin büyüğü “Delikanlı bavulu sepeti indirelim de sen çık yat biraz” dedi. Çıktım, vagon damına yakın alüminyum merdiveni andıran metal rafın üzerine uzandım. Yatış o yatış.
Beni Haydarpaşa’da uyandırdılar. Metal merdiven kaburgalarıma inmiş, mosmor olmuş, ağrı da var, delikanlılığa vurup aldırmadım ama o morluklar iki ayda zor geçti.
Taksim’de Maksim Gazinosu bitişiğinde Amasya Apartmanı’nın kapıcısı köylümüz, anamın akrabası. Bodrumdaki kapıcı dairesinde kaldım. Akademiye gittim. Olmadı, ben burada yapamam dedim, imtihana girmedim. Onun yerine hemen her gün Gümüşsuyu’ndan inip İnönü Stadı’na gittim. Baba Gündüz antrenör, Turgay Şeren kaleci ve Metin Oktay. Antrenmanlar, maçlar, futbol ile geçti günler.
Bu gözü kapalı kuşun ilk İstanbul macerasını uzun uzun anlatabilirim ama size söyleyeceğim türkü daha mühim.
“Su” ile ilgili.
Kur’ân-ı Kerim’de “Hayatı olan her şeyi sudan yarattık” (Enbiya 30) buyruluyor. Anasır-ı Erbaa’nın en mühim unsurudur. (Ötekiler hava-toprak-ateş). Cenab-ı Hakk’ın insanoğlu kadar bitki ve hayvan için de lutfettiği bir mübarek (aziz) varlıktır. Kadim öğretiler-kültürler suya saygı gösterir; onu kirletmez, israf etmez, temizlik-saflık alâmetidir. Su kültürünün ayrıntılarını burada sıralamanın lüzumu yok. (DİA’da geniş bir “Su” maddesi var ama “toprak” yok. Arazi kelimesini kastetmiyorum). Sadede gelelim.
Rahmetli dayım beni lokantaya götürdü. İstanbul’da bir lokantada ilk kez yemek yiyeceğim. Mermer yemek masası gözümün önündedir. Üzerinde bir sıra şişe duruyor, ağızları beyaz alüminyum kapaklı. Bir şeye benzetemedim ve sordum: “Dayı, bu şişeler nedir?” Rahmetli güldü: “Sudur yeğenim, parayla satılır.
Gerçek bir kuş, ürkek bir dağ keçisi, bir sarı çiğdem gibi konuşuverdim: “Allah’ın suyu bu, neden sürahi ile önümüze koymuyorlar? Hayret su şişeye girmiş, hem de parayla satılıyor.
Gönlüm yaralandı ve bu şaşkınlık bende yıllarca sürdü. Suda mülkiyeti kabul edemiyordum.
Ve şu yazıları yazdığım günlerde fıkıhçı hocalara sormadan kendimi alamadım.
Anasır-ı Erbaa’da mülkiyet olur mu?” Diyanet İslâm Ansiklopedisi’ndeki “Mülkiyet” maddesinde şu satırlara rastlamıştım: İslâm hukukunda genel yollar ve meydanlar gibi orta malları ile denizler, büyük nehirler gibi tabiatı icabı üzerinde özel mülkiyet kurulması mümkün olmayan sahipsiz mallar yanında mülkiyet altına girmeye elverişli bulunmakla birlikte toplumun ortaklaşa yararlanmasına konu olan su, ateş, ot (ve tuz) gibi nesneler (İbn Mâce “Ruhûn” 16; Ebû Dâvûd, “Büyû” 60; Mecelle md. 1234) özel mülkiyet dışında tutulmuştur.
Mülkiyet’in en dip noktası bu dört unsur. Ahireti yok sayan, Allah’a ve hesap gününe inanmayıp, “dünya benim” diyen zihniyet (Kapitalist ile tetikçisi teknoloji) önce hayatı var eden bu dört unsura saldırdı. Toprağı zehirledi, suyu kirletti, havayı bozdu, iklimleri değiştirdi. Ateş ise bahs-i diğer.
Siz şimdilik “Gafil Gezme Şaşkın” türküsünü indirip Turan Engin’in sesinden dinleyin. Yol arkadaşlığımız devam ederse daha çok türkü diyeceğiz.

8 Mart 2019 Cuma

"MUHATAP SONSUZLUKSA CEVAP GECİKİR."


"-Son olarak, o şiirin illaki yazılması gerekiyor mu?
-Elbette, illa ki yazılması gerekiyormuş ki yazılmış. Şiirin de mukadderatımıza dahil olduğunu düşünürüm. Allah bizden o şiiri yazmamızı murad etmiştir ve kader bizi o şiiri yazmaya götürmüştür.. Zamanlar içinde hayatiyetini sürdürür şiir. Şiirin asıl muhatabı sonsuzluktur aslında. Muhatap sonsuzluksa cevap gecikir. Şair bunu kavrayarak yazarsa şiirini yaptığının kıymetini daha iyi anlar. Ben böyle bakıyorum şair olmaya, şiir yazmaya. Ve bir kez böyle bakınca da şiir konusunda daha büyük ve derin bir tefekküre ulaşıyorum."

Cins'teki söyleşimizden...

4 Mart 2019 Pazartesi

AYŞE


                                                                                                      “Sarı güller kahrolsun
                                                                                                                           Islak gözler, beyaz mendil kahrolsun

                                                                                                                           Kahrolsun bu kaldırım, bu nezaket, mutluluk dilekleri…
                                                                                                                          


Ayşe diyen şiir  - semaver geceleri
Karanlık günlerimin yanında dursun
Ankara’da gökler Mardin’de tahta masa
Yaralı tebessüm al senin olsun

Ayşe olan şiir  - olmayan her şey
Fatih sokakları yıllar kahrolsun
Baktığın dağlara benden haber sal
Bensiz seyrettiğin yağmur boğulsun

Ayşe adlı şiir – ağarmış saçlar
Sönmüş sigaralar tek seni sorsun
Kalsan da ölürdüm güzelliğinden
Var git ellerime sensizlik dolsun

...............

28 Şubat 2019 Perşembe

tükenen'e



kurşun eritip fesleğen dökmeye eski uzak bir yaz akşamı
bir yaşlı baba çıkar gelir bir uykudaki akış tükenir

camiler ve motorlar birbirine karışır bir mayıs ortası
lahanalar ve arnavutlar ve sudaki sevinçli akış tükenir

çok görmeye başlar kendi coşkunluğunu bir doru beygir
artık herkesin birbirine kullandığı yumuşak bakış tükenir

bir adam haklı söyler bir adam kayıplara karışır sabahları
bir duruma hazırlanan incirsiz anlamsız bir yokuş tükenir

sağlam dur ayakların ne güzel ey kimsesiz dönen askerden
işlemler tükenir hazır ol tükenir rahat ve alkış tükenir

alış iskemlelere otobüs duraklarına su sırasına tarlalarda
tarlalarda otobüs duraklarında koca dünyada itiş kakış tükenir

ben yavru bir ayıydım, halılarda yürürdüm, öğrendim ölmemeyi
öğrendim ki limanlarda savaşlarda gemilerde değiş tokuş tükenir

ey bana kendimi vermeyen dünya ey sağlam dokunulmazlığım
bilirsin bilirim çamurlu sıcaksız haince bir kış tükenir


turgut uyar

20 Şubat 2019 Çarşamba

şiir hakkında bazı mülahazalar


 Kâriin[1] bu kitapta okuyacağı "Bir Günün Sonunda Arzu" isimli manzume ilk intişar[2] ettiği zaman, mânâsı bazılarınca lüzumundan fazla muğlâk telakki[3] edilmiş ve o münasebetle şiirde "mânâ" ve "vuzûh[4]" hakkında hayli şeyler söylenmiş ve yazılmıştı. Bu dakikada bunların hiçbirini hatırlamıyoruz. Nasıl hatırlayabilelim ki söylenen ve yazılanların bir kısmı şetm[5] ve tahkîr[6] ve bir kısmı da yevmî[7] gazete hezliyyâtı[8] nev'inden şeylerdi. Düşünüş ayrılığından dolayı hakaret, öteden beri bizde kullanılan aşınmış bir silâhtır ki, şerefsiz bir mirâs halinde, aynı cinsten kalem sahipleri arasında batından[9] batına intikal[10] eder. Onun için hiçbir edebî nesil, bu tarz münakaşaları tanımamış olmakla iftihar edemez. Hele ilim ve edeb sahalarında nekre[11] ve maskara, gâh âlim, gâh münekkid, gâh sanatkâr kılığında merkebini serbestçe koşturabildiğinden beri, fikir alışverişinde artık insanî âdâba riayet edildiğini görmeği ümit etmek çocukça bir safvet[12] olur.
  Ne tekerleme, ne de tahkîr bir münakaşaya zemin olamayacağı için, biz bu satırlarda evvelce okuduklarımızı ve işittiklerimizi hatırlamağa lüzum görmeyerek şiirde "mânâ" ve "vuzûh"un ne kıymette şeyler olduğu hakkında kendi telâkki ve kanaatimizi söylemekle iktifa[13] edeceğiz.
  Her şeyden evvel şunu itiraf edelim ki, şiirde mânâdan ne kastedildiğini bilmiyoruz. "Fikir" dedikleri bayağı mütalaalar[14] yığını mı, hikâye mi, mazmun[15] mu; ve "vuzûh" bunların âdi idrake göre anlaşılması mı demektir? Şiir için bunları elzem addedenler, şiiri, tarih, felsefe, nutuk ve belâgat gibi bir sürü söz sanatlarıyla karıştıranlar ve onu asıl çehre ve alâiminde[16] seçip tanımayanlardır. Şiirin bu mâhiyette telâkki oluşunu, resim, mûsiki ve heykeltıraşî gibi sanatların kendilerine has ve münhasır[17] fırça, boya, nota ve kalem gibi istimali[18] güç bir hünere mütevakkıf[19] vasıtalara mâlik bulunmalarına mukâbil, şiirin bu gibi hususi vesâitten mahrum ve ifadesini konuşulan lisandan istiâreye[20] mecbur olmasındandır. Bundan dolayıdır ki, parmaklarının tutmasını bilmediği fırçaya ve gözlerinin okumasını bilmediği notaya karşı mütehâşşi[21] ve hürmetkâr olan nâehiller kendi kullandıkları kelimelerden vücuda gelmiş gibi göründükleri şiiri alelâde "lisan" mâhiyetinde telâkki ile sırf bu zâviye-i rüyetten[22] bakarak başkaca hazırlıklı olmağa hiç lüzum görmeksizin, onu küstahâne bir lâübâlilikle muhakeme etmek hakkını kendilerinde bulurlar.
  Halbuki şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâgatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı "nesir" gibi anlaşılmak için değil fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, mûsikî ile söz arasında, sözden ziyade mûsikîye yakın mutavassıt[23] bir lisandır. "Nesir"de üslubun teşekkülü için zaruri olan anâsırın hiçbiri şiir için mevzubahis olamaz. Şiir ile nesir, bu itibarla yekdiğeriyle nisbet ve alâkası olmayan ayrı nizamlara tâbi', ayrı sahalarda ayrı ebâd ve eşkâl üzere yükselen ayrı iki mimâridir. "Nesr"in mevlidi[24] akıl ve mantık, "şiir"in ise idrâk mıntıkaları haricinde, esrar ve mechulâtın geceleri içine gömülmüş yalnız münevver[25] sularının ışıkları gâh ve bigâh afâk-ı mahsusata[26] akis iden kudsi ve isimsiz menbadır.
  Şiirin evzâ[27] ve harekâtını taklide özenen sahteliğine ancak nesrin sarâhat[28] ve insicamını[29] istiare eden gölgesiz bir şiirin hazin çıplaklığı erişebilir. Denilebilir ki şiir nesre kabil ve tahvil[30] olmayan nazımdır.
  Birkaç ay evvel "halis şiir" hakkında meşhur bir münekkidle münakaşası bütün medeni fikir dünyasını alâkadar eden "Rahip Bremon"un dediği gibi muhakeme, mantık, belagat, insicam, tahlil, teşbih, istiare ve bütün bunlara müşabih[31] evsaf şafk aydınlığı gibi her dokunduğu gül pembeliğini veren şiirin seherkâr tesiriyle tebdil-i mahiyet edip istihâle[32] etmedikçe anâsırın meyanına dahil olmadıkları "cümle" alelâde "nesir"den başka bir şey değildir. Hatta manzumede elektrik cereyanı nev'inden olan şiir seyyâlesi[33] bir an inkıtaa'[34] uğradı mı, bütün bu anâsır derhal fıtri çirkinliklerine sükût ederler. Şiir bir hikâye değil, şiir bir şarkıdır.
  "Mânâ" araştırmak için şiiri deşmek terennümü[35] yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe[36] içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi susturulan o sihrengiz sesi telafiye kâfi midir?
  Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin mânâsı değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. Şairin hizmeti her kelimenin cümledeki mevkiini diğer kelimelerle olacak temas ve tesadümden[37] ve esrarengiz izdivaclardan mütehassıl[38] tatlı, mahrem havai veya haşin sese göre tayin ve müteferrik[39] kelime ahenklerini mısraın umumi revişine[40] tâbi kılarak mütemevvic[41] ve seyyâli muzlim[42] veya muzi[43], ağır veya seri' hislere kelimelerin mânâsı fevkinde mısraın musiki temevvücâtından nâmahdud ve müesser bir ifade bulmaktır.
  Kelime tahvilâtı ve ahenk endişeleri arasında "mânâ" küsûfa[44] uğrarsa "ruh" onu ahengin lezzetiyle telafi eder. Esasen "mânâ" ahengin telkinatından başka nedir? Şiirde mevzu şair için terennüm ve tahayyüle bir vesiledir. Tıpkı bir defne ormanının ortasına bırakılan bal dolu bir fağfur[45] kavanoz gibi, mânâ şairin yaprakları içinde gizlenerek her göze görünmez ve yalnız hayâlât ve kelime kafilelerini, vızıltılı arılar gibi hâricen etrafında uçuşturur. Fağfur kavanozu görmeyen kari, muhayyir-ül-ukul[46] arıların kanat musikisini işitmekle zevk alır. Zira kırmızı çiçekli siyah defne ormanının bütün sırrı bu gümüş kanatların sesindedir.
  Bu tarifin haricinde hiçbir şiir yoktur. Böyle olmadığı iddia edebilecek bir şiir varsa o şiir değildir ve ona "şiir" diyenler ancak yabancılardır.
  Şiirin bir müşterek lisan olmasını isteyenlerin vahi[47] hayaline tahakkuk imkânı yemini etmekle beraber şimdiye kadar hiçbir büyük şairin mahdud bir insan tabakası haricinde anlaşılmış olduğu iddia edilemeyeceği kanaatindeyiz. Hamid'in binlerce hayranı içinde onu okumuş olanlar yüzde on bile değil iken, anlayanlar bu yüzde onun binde biri nisbetinde bile değildir. Şöhret anlayan kuvvetli iki üç ruhtan taşan heyecan seyyâlelerinin zaif ruhları arkasında sürükleyip almasıyla vücud bulur. Başka türlü şöhret, asil ve mağrur bir ruh için mucib-i hicabdır[48].
  Bilamübalağa[49] denilebilir ki, herkesin anlayabileceği şiir, münhasıran dün şairlerin işidir. Büyük şairlerin medhalleri[50], tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her an o kanatları itemez ve o kapılar bazen asırlarca insanlara kapalı durur. Son senelerde bir müverrihimizin[51] kolları, (Nedim)i belahete[52] karşı saklayan kalenin kapı kanatları araladıktan sonra der ki, cüceler o şiirin bahçelerine girebildiler. Fakat bu girenlerden birçoğunun anlayışı çini duvar üzerinde kirli el izleri gibi, ancak Nedim'i telvis[53] etmiştir. Her şiirin ruh seviyesine göre muhtelif derecelerde manaları olduğuna bundan daha kâfi bir delil aramaya lüzum var mı?
  Şairin manalı olmaktan evvel daha nice endişeleri vardır ki, onlara nisbetle mana ve mevzu şiirin ancak ehl olmayana göre kurulmuş çarkı cephe ve cidarını[54] teşkil eder. Herhangi cinsten bir eser-i sanat karşısında (Nedir? Ne demektir? Böyle şey olur mu? Benziyor. Benzemiyor.) tarzında sualler sıralayan ve ona göre fikir mütalaa beyan eden şahıs sanatkârın kendisinden hiçbir şey öğrenemeyeceği ve temasından dikkatle hazer[55] edeceği, âlem-i ruha musallat iğrenç bir tufeylîdir. Asâr-ı sanatta hamâkatına[56] feda bulamayan ve arzın her tarifinde en fazla münteşir[57] olan bu tıfli[58], her devirde ve her memlekette sanatkârın candan düşmanı olmuştur. Hayatta sanatkâr onun yüzünden kâh süfli bir dalkavuk ve kâh masum bir kurban olur. Bu dağınık sanat tıflilerinin yanında, sanat mefhumunu taklit eden birde bir sanat memuru vardır ki, edebiyatta en müzevveci[59] "edebiyat hocası"dır. Vehle-i ûlâda[60] unvan ve sıfatı emniyetbahş olan bu adamın hakikatte "edebiyat dersi" kadar vâhi olduğunun düşünülmesi şayan-ı hayrettir. Edebiyat hocası hava satan ve mehtap ışığı imal eden efsanevi tacirler gibi güzellik his ve idrakini bir tali mektep pür-garâmına[61] tebaen şakirtlerine öğreten şimdiki hatalı terbiye usulünün halk ve icat ettiği beyhude bir mürebbidir. Ne şair şiiri ne sanatkâr sanatı tefsîr ve izah edemez. Onun için hiçbir memlekette edebiyat muallimi -nadir istisnalarla- ne bir şair ne bir nasir, ne de başka bir suretle sanata mensup olan bir insandır. Ekseriyetle kıraat imla ve sarf hocalığından istihale eden bu zat nazarında şiir, sualli cevaplı bir kıraat malzemesinden fazla bir kıymeti olmadığından nesre kabil-i tahvîl ve sarf u nahv[62] tatbikatına müsait olmayan her şiir genç zekâlar için bir tehlike ve bir sû-i misaldir. Anlaşılmak şartıyla edebiyat hocası için üstad ile mübtedinin[63] eseri mefâhir[64]-i lisan idâdına dahil, aynı ayarda güzel yazılardır. Bir siyah gözün bakışı ve bir taze ağzın gülüşü gibi izah edilmeksizin kendiliğinden anlaşılan şiiri duymak için en ibtidâi asabî techîzâttan mahrum olan hoca, şiiri imla, sarf ve nahv meselesi halinde anlatamadığı gün kürsüde söyleyeceği artık bir tek söz kalmamıştır.
  Mamafih bir dakika için şiirde "vuzûh"un lüzumu kabul edilse bile, evvela vuzûhun ne olduğunu anlamak lazım gelir. Hangi türlü zekânın anlayışı vuzuha mikyas[65] addedilmeli? Birisine göre açık olan bir şiirin diğer birisine de öyle görünmesi hiç lazım gelmez. Zekâlar vardır ki kâinatın ortasına atılmış sönük aynalardır. Bunların anlamadığı yalnız şu veya bu şiir değildir, sıkı mechûlat ormanları bunların zekâlarını ve ruhlarını her taraftan çevirir. Geceler içinde yanan bir ateş gibi, tepede durana belli olan mânânın, uçurumdakine nâmer'i[66] olması kadar zaruri ne olabilir? Şair, umumi lisandan müfriz[67] kelimeleri yeni mânâlarla zenginleşmiş, her harfi yeni ahenklerle tannân[68], reviş ve şahsi bir lehçe vücûda getirdiği andan itibaren eserinin vuzûhu karie göre tahavvül etmeye başlar. Zira vuzûh, esere ait olduğu kadar karinin de zekâ ve ruhuna taalluk[69] eden bir meseledir. Her yerde olduğu gibi bizde de yevmî gazetenin tembel alıştırdığı kari, şiirde kolay bir zevk bulamaz. Halbuki şiir, anlaşılmak için ruh ve zekâ istidadından başka çetin bir hazırlanma ve hatta ziya, hava ve zaman şartları gibi birtakım harici avâmilinde[70] yardımını ister. Şiirler var ki sular gibi akşamla renklenir ve ağaçlar gibi mehtapla gölgelenir, güneşin ziyasında ise bu aynı şiirler, teneffüs edilmez bir buhar olur. Uzaktan gelen bir çoban kavalını veya bir bahçıvan şarkısını dinleyerek ağlamak istediğimiz yaz gecelerindeki ruhumuz öğlelerin hararetinde taşıdığımız o ağır ve baygın ruhun eşi midir? En güzel şiirler mânâlarını kâriin ruhundan alan şiirlerdir.
  Şiirde bazı aksâmın şüphe ve müphemiyette kalması bir hata ve kusur teşkil etmek şöyle dursun, bilakis, şiirin bediîyeti nokta-i nazarından elzemdir. Üslûpta köreltici bir sarâhât İngiliz bediiyatçısı Ruskin'in dediği gibi, muhayyileye yapacak hiçbir şey bırakmaz, o zaman sanatkâr en kıymetli müttefiki olan kariin ruhundan gelecek yardımı kaybetmiş olur. Eser-i sanatın en büyük hedefi muhayyileyi kendine râm[71] etmektir. Buna muvaffak olamayan eserin diğer bir bütün meziyet ve faziletleri onu bir eser-i sanat olmaktan kurtaramaz.
  Mevzu gece içinde güller gibi, cümlenin ahenkli karanlığında ve muattar[72] heyecanı için bir nîm-şekl olarak, ancak sezilir bir halde bırakılırsa muhayyile onun eksik kalan aksâmını ikmâl eder ve onu hakikatten bin kerre daha müheyyic[73] bir vücut verir. Harabelerin, uzaktan gelen seslerin, nâ-tamam resimlerin, kaba yontulmuş heykellerin güzelliği hep bundandır. Hiçbir çehre hayalde göründüğü kadar hakikatte güzel değildir. İlk defa kapılardan gece girdiğimiz şehirlerin gündüz manzarası hayal için en azından sukut olduğunu kim tecrübe etmemiştir? Muhayyile, yarasa kuşu gibi, ancak şirin nîm karanlığında pervâz edebilir.
  Hâsılı şiir, resullerin sözü gibi, muhtelif teşrifata müsait bir vüs'at[74] ve şümulü hâiz olmalı. Bir şirin mânâsı diğer bir mânâ olmaya müsait oldukça her okuyan ona kendi hayatının da mânâsını izâfe[75] eder ve bu suretle şiir, şairle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak pâyesini ihraz[76] edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh nâmütenâhî[77] hassasiyetleri isti'âb[78] edecek bir vüs'ati olandır. Mahdud ve münferit bir mânânın çemberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessürâtinin mahşerini çeviren o mübhem ve seyyâl şiirin yanında nedir?

Ahmet HAŞİM/ Piyale, 1926

 [1] Okuyucu
 [2] Yayınlanma, dağılma.
 [3] Alma, kabul etme.
 [4] Açık ve belli olma, anlaşılır olma.
 [5] Sövme, sövüp sayma. 
 [6] Hakaret etme, hor görme, küçük görme.
 [7] Günlük, gündelik.
 [8] Şaka ve mizahla ilgili şiir ve sözler.
 [9] Kuşak. 
 [10] Bir yerden başka bir yere geçme, göçüş.
 [11] Tuhaf sözler, garip ve gülünç hikâyeler.
 [12] Saflık, halislik, temizlik.
 [13] Yetinmek.
 [14] Okuma, tetkik, düşünce.
 [15] Nükteli sanatlı, ince söz.
 [16] Nişanlar, belgeler.
 [17] Sınırlı.
 [18] Kullanma.
 [19] İlgili, bilen.
 [20] Dokundurma. 
 [21] Korkan, saygı ile karışık korkup çekinen.
 [22] Bakış açısı.
 [23] Aracılık eden, aracı.
 [24] Doğma, doğuş.
 [25] Nurlu, nurlanmış.
 [26] Gözle görülür şeyler.
 [27] Haller, duruşlar, vaziyetler.
 [28] Açıklık, ibarede açıklık.
 [29] Denge.
 [30] Değiştirme, değişme.
 [31] Benzeyen, benzer. 
[32] Bir halden başka bir hale geçiş. 
[33] Akışı, akan.
[34] Kesilme, tükenme, bitme. 
[35] Yavaş ve güzel bir sesle şarkı söyleme.
[36] Titreme, titreyiş.
[37] Çarpışma, tokuşma.
[38] Hasıl olan, meydana gelen.
[39] Dağınık, ayrı ayrı. 
[40] Gidiş, yürüyüş; tarz üslup.
[41] Dalgalı.
[42] Karanlık, şüpheli.
[43] Zayi eden, kaybeden.
[44] Güneş tutulması.  
[45] Çin'de porselenden yapılan kapkacak.
[46] Akıllara şaşkınlık veren, akılları durduran.
[47] Boş, manasız, faydasız.
[48] Utanma sebebi.
[49] Mübalağasız, abartmaksızın.
[50] Dahil olacak, girecek yer, giriş, başlangıç.
[51] Tarih yazan, tarihçi.
[52] Bönlük, alıklık, kalın kafalılık.
[53] Bulaştırma, kirletme, pisletme.
[54] Duvar.
[55] Sakınma, kaçınma, korunma.
[56] Ahmaklık, beyinsizlik, bönlük.
[57] Yayılmış, açılmış, dağınık.
[58] Küçük çocuk. 
[59] Çiftleştirilmiş.
[60] Başlangıçta.
[61] Aşk, sevda, şiddetli arzu fazla gönül düşkünlüğü.
[62] Dilbilgisi.
[63] Bir şey öğrenmeye yeni başlayan acemi.
[64] Övünülecek.
[65] Kıyas edilecek alet.
[66] Görünmez, görülmez, modası geçmiş
[67] İfraz eden, ayıran.
[68] Tınlayan, çınlayan.
[69] İlişiği, ilgisi olma.
[70] Sebepler.
[71] İtaat eden, boyun eğen. 
[72] Itırlı, güzel kokulu.
[73] Heyecan veren.
[74] Genişlik, bolluk.
[75] Katma, karıştırma.
[76] Alma, kazanma, elde etme.
[77] Sonsuz, uçsuz bucaksız.
[78] İçine alma.

17 Şubat 2019 Pazar

tatar çölü'nden



1 Başlangıçta hep böyledir. Yeni gelenler kazanır. Herkes için durum aynıdır, insan gerçekten güçlü olduğunu zanneder ama bu yalnızca yeni gelmiş olmanın yarattığı bir durumdur, sonunda diğerleri de sisteminizi öğrenir ve günün birinde bakarsınız hiçbir şey yapamıyorsunuz.

2 Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.

3 Geceleri böyle geçirmek, uykuya sığınmamak, geç kalmış olma duygusuna kapılmamak, güneşin doğuşunu izlemek, insanın önünde sonsuz görünen bir zamanın bulunması ve bundan hiç kaygılanmadan yararlanması... Dünyada var olan onca güzel şey içinde Drogo inatla deniz kenarındaki o saraya, müziğe, saatlerin boşa harcanmasına, güneşin doğuşunun beklenmesine imreniyordu. Ne kadar aptalca görünürse görünsün, yitirdiği o barışçıl yaşamı en yoğun biçimde bunlar dile getiriyordu.



4 Henüz genç ve sağlıklı bir bedene sahipken, zafer borularının öttüğü anda ölmek güzel olabilir; ama bir hastane koğuşunda uzun uzun acı çektikten sonra ölmek daha kötüdür herhalde, evde, sevgi dolu inlemeler, hafif ışıklar ve ilaç şişeleri arasında ölmek daha melankoliktir. ama bilinmeyen, yabancı bir diyarda, sıradan bir han odasında, yaşlı ve çirkinleşmiş bir biçimde, dünyada, arkada hiç kimsenin kalmadığını bilerek ölmek kadar zor hiç bir şey olamazdı.

5 Onlar, herkesin ortak yaşamına, sıradan insanların mutluluğuna, vasat bir yazgıya alışmamışlardı; birbirleriyle yan yana ya gerçekte bilincine varmadıklarından ya da sadece ruhlarının kıskanç çekingenliğiyle birer asker olduklarından, hiç sözünü etmeksizin aynı umutla yaşıyorlardı.

6 Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi. Aceleye ne gerek vardı? Kadınları, o uzaktaki sevimli yaratıkları bile, yaşamın doğal akışının kendisine nasıl olsa bir gün sunacağı kesin bir mutluluk olarak görüyordu.



7 Çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda, yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran ne de tabi, bekleyen birileri bulunurdu, arkadaşlarınız da kaygısız, oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

8 İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşamadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.

9 Önünde öyle çok zaman vardı ki! Tek bir yıl bile ona bitmez tükenmezmiş gibi görünüyordu oysa güzel yıllar daha henüz başlamaktaydı; yıllar sonu gözükmeyen sınırsız bir diziye, insanın uğruna biraz sıkılmayı göze alabileceği halen hiç el değmemiş ve görkemli bir hâzineye benziyordu.



10 Bir sayfa, böylece, yavaşça çevrildi ve tüketilmiş günlere eklenerek öbür tarafa geçti, şimdilik biriken sayfalar ince bir cilt oluşturmakta ama buna karşılık kalan sayfalar bitmek bilmez bir hacim sunmaktadır. Ama yine de biten bir sayfadır, teğmenim, yaşamın bir parçası.

(Dino Buzzati,Tatar Çölü, Çeviren: Hülya Tufan, İletişim)



oggito.com

barbar , ahmethan yılmaz


14 Şubat 2019 Perşembe

bingöl çobanları


Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum.
Bu dağların en eski âşinasıdır soyum,
Bekçileri gibiyiz ebenced buraların.
Bu tenha derelerin, bu vahşi kayaların
Görmediği gün yoktur sürü peşinde bizi,
Her gün aynı pınardan doldurur destimizi
Kırlara açılırız çıngıraklarımızla...

Okuma yok, yazma yok, bilmeyiz eski, yeni;
Kuzular bize söyler yılların geçtiğini.
Arzu, başlarımızdan yıldızlar gibi yüksek;
Önümüzde bir sürü, yanımızda bir köpek,
Dolaştırıp dururuz aynı daüssılayı;
Her adım uyandırır ayrı bir hatırayı:

Anam bir yaz gecesi doğurmuş beni burda,
Bu çamlıkta söylemiş son sözlerini babam;
Şu karşıki bayırda verdim kuzuyu kurda,
"Suna"mın başka köye gelin gittiği akşam.

Gün biter, sürü yatar ve sararan bir ayla,
Çoban hicranlarını basar bağrına yayla.
-Kuru bir yaprak gibi kalbini eline al,
Diye hıçkırır kaval:
Bir çoban parçasısın olmasan bile koyun,
Daima eğeceksin, başkalarına boyun;
Hülyana karışmasın ne şehir, ne de çarşı,
Yamaçlarda her akşam batan güneşe karşı
Uçan kuşları düşün, geçen kervanları an!
Mademki kara bahtın adını koydu: Çoban!

Nasıl yaşadığından, ne içip yediğinden,
Çıngırak seslerinin dağlara dediğinden
Anlattı uzun uzun.
Şehrin uğultusundan usanmış ruhumuzun
Nadir duyabildiği taze bir heyecanla...
Karıştım o gün bugün bu zavallı çobanla
Bingöl yaylarının mavi dumanlarına,
Gönlümü yayla yaptım Bingöl çobanlarına!

Kemalettin Kamu


13 Şubat 2019 Çarşamba

ham meyvayı kopardılar dalından


Ham meyvayı kopardılar dalından
Beni ayırdılar nazlı yarimden
Eğer yarim tutmaz ise salımdan
Onun için açık gider gözlerim

Benim yarim yaylalarda oturur
Ak ellerin soğuk suya batırır
Demedim mi nazlı yarim ben sana
Çok muhabbet tez ayrılık getirir

Uzun olur gemilerin direği
Yanık olur aşıkların yüreği
Ne sen gelin oldun ne ben güveyi
Onun için açık gider gözlerim



akdağmadeni
yozgat

10 Şubat 2019 Pazar

kıskanç




Sakın bir söz söyleme...Yüzüme bakma sakın!
Sesini duyan olur,sana göz koyan olur.
Düşmanımdır seni kim bulursa cana yakın,
Anan bile okşarsa benim bağrım kan olur...

Dilerim Tanrı'dan ki,sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan kara toprakla dolsun,
Kan tükürsün adını candan anan dudaklar,
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun!


faruk nafiz çamlıbel

kendi hayatının pınarı: köpeklerin kalbi


5 Şubat 2019 Salı

köpeklerin kalbi




Süleyman Unutmaz. 1977 doğumlu. Dergâh, Kitap-lık, Aşkar, Natama, Mahalle Mektebi, İzdiham, İtibar, Yedi İklim, Edebiyat Ortamı, Kaşgar, Karabatak ve  Hece’de yayımlanan şiirlerini, Köpeklerin Kalbi adıyla ikinci kitabı olarak okuyucuyla buluşturdu. Bu bağlamda oldukça velud bir şair. İstanbul’da yaşadığını ve aynı zamanda öldüğünü söylemeyi ihmâl etmeyen bir şair aynı zamanda Süleyman Unutmaz.

Köpeklerin Kalbi, yayın dünyasına hızlı ve emin adımlarla giriş yapan Ketebe Yayınları’ndan çıktı kısa süre önce.

Sadece şiir başlıklarına bile şöyle göz ucu ile baktığımız zaman, yürünmemiş bir yoldan bildiğimiz adımlar ile yürümek isteyen kavi bir şair ile karşı karşıya olduğumuz hissine kapılıyoruz . Seri Katil Yetiştirme Kursları, Konçerto Aranjuez, Monitörün Suratına İnen Balta, Allah’ın Dünyanın Avlusuna Bıraktığı Çocuklar, Bana Bakıp Ağladığın Oldu mu Baba?, Dar’ül Harpte Duyulan Tek İnilti, salihat-ı nisvandan kübra hanımefendi’ye…

Kitabı bitirince, üzerinizde tek kelimeyle bir yorgunluk kalıyor. Süleyman’ın bütün şiirlerine sinen yorgun olma hâli size de sirayet ediyor hâliyle. Fakat şair bu yorgunluğu ile birlikte bir bezginlik ve bıkkınlık taşımıyor. Ses düzeyini çok iyi ayarladığı bir isyanı taşıyor Süleyman daha çok. İnsan olarak dünyaya düşmüş olmanın yorgunluğunu bütünüyle kılcallarında hissediyor. Köpeklerin kalbine sığınması, insandan bir kaçış hikâyesi mi? Belki de…

Yıllardır süregelen şiirin biçimsel özellikleri tartışmalarına kulaklarını tıkayarak söylenen şiirleri okuyoruz Köpeklerin Kalbi’nde. Serbest nazımda söylenmiş şiirlere on dörtlü hece ile söylenmiş şiirler yol arkadaşlığı ettiği gibi, beyitler halinde söylenmiş şiirler de karşılayabiliyor bizleri. Dolayısıyla Süleyman’ın bir biçim derdi olmadığını kolaylıkla söyleyebiliriz. Kitaptaki şiirlerin uzun zaman aralıklarını ihtiva ettiğini şairin ağzından duymuşluğum var. İlk başta bu biçimsel çeşitliliğin, Süleyman’ın poetikasında zaman içindeki değişikliklere işaret ettiği düşünülebilir. Fakat bu uzun zaman aralığına rağmen, şiirlerin bütünlüğünde bir kopmanın olmamış olması, poetika değişikliğini çürütmeye yetecektir. Biçimden ziyade mana derinliğinin peşinde koşan bir şiir anlayışı var Süleyman Unutmaz’ın. Onun, Necip Fazıl’ın şiirine olan hürmetini biliyorum. Dolayısıyla, Üstâd’ın şiirlerinde bulduğumuz kaya gibi sert olma durumunun takipçisi aynı zamanda Süleyman. Bu sağlamlığı başarmış olmanın iç huzuruyla, çok daha güvenli bir şekilde şiir söylemeye devam ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz.

Köpeklerin Kalbi beş bölüme ayrılmış. Toplam kırk bir şiirin bu beş bölüme dağılımı ise şu şekilde. İlk bölüm Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’da yirmi bir, ikinci bölüm Yokuş Yol’a’da on, üçüncü bölüm Eski Gökyüzü’nde sekiz, dördüncü bölüm Edip Cansever’e Birinci Mektup’ta bir, beşinci bölüm Kelimeler’de yine bir şiir mevcut. Dünyaya gelip, sözü çoğaltarak söyledikten sonra gittikçe tıkanan nefesimiz ya da gittikçe azalan sözümüzle doğru orantılı okunacak bir tercih olduğunu düşünüyorum bu taksim tasarrufunun. Son bölümdeki tek şiir olan Dünyanın Sonundaki Şiir’in şu tek dizeden oluşması bunu doğruluyor bir bakıma. Kelimeler yalan… Dördüncü bölümdeki diğer tek şiir olan Edip Cansever’e Birinci Mektup adlı şiirin ikincisi, üçüncüsü yazılacak mı ilerleyen zamanda ya da tek şiir olarak mı kalacak, onu şimdiden merak etmeye başladım bile. Süleyman Unutmaz’ın, Edip Cansever ile kurduğu bu ünsiyet ve ona sunduğu iç döküm, şairleri yine şairlerin anlayabileceği gibi bir sonuca mı çıkıyor acaba? Şurası kesin ama… Şairler, kendisini anlayabilecek bir şair olarak çağdaşını değil, geçmiş zamanlardan bir sesi daha yakın buluyorlar kendilerine. Cansever’le aynı çağda yaşamıyor olmanın ağırlığı, ancak ve ancak Cansever’in hâlâ yaşıyor olmasıyla ilintili. Süleyman Unutmaz ya da Edip Cansever… Bu iki isim yerine başka isimler koysak da değişmeyen tek gerçeklik sanırım bir önceki cümlemde duruyor.

Anne ve baba imgesi üzerinden bakacak olursak Süleyman’ın şiirlerine, her ne kadar baba imgesini kullansa da, hatta Bana Bakıp Ağladığın Oldu mu Baba? adında müstakil bir şiiri olsa da, anne imgesinin gözle görülür bir ağırlığı var onun şiirlerinde. Şiir’in umumî manada anne’ye yatkın olması durumu onun şiirlerinde de baskın bir hâl alıyor. Bunu en net biçimde Eskiden Oğul şiirinde görüyoruz. Şiir baştan sonra anne ile örülmüş. Annemin bana kül tablası hediye etmesinden korkardım / Annem bunu yaptı o an durdum ve düşündüm ve geçti / Bu hayattan kurtulamadık ikimiz de / Paramparça o bende ben şiirde. Necip Fazıl’ın, Süleyman Unutmaz için öneminden yukarıda bahsetmiştik. Görülen o ki, Necip Fazıl için anne, şiirde ne ifade ediyorsa, o ifade Süleyman için de ayniyle geçerli. Şairler için, taşıdığı imge ile birlikte anne ve nispeten baba ne kadar vazgeçilmez ise, bu gerçeği tahakküm eden diğer bir gerçeklik de şüphesiz ki Allah. Allah lafzı, Süleyman’ın şiirlerinde sıklıkla geçiyor. Tanrı kelimesini tercih ettiği dizeler ve kullanımlar da yok değil. Süleyman’ın biçim derdinin olmadığını söylemiştik zaten. Allah, yalnız mıdır? Yarattığı kulun bu yalnızlık denkleminde yeri nedir? Rilke’nin Ne yaparsın Tanrım ben ölürsem dizesi sanırım bu sorulara bir cevap olarak kullanılabilir. Süleyman’ın, Allah ile olan münasebeti, Rilke’nin ortaya döktüğü kurgunun biraz yakınında sanki. Bu bağlamda Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın Ve Allah’ın elleri kalbimde durur dizesinin etrafa yaydığı ışık ile daha da görünür olan bir yolda yalnız yürümeyi kendine şiar edinmiş bir Süleyman Unutmaz portresi ile tanışıyoruz. Bu tanışıklık, Süleyman’ın yalnızlığı’nı örter mi, ya da şairler bu yalnızlıklarını örtecek bir kumaşın peşinde midirler, orası ayrı bir mevzu. Allah’ın, Kur’ân’da da sıklıkla zikredildiği gibi, hakkıyla işiten ve gören olması, bir bakıma Süleyman Unutmaz’ı, Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’a çıkarıyor.

Kesik kesikmiş gibi söylenen dizeler ile oluşturduğu bütüncül şiir, Süleyman’ın sahip olduğu isyanın tam olarak orta yerine düşüyor. Kan değil bin yıllık uykusudur  o Allah’ın seslerinin / Kan değil yaşamak pusuda bir kurt ağzından dumanlarla / Kan değil sende öldürülmüş tanrılar kovulmuş efsaneler / Kan değil ağzındır kelimelerden yapılmıştır… Özellikle kitabın ilk bölümü olan Allah’ın En Güzel Yalnızlığıydım’daki şiirlerde kendini iyiden iyiye hissettiren o yorgun isyan, ilerleyen sayfalarda yerini sade bir yorgunluğa bırakıyor. Islığımı kesmeden sokaklarda o poyraz / Karanlığa kapanan kapısına bakmışım / Kış günü evlerini içine çeken baba / Ben onu yalnızlığa resim sanmışım… ya da şu: Paramparça olsun ki ezelden verdiğin zar / Ne cennet ne cehennem! Sadece yok olayım / Kalmadı bende mecal ne eyvah ne ağ-u zar / İndir bana bana sesini Yeterdir olmayayım…

Süleyman Unutmaz, Mallarme’nin şiir, kelimelerle yazılır görüşü çerçevesinde, kelime yelpazesini oldukça geniş tutarak söylüyor şiirlerini.  Şiirlerin içindeki kelimeler, sözünü ettiğim o yorgunluğun içinde dahi canlı ve diri. İşbu hâl, Süleyman’ın şiirini tahkim eden en önemli unsur. Kelimelerle yaptığı bu yolculuk esnasında buluşlar, şaşırtmacalar ve parlak söyleyişler ile selamlıyor okuru. Anlamını bilmediğim kelimelerden korkuyorum / Tanrı’nın bilançosu olmaktan… diyen şair kelime olan münasebetini de böylelikle izhar ediyor. Moraran kemiklerim lazere yakalandı dizesiyle bir buluş’un devreden ikramiye gibi çoğalarak dizesiye bir dikkat’in; Şimdi faşistler kadar yalnız Allah gibi uykusuz dizesiyle bir gerçekliğin şirini söylüyor Süleyman.

İstanbul’da yaşayıp öldüğünü söyleyen bir şair demiştik Süleyman Unutmaz için.
Şiirlerinde Galata, Balat, Üsküdar, Kurtuluş, Beyoğlu, Beylerbeyi ile birlikte soluk alıp veren müşahhas bir İstanbul görüyoruz. Dolayısıyla şairin, mekân ile kurduğu ilişki ütopik değil…

Bir şiirinde feysbuku da Allah yarattı diyerek güncelin kalbine dokunan şair ne dese “beğen”irsiniz. Şöyle dese mesela beğenir misiniz?

Artık hiçbir şeye benzemez benim göğe bakışım
Matematiği bıraktım

Sana ve Allah’a sessizce inandım

Nadir Aşçı
İtibar 87
Aralık 2018