24 Şubat 2020 Pazartesi

güz


Çiçeğin rengi soldu, bitti şarkısı kuşun.
Yol tenha, dal mecâlsiz, su durgun.
Tabut yapılan tahta, ev ev taşınan odun.
Bahar, ümit yerine, ey kış, içimde korkun!

Allahım! Kararması şu göğün...
Dal senin, ağaç senin, döktüğün
Yapraklarla, mevsimlerle, gün gün.
Geçip gidişi ömrün...


Ziya Osman Saba

21 Şubat 2020 Cuma

aynı ben


Sadece ciddi olduğumda mutluyum. Bu mutluluk aslında benim en büyük mutluluğum,değil mi? Thomas Bernhard

18 Şubat 2020 Salı

adamın biri



ekmeğini ısıra ısıra yürüyor, adamın biri
durup ta sevgilime şiir yazacağım ha?

oturmuş kaşınıyor ötekisi
bitlerini eziyor parmaklarıyla
hangi yürekle psikanalizden söz edilir ha?

sakatın birisi, bir çocuğa yaslanmış gidiyor
ben oturup andre breton'u okuyacağım ha?

kan tükürüp dört bir yana
orda birisi tiril tiril öksürüyor
ruhumun derinliğini anlatacağım ha?

birisi kemik arıyor çamur içinde
gel de türkü söyle sonsuzluk üstüne?

bir satıcı bir gramla, kazık atıyor
şimdi durup dördüncü boyutu anlatacağım ha?

mutfakta tüfek temizliyor bir savaşçı
gerçek üstünden söz edilebilinir mi burada?

birisi parmaklarını saya saya gidiyor
haykırmadan nasıl konuşmalı yığınlar içinde?

cesar vallejo

15 Şubat 2020 Cumartesi

tanımsız şiir


Şiir, boğazın orta yerindeki bu ülser.
Şiir, kafatasını temizleyen bu akbaba.
Şiir, aklını yitirdiğin bu poker.
Şiir, gerçeklikten bu kaçma ödevi.
Şiir, sözcüklerin birbirini öldürdükleri sessizliğin.
Şiir, bu çığırtkan ve etobur çiçek.
Şiir, derinin altında yatan bu kızkardeş.
Şiir, en tatlı şeylere edilen bu küfür.
Şiir, sevecenliğin dibindeki bu isyan.
Şiir, görünür krallığı reddedişin.
Şiir, sana kuşku şırıngalayan bu zehir.
Şiir, ağaçları deli bu bahçe.
Şiir, artık hiçbir şey öğrenmemek için aldığın ders.
Şiir, doğduğun okyanusa dönüşün.
Şiir, senden başkası olma mutluluğun.

Alain Bosquet

12 Şubat 2020 Çarşamba

mazot






Ağlamadan
dillerim dolaşmadan
yumruğum çözülmeden gecenin karşısında
şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı
üzerime yüreğimden başka muska takmadan
konuşmak istiyorum.
Şehre neden
esmer ve dölek yüzümle döndüm dağlardan
kar vakti tarlaları kımıldatan soluğum
niyedir sarmalasın vites dişlilerini
defneler, nakışlar yok
alnımda neden.
Ağlamadan
etimin iğneli beşiklerde bıraktığı izlere aldırmadan
o mavi korularda ve dibektaşlarında
bırakıp sözlerimin kalıntılarını
açıkça konuşmak istiyorum.
Besbelli ki leşler koruyor şehrin bedenlerini
göğsünün kafesinde yalnızca pasak
biliyorsun
korkutulmuş bir kızın
yüreğinden fışkıran beyaz güvercinleri
sabahın köründe kalkan tirenlerdeki nefret
hergün aynı kalafat yerine çekilmenin nefreti
bunları
bütün bunları biliyorsun
dağlardan dönüyorsun o sağır yamaçlardan
çevik bacaklarını getiriyorsun, ne çiçek ne de ninni
boz şayaktan poturun dağlarda ne güzeldi
şehre varınca artık meşinler giymelisin
daha esmer
daha kankusturucu
sen o baygın sevgilerin adamı değilsin.
Sana yaşamak düşer çarkların gövdesinde
bin demir kapıyla hesaplaşmaktan omzun çürümelidir
bin çeşit güneşle ovulmalıdır gaddar ellerin
yürü yangınların üstüne, kendi alevini de getir
çarpıntısız dakikası olur mu devrimcinin
ki
ölüm
her yerde uyanıktır
alestadır korkunun yardakçıları
tez kızaran güllerden kendini sakın
sevgiler ürkütsün seni, aşk ayrı-
Aşktır diye geri geldin o çekiç seslerine
bıraktın vazgeçilmez ırmakları
gönlüne kar yağdırıyorsa çocuk sesleri yetsin
dikkat et hiçbir şey ıslatmasın namluları.


İsmet Özel
1970

11 Şubat 2020 Salı

ant / ömer seyfettin


 ...Ben Gönen’de doğdum. Yirmi yıldan beri görmediğim bu kasaba hayalimde artık seraplaştı. Birçok yerleri unutulan eski, uzak bir rüya gibi oldu. O zaman genç bir yüzbaşı olan babamla her vakit önünden geçtiğimiz Çarşı Camii’ni, karşısındaki küçük ve harap şadırvanı, içinde binlerce kereste tomruğu yüzen nehirciği, bazı yıkanmağa gittiğimiz sıcak sulu Bana’nın (57) derin havuzunu şimdi hatırlamaya çalışırım. Fakat beyaz bir nisyan dumanı önüme yığılır. Renkleri siler, şekilleri kaybeder... Pek uzun gurbetlerden sonra vatanına dönen bir adam doğduğu yerin ufkunu koyu bir sis altında bulup da sevdiği şeyleri uzaktan bir an evvel göremediği için nasıl mahzun olursa, ben de tıpkı böyle meraka, sabırsızlığa benzer bir elem duyarım. O her akşam sürülerle mandaların ve ineklerin geçtiği tozlu ve taşsız yollar, yosunlu ve siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ve ahşap köprüler, nihayetsiz tarlalar, alçak çitler hep bu duman içinde erir... 

 Yalnız evimizle mektebi gözümün önüne getirebilirim. 

 Büyük bir bahçe... Ortasında köşk tarzında yapılmış bembeyaz bir ev... Sağ köşesinde her vakit oturduğumuz beyaz perdeli oda... Sabahları annem beni bir bebek gibi pencerenin kenarına oturtur, dersimi tekrar ettirir, sütümü içirirdi. Bu pencereden görünen avlunun öbür tarafındaki büyük toprak rengindeki binanın camsız ve kapaksız tek bir penceresi vardı. Bu siyah delik beni çok korkuturdu. Yemeklerimizi pişiren, çamaşırlarımızı yıkayan, tahtalarımızı silen, babamın atına yem veren, av köpeklerine bakan hizmetçimiz Abil Ana’nın her gece anlattığı korkunç ve bitmez hikayelerdeki ayıyı bu karanlık pencerede görür gibi olurdum. Bu vehim ile, rüya dinlemek ve tabir etmek merakında olan zavallı anneme her sabah ayılı rüyalar uydurur, iri ve kuzgun bir ayının beni kapıp dağa götürdüğünü, ormandaki inine kapadığını, kollarımı bağladığını, burnumu ve dudaklarımı yediğini, sonra Bayramiç yolundaki su değirmeninin çarkına attığını söyler, ona [167] birçok, “hayırdır inşallah...” dedirtirdim. Ve tabir ederken benim büyük bir adam, büyük bir bey, büyük bir paşa olacağımı, bana kimsenin fenalık yapamayacağını temin ettikçe yalan söylediğimi unutur, ne kadar sevinirdim! 

                                                                      * 

 Nasıl sokaklardan ve kiminle giderdim? Bilmiyorum... Mektep bir katlı ve duvarları badanasız idi. Kapıdan girilince üstü kapalı bir avlu vardı. Daha ilerisinde küçük ve ağaçsız bir bahçe... Bahçenin nihayetinde ayakyolu ve gayet kocaman abdest fıçısı... Erkek çocuklarla kızlar karmakarışık otururlar, beraber okur, beraber oynarlardı. “Büyük Hoca” dediğimiz kınalı ve az saçlı, kambur, uzun boylu, ihtiyar ve bunak bir kadındı. Mai gözleri pek sert parlar, gaga gibi eğri ve sarı burnuyla tüyleri dökülmüş hain ve hasta bir çaylağa benzerdi. Küçük Hoca erkekti. Ve Büyük Hoca’nın oğlu idi. Çocuklar ondan hiç korkmazlardı. Galiba biraz aptalca idi. Ben arkadaki rahlelerde, Büyük Hoca’nın en uzun sopasını uzatamadığı bir yerde otururdum. Kızlar, belki saçlarımın açık sarı olmasından, bana hep “Ak Bey” derlerdi. Erkek çocukların büyücekleri ya ismimi söylerler, yahut “Yüzbaşıoğlu” diye çağırırlardı. Sınıf kapısının açılmayan kanadında sallanan “geldi, gitti” levhası 58 yassı ve cansız bir yüz gibi bize bakar, kalın duvarların tavana yakın dar pencerelerinden giren donuk bir aydınlık durmadan bağıran, haykırarak okuyan çocukların susmaz ve keskin çığlıklarıyla sanki daha ziyade ağırlaşır ve bulanırdı...

                                                              *  

 Mektepte yalnız bir nevi ceza vardı: Dayak... Büyük kabahatliler, hatta kızlar bile falakaya yatarlardı. Ve falakadan korkmayan, titremeyen yoktu. Küçük kabahatlilerin cezası ise nispetsiz ve mikyassız idi. Küçük Hoca’nın ağır tokadı... Büyük Hoca’nın uzun sopası... ki rast geldiği kafayı mutlaka şişirirdi. Ben hiç dayak yememiştim. Belki iltimas ediyorlardı. Yalnız bir defa Büyük Hoca kuru ve kemikten elleriyle yalan söylediğim için sol kulağımı çekmişti. O kadar hızlı çekmişti ki ertesi günü bile yanıyordu. Ve kıpkırmızı idi. Hâlbuki kabahatim yoktu. Doğru söylemiştim. Bahçedeki abdest fıçısının musluğu koparılmıştı. Büyük Hoca bu kabahati yapanı arıyordu. Bu mavi cepkenli, kırmızı kuşaklı, hasta ve zayıf bir çocuktu. Haber verdim. Falakaya konacaktı. İnkâr etti. Sonra diğer bir çocuk çıktı. Kendi kopar[168]dığını, onun kabahati olmadığını söyledi ve yere yattı. Bağıra bağıra sopaları yedi. O vakit Büyük Hoca, “Niçin yalan söylüyor, bu zavallıya iftira ediyorsun?” diye kulağıma yapıştı. Yüzünü buruşturarak darıldı.

                                                          * 

 Ağladım. Ağladım. Çünkü yalan söylemiyordum. Evet musluğu koparırken gözümle görmüştüm. Akşam azadında dayağı yiyen çocuğu tuttum. “Niçin beni yalancı çıkardın?” dedim, “musluğu sen koparmamıştın...” “Ben koparmıştım.” “Hayır, sen koparmamıştın. Öbür çocuğun kopardığını ben gözümle gördüm.”

 Israr edemedi. Yüzüme baktı. Bir an öyle durdu. Ve eğer hocaya söylemeyeceğime yemin edersem saklamayacaktı. Anlatacaktı. Ben hemen yemin ettim. Merak ediyordum. “Musluğu Ali koparmıştı” dedi, “ben de biliyordum. Ama o çok zayıf ve hem hastadır. Görüyorsun, falakaya dayanamaz. Belki ölür, daha yataktan yeni kalktı.” “Ama sen niçin onun yerine dayak yedin?” “Niçin olacak. Biz onunla ant içmişiz. O bugün hasta, ben iyi ve kuvvetliyim. Onu kurtardım işte.” Pek güzel anlamadım. Tekrar sordum: “Ant ne?” “Bilmiyor musun?” “Bilmiyorum!” O vakit güldü. Benden uzaklaşarak cevap verdi: “Biz birbirimizin kanlarını içeriz. Buna ant içmek derler. Ant içenler kan kardeşi olurlar. Birbirlerine ölünceye kadar yardım ederler, imdada koşarlar.”

                                                                        * 

 Sonra dikkat ettim, mektepte birçok çocuklar birbirleriyle ant içmişlerdi. Kan kardeşi idiler. Hatta bazı kızlar bile kendi aralarında ant içmişlerdi. Bir gün bu yeni öğrendiğim âdetin nasıl yapıldığını da gördüm. Yine arka rahlelerde idi. Küçük Hoca abdest almağa dışarı çıkmıştı. Büyük Hoca arkasını bize çevirmiş, yavaş yavaş, bir sümüklü böcek kadar ağır, namazını kılıyordu. İki çocuk tahta saplı bir çakı ile kollarını çizdiler. Çıkan büyük kırmızı damlayı kollarının üzerinde çizgiye sürdüler, [169] kanlarını karıştırdılar. Sonra birbirlerinin kollarını emdiler. Ant içerek kan kardeşi olmak... Bu, beni düşündürmeye başladı. Şayet benim de kan kardeşim olsa idi hocaya kulağımı çektirmeyecek, ihtimal falakaya yatacağım zaman beni kurtaracaktı. Koca mektebin içinde kendimi yapyalnız, arkadaşsız ve hamisiz zannediyordum, anneme fikrimi, her çocuk gibi birisiyle ant içmek istediğimi söyledim. Ve andı tarif eltim. Razı olmadı. Ve “Öyle münasebetsizlikler istemem. Sakın yapma ha...” diye tembih etti.

                                                                     * 

  Lâkin ben dinlemedim. Aklıma ant içmeyi koymuştum. Fakat kiminle? Bir tesadüf, beklenilmeyen bir kaza bana kan kardeşimi kazandırdı. Cuma günleri bizim evin bahçesine bütün komşu çocukları toplanırlardı. Akşama kadar beraber oynardık. Arkamızdaki evlerin sahibi Hacı Budakların benim kadar bir çocukları vardı ki en çok adı hoşuma giderdi: Mıstık... Bu kelimeyi söylerken sanki mütelezziz olur ve hep tekrarlardım. O kadar ahenkli ve taninli idi. Kızlar, bu güzel isme uydurulmuş kafiyeleri, Mıstık’ı bahçede ve sokakta görünce bir ağızdan söylerler, hâlâ hatırımda: 

Mustafa Mıstık, 
Arabaya kıstık, 
Üç mum yaktık, 
Seyrine baktık! 

diye bağrışırlar, ellerini yumruk yaparak ona karşı dururlardı. Mıstık hiç kızmazdı. Gülerdi. Biz de bazı bu beyitleri bağırarak tekrarlar eğlenirdik.

                                                                   * * * 
 Bu iki minimini beyit benim hayalime bile tesir etmişti. Rüyamda birçok arsız kızların onu büyük bir muhacir arabasına sıkıştırarak ve etrafına üç mum yakarak seyrine baktıklarını görürdüm. Niçin Mıstık öyle uslu dururdu. Niçin birden fırlayıp bu kızlara birkaç tokat atmaz sıkıştığı katran kokulu arabadan kurtulmazdı... Hepimizden kuvvetli o idi. Sanki adı gibi her tarafı yuvarlaktı; başı, kolları, bacakları vücudu... hatta elleri... Bütün çocukları, güreşte yenerdi. Ve yazın her cuma sabahı büyük bir deste söğüt dalı getirirdi. Bu dallardan kendimize atlar yapar, cirit oynar, yarışa çıkardık. Yarışta da hepimizi geçerdi. Onu hiçbirimiz tutamazdık. İşte yine böyle bir  cuma günü Mıstık söğüt dallarıyla geldi. Ben en uzununu kendime ayırdım. Öbürlerini çocuklara dağıttım. Bir çakı ile bu dalların ucunu keser, kabuklarından iki kulak bir burun çıkartır, tıpkı bir at başına benzetirdik. Ve bunu en güzel ben yapardım.

                                                                       * * * 
  
  Kendi atımı yapıyordum. Mıstık’la diğer çocuklar sıralarını bekliyorlardı. Nasıl oldu, farkına varmadım, söğüdün kabuğu birden yarıldı. Arasından kayan çakı sol elimin şahadet parmağını kesti. Sulu ve kırmızı bir kan akmaya başladı. O saatte aklıma bir şey geldi: Ant içmek... Parmağımın acısını unuttum, Mıstık’a “Haydi” dedim, “hazır elim kesildi. Kan kardeşi olalım. Sen de kes...” Tereddüt etti. Siyah gözlerini yere dikerek büyük ve yuvarlak başını salladı: “Olur mu ya... Ant için kol kesmek lâzım...” “Canım ne zararı var?” diye ısrar ettim, “Kan değil mi? Hepsi bir. Ha koldan, ha parmaktan... Haydi, haydi!..” 

  Razı oldu. Elimden aldığı çakı ile kolunu, hatta biraz derince kesti. Kanı o kadar koyu idi ki akmıyor, bir damla hâlinde kabarıyor ve büyüyordu. Parmağımın kanı ile karıştırdık. Evvelâ ben emdim. Bu, tuzlu ve sıcak bir şey idi. Sonra o da benim parmağımı emdi. 

                                                                          * * * 

  Bilmiyorum aradan ne kadar zaman geçti. Belki altı ay... belki bir yıl... Mıstık’la kan kardeşi olduğumuzu âdeta unutmuştum. Yine beraber oynuyor, mektepten eve beraber dönüyorduk. Bir gün hava pek sıcaktı. Büyük Hoca bizi yarım azat 59 etti. Tıpkı perşembe günü gibi... Mıstık’la sokağın tozları içinde yavaş yavaş yürüyorduk. Ben fesimin altına mendilimi koymuştum... Terimi silmediğim için yüzüm sırsıklam idi. Büyük ve geniş bir yoldan geçiyorduk. Kenarda yıkılmış bir duvarın temelleri vardı. Birdenbire karşıdan iri ve kara bir köpek çıktı. Koşarak geliyordu. Arkasından, birkaç adam, kalın sopalarla kovalıyorlardı. Bize: “Kaçınız, kaçınız, ısıracak...” diye bağırdılar. Korktuk. Şaşırdık. Öyle kaldık. Evvelâ ben biraz kendimi toplayarak, “aman, kaçalım...” dedim, ama gözleri ateş gibi parlayan köpek bize yetişmişti. O vakit Mıstık, “sen arkama saklan...” diye haykırdı ve önüme geçti. Köpek onun üzerine hücum etti. İlkin hızla  birbirlerine çarptılar. Sonra tıpkı güreşir gibi boğaz boğaza geldiler. Köpek de ayağa kalkmıştı.

                                                                       * * * 

  Biraz böyle savaştıktan sonra ikisi de yere yuvarlandılar. Mıstık’ın küçük fesi ve mavi yemenisi düştü. Bu muharebe bana pek uzun geldi. Titriyordum. Sopalı amcalar yetiştiler. Köpeğe odunlarının bütün kuvvetiyle birkaç tane indirdiler. Mıstık kurtuldu. Zavallının kollarından ve burnundan kan akıyordu. Köpek, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırmış, ağzı yerde, dörtnala, kaçtı. Mıstık, “Bir şey yok... Acımıyor... Biraz çizildi...” diyordu. Evine götürdüler. Ben de hemen evimize koştum. Anneme başımıza geleni anlattım. Abil Ana beni yere yatırdı. Uzun uzadı kasıklarıma, korku damarlarıma bastı. Ve öyle bir dua okuyarak yüzüme üfledi ki sarmısak kokusundan aksırdım.

  Ertesi günü Mıstık mektebe gelmemişti. Daha ertesi günü yine gelmedi... Anneme Hacı Budaklara gidip Mıstık’ı görmemizi söyledim. “Hasta imiş yavrum” dedi, “İnşallah iyi olunca yine oynarsınız, şimdi rahatsızlık etmek ayıptır” Ondan sonra ben her sabah Mıstık’ı iyileşmiş bulacağım ümidiyle mektebe gittim. 

  Fakat heyhat... O hiç gelmedi... Köpek kuduzmuş. Baktırmak için Mıstık’ı Bandırma’ya götürdüler. Oradan İstanbul’a göndereceklerdi. Ve nihayet bir gün işittik ki Mıstık ölmüş... 

                                                                     * * * 

  Erken kalktığım açık ve bulutsuz sabahlar, herkes gibi bana da, çocukluğumu hatırlatır. Yâdımda ezelî ve mor bir fecir memleketi gibi kalan doğduğum yeri gözümün önüne getirmek isterim. Ve daima, farkında olmayarak, sol elimin şahadet parmağına bakarım. Birinci boğumun üstünde hâlâ beyaz çizgi şeklinde duran bu küçük yara izi bence pek mukaddestir. Andı için ölen, hayatını mahveden kahraman kan kardeşimin sıcak dudaklarını tekrar parmağımın ucunda duyar, beni kurtarmak için o kendisinden büyük, kudurmuş, iri ve kara çoban köpeğiyle pençeleşen aslan ve bahadır hayalini görürüm. Ve kavmiyetimizden, hadsî (intuitif) Türklükten uzaklaştıkça daha müteaffin derinlerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlâksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve hodkâmlık, adîlik ve miskinlik cehenneminin dibinde meyus ve sartlaşmış, 60 kıvranırken saf ve nurdan mazi, kaybolmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı hâlinde karşımda açılır... Beni müteselli ve mesut eder. Saatlerce Mıstık’ın hatırasıyla, bu muazzez ve necip matemin eskiyip unutuldukça daha ziyade kıymeti artan tatlı ve mahzun acısıyla mütelezziz olurum... 


Genç Kalemler, C. 3, Sayı: 19, 11 Nisan 1328 [24 Nisan 1912], s. 166-171. 


57 “Bana”, Gönen’de bugün “Bano” olarak bilinen ılıca olmalıdır Bk. Fundagül Apak, “Ömer Seyfettin’in Değiş(tiril)en And’ı”, ( Turkish Studies , 8/4 Spring 2013, s. 123). 

58 “Geldi-Gitti Levhası”/Tahtası: Eskiden mahalle mekteplerinde hocaların bulunduğu mevkiin yanında kapının yakınında asılı duran levha hakkında kullanılan bir terim. Levhanın bir tarafında “gitti”, diğer tarafında “geldi” yazısı bulunur. Herhangi bir mazeretle dışarı çıkan öğrenci levhanın “gitti” tarafını, dönünce de “geldi” tarafını çevirir. “Gitti” tarafı çevrili iken izin istenmeyeceği bilinir. (bk. Pakalın: 1983: 661). 

59 “Yarım azat”: Yarım günlük tatil. Eskiden hafta tatili Cuma idi. Perşembe öğlen sonrasının tatil olması, “yarım azat” demektir. 

60 Sart: Yabancı, melez. Divanü Lügati’t-Türk ’te ve eski Orta Asya’da İranlı tüccarlara verilen ad. Günümüz Özbekçesinde Türkçe konuşan, Müslümanlaşmış melez halk. Buradaki kullanımıyla “sartlaşmış”, “yabancılaşmış” anlamındadır. “Piç” hikâyesinde de bu kelimeyi Doğu Türkçesindeki “melez” anlamıyla kullanacaktır

9 Şubat 2020 Pazar

baba


Yaklaşan seherle sözlüsün. Bir zamanlar
Dağ Taş ve toz toprak ve karlı yollar
Ve buzullar arasında çağlayan sularda
Aracıydın ekmeğine sevgili eşlerin ve çocuklarının

Evet barışlasın bütün zamanlar
Dar sessizliğe bu dağlar

Bir yamaç kaymasını omuzlarsın yıllarla
Biz ne gülücükler biliriz senden
Ne rahmetler açıldı senden bize

Cahit Zarifoğlu

3 Şubat 2020 Pazartesi

SEN GELMEDEN ÖNCE



........................................................


ÖBÜR GÖZÜN SARHOŞ ZATEN, BIRAK AĞLASIN

Ben de onu düşünüyordum. Bir daha hiç mutlu olmayacağının hisseden bir insan tırnaklarına, fallara, yaprakların damarlarına, saksı çiçeklerinin kokusuna, atların koşusuna, akasyalara, çöldeki sıkıntıya,deney tüplerine,islerine,israillilere,yazıya, çocukların gülüşünden artana, Sümer tarihine, federallerin mermilerine, saat seslerine, hatıranın susuz kalmış taraflarına, delilik ile özgürlük arasında gitgide incelen ipe, örümceğin hünerine, rüyanın pençelerine, inadına Allah’ın varlığına, kuzuların dudağından öpen insan sevgisine, peygamberlerin hırkalarına, kayaların son şekline, Saul Bellow’un mezarına, kış sayfası kardan değil ama beyazken o beyazlığa,insan olmak deyip de içini dolduramadığımız kan ter vakitlere, iç çeken kızlar şehirlerde gökyüzünü kıskanırken daha da kirlenen sakallarına dilencilerin, kaç kişisin ey yalnızlık sorusuna, etin ve ruhun ötesinde bir şey var insanda ve ona,ona,ona, sessiz ağaç kabuklarının herkes uykudayken inlemesine, ilençe, faturalara, kıyı şeritlerine, iki sevgili arasında mütereddid dururken mektup mektubun kaderden yaptığı karanlık alıntılara, isimleri kendinden önce solan çiçeklere, ışığı odaya almamaya direnen perdeye, kendini kandırırken seninle konuşan Allah’a, bu duvar bu da parmaklarım ama bazen karıştırıyorum onları diyen demirden sorulara, şarkının nakaratını askıya alan gürültülü sükunet gülmek için hamleler beklerken senden sadece dudağının bir köşesine ödünç aldığın kırışıklığa,tiner kokusuna, tanrı seni soyutlamalardan korusun evlat diyen ölülere, gitgide büyüyen bir kediyi yerli yerine koymak için farkında olmadan ezberinden okuduğun Zümer Suresi’ne, parmaklarının telaşı kadardır şair gerisi yokluk provasıdır'a, çıtkırıldım kıyafetleri için vitrin beğenen kadınlara, dedemin kemiklerine, zor da olsa başardık nefes almayı ama peki en ciddi laflarını kendine saklar yazarlar zira akbabadır okuyucular cümlesine, çay saatlerinin cennetinde parlamaya başlayan alevin rengine, otobüs duraklarından havalanan havarilere, her şiirin bir yerinde susmalı ama neresinde derken sen ne zaman bir ruh olup uçacaksın kendinden Süleyman'a, ne zaman kanatların çıkmaya başlayacak ve ne zaman ölümün bir dizenin şiddetinden olacak kadın!'a, duygusal mantık aklını kırbaçlarken siz ikiniz ne zaman susacaksınız'a, bütün kelimeler her gün yalnızlıkta toplanır ve oradan pay edilir yoksul ruhlara ama bencilin payına düşen kefendeki ruj lekesidir'e, kalbini görmeden aşık olur insan ama görünce biter aşk'a, sen sabahları unutkanlığın anahtarını hep kaybediyorsan ezberlediğin taşra şehire dönüşür'e,

Ve ben bunları yazsam toptan bir kaybediş armağanı verir mi Allah bana?



22 Ocak 2020 Çarşamba

S A A T L E R

                                 

  

  Dedem ömrü boyunca bir fıkıh kitabına sadık kaldı.Bizlere hep o kitaptan okur ve mesela namazı nasıl kılmamız gerektiğini uygulamalı olarak gösterirdi.Ayaktayken ayaklarımızın arasındaki mesafe bile çok önemliydi.Dua ederken ellerimizi nasıl açmamız gerektiği bile namazın kabul şartlarındandı.Çabuk öfkelenir, anlattıklarını bizde de görmek ister ve hepimizin namazı nasıl kıldığına tek tek bakardı.Bütün torunlara sirayet eden bu pratikler başta zevkli başlar sonra eziyete dönüşürdü.Ama hepimizde dedeme yaranma isteği de olmuyor değildi.Onu mutlu edince biz de mutlu olurduk.O da görevini yapmış bir insanın huzuru içinde “islamın diğer meseleleri”ne vakit ayırırdı: Mesela çukulata kağıtlarından çoğu Osmanlıca olan kitaplarını kaplamak,Diyanet takviminde gördüğü kendince yanlışları düzeltsinler diye diyanete mektup yazmak,solmuş beyaz defterlere dualar yazmak,hastalanıp dedemden medet uman köyün yaşlı kadınlarına muskalar yazmak,kavanozdaki suları okumak,ezan dinlerken gerçekten de berbat okuyan imamı eleştirip hakkında ıslah edici dualar etmek….Ebem bozulmuş bir yemeği çöpe dökmeye çalışıyorsa onu uyarıp israf üzerine hadisler okumak hatta bunları gelinlerine daha bir şevkle tekrarlamak,namaz vakti geldiğinde abdest alırken bizi izleyip tastaki suyu ölçülü kullanmamız gerektiğini onuncu kere hatırlatmak…Aslında bunlardan çoğu zaman rahatsız olmazdık.Ama ebemin azarlarcasına söylemesi bizi kızdırırdı.Belki ebem de dedeme çaresiz şirin görünme telaşıyla yapardı bunu…Ama onun otoritesi dedem kadar olmadığından ona cevap verirdik.Dedemde bizi korkutan neydi diye düşündüğümde bunun gerçek bir korkudan ziyade dedemin dünyasını bozmama, onun bize büyük olduğunu hatırlatmasına izin verme ve her şeyi idare ettiğini sanmasına acımasızca göz yumma olduğunu anlıyorum.Çünkü dedemin üzerimizdeki otoritesi aslında hiç sarsılmayabilirdi.Ama ne zaman ki biz küçükler annemin veya dayılarımın gizli gizli dedemi eleştirdiğini duyduk o andan sonra dedem bizde hükmünü yitirdi.Bütün nasihatlerini yaşlı adam huysuzlanmasın idare edelim havasında dinledik.Biz de biliyorduk belki dedem de biliyordu:eğer bize dini bir üslup içinde kendini hatırlatmasa evin bir köşesinde eli öpüldükten sonra seyirlik bir nesneye dönüşebilirdi. O böyle olmayı asla kendine yediremezdi ve biz de aslında böyle olmasını istemezdik. Yoksa çocukluğumuzun bir yanı eksik kalırdı. Kimsenin birbirine söylemediği gizli ve masum bir oyunu oynardık onunla.Bütün aile her şeyi bilirdi.Çünkü sonra biz anne babamızın dinine ve terbiyesine kalırdık nasıl olsa.Ama onların da içinde dedemin ve onun dininin ruhu az buçuk dolaştığından bazen onların seslenişlerinden dedemin eski sesi de duyulurdu.

    Köye gittiğimizde daha eve girmeden o evin kokusunu duymaya başlardım. Temiz ve eski çocukluğun ta kendisi olan bir kokuydu. Birazı minderlerden, kilimlerden, birazı yıllanmış arap sabunlarından, “kesik” dediğimiz bahçedeki elma ağaçlarından, topraktan, taşlardan, farelerin kemire kemire bitiremediği raflardaki dedemin eski kitaplarından, elbiselerden, tozdan yükselirdi o koku ve hala burnumun ucunda bekliyor sanki… Bütün bu karışım ve evi andıran özel kutusunda duvarda asılı duran Serkisof saatin zamanı yumuşatan ve çocuk kalplerimizi başka bir âleme yollayan tik-takları evin ve odaların gerçek ruhuydu ve dedemgili ele geçirmişti. Biz kısa süreliğine o kokuya misafir olurduk. Çok severdim o kokuyu. Nerden yükseldiğini anlayamazdım. Uyumaya çalışırken kokladığım yastıklar kokunun sırrını biraz açardı. Sofradaki yemekler buram buram açık ederdi kokuyu… Tahta kapılardan, dedemin sarığından, “hayat” dediğimiz sofadan, mutfaktan, kapının yanındaki su dolu küpten, ocaktaki alevden, annemin çocukluğundan yükselirdi koku…
  
  Annem dedemgildeyken bana hiç kızmazdı. Aslında yaramaz bir çocuktum ve her gün azar işitirdim ondan. Ama dedemgildeyken hep övülecek taraflarımı anlatır, yaramazlıklarımı bile küçük seslerle geçiştirirdi. O zaman annem gözümde büyürdü ve onu daha çok severdim. Belki de korku ve annelik hissini hiç katmadan, onu, o evin içinde gerçek varlığıyla görür ve öyle severdim. Annem hep düşünceli bir güzellik içinde görünürdü gözüme dedemin yanındayken. Ben de onun oğlu olmaktan mutlu olur ve annemin gözüne girme telaşına kapılırdım. Sadece namaz vakitlerinde çok sıkılırdım. O zaman annem de dedem gibi davranır ve abdestimi almam gerektiğini söylerdi. Dedem uzun sureler okurdu namazda. Namazdan kaçamazdım çünkü nasıl olsa dönüp dolaşıp hesabını verecektim kaçışımın…
  
  Sofrada her yemek gözüme güzel görünürdü. Güzel ve bereketli belki… Ayrı bir tadı olurdu o yemeklerin. O zaman annem, “hep bir olunca yeniyor”, derdi. Ama dedemin gergin havası sofraya da çökerdi. Dayılarıma hala nasihat etme derdinde olurdu ve onlar da mümkün olduğunca sineye çekerlerdi bunları… Ebem aslında dayılarımın tarafındaydı hep. Ama bazen o da dedemin anlattıklarının etkisinde kalıp, ayet ve hadis geçtiyse konuşmada, şevke gelir ve birden rolünü unutup dedemin sözlerini alttan alta desteklemeye başlayınca dayılarımın ve bizim yüzümüzde komik bir şaşkınlık belirirdi. Dedeme bir şey diyemeyen dayılarım ve teyzem kısık seslerle ebemi uyarırlardı yangına körükle gitmesin diye… Ebem birden hangi tarafta olduğunu hatırlar, meseleyi yeni anlamış gibi yapıp kurnaz bir “heeee” çıkarırdı dilinden… Aslında ebem ne tarafta olduğunu dedem yaşarken pek anlamadı…
  
  Dedemin koyu mavi eski bir cübbesi vardı. Çocukluğumun unutulmazlarındandır o cübbe… Hiç değişmedi, sarık da aynı kaldı. Ama son zamanlarda krem rengi bir cübbe giydi, son birkaç yıl ama… Sembol olamadan o hırka, dedem çocukluğumun sonundaki bir resme dönüştü ölünce…
  
  Onu en son ölümünden 8 ay önce Ankara’da dayımın evinde gördüm. Aynıydı. Namazlarımı kaçırmamamı tembihledi. Elini öpünce, yine yanaklarımdan tutup alnımdan hızla öptü. Sonra odasına çekildi, kitaplarına, kâğıtlarına… Hep bir şeyler yazardı. Kâğıdın üzerine eğilir, eğildikçe gözleri büyür, dünyadan uzaklaşır, Osmanlıca harfleri güzelce yan yana dizerdi. Bazen yazdıklarını heyecanla bize okurdu. Okuması da konuşması da hiç sıkmazdı. Hızlı ve güzel konuşurdu. Hiç bir şey yapmadan oturmak onu sıkardı. Ya konuşurdu bizlere ya okur ya da yazardı. Geri kalan zamanları zaten ibadetle doluydu. Mesela bizi dinliyorken sakalını sıvazlamaya başladıysa, anlardım ki sıkıldı ve birazdan kendi dünyasına gidecek.
   
  Biraz daha dinç olduğu zamanları şöyle hatırlarım: Yemek yenmiş. Ama dedem her zamanki minderinde ve iki dizini dikmiş. Fesi sağ dizinde. Eli ara sıra fesinde, ara sıra da başını kaşımakta ve dayılarımın biriyle ya da bir kaçıyla ciddi bir şeyler konuşmakta. Ciddi şey dediysem muhtemelen tarla, arazi ya da bir ortaklık davasıdır. Dedem yine haklıdır ve köyden birini çekiştirmektedir. Dedem inatçıydı da. Yıllar süren davaları olurdu tarla komşularıyla. Yok, ağacı kim kesti, yok sınır taşı biraz bizim tarafa kaymış. Sonradan bu konuşmalar yerini dedemin hastalıklarıyla ilgili konuşmalara bırakır ve dayılarım sabırla doktora gitmesini söylerler, karşılığında dedemin hastalık ta şifa da Allah’tan diyen inatçı konuşmalarını dinlerlerdi. Giderdi gitmesine ama doktorlara değil, dualara inanırdı hep… Bazen özellikle Mustafa dayımla dini konularda yaptığı tartışmalar kavgaya dönüşür ve dedem onları dinden çıkmakla suçlardı. Dayımın tiz sesiyle parmağını dedeme uzatıp elinde kitap konuşması aklımdadır. Ama dedem için İslamiyet İmam-ı Birgivi’nin “Tarikat-ı Muhammediye” kitabıydı. Başka bir yorumu katiyen kabul etmezdi. Ali dayım dedemle kavga etmez hatta Mustafa dayıma kızardı. O bilirdi dedemle tartışılmayacağını. Ama Mustafa dayım babasını tanımak isteyen bir çocuğun merakıyla sanki şansının denerdi.
  
  Dedem bana hiç ölmeyecekmiş gibi gelmiştir hep... Yaşlı ve hastaydı. Ama benim gözümde hep bize namazı ve abdesti anlatan o sağlam ihtiyar olarak kaldı. Ne olursa olsun onun yaşadığını ve hep de yaşayacağını hatırlar ve kendimi iyi hissederdim. Dedem yaşadığı müddetçe ben onun torunuydum ve her gördüğümde bana nasihatler edecek ve ben onun sesini dediklerini yapmasam bile sağlam bir geçmişten gelen eski ve güzel bir ses olarak dinleyecektim. Elini öpmekten mutluluk duyduğum tek o vardı. En yaşlı oydu ve el öpmek asıl anlamını onun zayıf ellerini öperken kazanıyordu. Tamam, son yıllarını bir sürgün gibi yaşadı bizim ve dayılarımızın yanında. Köydeki evleri yıkılmıştı ve bakıma muhtaçtı, ebem de hastaydı. Ama dedem hep köyü hep kendi evini özledi. Bunu sık sık söylerdi. Son kurduğu hayal yine köye dönmek ve evi onarıp orda yaşamaktı. Ama kaldığı her evde ben onun kokusunu duydum.
  
  Bir Ekim akşamı annem aradı. Sesi ağlamaklıydı ve  “Oğlum deden öldü ya” dedi. 14 Ekim 2002’de bir gece, dayımı yanına çağırmış. Vasiyetiyle ilgili bir şeyler söylemiş ve dayım Kur’an okurken dedem “memleketine” dönüvermiş. Ebem “Oğlum deden aldattı ya bizi” dedi.
  
  Ben hala anlayamam öldüğünü duyunca niye hıçkıra hıçkıra ağladığımı. Dayımı aradım ve niye bana haber vermediniz cenazesinde ben niye yoktum diye sesli sesli yine ağladım. Telefonu kapattım ve kendimi mahiyetini tam bilemediğim bir boşlukta yine ağlarken buldum.
  
  Ben hala bu satırları yazarken gözlerimi yaşartanın ne olduğunu bilemiyorum. Ben onu hiç ölmeyecek sandım. O da öldüyse neyin varlığına bel bağlayıp varlığımı sağlama alayım ki?
  
  O, bir gün dönülecek güzel kokulu bir evdi.
  İçimizde yaşayıp duran ahret inancıydı o…
  Bizi birbirimize bağlayan büyük hafızaydı.
  
  İnsanın dedesinin ölümü çocukluğun ölümüdür. Kaç yaşında olursam olayım dedem vardı ve ben onun torunuydum.
  
  Yine de anlayamıyorum öldüğünü duyduğumda niye sarsıla sarsıla ağladığımı…

  Galiba sırtımı dayadığım bir his tarihinin yıkıldığını hissettim.



Cins
Aralık 2017



13 Ocak 2020 Pazartesi

“ŞİİRİN HİKAYESİ ŞİİR KADAR GÜZEL DEĞİLDİR VE BU HEP BÖYLEDİR.”


    

Yalnızlığı nasıl tanımlarsınız?

Aslında insanın kendisi olmasından başka bir şey değil yalnızlık. Kendisi olması ve bunda sebatkâr durması. Bunun bencillik olan tarafı da yok değil elbette. Yalnız bırakılmak, yalnızlığa maruz kalmak ayrı, yalnızlığı tercih etmek ayrı. “Herkes Yalnız” diye bir kitabı var Onur Caymaz’ın, çok severim ismini de manasını da. Yalnızlığı da yalnız olmamayı da yüceltmemek lazım. Kendi yalnızlığımı da kimseye tavsiye etmem. İdare edilebilir bir delilik olmadan katlanılmaz.  Yalnızlığımı Allah’ı daha çok düşünmek için bir fırsat olarak da görüyorum. Allah’ı, şiiri, edebiyatı… Sonra, uzaklardan atılan ok misali hayata saplanmak da yalnızlığın tanımıdır, hayatın uzaklardan atılan ok gibi size saplanması da. Sayfalar dolar burada. Doluyordur. Yalnızlık kesin, diğer neticeler muhtemel. Başka türlüsü sanki mümkün değilmiş gibi. Yalnız olmasam da yalnız olacakmışım gibi. Her şeyi borçlu olduğumdur yalnızlık, bana düşman olmamıştır hiç. Ben ona bazen uzak olup geri dönmüşümdür ama. Eve dönmektir yalnızlık.

Bir de sosyal medyalar ve akıllı telefonlar yalnızlığı arttırdılar gibi geliyor. Orada bir insan var, insanlar var zehabına kapılıp yalnızlığa düşüyorsun. Yok aslında, onun yansıması, gölgesi, imajı o.

Şiirin kıyısına önce siz mi yanaştınız yoksa dm’den o mu yazdı?

Şiir şairin kaderidir. Onun içine doğmuştur şair. Merkezine. Zamanla bunu yaşamaya başlar. Başka bir söyleşide de söylemiştim: Yazdığımız şiirler de kaderimize dahildir ve Allah bizden bunu murat etmiştir. O şiir yazılacaktı ve yazıldı. Bundan kaçamazsın. Ben şiire böyle bakınca her şey yerli yerine oturuyor. O zaman yazdığım şiir üzerine, şiir üzerine ve kader üzerine daha esaslı ve titiz düşünmeye başlıyorum.

Bilinen ilk şiirinizin “Ashab-ı Kehf” olduğunu biliyoruz. Bilinmeyeni paylaşmak ister misiniz?

Orta 2’de Vatan diye bir şiir ve kompozisyon yazmıştım. Ödevdi. Galiba hem şiir hem kompozisyon yazan tek öğrenci bendim. Yanlış hatırlamıyorsam şiir ödeve dahil değildi ve içimden geldi yazıverdim. Kalktım tahtaya önce kompozisyonu sonra şiiri okudum. Hala hatırlarım, kompozisyonu okuyup şiire geçmeden önce defterimi öğretmen masasına bırakıp ceketimin  düğmesini iliklemiştim. Bunu neden yaptım acaba?  Bilemiyorum.  Lisede aşık olup, arabesk dinleyip karalamalar yapmışımdır. Üniversitede arkadaşlarla çıkardığımız dergilerde 3 şiirim çıkmıştı, onları da saymıyorum. Arada çok karalama vardır, hevesime yenilip yazdığım. Ama eli yüzü düzgün ilk şiirim Ashab-ı Kehf.

Ben uzun aralar da verdim şiire ve o dönemlerde çok yazı yazdım. Kendim için yazdım onları, bazıları kalemle yazılmıştır ve hala kâğıtlarda, dosyalarda durur.  Bunlar dışında çok bilinmeyen vardır tabi. Bir şiir nelerle doludur, nelerle yazılmıştır, yazılırken mi oluşmuştur, uzun zamanlara yayılan bir oluşum mu söz konusudur vs.  Mevzu şiirse hayat teferruattır. Şiir her şeyi kapsar, şair şiirini her şeyden kurar. Bir şiir kendinden ibaret değildir zaten.

Şiirde şairaneye siz de karşı mısınız Turgut Uyar gibi?

Elbette. Şairane demek miş gibi yapmak, şair gibi olmak.  Günümüz şiiri şairanenin kıskacında bir de. İnsan etkilendiği şairler gibi yazınca şair olmuyor, şairanelik yapmış oluyor. Şair olmak demek sesini bulmak, sese sahip olmak hatta kişilik sahibi olmak demek. Kişilik, şahsiyet, insanın kendisi olarak var olması ve bunu dillendirmesi.

Bir de hep söylenir ve doğrudur da: Eleştiri kurumu yok günümüz şiirinde. Şair olamayan arkadaşlarını şair diye yutturmaya kalkışanlar var ama. Aslında şair diye sundukları kişilere de kötülük yapıyorlar. Belki başka türlü eleştiriler sayesinde yazdıkları irtifa kazanacak kişiler tüm şairanelikleri ile kendilerini şair sanarak yaşayıp gidiyorlar. Bizde işler eş dost kayırması olarak sürüp gidiyor. Herkes kendi adamını parlatma peşinde. Yarın siz olmadığınızda sizin şair ilan ettikleriniz de olmayacak, bunu biliyoruz çok şükür.

Yazdığınız her şeyin ,şiirler dahil, gerçek olduğunu ve bu durumdan ürperdiğinizi söylediniz, “Kürt” artık bizim olduğuna göre bir hikâyesi varsa paylaşır mısınız?

Kendimi yazmak için bir araç haline getirdiğimi ve hayatımı üstünkörü yaşadığımı fark edeli çok oldu. Yazmak için yaşamak gibi net bir sonuç çıkmasın ama bundan. Bu kadar net olmuyor kelimeler yurdunda hiçbir şey. Eksik olan neyse yazarak tamamlıyorsun ve artık seni üzmüyor hayatın yaptıkları. “Neden üzülüyorsun ki nasıl olsa yazacaksın” diyorsun. Zamanla oluşan bir durum bu.  Sanki hayata değil de kelimelere bakmak! Hep bu bilinç üzere olmak. Bu içinize yerleşiveriyor. Çok olmuştur koşar adım eve dönüp, yaşamayı sokakta bırakıp kâğıdın başına çöreklendiğim. Yazan herkes bilir bunu. Böyle olunca kardeşimin yıllar evvel bana sorduğu “ yazarken mi yaşarsınız, yaşarken mi yazarsınız ?” sorusuna geliyoruz. Yazarken yaşıyor muyum derseniz başka bir alemde evet. Yaşarken yazmak da yaşanan bir şey sonuçta. Olay anında içinizde binlerce alt yazı, alt metin akıyor ve siz onları dinliyorsunuz. O anın hengamesinden kurtulanlar sonra yazdıklarınıza kavuşuyorlar.

Kürt şiirim çok sevildi, buna çok şahit oldum. Aşk için yazılan bütün şiirler ağıttır ve kaybedilen savaşın sonlarında bari vuruşarak çekileyim demektir. Şiirin hikayesi şiir kadar güzel değildir ve bu hep böyledir. Zaten hikaye güzel olsa ortada şiir de olmazdı. Güzel olan kavuşamamış olmaktır. Uzun vadede kavuşamamak zaten kavuşmaktan güzeldir. Ben şairlerin büyük ve güzel aşklar yaşadıkları için güzel aşk şiirleri yazdıklarını sanmam. Tam tersi, o aşkı yaşayamadıkları için güzel aşk şiirleri yazarlar. Aşkın istikbale dönük iması kalplerini ateşe çevirir ve o yarım kalmışlık ateşler içinde şiiri yazdırır kalpleri yanarken.

Kalp Yetersizliği şiirim var son kitabımda ve bu şiir de Kürt şiirinin şiiri gibi de okunabilir. İsteyen öyle okusun.

Şiiri okunsun diye mi yazarsınız, okusun diye mi yazarsınız?

Bir keresine Erkan’a “ Allah şiir okuyor mu ?” diye sormuştum. O da “okuyor ama etkilenmiyor” demişti. Burada da bir cevap saklı. Şiir yazmak insanlarla kurulan bir diyalogtur da monolog gibi görünse de. Yazdığınız her şiirde okurların sessizliği de saklıdır. Sonra size dönen sesleri de alırsınız. Yazıp da kendine saklayacak kadar büyük şair var mıdır? Varsa bile bilinmez. O da müthiş. Yeniden şiir yazarak inşa edilen bir dünya var. Eksikleri şiir yazarak giderilen, olumsuz ya olumlu yanlarına saldırılan bir dünya ve bunun bilinmesi gerekir. Dünyanın gerçek yüzü, hayatın bilinç altının tarihi. Dünyanın şairlerin anlattığı gibi olduğuna inanıyorum. Bu çok temel bir düşüncedir. Bir kere böyle düşünülürse, şair de okur da hep o düşüncede yaşar.Şairin şiirini okura ulaştırarak yaptığı kişisel devrimler yapmaktır. Gün gelir – gelir mi?- bu devrimler büyük bir saldırıya dönüşür bu bozuk dünyaya ve insana da . Belki. Aslında hiçbir zaman.

Şiir intiharı önler mi yoksa bir intihar şekli midir?

Yazmak da uzun vadede bir intihar şeklidir, yazarak intihar etmek. Bildiğimiz anlamda intiharı önler, en azından benim için öyle olmuştur. İntihar bir fikir olarak hep vardır bende ama etmeyeceğimi bilmenin “rahatlığı” da vardır. Bu fikir bile ışık hızıyla hayattan kurtarır insanı. Şiir burada devreye girer. İntihar etme, şiir yaz! dersin ve bu kurtarır. Şiir her şeyden koruduğu gibi şairi intihardan da günlük ölümlerden de kurtarır. Bu bir nimettir. İntihar eden şairler de vardır elbette. Ama şiire ve şiirlerine daha sıkı sarılsalardı belki intihar etmezlerdi gibi geliyor bazen. Tabi intihar nedenlerinin ağırlıklarını taşıyamayıp hayata dayamadılarsa da burada biz susarız. O başka bir konudur artık.

Şiir nasıl okunmalıdır?

Okunacak şiir evvela insanda yer edecek. O şiirin bir yeri olacak ki orada mukim olacak uzun süre. Sonra o şiir zaten adeta sizinmiş, sesinizmiş gibi çıkar ağızdan. Ben okurken özel bir gayret sarf etmiyorum. Prova falan da yapmıyorum. Amacım zaten güzel okumak değil, sadece okumak. Şiiri birilerine iletmek. Şiir güzelse, ki güzel olduğuna kanaat getirmediğim bir şiiri asla okumam- zaten hakkını veriyorum ister istemez. Benimsediğim şiirleri okuyorum.  Fonda müzik de olmayacak. Şiirin müziği yeter artar duymasını bilen için. Müzik koyanlar şunu mu diyor: Al şiir, yetmezse arkada müzik de var, hüzünlen!

Birine şiirinizi açıklama gereği hissettiğiniz olur mu? Açıklayınca büyüsü kaçar ya da esprisi bozulur mu?

Oldu ve çok yorucu. Şiire uzak insanlar için açıklama yapmaya bile değmez aslında. Yapacaksın da ne olacak? Çarpılıp şiire doğru bir hayat mı edinecek buradan. Açıklama bekleyenler açıklama beklerken bile size ve şiire ne kadar uzak olduklarını ibraz ederler aslında. Şiirle yaşayan biri zaten açıklama beklemez. Ben bu tür sorulara kısaca nazik cevaplar verip olay mahallinden uzaklaşmayı tercih ediyorum.

Instagram’da her gün bir şiir okuyorsunuz. Bununla ilgili olduğunu düşündüğüm Twitter'daki Twit'inizi hatırlatarak sormak isterim, "Ben hergün şiir okumasam günler benim canıma okur.", şiir bizi korur mu? Şiir bizi neyden ya da kimden korur?

Orada aslında en çok kendim için şiir okuyormuşum gibi geliyor. Okuduktan sonra şiiri bir kaç kez dinlemenin güzelliğini fark ettim. Başka bir sesten dinlesem bu kadar etkili olmaz şiir üzerimde. Ama kendim için şiir okuyup kaydetmişliğim de yok. Birilerinin dinleyeceğini bilmek bana motivasyon sağlıyor. Onlar olmasa şiiri okuyup kaydedecek değilim sonuçta. Bu bir yüzü. Diğeri de yüzlerce kişiye bu kadar zahmetsizce şiir dinletmek harikulade tabi. Şiir gecesi yapsak kaç kişi gelir ki? Ve bu sıklıkta zaten yapamazsın. Gün sonunda şiir okumak beni rehabilite ediyor anlayacağınız. Büyülü bir etkisi oluyor üzerimde. Arınma gibi. Hem orada şiir okurken hem yalnızca kendime şiir okurken şiirleri hayatla arama perde olarak koyuyormuşum gibi de geliyor. Şiir bitince hayat yalan yanlış eksik aksak haliye sırıtıveriyor.

Sosyal medyayı aktif kullanıyorsunuz. Yeni dünyanın yalnızlığa çaresi bu mudur sizce?

Sosyal medya benim için kül tablası gibi bir şey, severim de orada olmayı. Ben zaten güzellikleri paylaşmayı seven biriyim. Bu hep böyleydi. Sosyal medya yokken bile okuduğum kitabı, dinlediğim müziği, sevdiğim şiiri, izlediğim bir filmi mesaj ya da mektup yoluyla arkadaşlarıma iletirdim. Sonra mail atmaya başladım listemdeki kişilere. Sosyal medya çıktı da onlar benim bu paylaşım terörümden kurtuldu.

Sosyal medyanın iyi tarafı sesinizi duyurmanız için imkânlar sunması, zaten bu yüzden yaşamıyor muyuz? Sahte tevazuya da gerek yok. Bazıları şair ya da yazarın eserini sosyal medyada paylaşmasını doğru bulmuyorlar. Ben yazdıklarımı da paylaşmayacaksam ne yapayım sosyal medyada? Kötü tarafı da var elbette. Bir müddet sonra yazdıklarınız, paylaşımlarınız sıradanlaşabiliyor. Sizi eskitiyor sosyal medya. Yapacak bir şey yok.

Büyük Türk Şiiri’ndeki konumunuzdan bahsedelim biraz da. Geldiğiniz noktadan memnun musunuz?

Clint Eastwood, Japon aktör Ken Watanabe’den söz ederken yıllar önce konuşmasına “Büyük Ken Watanabe” diye başlamıştı. Demek ki aktöre bile büyük deniyorsa Büyük Türk Şiiri demek için geç bile kalınmıştır. Ne demek istiyoruz peki?

Türk, şiirin yaptığı kalple, kalplerle yaşar. Hayat böyle başlayınca gerisi zaten şiir ya da şiirsizliktir. Şiirdir, çünkü Türkün kalbinde dinmeyen bir uğultu vardır.  Uzaylılara bile sorsak bizim için ne derler? Misafirperver, duygusal, cana yakın insanlar Türkler derler. Doğru . Başka? Türk insanı dediğimiz kimdir başka? Aşık olur, şiir yazar, türkü dinler en çok. Bunlar, şiirin yaptığı, mayasında şiir olan millete has özelliklerdir. Sevmediğim bir laf vardır, bir küçümseme sezdiğim için.Aslında büyük bir gerçeği ifade eder o cümle:  Her dört Türk’ten beşi şairdir gibi bir şeydi. Evet, öyledir. Bunu anlayabiliyor muyuz peki? Her dört  ingilizden ya da japondan, fransızdan vs beşi şairdir diye bir laf var mıdır? Yoktur. Bunu romancıdır, öykücüdür, denemecidir, eleştirmendir vs şeklinde tamamlamamışlar. Şairdir denmiş. Çünkü diğer edebi sanatlar ruhumuzu ifade etmede şiir kadar yeterli olmamış. Onlar sonradan, hatta çok sonradan edebiyatımıza eklemlenmişler. Elbette önemsizdirler demem. Ama şiirimizdir bizim ruhumuz. Tam olarak budur.

Şair kaybetmez. Kaybolmaz. Bizler kaybolmayan şairlerimizle yaşarız. Geçenlerde bir tartışma vardı . İstiklal Marşı’mızın Arapça okunmasına dair. Aslında okunan marş hali değil,şiir haliydi. Birileri bunu eleştirdi arap düşmanlığı sosunu da katarak işin içine. Bu güzel bir hamle değil mi? Aslında çok güzel. Keşke İstiklal Marşı’mız bütün dillerde okunsa da dünya alem bilse dünyanın en güzel marşına sahip olduğumuzu. Ve dünyanın en güzel milli marşına sahip olmanın nelere karşılık geldiğini, ne demek olduğunu. Bunları düşününce Büyük Türk Şiiri’nin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Unutmayalım ki bağımsız bir Türkiye’ye sahip değilken henüz elimizde silah gibi milli marşımız vardı. Bunun vatanın kurtuluş ve kuruluşundaki etkisini ihmal edebilir miyiz?
 Şair bin yıl sonra bile karşımıza hayatta olduğundan daha canlı ve daha güçlü olarak çıkar, çıkacaktır da. Şair muhatabı sonsuzluk olan kişidir. Şairin hayatı bitmeyen bir hayattır ve hayatımıza yıllar sonra da karışır. Her iki anlamıyla da karışır. Bunu bırakamaz Türk. Ben büyük harflerle BİZ’i düşündüğüm zaman bütün edebiyatlarımız içinde neden sadece şiirimizin fersah fersah ilerde olduğunu anladığım zaman, şiirimizin büyüklüğünü anladığım zaman, bakışlarımı binlerce yıl önceye çevirdiğim zaman olan biteni daha iyi kavradığımı görüyorum. Sadece şiirde değil, tarih, sosyoloji, siyaset, psikoloji ve sanat serüvenlerimiz aslında şiirin odağına genişlemeler olarak görünüyor. Yunus Emre’den, Ahmet Yesevi’den, Türk dilinin geçmişinden, menkıbelerden, kıssalardan, devletlerden, insanlardan süzülen, doğrusu şiirin süzdüğü ve zaten şiirin meydana getirdiği bir tarih görüyorum. İnsan olmaya ninnilerden, bilmecelerden, masallardan, tekerlemelerden, mevlitten, ilahilerden, deyişlerden başlayan insanlar görüyorum . Bunlar şiir değil midir? Şiirler yazılmıştır, okunmuştur ve Türk artık o şiirlerin öncesindeki insan değildir.Cemil Meriç’in çok güzel bir yazısı vardır Mağaradakiler kitabında “Şiirden Düşünceye” adında. Çok aydınlık bir yazıdır. Şiirin doğu coğrafyasındaki kader anlamına geldiğini çok güzel anlatır. Zaten bizde şair olmayan mütefekkir var mıdır? Namık Kemal, Mehmet Akif, hatta şiirleriyle düşünen Tevfik Fikret , Yahya Kemal, Tanpınar, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, İsmet Özel ilk aklıma gelenler. Zaten bütün büyük bir şairlerimiz bir düşüncenin de adamıdırlar ve şiirleri iyi okunduğunda bunu görürüz. Ve saydığım isimler evvela şairdirler. Şiirlerinin onları getirdiği yerdir düşünceleri. Şiirden anlayan her şeyden anlar.Türk şiirinin büyüklüğü tarihimizin ölmeyen bir tarih olduğundan tutun da coğrafyamızın kıyamete kadar Olmak ya da Olmamak kavgalarının, hem insan, hem  de millet ve ülke olarak bitmeyen imtihanlarıyla doğrudan alakalıdır. Henüz 3,5 sene önce işgal edilmeye çalışılan bir vatanda yaşıyoruz, daha ne diyeyim ki…

Kendi adıma bu soruya cevap vermeyeyim. Ama şunu eklemek boynumun borcu: Büyük Türk Şiiri’nin ruhu daima benimle beraber. Bu anlamda bir yerden bir yere gelmiş değilimdir. 12 yaşından beri, Çile’yi okuduğumdan beri yani, oradaydım. Yazdığım şiir zamanla ağırlık sahibi olduysa bunu zaten Büyük Türk Şiiri’nin ruhuna borçluyumdur.

Öğretmenlik nasıl bir şey? Hiç bir çocuğun gözlerine şiir yazdınız mı? Ya da o size yazdırdı mı?

Çocukları sevmekle örülü bir meslek benim için. Hala sınıfa coşkuyla giriyorum. Hayır, yazmadım. Ama şiirlerimde çocuklar vardır. Şair ve çocuk arasında rabıta daima mevcuttur. İkisi de çok buluşurlar birbirlerinde ve hayatın onları getirdiği yerde. Birbirlerini anlarlar. Çocuklar olağanüstü incelikler ve zekalarla doludur. Şair için bu bulunmaz bir hazinedir. Şair de aslında bir yanıyla hırçın bir çocuktur da tüm yaptığı bunun üzerini örtmek ya da şiirleriyle açığa çıkarmaktır. Şairin tepkisi ile çocuğun tepkisi aynı saflıkta ve saftadır. Çocuklardan duyduğum onlarca güzel cümle vardır, şiire bakan aydınlıklar vardır.

En sevdiğiniz kitap, film, şarkı, şiir ya da daha iyisi?

Hala Ucuz Roman en sevdiğim film. Yüz film daha var. Yüzlerce şarkı, kitap, şiir. Bir taneye kapanıp kalmak darlıktır da. Yönetmenlerin bazılarını söylemek daha doğru burada: Kurosawa, Kubrick, Welles, Coen, Eastwood, Tarantino, ismini unuttuğum Güney Koreli yönetmenler, Mecidi, Scorsese, Coppola, Akad, Ceylan.

Sizin için en iyi şiir ve şair?

Bir tane şiir ya da şair söyleyemem. Turgut Uyar’ın daha çok okunmasını isterim, ama popülizme ve ucuz duyarlıklara yenilmeyen şiirlerinin. Çünkü onun şiirinde bütün Türkiye vardır.

Sormamı beklediğiniz ama sormadığım bir soru olduysa cevabını lütfeder misiniz?

Kim olduğumu sormanızı isterdim. Ve bu soru sorulur sorulmaz kim olduğunu unutan ve telaşla hatırlayıp cevap yetiştirmeye çalışan bir olduğumu, soruya kesin bir cevap veremediğimi,  belki bir mezar taşı olduğumu, buna hiçbir zaman cevap bulamadığımı, bulamadığım cevap ve cevaplar yüzünden şiirler ve yazılar yazdığımı, yazdıkça soru’nun ve sorunun büyüdüğünü, kimsenin kimseye ve kendisine bu soruyu sormaması gerektiğini, kimsenin yazmadığı bir roman karakteri olma ihtimalimin kuvvetli olduğunu, hele aynaya bakıp Kimim ben!? diye sormanın çok tehlikeli olduğunu, cevaplar dünyasının konforunda yaşamak varken sorunun büyüttüğü boşluğun insanı yutabileceğini, yutacağını, bir ömrün o helezonda sessiz ya da sesli feryatlara dönüşebileceğini, maskelerimize sahip çıkmanın ve onları parlatmanın iyi olacağını, öldürülmeyeceksek bunun faydalı olacağını ve bir mezar taşı olduğumu söylemek isterdim.




Hazırkıta.com




Yazarak kurtardıklarım Yazarak bile kurtaramadıklarım Yazsam da yazmasam da kurtaramayacaklarım


5 Ocak 2020 Pazar

KARANLIKTA OKUYUN



Bütün gün dayak yemiş ve nihayet yatağında rahata ermiş bir deli gibi başımı yastığa koyduktan beş dakika sonra gülümsedim. Her şey başımın üstünden geçip gitsin bakalım dedim.
bulaşıklar geçsin,
güzel gömlekler,
küller,perdeler,duraklar,
kahverengi kadifeden pantolonlar,
Erzincanlı terziler,
Tülin’in yeşil kazağı,boyun ağrılarım,
esnafla evlenmek isteyen nurcu kızlar,
Bolkar Dağı,
Edip Cansever’in kesik kesik dizeleri,
Adem’le konuşurken yakalandığımız anlatma telaşı,
oturduğumuz terasın Avrupalı göğü,
bayat çaylar ve saçlarındaki kokular ve Bakara Suresi ve Necati’nin sıkma kendini rahat ol deyişleri ve cüzzama yakalanmış günler böyle geçsin bakalım dedim.

“Olur gider yaaa” diye seslendim kendime.

   Abdülhak Şinasi Hisar aklıma geldi.Onun için “tekinsiz bir yazar” diyen Ahmet Oktay aklıma geldi.Halbuki güzelim Türkçesiyle hatıralarını yazan,hatıra tadında romanlar yazan bir İstanbul efendisi değil miydi Hisar?Onu tekinsiz yapanın ne olduğunu anladım ve sustum.Çünkü Hisar edebiyat dışındaki bütün insanlara ve hayatlara kapılarını kapatmış,soğuk yüzünün kıvrımlarında edebi derinliği olmayan her şeye sırt çevirmiş birinin kaderi okunan çok yalnız bir adamdı.Onun Yahya Kemal’e Veda kitabının kapağındaki fotoğrafından benim anladığım kendi varlığını başka şeylerden korumak için geriye çekmiş,etrafına o  çekilişin gözleriyle soğuk ve tepeden bakan aristokrat bir yazar.Ve bir kere o bakışlarla dünyaya baktıktan sonra gerisinin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum.O fotoğrafı okunaklı kılan da şu:Sanırım yanında birkaç kişiyle olduğu halde resme alınmış Hisar ve yayınevi sadece onun yüzünü alıp koymuş kapağa.Hisar o resimde yanındakilere bakmakta.Anlattığım bakışlar onun bütün hayatı.Gittikçe onun bakışlarında uzaklaşan hayata benzeyen ben ve yüzüm karanlıkta gülümsedi.

   Abdülhak Şinasi Hisar’a benzediğimi anladım.

......