13 Ocak 2020 Pazartesi

“ŞİİRİN HİKAYESİ ŞİİR KADAR GÜZEL DEĞİLDİR VE BU HEP BÖYLEDİR.”


    

Yalnızlığı nasıl tanımlarsınız?

Aslında insanın kendisi olmasından başka bir şey değil yalnızlık. Kendisi olması ve bunda sebatkâr durması. Bunun bencillik olan tarafı da yok değil elbette. Yalnız bırakılmak, yalnızlığa maruz kalmak ayrı, yalnızlığı tercih etmek ayrı. “Herkes Yalnız” diye bir kitabı var Onur Caymaz’ın, çok severim ismini de manasını da. Yalnızlığı da yalnız olmamayı da yüceltmemek lazım. Kendi yalnızlığımı da kimseye tavsiye etmem. İdare edilebilir bir delilik olmadan katlanılmaz.  Yalnızlığımı Allah’ı daha çok düşünmek için bir fırsat olarak da görüyorum. Allah’ı, şiiri, edebiyatı… Sonra, uzaklardan atılan ok misali hayata saplanmak da yalnızlığın tanımıdır, hayatın uzaklardan atılan ok gibi size saplanması da. Sayfalar dolar burada. Doluyordur. Yalnızlık kesin, diğer neticeler muhtemel. Başka türlüsü sanki mümkün değilmiş gibi. Yalnız olmasam da yalnız olacakmışım gibi. Her şeyi borçlu olduğumdur yalnızlık, bana düşman olmamıştır hiç. Ben ona bazen uzak olup geri dönmüşümdür ama. Eve dönmektir yalnızlık.

Bir de sosyal medyalar ve akıllı telefonlar yalnızlığı arttırdılar gibi geliyor. Orada bir insan var, insanlar var zehabına kapılıp yalnızlığa düşüyorsun. Yok aslında, onun yansıması, gölgesi, imajı o.

Şiirin kıyısına önce siz mi yanaştınız yoksa dm’den o mu yazdı?

Şiir şairin kaderidir. Onun içine doğmuştur şair. Merkezine. Zamanla bunu yaşamaya başlar. Başka bir söyleşide de söylemiştim: Yazdığımız şiirler de kaderimize dahildir ve Allah bizden bunu murat etmiştir. O şiir yazılacaktı ve yazıldı. Bundan kaçamazsın. Ben şiire böyle bakınca her şey yerli yerine oturuyor. O zaman yazdığım şiir üzerine, şiir üzerine ve kader üzerine daha esaslı ve titiz düşünmeye başlıyorum.

Bilinen ilk şiirinizin “Ashab-ı Kehf” olduğunu biliyoruz. Bilinmeyeni paylaşmak ister misiniz?

Orta 2’de Vatan diye bir şiir ve kompozisyon yazmıştım. Ödevdi. Galiba hem şiir hem kompozisyon yazan tek öğrenci bendim. Yanlış hatırlamıyorsam şiir ödeve dahil değildi ve içimden geldi yazıverdim. Kalktım tahtaya önce kompozisyonu sonra şiiri okudum. Hala hatırlarım, kompozisyonu okuyup şiire geçmeden önce defterimi öğretmen masasına bırakıp ceketimin  düğmesini iliklemiştim. Bunu neden yaptım acaba?  Bilemiyorum.  Lisede aşık olup, arabesk dinleyip karalamalar yapmışımdır. Üniversitede arkadaşlarla çıkardığımız dergilerde 3 şiirim çıkmıştı, onları da saymıyorum. Arada çok karalama vardır, hevesime yenilip yazdığım. Ama eli yüzü düzgün ilk şiirim Ashab-ı Kehf.

Ben uzun aralar da verdim şiire ve o dönemlerde çok yazı yazdım. Kendim için yazdım onları, bazıları kalemle yazılmıştır ve hala kâğıtlarda, dosyalarda durur.  Bunlar dışında çok bilinmeyen vardır tabi. Bir şiir nelerle doludur, nelerle yazılmıştır, yazılırken mi oluşmuştur, uzun zamanlara yayılan bir oluşum mu söz konusudur vs.  Mevzu şiirse hayat teferruattır. Şiir her şeyi kapsar, şair şiirini her şeyden kurar. Bir şiir kendinden ibaret değildir zaten.

Şiirde şairaneye siz de karşı mısınız Turgut Uyar gibi?

Elbette. Şairane demek miş gibi yapmak, şair gibi olmak.  Günümüz şiiri şairanenin kıskacında bir de. İnsan etkilendiği şairler gibi yazınca şair olmuyor, şairanelik yapmış oluyor. Şair olmak demek sesini bulmak, sese sahip olmak hatta kişilik sahibi olmak demek. Kişilik, şahsiyet, insanın kendisi olarak var olması ve bunu dillendirmesi.

Bir de hep söylenir ve doğrudur da: Eleştiri kurumu yok günümüz şiirinde. Şair olamayan arkadaşlarını şair diye yutturmaya kalkışanlar var ama. Aslında şair diye sundukları kişilere de kötülük yapıyorlar. Belki başka türlü eleştiriler sayesinde yazdıkları irtifa kazanacak kişiler tüm şairanelikleri ile kendilerini şair sanarak yaşayıp gidiyorlar. Bizde işler eş dost kayırması olarak sürüp gidiyor. Herkes kendi adamını parlatma peşinde. Yarın siz olmadığınızda sizin şair ilan ettikleriniz de olmayacak, bunu biliyoruz çok şükür.

Yazdığınız her şeyin ,şiirler dahil, gerçek olduğunu ve bu durumdan ürperdiğinizi söylediniz, “Kürt” artık bizim olduğuna göre bir hikâyesi varsa paylaşır mısınız?

Kendimi yazmak için bir araç haline getirdiğimi ve hayatımı üstünkörü yaşadığımı fark edeli çok oldu. Yazmak için yaşamak gibi net bir sonuç çıkmasın ama bundan. Bu kadar net olmuyor kelimeler yurdunda hiçbir şey. Eksik olan neyse yazarak tamamlıyorsun ve artık seni üzmüyor hayatın yaptıkları. “Neden üzülüyorsun ki nasıl olsa yazacaksın” diyorsun. Zamanla oluşan bir durum bu.  Sanki hayata değil de kelimelere bakmak! Hep bu bilinç üzere olmak. Bu içinize yerleşiveriyor. Çok olmuştur koşar adım eve dönüp, yaşamayı sokakta bırakıp kâğıdın başına çöreklendiğim. Yazan herkes bilir bunu. Böyle olunca kardeşimin yıllar evvel bana sorduğu “ yazarken mi yaşarsınız, yaşarken mi yazarsınız ?” sorusuna geliyoruz. Yazarken yaşıyor muyum derseniz başka bir alemde evet. Yaşarken yazmak da yaşanan bir şey sonuçta. Olay anında içinizde binlerce alt yazı, alt metin akıyor ve siz onları dinliyorsunuz. O anın hengamesinden kurtulanlar sonra yazdıklarınıza kavuşuyorlar.

Kürt şiirim çok sevildi, buna çok şahit oldum. Aşk için yazılan bütün şiirler ağıttır ve kaybedilen savaşın sonlarında bari vuruşarak çekileyim demektir. Şiirin hikayesi şiir kadar güzel değildir ve bu hep böyledir. Zaten hikaye güzel olsa ortada şiir de olmazdı. Güzel olan kavuşamamış olmaktır. Uzun vadede kavuşamamak zaten kavuşmaktan güzeldir. Ben şairlerin büyük ve güzel aşklar yaşadıkları için güzel aşk şiirleri yazdıklarını sanmam. Tam tersi, o aşkı yaşayamadıkları için güzel aşk şiirleri yazarlar. Aşkın istikbale dönük iması kalplerini ateşe çevirir ve o yarım kalmışlık ateşler içinde şiiri yazdırır kalpleri yanarken.

Kalp Yetersizliği şiirim var son kitabımda ve bu şiir de Kürt şiirinin şiiri gibi de okunabilir. İsteyen öyle okusun.

Şiiri okunsun diye mi yazarsınız, okusun diye mi yazarsınız?

Bir keresine Erkan’a “ Allah şiir okuyor mu ?” diye sormuştum. O da “okuyor ama etkilenmiyor” demişti. Burada da bir cevap saklı. Şiir yazmak insanlarla kurulan bir diyalogtur da monolog gibi görünse de. Yazdığınız her şiirde okurların sessizliği de saklıdır. Sonra size dönen sesleri de alırsınız. Yazıp da kendine saklayacak kadar büyük şair var mıdır? Varsa bile bilinmez. O da müthiş. Yeniden şiir yazarak inşa edilen bir dünya var. Eksikleri şiir yazarak giderilen, olumsuz ya olumlu yanlarına saldırılan bir dünya ve bunun bilinmesi gerekir. Dünyanın gerçek yüzü, hayatın bilinç altının tarihi. Dünyanın şairlerin anlattığı gibi olduğuna inanıyorum. Bu çok temel bir düşüncedir. Bir kere böyle düşünülürse, şair de okur da hep o düşüncede yaşar.Şairin şiirini okura ulaştırarak yaptığı kişisel devrimler yapmaktır. Gün gelir – gelir mi?- bu devrimler büyük bir saldırıya dönüşür bu bozuk dünyaya ve insana da . Belki. Aslında hiçbir zaman.

Şiir intiharı önler mi yoksa bir intihar şekli midir?

Yazmak da uzun vadede bir intihar şeklidir, yazarak intihar etmek. Bildiğimiz anlamda intiharı önler, en azından benim için öyle olmuştur. İntihar bir fikir olarak hep vardır bende ama etmeyeceğimi bilmenin “rahatlığı” da vardır. Bu fikir bile ışık hızıyla hayattan kurtarır insanı. Şiir burada devreye girer. İntihar etme, şiir yaz! dersin ve bu kurtarır. Şiir her şeyden koruduğu gibi şairi intihardan da günlük ölümlerden de kurtarır. Bu bir nimettir. İntihar eden şairler de vardır elbette. Ama şiire ve şiirlerine daha sıkı sarılsalardı belki intihar etmezlerdi gibi geliyor bazen. Tabi intihar nedenlerinin ağırlıklarını taşıyamayıp hayata dayamadılarsa da burada biz susarız. O başka bir konudur artık.

Şiir nasıl okunmalıdır?

Okunacak şiir evvela insanda yer edecek. O şiirin bir yeri olacak ki orada mukim olacak uzun süre. Sonra o şiir zaten adeta sizinmiş, sesinizmiş gibi çıkar ağızdan. Ben okurken özel bir gayret sarf etmiyorum. Prova falan da yapmıyorum. Amacım zaten güzel okumak değil, sadece okumak. Şiiri birilerine iletmek. Şiir güzelse, ki güzel olduğuna kanaat getirmediğim bir şiiri asla okumam- zaten hakkını veriyorum ister istemez. Benimsediğim şiirleri okuyorum.  Fonda müzik de olmayacak. Şiirin müziği yeter artar duymasını bilen için. Müzik koyanlar şunu mu diyor: Al şiir, yetmezse arkada müzik de var, hüzünlen!

Birine şiirinizi açıklama gereği hissettiğiniz olur mu? Açıklayınca büyüsü kaçar ya da esprisi bozulur mu?

Oldu ve çok yorucu. Şiire uzak insanlar için açıklama yapmaya bile değmez aslında. Yapacaksın da ne olacak? Çarpılıp şiire doğru bir hayat mı edinecek buradan. Açıklama bekleyenler açıklama beklerken bile size ve şiire ne kadar uzak olduklarını ibraz ederler aslında. Şiirle yaşayan biri zaten açıklama beklemez. Ben bu tür sorulara kısaca nazik cevaplar verip olay mahallinden uzaklaşmayı tercih ediyorum.

Instagram’da her gün bir şiir okuyorsunuz. Bununla ilgili olduğunu düşündüğüm Twitter'daki Twit'inizi hatırlatarak sormak isterim, "Ben hergün şiir okumasam günler benim canıma okur.", şiir bizi korur mu? Şiir bizi neyden ya da kimden korur?

Orada aslında en çok kendim için şiir okuyormuşum gibi geliyor. Okuduktan sonra şiiri bir kaç kez dinlemenin güzelliğini fark ettim. Başka bir sesten dinlesem bu kadar etkili olmaz şiir üzerimde. Ama kendim için şiir okuyup kaydetmişliğim de yok. Birilerinin dinleyeceğini bilmek bana motivasyon sağlıyor. Onlar olmasa şiiri okuyup kaydedecek değilim sonuçta. Bu bir yüzü. Diğeri de yüzlerce kişiye bu kadar zahmetsizce şiir dinletmek harikulade tabi. Şiir gecesi yapsak kaç kişi gelir ki? Ve bu sıklıkta zaten yapamazsın. Gün sonunda şiir okumak beni rehabilite ediyor anlayacağınız. Büyülü bir etkisi oluyor üzerimde. Arınma gibi. Hem orada şiir okurken hem yalnızca kendime şiir okurken şiirleri hayatla arama perde olarak koyuyormuşum gibi de geliyor. Şiir bitince hayat yalan yanlış eksik aksak haliye sırıtıveriyor.

Sosyal medyayı aktif kullanıyorsunuz. Yeni dünyanın yalnızlığa çaresi bu mudur sizce?

Sosyal medya benim için kül tablası gibi bir şey, severim de orada olmayı. Ben zaten güzellikleri paylaşmayı seven biriyim. Bu hep böyleydi. Sosyal medya yokken bile okuduğum kitabı, dinlediğim müziği, sevdiğim şiiri, izlediğim bir filmi mesaj ya da mektup yoluyla arkadaşlarıma iletirdim. Sonra mail atmaya başladım listemdeki kişilere. Sosyal medya çıktı da onlar benim bu paylaşım terörümden kurtuldu.

Sosyal medyanın iyi tarafı sesinizi duyurmanız için imkânlar sunması, zaten bu yüzden yaşamıyor muyuz? Sahte tevazuya da gerek yok. Bazıları şair ya da yazarın eserini sosyal medyada paylaşmasını doğru bulmuyorlar. Ben yazdıklarımı da paylaşmayacaksam ne yapayım sosyal medyada? Kötü tarafı da var elbette. Bir müddet sonra yazdıklarınız, paylaşımlarınız sıradanlaşabiliyor. Sizi eskitiyor sosyal medya. Yapacak bir şey yok.

Büyük Türk Şiiri’ndeki konumunuzdan bahsedelim biraz da. Geldiğiniz noktadan memnun musunuz?

Clint Eastwood, Japon aktör Ken Watanabe’den söz ederken yıllar önce konuşmasına “Büyük Ken Watanabe” diye başlamıştı. Demek ki aktöre bile büyük deniyorsa Büyük Türk Şiiri demek için geç bile kalınmıştır. Ne demek istiyoruz peki?

Türk, şiirin yaptığı kalple, kalplerle yaşar. Hayat böyle başlayınca gerisi zaten şiir ya da şiirsizliktir. Şiirdir, çünkü Türkün kalbinde dinmeyen bir uğultu vardır.  Uzaylılara bile sorsak bizim için ne derler? Misafirperver, duygusal, cana yakın insanlar Türkler derler. Doğru . Başka? Türk insanı dediğimiz kimdir başka? Aşık olur, şiir yazar, türkü dinler en çok. Bunlar, şiirin yaptığı, mayasında şiir olan millete has özelliklerdir. Sevmediğim bir laf vardır, bir küçümseme sezdiğim için.Aslında büyük bir gerçeği ifade eder o cümle:  Her dört Türk’ten beşi şairdir gibi bir şeydi. Evet, öyledir. Bunu anlayabiliyor muyuz peki? Her dört  ingilizden ya da japondan, fransızdan vs beşi şairdir diye bir laf var mıdır? Yoktur. Bunu romancıdır, öykücüdür, denemecidir, eleştirmendir vs şeklinde tamamlamamışlar. Şairdir denmiş. Çünkü diğer edebi sanatlar ruhumuzu ifade etmede şiir kadar yeterli olmamış. Onlar sonradan, hatta çok sonradan edebiyatımıza eklemlenmişler. Elbette önemsizdirler demem. Ama şiirimizdir bizim ruhumuz. Tam olarak budur.

Şair kaybetmez. Kaybolmaz. Bizler kaybolmayan şairlerimizle yaşarız. Geçenlerde bir tartışma vardı . İstiklal Marşı’mızın Arapça okunmasına dair. Aslında okunan marş hali değil,şiir haliydi. Birileri bunu eleştirdi arap düşmanlığı sosunu da katarak işin içine. Bu güzel bir hamle değil mi? Aslında çok güzel. Keşke İstiklal Marşı’mız bütün dillerde okunsa da dünya alem bilse dünyanın en güzel marşına sahip olduğumuzu. Ve dünyanın en güzel milli marşına sahip olmanın nelere karşılık geldiğini, ne demek olduğunu. Bunları düşününce Büyük Türk Şiiri’nin ne olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Unutmayalım ki bağımsız bir Türkiye’ye sahip değilken henüz elimizde silah gibi milli marşımız vardı. Bunun vatanın kurtuluş ve kuruluşundaki etkisini ihmal edebilir miyiz?
 Şair bin yıl sonra bile karşımıza hayatta olduğundan daha canlı ve daha güçlü olarak çıkar, çıkacaktır da. Şair muhatabı sonsuzluk olan kişidir. Şairin hayatı bitmeyen bir hayattır ve hayatımıza yıllar sonra da karışır. Her iki anlamıyla da karışır. Bunu bırakamaz Türk. Ben büyük harflerle BİZ’i düşündüğüm zaman bütün edebiyatlarımız içinde neden sadece şiirimizin fersah fersah ilerde olduğunu anladığım zaman, şiirimizin büyüklüğünü anladığım zaman, bakışlarımı binlerce yıl önceye çevirdiğim zaman olan biteni daha iyi kavradığımı görüyorum. Sadece şiirde değil, tarih, sosyoloji, siyaset, psikoloji ve sanat serüvenlerimiz aslında şiirin odağına genişlemeler olarak görünüyor. Yunus Emre’den, Ahmet Yesevi’den, Türk dilinin geçmişinden, menkıbelerden, kıssalardan, devletlerden, insanlardan süzülen, doğrusu şiirin süzdüğü ve zaten şiirin meydana getirdiği bir tarih görüyorum. İnsan olmaya ninnilerden, bilmecelerden, masallardan, tekerlemelerden, mevlitten, ilahilerden, deyişlerden başlayan insanlar görüyorum . Bunlar şiir değil midir? Şiirler yazılmıştır, okunmuştur ve Türk artık o şiirlerin öncesindeki insan değildir.Cemil Meriç’in çok güzel bir yazısı vardır Mağaradakiler kitabında “Şiirden Düşünceye” adında. Çok aydınlık bir yazıdır. Şiirin doğu coğrafyasındaki kader anlamına geldiğini çok güzel anlatır. Zaten bizde şair olmayan mütefekkir var mıdır? Namık Kemal, Mehmet Akif, hatta şiirleriyle düşünen Tevfik Fikret , Yahya Kemal, Tanpınar, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, İsmet Özel ilk aklıma gelenler. Zaten bütün büyük bir şairlerimiz bir düşüncenin de adamıdırlar ve şiirleri iyi okunduğunda bunu görürüz. Ve saydığım isimler evvela şairdirler. Şiirlerinin onları getirdiği yerdir düşünceleri. Şiirden anlayan her şeyden anlar.Türk şiirinin büyüklüğü tarihimizin ölmeyen bir tarih olduğundan tutun da coğrafyamızın kıyamete kadar Olmak ya da Olmamak kavgalarının, hem insan, hem  de millet ve ülke olarak bitmeyen imtihanlarıyla doğrudan alakalıdır. Henüz 3,5 sene önce işgal edilmeye çalışılan bir vatanda yaşıyoruz, daha ne diyeyim ki…

Kendi adıma bu soruya cevap vermeyeyim. Ama şunu eklemek boynumun borcu: Büyük Türk Şiiri’nin ruhu daima benimle beraber. Bu anlamda bir yerden bir yere gelmiş değilimdir. 12 yaşından beri, Çile’yi okuduğumdan beri yani, oradaydım. Yazdığım şiir zamanla ağırlık sahibi olduysa bunu zaten Büyük Türk Şiiri’nin ruhuna borçluyumdur.

Öğretmenlik nasıl bir şey? Hiç bir çocuğun gözlerine şiir yazdınız mı? Ya da o size yazdırdı mı?

Çocukları sevmekle örülü bir meslek benim için. Hala sınıfa coşkuyla giriyorum. Hayır, yazmadım. Ama şiirlerimde çocuklar vardır. Şair ve çocuk arasında rabıta daima mevcuttur. İkisi de çok buluşurlar birbirlerinde ve hayatın onları getirdiği yerde. Birbirlerini anlarlar. Çocuklar olağanüstü incelikler ve zekalarla doludur. Şair için bu bulunmaz bir hazinedir. Şair de aslında bir yanıyla hırçın bir çocuktur da tüm yaptığı bunun üzerini örtmek ya da şiirleriyle açığa çıkarmaktır. Şairin tepkisi ile çocuğun tepkisi aynı saflıkta ve saftadır. Çocuklardan duyduğum onlarca güzel cümle vardır, şiire bakan aydınlıklar vardır.

En sevdiğiniz kitap, film, şarkı, şiir ya da daha iyisi?

Hala Ucuz Roman en sevdiğim film. Yüz film daha var. Yüzlerce şarkı, kitap, şiir. Bir taneye kapanıp kalmak darlıktır da. Yönetmenlerin bazılarını söylemek daha doğru burada: Kurosawa, Kubrick, Welles, Coen, Eastwood, Tarantino, ismini unuttuğum Güney Koreli yönetmenler, Mecidi, Scorsese, Coppola, Akad, Ceylan.

Sizin için en iyi şiir ve şair?

Bir tane şiir ya da şair söyleyemem. Turgut Uyar’ın daha çok okunmasını isterim, ama popülizme ve ucuz duyarlıklara yenilmeyen şiirlerinin. Çünkü onun şiirinde bütün Türkiye vardır.

Sormamı beklediğiniz ama sormadığım bir soru olduysa cevabını lütfeder misiniz?

Kim olduğumu sormanızı isterdim. Ve bu soru sorulur sorulmaz kim olduğunu unutan ve telaşla hatırlayıp cevap yetiştirmeye çalışan bir olduğumu, soruya kesin bir cevap veremediğimi,  belki bir mezar taşı olduğumu, buna hiçbir zaman cevap bulamadığımı, bulamadığım cevap ve cevaplar yüzünden şiirler ve yazılar yazdığımı, yazdıkça soru’nun ve sorunun büyüdüğünü, kimsenin kimseye ve kendisine bu soruyu sormaması gerektiğini, kimsenin yazmadığı bir roman karakteri olma ihtimalimin kuvvetli olduğunu, hele aynaya bakıp Kimim ben!? diye sormanın çok tehlikeli olduğunu, cevaplar dünyasının konforunda yaşamak varken sorunun büyüttüğü boşluğun insanı yutabileceğini, yutacağını, bir ömrün o helezonda sessiz ya da sesli feryatlara dönüşebileceğini, maskelerimize sahip çıkmanın ve onları parlatmanın iyi olacağını, öldürülmeyeceksek bunun faydalı olacağını ve bir mezar taşı olduğumu söylemek isterdim.




Hazırkıta.com




Yazarak kurtardıklarım Yazarak bile kurtaramadıklarım Yazsam da yazmasam da kurtaramayacaklarım


5 Ocak 2020 Pazar

KARANLIKTA OKUYUN



Bütün gün dayak yemiş ve nihayet yatağında rahata ermiş bir deli gibi başımı yastığa koyduktan beş dakika sonra gülümsedim. Her şey başımın üstünden geçip gitsin bakalım dedim.
bulaşıklar geçsin,
güzel gömlekler,
küller,perdeler,duraklar,
kahverengi kadifeden pantolonlar,
Erzincanlı terziler,
Tülin’in yeşil kazağı,boyun ağrılarım,
esnafla evlenmek isteyen nurcu kızlar,
Bolkar Dağı,
Edip Cansever’in kesik kesik dizeleri,
Adem’le konuşurken yakalandığımız anlatma telaşı,
oturduğumuz terasın Avrupalı göğü,
bayat çaylar ve saçlarındaki kokular ve Bakara Suresi ve Necati’nin sıkma kendini rahat ol deyişleri ve cüzzama yakalanmış günler böyle geçsin bakalım dedim.

“Olur gider yaaa” diye seslendim kendime.

   Abdülhak Şinasi Hisar aklıma geldi.Onun için “tekinsiz bir yazar” diyen Ahmet Oktay aklıma geldi.Halbuki güzelim Türkçesiyle hatıralarını yazan,hatıra tadında romanlar yazan bir İstanbul efendisi değil miydi Hisar?Onu tekinsiz yapanın ne olduğunu anladım ve sustum.Çünkü Hisar edebiyat dışındaki bütün insanlara ve hayatlara kapılarını kapatmış,soğuk yüzünün kıvrımlarında edebi derinliği olmayan her şeye sırt çevirmiş birinin kaderi okunan çok yalnız bir adamdı.Onun Yahya Kemal’e Veda kitabının kapağındaki fotoğrafından benim anladığım kendi varlığını başka şeylerden korumak için geriye çekmiş,etrafına o  çekilişin gözleriyle soğuk ve tepeden bakan aristokrat bir yazar.Ve bir kere o bakışlarla dünyaya baktıktan sonra gerisinin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum.O fotoğrafı okunaklı kılan da şu:Sanırım yanında birkaç kişiyle olduğu halde resme alınmış Hisar ve yayınevi sadece onun yüzünü alıp koymuş kapağa.Hisar o resimde yanındakilere bakmakta.Anlattığım bakışlar onun bütün hayatı.Gittikçe onun bakışlarında uzaklaşan hayata benzeyen ben ve yüzüm karanlıkta gülümsedi.

   Abdülhak Şinasi Hisar’a benzediğimi anladım.

......

29 Aralık 2019 Pazar

bir çiçek


Bir çiçek duruyordu, orda, bir yerde,
Bir yanlışı düzeltircesine açmış;
Gelmiş ta ağzımın kenarında
Konuşur durur.

Bir gemi bembeyaz teniyle açıklarda,
Güverteleri uçtan uca orman;
Aldım çiçeğimi şurama bastım,
Bastım ki yalnızlığımmış.

Bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.



Cemal Süreya

28 Aralık 2019 Cumartesi

karşılıklı çekilmişti duvarlar




Dokuz metre, yedi arşın, yirmi bir verst, beş yarda
Doksan kilo, kırk bir şinik, altmış üç pud, bir okka
On beş kapik, kırk bir şiling, otuz beş sent, yüz para
Üç yüz dekar, bir mil kare, yirmi dönüm, sonbahar
Tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

Seni bildim bir altının bağışlamaz sesiydin
Amcan nerde baban var mı, kimin hemşerisiydin
Yedi-dokuz, iki yü züç, yüz ton gibi bir şeydin
Hatırla ne güzeldi, deniz dağlar ve rüzgar
Tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

İşte burda bıraksam ya sonsuz şiir adına
Irmakları hüzünlerle uyuşturan adına
Ama nerede o bilgelik! bin ton gibi bir şeydin
Alfa gibi, elif gibi, mega gibi bir şeydin
Ölüm gibi, zulüm gibi, açlık gibi olanlar
Tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

O annesi tam ölürken saçlarını okşadı
Bir kız sevdi, koca kenti bıkmadan arşınladı
Kim derdi ki ondan böyle bir savaşçı çıkacak
İçi dışı kardan beyaz, kandan kızıl, duvarlar
Tepemizden gürültüyle geçti durdu uçaklar.

Turgut Uyar

26 Aralık 2019 Perşembe

"ve hâlâ yaşıyorsak bir izahı olmalı / o sırtımızdaki bıçak hep öyle dik duracak"


bir kış


Bir kış göğü gibi o saat alçalır ölüm,
Yalnız işitme duyusu kalır ortada.
Asya kentleri yürür dururlar,
Höyükler burnumda hızma.

Uzakta dev bir damla:Pırıl pırıl Pencap!
Tabanlarından kayıp duran sütunlar
Yitmiş bir geleceğin işaret parmakları:
Horasan uykusuna havlayan köpekler, Buhara.

Uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.


cemal süreya

25 Aralık 2019 Çarşamba

mardin


Kuşlarını salmıştır çatılar
Ve hasatçı bir gökyüzü ki
Eğilip üstüne düşecek kadar
Taştan ağzıyla öpmüştür seni
Kan revan içinde alnaçlar

Yazmak dostlara neye yarar
Elinde hançerden bir yelpaze
Uzakta genç ve lâcivert dağlar
Gözlerinin siyahı gitmiştir
Telgraf çiçekleri astımlı kamyonlar

Çiçeğe kesmiştir karabasan
Dönüşmüştür bir yurtsamaya
İşte gülgillerden armut
İşte baklagillerden akasya
Neye yarar yazmak dostlara

Ölümü doğrusu hiç düşünmedim
Ama düşündüm uzak kardeşlerimi
Hey bayan Erozyon budur dileğim
Bir gün parlatmak istersen beni
Göm beni ilkin bir güzel karart

Kılıç kalkan gürz ve at
Tâ çocukluğumdan beri
Ne buldumsa okudum
Sonunda anladım ki
Bir kitapta resim şart



Cemal Süreya
Beni Öp Sonra Doğur Beni

24 Aralık 2019 Salı

köpük


Oyun bitti ve her şey yerini buldu.
Akşamla ebedi kızlar anne oldu.
Aynalara bakma, aynalar fenalık;
Denizi, sonsuz olanı düşün artık.
Bir gün beni hatırlayabilirsin ancak,
Güzelsem soyabilirsin çırılçıplak;
Oradayım hep ben, orada, derinde,
Gemilerin ihtiyar köpüklerinde.
Ahmet Muhip Dıranas




21 Aralık 2019 Cumartesi

serenat






Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına,
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.

Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana.
Tozlu yollardan geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.

Şeffaf damlalarla titreyen ağır
Goncanın altında bükülmüş her sak;
Seninçin dallardan süzülen ıtır,
Seninçin yasemin, karanfil, zambak...

Bir kuş sesi gelir dudaklarından
Gözlerin gönlümde açar nergisler,
Düşen bin öpüştür yanaklarından
Mor akasyalarla ürperen seher.

Pencerenden bir gül attığın zaman
Işıklarla dolacak kalbimin içi..
Geçiyorum mevsim gibi kapından,
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.



Ahmet Muhip Dıranas

ENFARKTÜS



okur mektubu

19 Aralık 2019 Perşembe

pencereleeer önünde


"Sen 
vaktinden çok sonra gelen 
Sevdalı bir yağmur gibisin 
çisil çisil gözlerimden 

Sen 
çıldırmış şairlerin 
titreyen mısralarında 
bahsettiği perisin 

Pencereler önünde çürürken 
o güzelim yıllarım 
Hayalin 
gözlerimin önünde 
bize ağlıyorum" 

ve ben dinledikçe gülümsüyorum.

18 Aralık 2019 Çarşamba

rüzgar gülü


Kır evinin verandasında
bir rüzgar gülüne rastladım
insanmışcasına
konuşmaya başladım

dedim benim kadar yalnızsan
tek gecelik bir aşksan
omuzlarına abanan
bir anıdan kaçıyorsan

dibe vurduysan
ya da hala düşüyorsan

bir yaz günü
hiç bu kadar üşüdün mü
rüzgar gülü
hiç ölümü düşündün mü

hayalimdeki adsız kadın
sanki ağzımda tadın
eminim ki sen de
hep kendini aradın

evimin yolu beni unutmuş
otellerin soğukluğunda
tüm bu garip duygular
bir tür iç kanama

teoman