20 Kasım 2019 Çarşamba

ruh


Ya bin yıl, ya bin asır sonra o gün gelecek.
Koklarken küllerimi mezarımda bir böcek
O kadar yanacak ki, bir yüksüklük toprağım,
Yerden bir damar gibi kopup fışkıracağım!
Ve birden bakacağım, her tarafım bitişmiş,
Başım, toprak altında bir mâden gibi pişmiş.
Nefesten daha ince bir ipek kumaş derim;
Fosfordan daha parlak, ince uzun ellerim.
Dalacağım kendimin hayran seyrine,
Diyeceğim: Bu dönen şeyler eski yerine,
Benim diye baktığım şeyler miydi bir zaman?
Külümün rüyası mı yoksa gördüğüm?.. Aman!
Başımda açılacak fânilerin seması
Ve onların taprağa gerçek diye teması,
Bir tatlı vehim gibi içimi bayıltacak;
Toprağın, koşacağım, üzerine yalnayak;
Şehrin, dolaşacağım kuş gibi etrafında;
Bir beyaz hayaletim upuzun çarşafında,
Gezeceğim, doğduğum evin odalarını,
Geceleyin, koskoca şehrin lâmbalarını,
Bir keskin üfleyişim söndürmeye yetecek;
Korku, şehrin çelikten sesini tüketecek.
Herşey susacak o ân, çalınacak kapılar;
Kiremitleri yaprak yaprak alan bir rüzgâr,
Ağzamdan haykıracak, uzun, gizli, çapraşık...
Erişilmez fikir ki, düğüm düğüm dolaşık...
Sarıldıkça boşanan yumak, çözülen demet;
Başı görünmez hayâl, sonu gelmez nedamet...
(1931)
Necip Fazıl Kısakürek

4 Kasım 2019 Pazartesi

ÖRÜMCEĞİN KALBİNDEN GEÇENLER


.................
SİS VARDI SABAHIN İLK AYETLERİNİN İÇİNDE AMA YİNE DE OKUNUYORDU. BOYNUM… O SOKAK…


Kabanım. düzyazının rabbi. muhatap. sis vardı yaprakların üstünde gizemli dudaksız öpüşleriyle. amorphis grubunun iki, placebo’nun iki şarkısıyla pencereden sokağa fırlayan kamçılar. bugün ölmeyeceğim. boynum…o sokak.

eczacının uzattığı kağıda baktım. sırt ağrımlarında hayatı seviyorum. tepelerde ayaklanma hazırlığı içinde yeşil ve tanrısal tabiattım. ilaçlarım. ayaklarımın üst kısmıyla saçlarımın göğe yakın yerinde haddim. konuşmak istemiştim hayırlı sabahlar efendim. viyadüğü geçince beyaz transit yaban türküleriyle geçmişimde biraz İstanbul. vızır vızır otoban. boynum… o sokak…

sabahın en okunaksız yerinde ben ve bazı yalanlar sonra avuç avuç notalar konuşmak istemiştim hayırlı sabahlar efendim sayıklamalarının… sadeleştirip… boynum… o sokak…eczacının çay ikramını geri çevirip ondan bir adres edindim, o da komşuluk ilişkilerinin bozulduğu üzerine eski İstanbullu halkalı beyefendisi bıyıklarıyla ak saçlarıyla konuşmalar yaptı ve onaylandı kötü kot pantolon giymiş biri tarafından. ve ikisi de bana bakıp gülümsediler. evet dedim onlara. sizlere katılmıyorum ama evet haklısınız. komşuluk ağıdınızı bölmek istemem. çıktım dışarı, sokak sendeliyordu. boynum… o sokak…

mevç, rüçhan, sadr. serbest vezni sevmeyen bir tanrı tarafından içi sessizlikten kumlarla doldurulmuş kalın bir üçgenin içine sığdı bunlar. kelimelerin kemiklerine dek gittik ve orada da şifa yoksunu sonradan boyanmış gözbebekli gözler bulduk. eflatun,mor, iğ. en güzelimiz bir ağaçtı sabaha selam eden ve konuşmak istemiştim hayırlı sabahlar efendim. biliyorum gene geleceksiniz. boynum… o sokak…

sigara içen duvarlar ve ıssız bir mutluluk bucağı yok sınırı ve tanımı yok mutluluktan bağımsız bir mutluluk gergin bir haz ki ancak titreşimlerini bırakıyor buğusunun boşalttığı odağa. kırılan ışıkları anlıyorum ben bundan. çıkıp geleceksiniz aklımın kullanılmamış kargalarını iğfal etmeye. yeniden başlayacaksınız sokağa. sis ki dünyayı tanrıya karşı kullananlara suskun. ve boynum… o sokak…

şimdi ayağa kalk!
kalk ayağa!

31 Ekim 2019 Perşembe

süleyman'ın kitabı çıktı!






Öncelikle bu Süleyman’ın Süleyman Çobanoğlu ya da Süleyman Çelik veya Süleyman Portakal olmadığını belirtmeliyim. Gerçi adı Süleyman olan şairlerin şiir mevsimiydi sonbahar bu sene. Mevsimin çağrısına ilk kulak veren Süleyman Unutmaz oldu. Süleyman Unutmaz, şiirini İzdiham dergisinden itibaren takibe aldığım bir şair. Birçok dergide yazsa da İzdiham’ın Süleyman üzerindeki etkisi inkâr edilemez.

Ketebe Yayınları son olarak Süleyman Unutmaz’ın “Süleyman’ın Kitabı” şiirlerini okuyucuyla buluşturdu. Kitaptaki şiirler biri hariç (Kalp Yetersizliği) değişik edebiyat dergilerinde yer almış şiirler. Hep sevmişimdir Süleyman’ın şiirlerini. Belki de aynı telden çalıyoruz onun içindir bu sevişimin sebebi. Önce ilk bölümdeki (Yalnızlıklardan) yüreğime saplanan iki şiiri söyleyeyim: Pelit Pastanesi ve Sarhoş Bakışlı Defter. Belki başka bir zaman başka bir vakitte okusam şiirlerin gönlümdeki yeri değişebilirdi. İkinci bölüm (Parçalanmıştır) şiirleri daha uzun soluklu. Bu yüzden iki şiir soluğumu ziyadesiyle kesti. Biri “fotoğraf güzelse biz yalnızızdır” müstesna dizesini okuyucuya hediye eden “Başağrısının Yaratılması” ve diğeri “Esma’nın Bulutları” şiiri. Tabii hiçbir yerde yayımlanmayan “Kalp Yetersizliği” şiirini de bir şiiri şımartacak kadar sevdim. Ey Süleyman! Ey sevgili şair Allah da seni sevsin e mi?

Hüseyin Akın
Millî Gazete
31.10.2019

19 Ekim 2019 Cumartesi

MAKSİM GORKİ






Maksim Gorki (Aleksey Maksimoviç Peşkov)

Koca Kurt
Gece vakti ruhu yanımdaydı. Belki diğer babalar kadar artis değildi ama gerçek idi. Yüzünden belli değil mi toprağın ona yazdırdıkları, ekmeğin yazdırdıkları, acının yazdırdıkları... Ne güzel kitaptır Tolstoy' dan Anılar (yky)




Tekrar okuduğumda kitabın asıl kahramanının Gorki olduğunu fark ediyorum. Tolstoy ve çevresini kuşatan büyük bir göz o.Tolstoy'un kendisini Çehov'u sevdiği gibi sevmeyişinin burukluğu ile dolu Gorki. Babaya yaranamayan hüzünlü bir evlat sanki.

15 Ekim 2019 Salı

otis tarda *


Sen beni en ziyâde bu ovada görürdün
Uçunca yeşertirdin ve ölünce çürürdün
Tomafil ve Dedete devirmemişti seni;
Endamlı bir şah gibi yaş nadasta yürürdün...

Şimdi bir Amon Ra'sın: rezil ansiklopedi
Ele vermiyor senin güneş vurmuş gölgeni
Bu hurufat üstünde tünemiş olman hüzün,
Ve hüzün ovalarda tükenmiş görmek seni..


süleyman çobanoğlu

* Toy: Uçabilen en ağır kuştur. - Bir metre onbeş kiloyu bulur. - Ki Avrupa'da tamamen, - Türkiye'de hemen hemen - yok olmuştur.

9 Ekim 2019 Çarşamba

“ŞİİR SENDEN NEREDEYSE HAYATINI İSTER. ŞİİRİ KANDIRAMAZSIN."



- Modern Türk şiirini konuştuğumuzda 2. Yeni’nin günümüz şiiri üzerinde inkar edilemeyecek bir tesiri var. Süleyman Unutmaz’ın kendi şiir kulvarı üzerinden hareketle 2. Yeni’nin günümüz şiiri üzerindeki etkisi hakkında neler söyleyebilir?


- “Hepimiz İkinci Yeni’nin paltosundan çıktık” desem doğrunun bir parçasını söylemiş olurum. Ama şu demek değil bu: hala İkinci Yeni şiirini yazıyoruz. Elbette yazmıyoruz, yazamayız. Ama o şiirin açtığı yoldan geçerek bugünün şiirine geldiğimiz de bir gerçek. Mesela Yahya Kemal okumayan yoktur neredeyse ama bugün o şiiri yazabilir miyiz? Yazsak ortaya plastik, ruhsuz manzumeler çıkar. Ne o İstanbul var, ne o Türkiye ne de o insanlar. İkinci Yeni de aşağı yukarı 65 sene öncesinin Türkiye’sinde başlamış bir akım. Tabi birkaç şair bir araya gelip bir akım başlatalım demedi. Zaten o ismi de şairler vermedi. 65 sene zaten uzun bir zaman, hele Türkiye için oldukça uzun. Türkiye’nin modernleşme hikâyesi içinde kültürel bir çıkıştır İkinci Yeni ve yeni bir insanı dile getirir. Hem Garip akımı hem İkinci Yeni aynı zamanda politiktir de. İnsanın kendi tarihinden kaçmasının şiiridir ikisi de. Hürriyet duygusu baskın, şehirli, bağsız ve maneviyatı neredeyse olmayan bir insandır bu. Sezai Karakoç’un Edip Cansever şiirinden söz ederken kullandığı “materyalist şiir” tanımı durumu çok iyi özetler.

  Elbette çok iyi şiirler de yazılmıştır o zaman. Bugün hala severek okuduğumuz pek çok şiir hala canlıdır. O şairlerin yazdığı şiiri gerçek ve iyi şiir yapan da o zaman için yeni ve modern oluşuydu. Şiir tarihimizin esaslı ve bereketli bir parçasıdır. Bugün ise yazılan şiirde İkinci Yeni izlerini gördüğümü söyleyemem. 90’larda yazılan şiirin günümüz şiiri üzerindeki etkisi daha baskın diyebilirim.
  Ama Sezai Karakoç ve İsmet Özel şiirinin etkisi her anlamda sürüyor. Çünkü bu iki isim İkinci Yeni şiirinden kopuşu da gerçekleştirir. Cahit Zarifoğlu da mesela ikinci kitabıyla ayrılmıştır oradan. Zaten o akımın şairleri de 70’lerden sonra başka bir şiiri yazdılar. Şiirimizde şu oldu: Her akım kendi dönemini yansıttı ve şimdi şairlerin bu türden bir ekole mensubiyeti kalmadı. Her şair kendi özerk alanında şiirini yazıyor ve olması gereken bu. Türkiye’de yenilikler dönemi kültürel ve edebi anlamda kapandı. Çünkü o serüvenler Türkiye tarihindeki değişimlerin parçalarıydı. Şimdilerde kültürel ve edebi olarak ve bunun başlıca sebebi olarak da toplumsal bir yozlaşma ve sürükleniş içindeyiz. Bu devirde şair kendini bir girişimin parçası olarak görmüyor. Ayrıca teknik olarak konuya bakarsak Türkiye modernleşmesi pek çok sakatlıkla malul olsa bile şiirimizin daha sağlıklı aşamalardan geçtiğini, kendini sürekli yenilediğini, yeni kanallar bulduğunu ve Türkçe şiirinin dünyada yazılan en diri ve en esaslı şiir olduğunu söylemek isterim. Ve bunun bize çok şey söylediğini…"

...........................

İtibar 97'deki söyleşimizden

6 Ekim 2019 Pazar

evim








Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!
Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!
Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada...
Garanti yok sen gibi faniye sigortada!
Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!
Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!
Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu;
Ve karşısında annem, sessiz gergef dokurdu.
Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;
Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı...
Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;
Sular cömert, "temizlik imandandır" bilinmiş...
Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.
Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler...
Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;
Komşuluk, mana ve ruh, ne varsa heder oldu;
Bir yeni nesil geldi, üstüste binenlerden;
Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden...
Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;
Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge...
Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;
Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..
Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!
Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

1982


Necip Fazıl Kısakürek

5 Ekim 2019 Cumartesi

do not go gentle into that good night

Gitme o güzel geceye, usulca
İhtiyarlık yanmalı ve çıldırmalı gün sonlandığında
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında

Bilge adamlar bilseler de karanlığın hak olduğunu sonlarında
Yıldırım çarptıracak kelamları olduğu içindir onlar
Gitmezler o güzel geceye, usulca

Haykırırlar son dalgadaki iyi insanlar
Düşleyerek kırılgan amellerinin olağanüstü dansını yeşil bir koyda
Ve onlar da, onlar da öfkelenirler, öfkelenirler Işığın ölümünün karşısında

Güneşin uçuşunu nağmeleriyle yakalayan coşkulu insanlar
Öğrenirler geç de olsa yas tuttuklarını onun yolunda
Gitmezler o güzel geceye, usulca

Kör gözlerin akan yıldızlar gibi alevlenip şenlenebileceğini
Kör bir görüşle gören ölümün dibindeki adamlar da
Öfkelenirler, öfkelenirler ışığın ölümünün karşısında

Ve sen, benim babam, hüzünlü dorukta, orada
Yalvarırım, lanetle ve kutsa beni şimdi ihtiraslı gözyaşlarınla
Ama gitme o güzel geceye, usulca
Öfkelen, öfkelen ışığın ölümünün karşısında

Dylan Thomas


4 Ekim 2019 Cuma

mutsuzluk - anton çehov





Yirmi beş yaşlarında, körpe, alımlı bir kadın olan, noter Lubiantsev’in karısı Sofya Petrovna ile yazlık komşuları avukat İlyin ormandaki bir açıklıkla baş başa, ağır ağır yürüyorlardı. Akşam beş sularıydı. Pamuk yığını görünümündeki bulutlar bütün gökyüzünü kaplamıştı. Pamuk yığınlarının arasından tek tük açık mavi boşluklar gözüküyor, bunlar yaşlı yüksek çamların doruklarına takılıp kalmışlar gibi kıpırtısız duruyorlardı. Ortalık sessiz, hava boğucu sıcaklı.

Orman açıklığının ta ilerisinde yüksekçe bir demiryolu setti uzanıyor, tüfekli bir nöbetçi hal boyunca gidip geliyordu. Seddin hemen arkasında ise çatısı pas tutmuş beş kubbeli, büyük bir kilise yükseliyordu.

Yürürken gözlerini yerden ayırmayan, şemsiyesinin ucunu geçen yıldan kalma çürümüş yapraklara batıran Sofya Petrovna;

—Sizinle burada karşılaşacağımızı hiç ummuyordum, dedi. Ama karşılaşmamız çok iyi oldu, çünkü ciddi bir konuşma yapmamız gerekiyor... Bazı şeylere bir son vermelisiniz, İvan Mihayloviç. Beni gerçekten seviyor, sayıyorsanız peşimi bırakın arlık! Çok rica edeceğim! Bir gölge gibi sürekli beni izliyor, bakışlarınızla rahatsız ediyor, her fırsatla sevdiğinizi söylüyor, garip garip mektuplar yazıyorsunuz... Bunlar ne zaman bilecek, söyler misiniz? Sonunun neye varacağını düşündünüz mü hiç?

İlyin’den ses yoklu. Sofya Petrovna birkaç adım attıktan sonra konuşmasını sürdürdü:
—Şurada lam beş yıldır tanışıyoruz, ama nedense son birkaç haftadır başladı bu gibi şeyler. Sizi anlayamıyorum, İvan Mihayloviç! Bu değişikliğin nedenini söyler misiniz?

Adama yan gözle baktı. Beriki pamuk görünümündeki bulutlara çevirmişti bakışlarını, gözlerini süzerek bakıyordu. Başkalarının saçmalıklarını dinlemek zorunda kalan bir adamın huysuz, öfkeli, aynı zamanda acı çeken, dalgın bir duruşu vardı yüzünün.
Sofya Petrovna omuzlarını silkti.

—Durumu anlamamanıza çok şaşıyorum. Oynadığınız oyun hiç de hoş değil. Ben evli bir kadınım, kocamı seviyorum... bir de kızım var. Bunları hiç göz önüne almıyor musunuz? Ayrıca, eski bir dostumuz olarak aileyle ilgili, aile temelleriyle ilgili görüşlerimi bildiğinizi sanıyordum.

İlyin üzüntüyle içini çekli.

—Aile temelleriymiş... Aman Tanrım!

—Evet, öyle... Kocamı seviyor, sayıyorum; aile huzurunun büyük değeri var benim için. Kocamın, kızımın mutsuzluğuna neden olmaktansa öleyim daha iyi. Sizden çok rica ediyorum, Tanrı aşkına beni rahat bırakın, İvan Mihayloviç! Eski güzel, temiz dostluğumuza geri dönelim. Ahlamalar, oflamalar olmasın artık, çünkü size hiç yakışmıyor. Konuşuldu, karar verildi: Bundan böyle bu gibi şeylerin sözünü etmeyeceğiz, tamam mı? Şimdi başka konulara geçelim...

Sofya Petrovna böyle diyerek İlyin’in yüzüne yan yan baktı. Beriki gene gözlerini yukarıya, bulutlara dikmişti; yüzü solgun, öfkeliydi; titreyen dudaklarını kemiriyordu. Kadın onun niçin kızıp içerlediğini anlamamakla birlikte yüzünün solgunluğu yüreğine dokundu. Okşayıcı bir sesle;

—Gücenmeyin, ne olur, dedi. Eskisi gibi dost kalalım. Anlaştık mı? İşte, elimi uzatıyorum.
İlyin bu küçük, yumuşacık eli avuçlarının içine aldı, ağır ağır dudaklarına götürerek;

—Ben lise öğrencisi değilim, dedi. Sevdiğim bir kadının dostluğu beni hiç ilgilendirmiyor.

—Yetişir artık, konuştuk, karar verdik! Bakın, şurada bir kanepe var; gelin, oturalım.

Sofya Petrovna’nın ruhunu tatlı bir dinginlik duygusu doldurdu; en nazik, en zor konu aşılarak bir karara bağlandığına göre İlyin’in yüzüne rahatça bakıp derin derin içini çekebilirdi. Öyle de yaptı. Ancak sevilen bir kadının seven erkek karşısındaki üstünlük duygusu kapladı ansızın yüreğini. Bu kocaman kara sakallı, yüzü erkek öfkesiyle titreyen, iri yarı, güçlü, zeki, kültürlü, söylendiğine göre çok yetenekli adamın kuzu kuzu yanına oturarak başını önüne eğmesi hoşuna gitmişti.

Sessizlik içinde geçen birkaç dakikadan sonra İlyin;

—Hiçbir şey konuşulup karara bağlanmadı, dedi. Bana ahlak kitabından satırlar okuyor gibisiniz: “Kocamı sevip sayıyorum... Ailenin temelleri...” falan filan... Bunları biliyorum ben, isterseniz daha fazlasını söyleyeyim... Tüm içtenliğim ve onurumla bildiririm ki, size karşı davranışlarımı ahlaksızlık, suç saymaktayım... Gördünüz mü? Yeter mi bu kadar? Öyleyse herkesin bildiği şeyleri yinelemekte ne yarar var? Bülbülün karnını acıklı sözlerle doyuracağınıza bana ne yapmam gerektiğini öğretmeniz yeterlidir.

—Önceden de söyledim: Buradan gidin!

—Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi, beş kez gittim, ama her seferinde yarı yoldan geri döndüm. Aldığım tren biletlerini göstereyim isterseniz; yırtmadım, sakladım onları. Sizden kaçacak erki (iradeyi) bulamıyorum kendimde. Öylesine boğuşuyorum ki duygularıma karşı, bilemezsiniz! Ama dayanıklılık, yüreklilik, güç olmadıktan sonra duygularımla boğuşmuşum, ne çıkar? Doğa her zaman üstün geliyor... Anlıyor musunuz, yapamıyorum işte! Ben buradan kaçıyorum, duygularım sımsıkı eteklerime yapışıyor. Aşağılık, iğrenç erksizlik!
İlyin, yüzü kıpkırmızı, ayağa kalkıp kanepenin çevresinde dolaşmaya başladı. Yumruklarını sıkarak;

—Çok kızıyorum! diye sürdürdü konuşmasını. Nefret ediyorum böyle yaratılmış olmamdan, kendi kendimi küçük görüyorum! Aman Tanrım, başkasının karısının peşinden koşmak, ona salakça mektuplar yazmak olacak şey değil? Nasıl alçaldığımı hissediyorum, bilemezsiniz!
Saçlarına sımsıkı sarıldı, homurdandı, kanepeye oturdu.

—Üstüne üstlük, bir de sizin içtenliksiz tavırlarınız! dedi acı bir sesle. Eğer bu çirkin oyunuma karşıysanız niçin geldiniz buraya? Sizi zorla getiren mi vardı? Mektuplarımda sizden kesin “evet” ya da “hayır” yanıtı vermenizi dilerken, siz bunun yerine benimle her gün rastgele karşılaşmışsınız gibi hava yaratıyor, bana ahlak dersi veriyorsunuz.
Tuhaf bir korkuya kapılan Lubiantseva’nın yüzü pancar gibi kızardı. Apansız çıplak yakalanan iffetli bir kadının duyduğu sıkıntı doldurdu yüreğini.

—Benim oyun oynadığımdan kuşkulanmanız yersiz, dedi. Her zaman size kesin yanıtımı bildirmişimdir... Bugün de söylüyorum aynı şeyi...

—Bu gibi şeyler böyle söylenmez. “Defolun karşımdan!” diye kestirip atsaydınız şimdi çoktan çekip gitmiştim. Ama siz öyle yapmadınız. Garip bir kararsızlık içindesiniz. Ne yalan söyleyeyim, ya benimle oynuyorsunuz, ya da...

Sözün sonunu getirmeyen İlyin başını yumruklarına dayayarak durdu. Sofya Petrovna ise davranışlarını baştan sona gözünün önüne getirmeye çalıştı. İlyin’le ilişkilerine dönüp baktığında yalnız gösterdiği davranışlarda değil, en içten duygularında bile onun kendisine kur yapmasını doğru bulmadığını anladı, ancak avukatın sözlerinde bir haklılık payı olduğunu da kabul ediyordu. Bununla birlikte onun nerede haklı olduğunu bulamadığı için ne söyleyeceğini şaşırdı. Bir şey söylemeden oturmak garip kaçacağından;

—Evet, ben de suçluyum, dedi omuz silkerek.

—İçtenliksizliğinizi suç olarak ileri sürmek istemiyorum. Lafın gelişi söyledim bunları. İnsanın içtenliksiz olması çok doğaldır, onun yaratılışında vardır bu. Eğer el birliği edip bütün insanlar içten konuşmaya başlasalardı her şey tepetaklak olup güme giderdi.
Felsefe yapmak gibi bir isteği yoktu Sofya Petrovna’nın, gene de konunun değişmesine memnun kalarak;

—Nasıl güme giderdi? diye sordu.

—Çünkü içten olanlar yalnız ilkel insanlar ile hayvanlardır. Uygarlık dediğimiz şey insan yaşantısına kadınlık erdemi gibi bir lüks getirdiğinden burada içtenliğe fazla yer kalmıyor...
İlyin böyle diyerek bastonunun ucunu öfkeyle kuma daldırdı. Kadın onu dikkatle dinliyor, söylediklerinin çoğunu anlamamakla birlikte konuşması hoşuna gidiyordu. En çok hoşuna giden de böyle yetenekli bir insanın kendisi gibi sade bir kadınla “derin” konuları tartışmasıydı. Ayrıca ona zevk veren bir şey daha vardı: Hâlâ öfkesi geçmemiş, solgun, genç, hareketli bir yüzün çırpınır gibi kıpırdanmasını seyretmek. Evet, onun söylediklerinin çoğunu anlamıyordu, ama çağdaş düşünceli bir insanın cesaretle, fazla derin düşünmeye gerek görmeden, kuşkuya filan kapılmadan önemli sorunları çözmeye kalktığını, kesin sonuçlar çıkardığını hoş bir biçimde kavrıyordu.

Adamı zevkle seyrettiğini fark edince birden irkildi, dehşete kapıldı; telaşla;

—Bağışlayın, sizi pek anlamıyorum, dedi. İçten olmamak konusunu niçin açtınız, bilmem. Ancak sizden bir daha rica ediyorum: Dostluğunuzu, insanlığınızı gösterip beni rahat bırakınız! Sizden tek dileğim budur!

İlyin içini çekti.

—Peki, bir daha deneyeyim... Tüm gücümle buna çalışsam bile bundan bir sonuç alacağımı sanmıyorum. Ya şakağıma bir kurşun sıkarım... ya da kendimi aptalca içkiye veririm. Bundan sonra iflah olmam artık. Her şeyin bir sınırı vardır, insanın doğasıyla boğuşmasının da... Söyleyin, delilikle mücadele edilebilir mi? Kafayı iyice çekseniz sarhoşluğu önleyebilir misiniz? Yüzünüzün görünüşü ruhuma sinmişse, karşımdaki şu çam ağacı gibi gece-gündüz gözümün önünden gitmiyorsa buna karşı ben ne yapabilirim? Bütün düşüncelerim, isteklerim, düşlerim içime çöreklenen bir şeytana saplanıp kalmışsa bu mutsuzluk veren, iğrenç durumdan kurtulmak için nasıl bir kahramanlık yapmam gerektiğini söyler misiniz? Sizi seviyorum. Hem de öyle çok seviyorum ki, her şey çığrından çıktı; işimi, en yakınlarımı terk ettim, Tanrı’mı unuttum! Kimseyi böylesine sevmem iştim.

Konuşmanın bu şekle döküleceğini beklemeyen Sofya Petrovna gövdesini geriye verdi, korkuyla İlyin’in yüzüne baktı. Adamın gözlerinde yaşlar birikmişti, dudakları titriyordu, yüzünde yalvaran, aç bir insanın görüntüsü vardı.

İlyin gözlerini, korkudan irileşen Sofya Petroyna’nın gözlerine yaklaştırarak;
—Seviyorum sizi, dedi. Öyle güzelsiniz ki! Şu anda acı çekiyorum, ama yemin ederim, yaşam boyu dizinizin dibinde oturmaya, acı çekerek gözlerinizin içine bakmaya razıyım. Yalvarıyorum, susun...

Sofya Petrovna gafil avlanmıştı, İlyin’i durduracak sözleri bulmaya çalışıyordu. “En iyisi, kaçıp gideyim!” diye düşündü, ama daha doğrulmasına fırsat kalmadan adam önünde yere çöküverdi, kollarıyla dizlerini sardı, yüzüne bakarak ateşli, tutkulu konuşmasını sürdürdü. Besbelli, çok güzel şeyler söylüyordu, ancak o korku, heyecan içinde Sofya Petrovna bunları işitecek durumda değildi. Bir yandan da dizlerinin hoş bir biçimde, sımsıcak sarıldığı, böylesine tehlikeli bir anda sinsi bir düşünceyle duygularında bir anlam arıyordu. Oysa kadınlık erdeminin bu duruma karşı koyması gerekmez miydi? Bunun yerine tüm benliğini bir tembellik, uyuşukluk, boşluk kaplamıştı; hiçbir şeyden korku duymayan sarhoşlar gibiydi. Yalnızca yüreğinin uzak bir köşesinden onunla alay eden, incecik bir ses duyuluyordu: “Neden kaçıp gitmiyorsun? Demek ki, böyle olması gerekiyor, bunu sen de istiyorsun...”
Duygularında bir anlam bulmaya çalışırken İlyin’in sülük gibi yapıştığı ellerini niçin çekip almadığını, birisi bizi görüyor mu, diye adamla birlikte telaş içinde sağa-sola bakınmasını anlayamıyordu.

Çam ağaçları, bulutlar kıpırtısız duruşlarıyla, küçük çocukların yaramazlıklarını görerek sert sert bakan, ama suçlarını babalarına söylememek için onlardan para isleyen yaşlı adamlara benziyordu. Demiryolu settindeki nöbetçi de gözlerini onlara dikmişti.

“Bakarsa baksın!” diye düşündü Sofya Petrovna.

Uzaktan gözüken trenin lokomotifi inceden, kısık kısık ıslık çaldı. Günlük yaşamın içinden çıkıp gelen bu yabancı, soğuk ses Lubiansev’in biraz olsun aklını başına getirebildi. Yerinden hızla kalkarak;

—Ama... ama dinleyin beni! diyebildi büyük bir kaygıyla. Bunun sonu neye varır? Hiç düşündünüz mü?

İlyin böyle sorular sorulmasından hoşlanmayan bir adam tavrıyla elini salladı.

—Bilmiyorum, bilmiyorum...

—Arlık gitmem gerekiyor. Andrey trendedir. Gelmeden yemeğini hazır etmeliyim...
Alev alev yanan yüzünü demiryolu settine çevirdi; o sırada önce lokomotif, ardından vagonlar ağır ağır raylardan geçmeye başladılar. Lubiansev’in sandığı gibi yazlık semle gelip giden yolcu treni değildi bu, yük katarıydı. Kara vagonlar insan ömründeki günler gibi kilisenin beyaz zemini üzerinden ardı ardına kayıyorlardı, katarın sonu gelmeyecek gibiydi...
En sonunda katar bitli; kondüktörü, feneriyle son vagon yeşillikler arasından gözden kayboldu. Yüzünü demiryolundan çeviren Sofya Petrovna, İlyin’e bakmaksızın hızla yazlık evinin yolunu tuttu. Kendini tümüyle egemenliği altına almıştı arlık. Utançtan yüzü kıpkırmızı, İlyin’in davranışlarından değil de kendi güçsüzlüğünden, edepsizliğinden; temiz, iffetli bir kadın olarak yabancı bir erkeğin dizlerini kucaklamasına izin vermesinden ötürü kendi kendine içerlerken düşündüğü tek şey vardı şimdi: Bir an önce yuvasına dönmek, ailesine kavuşmak!

Avukat arkasından yetişmekle güçlük çekiyordu. Orman boşluğundan sapıp dar bir cılgaya girerken bir an dönüp geriye baktı. Adamın dizine yapışmış kumlan gördü, arkasından gelmemesi için ona işaret etti.

Soluk soluğa evine yetiştiğinde kendi odasında beş dakika kadar ayakta dikildi; bir pencereye, bir çalışma masasına baktı baktı...

—Aşağılık kadın! Sürtük! diye mırıldandı.

Gene de kendinden hiçbir şey gizlemeden, tüm ayrıntılarıyla anımsamaya çalıştı: Son günlerde İlyin’in kur yapmalarına karşı olduğu halde durumu açıklığa kavuşturmak amacıyla da olsa onu görmekten alıkoyamamıştı kendini. Bununla da kalmamış, adam dizinin dibine çöktüğünde bundan bir zevk almıştı. Bütün bunları düşününce büyük bir öfkeye kapıldı. Ah, hiç acımamalı, yüzüne tokat üstüne tokat indirmeliydi!

Kocası, kızı hatırına geldiler, yüzüne çok sevecen bir anlatım vermeye çalışarak: “Zavallı Andrey! Zavallı Varya! Benim nasıl bir kadın olduğumu bilmiyorsunuz. Bağışlayın beni, sizi öylesine çok seviyorum ki!” diye mırıldandı.

Henüz iyi bir eş, iyi bir anne olduğunu, İlyin’e sözünü ettiği “aile temelleri”ne henüz bozulmuşluğun bulaşmadığını kendi kendine kanıtlamak istercesine mutfağa koştu; Andrey İlyiç’e niçin sofra hazırlamadı diye aşçı kadını bir güzel haşladı. Kocasının yorgun, acıkmış yüzü geldi gözünün önüne; ona karşı büyük bir acıma duydu, daha önce hiç yapmadığı halde sofrayı kendi eliyle kurdu. Sonra kızı Varya’yı buldu, onu kollarına aldı, kucakladı, öptü, sevdi... Çocuk ağır, soğuk gelse de bunu kabul etmeye yanaşmaksızın babasının nasıl iyi, sevecen, dürüst bir adam olduğunu ona anlatmaya koyuldu.

Bununla birlikte kocası eve geldiğinde selam vermek için fazla bir istek duymadı. Yüreğini dolduran yalancı, yapmacık duygular kaybolmuş; bunların yerine yalnız öfke, sinirli bir bezginlik kalmıştı. Pencerenin önünde otururken kendi kendine kızıyor, acı çekiyordu. İnsan duygularına, düşüncelerine egemen olmanın güçlüğünü ancak başı dertteyken anlayabilir. Duygularındaki karmaşayı daha sonra anlatırken “bundan kurtulmanın sürü halinde uçuşan serçeleri tek tek saymak kadar zor” olduğunu söylemiştir. Kocasının eve dönmesine sevinmemesinden, yemek yerkenki tavırlarını beğenmemesinden ona karşı içinde bir nefret uyanmaya başladığı sonucunu çıkardı.

Gerçekten de Andrey İlyiç açlıktan, yorgunluktan yarı baygın bir halde önüne çorba konulmasını beklerken sofradaki sucuğa saldırmış; sonra da tıkınırcasına, çenesini garip bir biçimde oynatarak, ağzını şapırdata şapırdata yemişli.






Sofya Petrovna “Aman Tanrım, sevip saydığım adama bak! İnsan böylesine iğrenç yemek yer mi?” diye düşündü.

Düşüncelerindeki karmaşa duygularındakinden az değildi. Tatsız düşüncelerle boğuşmada deneyimsiz biri olarak içine düştüğü zor durumu zihninden uzaklaştırmaya çalıştıkça ona kur yapan savcı, adamın dizine yapışmış kumlar, gökyüzündeki pamuksu bulutlar, yük katarı gözünün önünde daha çok canlanıyordu.

“Ben de salak gibi ne diye gittim oraya? Sağlamlığına bu derece güvenilmeyecek biri miyim ben?” diye öfkeleniyor, acı çekiyordu.

Korkunun gözleri büyüktür, derler. Kocası yemeğini bitirmek üzereyken o da kesin kararını verdi: Her şeyi ona anlatacak, böylece bütün tehlikelerden kurtulacaktı.

Andrey İlyiç yemeğini bitirip de biraz dinlenmek için setresini, çizmelerini çıkarırken;

—Seninle ciddi bir konuyu görüşeceğim, dedi.

—Peki... Nedir o?

—Gidelim buradan.

—Ya! Nereye? Kente dönmek için erken daha.

—Öyle değil... Ya geziye çıkalım ya da öyle bir şey...

Kocası uzandığı yerde gerindi.

—Geziye çıkmak mı dedin? Onu ben de hayal ediyorum ama parayı nereden bulacağız? Ayrıca noterlik bürosunu bırakacağım kimse yok.
Biraz düşündükten sonra;

—Gerçekten de sen çok sıkıldın, diye ekledi, istersen kendin git!

Sofya Petrovna razı olduysa da hemen İlyin’in bunu fırsat bileceği; onunla aynı trene binip, aynı kompartımanda yolculuğa çıkmak isteyeceği aklına geldi. Bunları düşünürken bir yandan da karnını doyurmuş ama gevşekliği hâlâ geçmemiş kocasına bakıyordu. Bir ara bakışları onun, kadın ayakları gibi minnacık ayaklarına, uçlarından iplikler fırlamış çoraplarına kaydı.

Pencerenin inik perdesinin arkasına giren bir yabanarısı cama çarparak vızıldayıp duruyordu. Sofya Petrovna çorapların ucundaki ipliklere bakıp arı vızıltısını dinlerken trendeki yolculuğu gözünün önüne getirdi... İlyin’le karşı karşıya gece-gündüz aynı vagonda gidecekler; İlyin zayıflığından ötürü kızgın, yüreğindeki sızıdan dolayı solgun, gözlerini ondan hiç ayırmayacaktı... Kendini serseri sokak çocuğu olarak adlandırıp ona da çatan, arada bir saçlarını yolan bu adam karanlık bastırdıktan sonra yolcular kompartımana çıktıklarında ya da uyuduklarında fırsatını bulup gene önünde yere çökecek, ormanda yaptığı gibi dizlerini kucaklayacaktı...
İlyin’le ilgili hayal kurduğunu anlayınca birden toparlandı.

—Hayır, ben tek başıma gitmem! dedi. Benimle sen de gelmelisin!

—Sofoçka, seninki olmayacak bir şey! Biraz ciddi düşün, yapamayacağım bir işi isteme benden!

“Gerçeği öğrenince geleceksin!” diye geçirdi içinden Sofya Petrovna.
Her ne pahasına olursa olsun geziye çıkma kararı veren Lubiantseva kendini tehlikenin dışında hissetmeye başladı. Böylece düşünceleri yavaş yavaş düzene girdi, neşesi yerine geldi, hatta hayaller kurmaya başladı. Aklına ne denli kötü şeyler gelirse gelsin bu geziye çıkmalıydı.

Kocası uyurken usul usul akşam oldu. O sırada oturma odasında kendisi de piyanonun başına geçmişti. Sokaklardaki akşam canlılığı, çaldığı müzik parçası, özellikle de tehlikeyi atlattığı düşüncesi neşesini iyice artırdı. Aferin ona, bu işin üstesinden gelmişti! Onun durumunda başka bir kadın olsa -dinginliğe kavuşan vicdanı öyle söylüyordu- içinden kabaran duygulara karşı koyamaz, başı fıldır fıldır dönerdi. Oysa kendisi utançtan, acıdan kıvransa da büyük tehlikeden yakayı sıyırmıştı. Arlık o tehlike hiç kalmamıştı, iffetli bir kadın oluşuna inancı, kararlılığı onu öylesine coşturdu ki, aynaya yaklaşıp üç kez kendine çeki-düzen verdi.

Ortalık kararınca evi konuklar doldurdu. Erkekler kâğıt oynamak için yemek odasındaki masaya geçtiler, kadınlar ise oturma odası ile terasa oturdular. En geç İlyin geldi. O gün hastaymış gibi üzgün, somurtkan bir duruşu vardı. Gelir gelmez kanepenin bir ucuna oturdu, yerinden bir daha kıpırdamadı. Genelde neşeli, konuşkan biri olduğu halde ağzını hiç açmadı, surat astı, göz çukurlarını kaşıdı durdu. Birisi soru sorduğu zaman ise yalnız üst dudağıyla zorla gülümseyerek kısa, sinirli yanıtlar verdi. Birkaç kere de nükte yapmadı değil, ancak nükteleri kabaydı, biraz da yersiz kaçtı. Sofya Petrovna onun isteriye tutulmak üzere olduğunu sanıyordu. Piyanonun başına oturup da bir şeyler çalmaya başladığı zaman adamcağızın şaka yapacak durumda olmadığım, ruhunun gerçekten hastalandığını, kalabalık içinde ne yapıp ne edeceğini bilemediğini anladı. Bu adam onun için gençliğini, mesleğinin en parlak yıllarını feda ediyor, son paralarım yazlıkla kalmak için harcıyor, annesini, kız kardeşini ihmal ediyor, en önemlisi de kendi kendisiyle yaptığı azap verici boğuşmada bütün gücünü tüketiyordu. En azından insan sevgisiyle ona karşı daha ciddi davranması gerekmez miydi?

Bunları açıklıkla, yüreği sızlayarak anlıyordu; eğer o sırada İlyin’in yanına gitse de “Hayır!” yanıtı verse sesindeki kesinlikten dolayı adam onu dinlemezlik edemezdi. Ancak ne onun yanına gitti, ne ret yanıtı verdi, ne de böyle bir şey düşündü. Gençliğin verdiği düşüncesizlik, bencillik hiçbir zaman o akşamki kadar kendini belli etmemişti. İlyin’in çok mutsuz olduğunu, kanepede iğne üstünde oturduğunu, hatla adama karşı acıma duyduğunu bilmiyor değildi; gelgeldim aynı zamanda kendisini acı çekerek seven bir erkeğin varlığı gururunu okşuyor, ona üstünlüğünü duyumsatıyordu. Gençliğinin, güzelliğinin, fethedilmezliğinin bilincindeydi; o yüzden -iyi ki oradan uzaklaşma kararı vermişti- kendine sonsuz bir özgürlük tamdı. O akşam durmadan cilve yaptı, kahkaha üstüne kahkaha allı, değişik duygularla, coşarak şarkılar söyledi... Her şey onu neşelendiriyor, güldürüyordu. Aklına geldikçe orman açıklığında, sırada olanlara güldü, nöbetçinin onlara bakmasına güldü... Eve gelen konuklar gülünçlü, İlyin’in yersiz nükteleri gülünçlü, o güne değin kravatına laktiğim görmediği iğnesi gülünçlü. İlyin, gözleri elmastan, yılan biçiminde bir iğne takmıştı o akşam; iğne öylesine tuhaf gözüktü ki gözüne, Sofya Petrovna onu hep öpmek işledi.

Şarkı söylerken biraz sinirliydi, başkasının kederini alaya alırcasına, çakırkeyiflerin garip coşkusuyla söylüyordu. Üstelik seçtiği şarkılar yitirilmiş umutlardan, geçmiş günlerden, yaşlılıktan söz eden hüzünlü, melankolik parçalardı. “Yaşlılık günden güne yaklaşıyor...” gibi. Oysa kendisinin yaşlılıktan yana bir derdi yoklu...

Şarkı söylerken ya da kahkaha atarken arada bir, “Bana garip şeyler oluyor...” diye düşünmüyor değildi.

Konuklar saat on ikide evlerine dağıldılar. En son giden İlyin’di. Sofya Petrovna onu terasın alt basamağına değin geçirmeyi göze aldı. Bunu yaparken kocasıyla birlikle geziye çıkacaklarını ona bildirmek, bu haberin onda yapacağı etkiyi gözleriyle görmek istiyordu.
Ay bulutların arkasına gizlenmişti, ancak ortalık öylesine aydınlıklı ki, esen yelin mantosunun elekleriyle, terasın perdesiyle oynamasını açık-seçik görüyordu. Görebildiği başka bir şey de İlyin’in yüzünün solgun oluşu, gülümsemeye çalışırken üst dudağının kıvrılmasıydı.
İlyin, Sofya Petrovna’nın konuşmasına fırsat vermeden;

—Sonya Soneçka! diye mırıldandı. Sevgilim, güzel sevgilim benim!

Yüreğini dolduran aşk heyecanı içinde ona birbirinden tatlı sevi sözleri mırıldanıyordu, karşısındaki kadın karısı ya da metresiymiş gibi “sen” demeye başladı. Sonra da Sofya Petrovna’nın hiç beklemediği bir anda bir koluyla beline sarıldı, öbür eliyle dirseğini tuttu. Onu boynunun arkasından öperek;

—Bir tanem, hayatım benim! İçinden geldiği gibi hareket et, gel benimle! dedi.

Sofya Petrovna adamın kollarından sıyrıldı, şaşkınlığını, öfkesini belli etmek için başını dikleştirdi, ancak öfke filan okunmadı bakışlarından... O çok övündüğü, koltuklarını kabartan iffeti, kadınlık erdemi ona, bu gibi durumlarda sıradan bütün kadınların söyleyeceği şu sözleri söyletebildi yalnızca:

—Siz aklınızı mı oynattınız?

—Ne olur, birlikte gidelim! Ormanda görüştüğümüzde anladım: Siz de benim gibi güçsüzsünüz, biliyorum bunu... Siz de bundan kurtulamayacaksınız... Beni seviyorsunuz, kendi kendinizle sonuçsuz bir vicdanınızla hesaplaşmaya girmişsiniz, o kadar...
Kadının kendinden uzaklaşmaya çalıştığını görerek giysisinin dantelli yeninden tuttu hızlı hızlı şunları söyledi:

—Bugün değilse bile yarın dediğime geleceksiniz. Öyleyse ne diye uzatıyorsunuz? Tatlı Sonyam, canım! Hakkımızda yargı verilmiştir, bunun yerine getirilmesini geciktirmenin bir yararı var mı? Kendimizi niçin aldatıyoruz?

Sofya Petrovna adamın elinden kurtularak kapıdan içeri kaçtı. Oturma odasına döndükten sonra piyanonun kapağını kurulmuş gibi kapattı, nota sehpasına uzun uzun baktı, oraya çöktü. Ne ayakta durabiliyor, ne de bir şey düşünebiliyordu. O akşamki heyecandan, coşkudan sonra içinde bir gevşeklik, can sıkıntısıyla birlikte korkunç bir zayıflık kalmıştı. Vicdanı da bir yandan ona çok aptalca, salakça, kötü eğitilmiş kızlar gibi davrandığını, az önce bir adamla kucaklaştığını fısıldıyordu. Belinde, dirseğinde birinin dokunuşunu tuhaf bir biçimde hissetmekleydi hâlâ.

Oturma odasında kimse yoklu, köşede mum yanıyordu. Lubiantseva piyanonun önündeki yuvarlak taburede kıpırdamadan otururken bir şey bekliyor gibiydi. O anki güçsüzlüğünden, odanın karanlığından yararlanırcasına, usul usul karşı konulmaz, ağır bir istek egemen olmaya başladı benliğine. Bu istek her an güçlenerek, boğa yılanı gibi tüm bedenini, ruhunu sarıyordu. Önceki gibi onu artık uzaktan uzağa tehdit etmiyordu; apaçık, bütün çıplaklığıyla karşısındaydı.

Böylece yarım saat kadar kıpırdamaksızın oturdu, sonra tembel tembel doğruldu, yatak odasına yürüdü. Kocası yataktaydı. Lubiantseva açık pencerenin önüne oturdu, kendini isteklerinin akışına bıraktı. Kafasındaki “karmaşa” yok olmuştu artık, bütün düşünce ve duyguları uyum içinde açık bir amacın çevresinde toplanmıştı. Lubiantseva bununla boğuşmayı bir an göze aldıysa da sonra boş verircesine elini salladı. Çünkü düşmanının ne denli güçlü, amansız bir şey olduğunu biliyordu. Onunla boğuşmak için güç, dayanıklılık gerekliydi; oysa ne doğası, ne yetişmesi, ne de yaşam tarzı ona yaslanacağı böyle bir destek vermişti.

İçi içine sığmıyordu: “Ahlaksız, aşağılık kadın! Nasıl biri olduğunu anla işte!”
Güçsüz oluşundan dolayı yaralanan kadınlık iffeti ona kendisiyle ilgili daha başka ne sövgüler ettirmedi; ne gücendirici, küçük düşürücü sözler söyletmedi! Hiçbir zaman namuslu bir kadın olmadığını, eğer o güne değin ahlaksızlık yapmamışsa buna bir neden bulunmadığı için yapmadığını, q günkü kendi kendisiyle boğuşmasının ise alay edilecek bir güldürüden başka bir şey olmadığını da unutmadı.

“Kendi kendimle boğuştuysam ne çıkar bundan?” diyordu. “Satılık kadınlar bile kendilerini satmadan önce karşı koyar gibi yaparlar. Aman ne boğuşma, süt gibi kesiliverdin hemen! Hem de bir günde!”

Düşündükçe onu evden dışarıya İlyin’in kişiliğinin çekmediğini anladı. Onu dışarıya içindeki duygular, onu bekleyen duygular çağırıyordu. Yazlıkta gönül eğlendiren hanımefendi! Senin gibiler öylesine çok ki!

Sokakta biri kısık tenor sesiyle “Na-a-asıl öldürdüler annesini kü-ü-üçük çocuğun!..” diye bir şarkı tutturmuştu.

Sofya Petrovna “Gideceksem şimdi tam zamanıdır!” diye düşündü. Yüreği küt küt atmaya başladı.

—Andrey! diye seslendi bağırırcasına. Dinle beni! Geziye çıkıyoruz, değil mi?

—Dedim ya! İstiyorsan sen kendin çık!

—Ama bak! Benimle gelmezsen beni yitirme tehliken var! Sanıyorum, âşık oldum ben!

—Kime âşık oldun?

—Senin için fark eder mi?

Andrey İlyiç yalağında doğruldu, bacaklarını aşağı sarkıttı, karısının karanlıktaki görüntüsüne şaşkın şaşkın baktı.

—Hayal seninkisi! dedi esneyerek.

Karısının söylediklerine inanmamıştı ama korktuğu da ortadaydı. Biraz düşündükten, karısına birkaç önemsiz soru sorduktan sonra aileyle, karı-kocanın birbirini aldatmasıyla ilgili görüşlerini söyledi. Böyle on dakika kadar içini döktü, ardından kafayı vurup yattı. Ancak verdiği ahlak dersinin pek bir yararı dokunmadı. Bu dünyada pek çok görüş ileri sürülür, ancak bunların en az yarısından çoğu başı derde girmemişlerce söylenir.
Vaktin hayli ilerlemesine karşın sokaklardan el-ayak çekilmemişti. Sofya Petrovna yeldirmesini sırtına aldı, biraz durdu, düşündü... Gene de uyumak üzere olan kocasına şunları söyleme kararlılığını gösterdi:

—Uyuyor musun? Ben biraz dolaşmaya çıkıyorum. Sen de gel istersen.

Bu onun son umuduydu. Yanıt alamayınca evden çıktı. Rüzgârlı, serin bir hava vardı dışarda. Ancak ne rüzgârı hissetti. ne karanlığı... Yürüdü, yürüdü... Karşı konulmaz bir güç onu kovalıyor gibiydi, bir an duracak olsa arkasından itebilirdi.

—Ahlaksız, aşağılık kadın! diye söylendi kurulmuş gibi.

Soluk soluğa yürüyor, yüzü utançtan yanıyor, adım atışlarını hissetmiyor, ama onu ileriye iten şeyin utançtan da, mantıktan da, korkudan da baskın olduğunu gösteriyordu.

3 Ekim 2019 Perşembe

dağın ardında güneş battı


Dağın ardında güneş battı
Çömelmiş kapı eşiğinde
Anam yün eğirir batı vaktı.

Ninnidir tüten bacalardan
Gelini sallar beşiğinde
Ya bir haydut, ya bir kahraman.

Dıranas

30 Eylül 2019 Pazartesi

eylül sonu


Günler kısaldı... Kanlıca'nın ihtiyarları
Bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları.

Yalnız bu semti sevmek için ömrümüz kısa...
Yazlar yavaşça bitmese, günler kısalmasa...

İçtik bu nâdir içki'yi yıllarca kanmadık...
Bir böyle zevke tek bir ömür yetmiyor, yazık!

Ölmek kaderde var, bize ürküntü vermiyor;
Lâkin vatandan ayrılışın ıztırâbı zor.

Hiç dönmemek ölüm gecesinden bu sâhile,
Bitmez bir özleyiştir, ölümden beter bile.

yahya kemal beyatlı

29 Eylül 2019 Pazar

aynalar karşısında hanımlar



  Her gün, ikindi sularında, kayık gezintisine hazırlanan hanımlar, endam aynaları karşısında, ümitlerle, neşelerle süslenmiş ve güzelleşmiş olurlardı. Fakat bu sevinçle hazırlanılan gezintilerin, her akşam dönüş saatlerinde havada, sularda ve gönüllerde yarattığı melali ve hüznü bilirdim. Ruhları Boğaziçi'nin şiiriyle dolmuş hanımlar, her günkü hayatlarına dönmeye karar verdikleri bu anlarda kendilerini biraz yorgun, biraz mahzun duyarlar, zira, kâmlarını tamamıyla almamış bulunurlardı. Yalı onlara biraz loş ve odaları da biraz yeisli gelirdi. Bu gezintilerden, hemen her defasında, biraz geç dönülmüş ve yemeye de geç kalınmış olurdu. Yemek masasında, lambaların ısıttıkları aile halkası daha kurulmadan evvel, hanımların, yukarı kattaki, renk renk fanuslu petrol lambalarının aydınlattığı odalarında, gittikçe solan endam aynalarının karşısında kısa bir buhran geçirdiklerini duyardım.

  O günkü gezinti için, sanki vaat olunmuş bir ebediyete hazırlanır gibi, öyle dikkat ve lezzetle süslenmiş olan hanımlar, bu akşamlarda, her süsün ve her güzelliğin, ömürlerini tamamlayıp solan çiçekler gibi, ne çabuk bozulduğunu ve her şeyin faniliğini düşünür gibiydiler. Akşamın dakikaları ne çabuk geçmiş, o deminki süsler, vazifelerini ne çabuk tamamlamış, artık nafile, lüzumsuz, mânâsız olmuşlardı! Onlar da, geçen günün ve kendi güzelliklerinin artık nafile kalan bu süslerini bozup kaldırmaya karar vermişler, bu aynalar karşısında peçelerini, çarşaflarını, hotozlarını, kurdelelerini, kendi elleriyle, birer birer çıkarmaya, saçlarını çözmeye koyulmuşlardı. Onların bu halleri her zaman rikkatime dokunurdu. Onları seyrederken, ben, gönüllere kaldıramayacakları kadar şiir dolduran Boğaziçi'nin o güzel fakat hüzünlü ve içli bu akşam saatlerinde, hanımların gözlerinde okuduğum teessürün solan aynalara da sindiğini sanırdım.

  Eserlerini güya bir ebediyet için yarattıklarını hayal eden sanatkârlar gibi, bu hanımlar da kendi güzelliklerinin bir ebediyetle alakalı olacağını umarlar, belki bundan, ebedileşememiş bir güzelliğin daha bu dağılışı karşısında yine nevmit olurlardı. Belki bundan, hanımların, bu akşam karanlıkları arasında, aynaları karşısında aldıkları tavırlar bir nevi bozgun edası taşırdı.

  Bir böyle akşam kayıkla dönüşümüzde, bana vereceği bir kitabı almak için Nigâr Hanım’ın yalısına gitmiş ve kendisiyle odasına çıkmıştım. Bu, üst katta, pencereleri denize bakan, alçak tavanlı bir odaydı. Nigâr Hanım, vereceği kitabı aramadan evvel aynasının önüne geçti ve ağır ağır başından yaşmağını çıkarmaya başladı. Lambasız odanın içinde renkler büsbütün solmuş, demin görülen şeyler artık seçilmez olmuştu.

  Ben, oturmuş, sessizliği bozmadan bekliyordum. Ve Nigâr Hanım da susuyor; aynanın karşısında, yavaş yavaş başından yaşmağını, hotozunu, iğnelerini çıkarıyor; süslerini, saçlarını bozuyordu. Sessizlik gitgide derinleşiyor, akşamın renkleri gittikçe koyulaşıyor ve açık pencerelerin önünden geçen Boğaziçi sularının koyu bir gölge halinde aktığı görülüyordu. Bu gölgeler, bu karanlık, bu sessizlik, demin seyrettiğim guruptan ruhuma sinmiş renkler ve mânâlar beni artmış bir düşünme ve duyma kabiliyetiyle hazırlamış ve ben yavaşça açılan, doğrusu yarım açılan manevi gözlerle biten bu akşama ve solan bu ayna karşısında bozulan bu süslere baktıkça her şeyin nasıl zeval bulmaya mahkûm olduğunu, bu nazlı ve ihtişamlı güzelliklerin faniliğini ve bundan gelen melallerini gizliden gizliye, derinden derine duymaya koyulmuştum.

  Daha hemen çocuktum. Fakat çocuklar daha teferruatıyla düşünemedikleri şeyleri bile bir his bütünlüğüyle bulur, kavrarlar. Ve ben hayatı tecrübelerimle değil, daha ancak hayal ile hisseden ben, bu anlarda, hiç aldanmadan, hem tekmil hülyalarımı, hem gelecek bütün saadetler ve mahrumiyetlerimi şimdiden beraber kucaklıyor gibi olmuştum. Sanki bu ayna karşısında birden gözlerim gelecek ve geçecek zamanları görmüştü. Ta ileride, uzak ve çorak bir mevsime vâsıl olarak gelecek akşamların da birer çiçek gibi solduklarını, gelecek baharların da birer akşam gibi geçtiklerini, açılacak güzelliklerin de sonbahar içinde dökülen yapraklar gibi çürüdüklerini ve bütün bu şeylerin hep sönerek yokluğa inkılap etmekte olduklarını, bir anda istikbali de kavrayan bir bakışla görmüştüm. Ve, baş döndürücü bir hızla akan Boğaz'ın suları gibi, içimde birçok hislerle mevsimlerin ve güya hayatların kafileleri, küçük dalgaları birbirlerine karışarak ve hafif köpükleri birer birer sönerek geçip gittiler.

  Boğaz'ın bütün suları ruhumun içinden geçiyor, akıyor, ademe doğru kayıyor ve ben onları tutamıyordum.

  Gönlümde, gözlerimde artık tesellisini bir daha büsbütün bulamayacak bir fanilik melali başladı. Eyvah! En sabit sandığım güzellikler, gönlümün, lisanlarını iyice şerh ve tefsir edemediğini bildiğim için daha okşamaya, sevmeye kıyamadığım ve asıl vuslatlarım kemale erecek bir âti âlemine sakladığım bu güzellikler, bu akşamlar, guruplar, geceler ki size daha hep yan gözle bakar ve kendimden büyük kadınlar gibi, yüzünüzden öpmeye cesaret etmezdim, meğer ne fani imişsiniz! Hürmetimden koparıp koklamaya cesaret etmediğim yıldızlar, meğer birer kandil gibi sönecekmişsiniz! Hayat ancak akan, mahvolan, muhteşem bir şelale, hayat, bu geçen şey, demin tekmil ve şimdi bozulan bu şekil ve şimdi mevcut fakat uçan bu koku, solan bu renk, dağılan bu saatmiş!

  Ben hâlâ bekliyordum. Yaşamayı bekliyordum. Nigâr Hanım’ın vereceği kitabı bekliyordum.

  O, aynanın karşısında, süslerini bozuyor, çıkarıyordu. Gurubun deminki sessiz musikîsinden kahramanlaşmış ruhumla ben, karanlıkta, son süslerini dağıtan beyaz ellerini hâlâ seçiyor, seyrediyordum. Fakat bildiğim Nigâr Hanım gölgeye karışmış, onun yerinde beyaz ellerini gördüğüm hülya gibi bir kadın, gittikçe gölgede kalan ve dağılan bir âlemin güya perisi gibi, karanlıklar içinde, sanki kendi kendisini dağıtıyordu. Ve ben sanıyordum ki kararan gözlerimin ve solan aynanın karşısında o, artık yorgun argın, dağılan bütün bu saatin, bu muhitin, bütün hayatın ve tabiatın süslerini ve varlıklarını dağıtıyordu. Gittikçe koyulaşan akşam içinde böyle umumi bir dağılış seziyordum. Bu beyaz elleriyle bir kadının bütün abes süsleri, geçen modaları, solan çiçekleri, uçan hararetleri, ölen hisleri, zeval bulan güzellikleri karanlığa karıştırdığını, ademe yolladığını ve bu kâinatın sanki ta içinden bozulup dağıldığını, en sağlam sandığım temeller ve köklerin, hafif dumanlar gibi, incelip havaya karıştığını görür gibi oluyordum. Hatta, elbette Boğaz ve akşam bile, böyle ihtişam ile yaşadıkları bir gün, bütün güzellikleriyle bir daha dirilmemek üzere can verip geçeceklerdi.

  Elimde nafile kitap, iki adım ötedeki yalımıza kadar yorgun ve bitkin döndüm ki bu geçmiş zamanların, mevsimlerin ölüsünü taşıyor yahut taşımış gibi idim. Dizkapaklarım erimiş, kollarım kırılmış, gözlerim sönmüş ve ruhum donmuştu. Annem beni görünce benzi atarak, "Nen var, ne oldun?" diye sordu. Utandım. Cevap veremedim. Ne söyleyebilirdim ki, makul olmak için, "Ademi gördüm ve anladım!" gibi bir şey demek lazım gelecekti!

  Ruhuma bu ânın verdiği buhranı belki hâlâ tanzim ve hazmedememişimdir. Bu acıyı o kadar şiddetle duymuşum ve bu his ruhuma öyle derin işlemiş ki, şimdi kalbimin üstüne eğilmiş, belki elli sene evvel anneme veremediğim cevabı buraya telaşsız bir itina ile yazmaya çalıştığım halde bana bu sahifelerde bile istediğim gibi açılamamış ve bu hissimi olanca çıplaklığı ile ifadeye hâlâ cesaret edememiş ve bütün bu söylediklerimle onu olduğu gibi anlatamamış, bitirememişim gibi geliyor!


abdülhak şinasi hisar
boğaziçi yalıları


Schubert - Piano Sonata in A major, D. 959 Second Movement (Andantino) - Alfred Brendel


27 Eylül 2019 Cuma

cenaze merasimim




Bizim avludan mı kalkacak cenazem?
Nasıl indireceksiniz beni üçüncü kattan?
Asansöre sığmaz tabut,
merdivenler daracık.

Belki avluda dizboyu güneş ve güvercinler olacak,
belki kar yağacak çocuk çığlıklarıyla dolu,
belki ıslak asfaltıyla yağmur.
Ve avluda çöp bidonları duracak her zamanki gibi.


Kamyona, yerli gelenekle,yüzüm açık yükleneceksem,
bir şey damlayabilir alnıma bir güvercinden: uğurdur.
Bando gelse de, gelmese de çocuklar gelecek yanıma,
meraklıdır ölülere çocuklar.


Bakacak arkamdan mutfak penceremiz.
Balkonumuz geçirecek beni çamaşırlarıyla.
Ben bu avluda bahtiyar yaşadım bilemediğiniz kadar.
Avludaşlarım, uzun ömürler dilerim hepinize...


Nazım Hikmet

Moskova
Nisan 1963

16 Eylül 2019 Pazartesi

KÖLELERİN SEVİNMESİ



Uyusun da büyüsün senin saç örgülerin
Mantık mıntıka elyaf ibrişim bocalıyor
Tek atımlık barutum çalılıklar zadegan
Şamdanlar parşömenler usulca kımıldıyor