TEYAKKUZ

ve yüzün kelimelerden tanınmaz hale geldiğinde ve Allah seni teslim aldığında.

28 Ağustos 2016 Pazar

yolların sonu



Bugün yollanıyorken bir gurbete yeniden 
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize. 
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden 
İtler bile gülecek kimsesizliğimize.

Gidiyorum: Gönlümde acısı yanıkların... 

Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda. 
Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların 
Yalnız bir hâtırası kaldı artık yanımda. 

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz; 

Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına. 
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin 
Değişilir topu da bir sokak kaltağına. 

İster düşün... Kendini ister hayale kaptır... 

Uzar, uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların. 
Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır 
Sevimli bir hayale açılırken kolların. 

Ey doğunun alnımı serinleten rüzgârı! 

Ey karanlıkta bana arkadaşlık eden ay! 
Arzularım bir oktur, aşar ulu dağları. 
Düştüğü yer uzakta “DİLEK” adlı bir saray. 

O sarayda bulunca tanrılaşan erleri 

Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek. 
Hepsi sussa da “Kür Şad” uzatarak elini: 
“Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun! ” diyecek.


ATSIZ
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 20:44 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

21 Ağustos 2016 Pazar

CELTIC TRİBÜNLERİNDE FİLİSTİN BAYRAKLARI sabaha karşı yazıldı. Ekimde dergide inşallah.


Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 18:37 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

19 Ağustos 2016 Cuma

DEDEM VE ZAMAN

Bizim köy bazen bana cahit zarifoglu'nu hatırlatır.  Sanki afganistan'a bagli, lagman vilayetine ait, kayalıkların arasında onun savaş ritimleri romanında anlattığı köy burasıdır.  Bazı kırmızı kayalar, kırmızı topraklar haricinde köy romandaki köyle alakasiz.

Ama bazen bir ağaca uzun uzun kar yagdiriyorum, dedem sararmış kağıtlara osmanlıca cümleler yazıyor,  dağın başındayız ve dışarda büyük bir savaş var. Film bununla başlıyor ya da bitiyor bununla, kitaro'nun howling thunder'i refakatinde . Dedemle uzun namazlar kılıyoruz. Her sabah savaşa gidiyorum, akşam kayalıkların arasındaki magaramiza  dönüyorum.  Dünya buradan çok uzakta. Dedem dua ettikçe rusların buralardan def olup gideceklerine inanıyoruz.

Geceleri gökyüzüne o kadar yakınız ki yıldızlar gözümüzün hizasindan kayıp gidiyor. Dedem gülümseyerek sakallarini sivazliyor, imami birgivi'den ve namaz surelerinden okunmuş sulardan ve osmanlilardan bahsediyor. Kuru bir ekmegi sıcak bir çorbaya dograyip karnımızı doyuruyoruz.  Dedemin cok uzaklara bakan yüzünde asla yenilgiyi degil, büyük fetihlerin haritasını görüyorum ben. O erken uyuyor. Ben uzaklardan gelen top seslerini dinliyorum. Hiç bir şeyden korkmuyorum. Dedem yaşadığı müddetçe sırtimi ona dayayacagim için daglar bana büyük ve serin bir sukunetten başka bir şey vermeyecek.

Gecenin ucurumlarinin bir yerinde kendi cenazemi düşününce gülümsüyorum. Dedem başımda kur'an okuyor, arkadaşlarım vakur bir sekilde cesedime bakıp dualar ediyor, rüzgar estikce ruhum bu dünyadan uzaklaşıyor.  Bir avuç insan beni köyümüz ün o ıssız mezarlığına gömüyor.

Sonra dedem birkaç damla gözyaşıyla dagimiza çıkıyor bastonunu silah gibi tutarak.  Akşamın seslerine çakal sesleri kurt sesleri karışıyor bir daha. Savaş uzaklardan bir haber gibi çöküyor magaramiza,dedemin dualar dolusu yalnizligina, daglarimiza...

Howling thunder eşliğinde bitmek bilmeyen bir kar fırtınası dinliyorum hindikuş dağlarında,  pencere kenarında yazılar yazdikca büyüyen dedemin yeşil gözlerinde,  97de kaldığımız öğrenci evinin büyük salonunda, toprağın altındaki yalnızlığımda.
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:48 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

30 Temmuz 2016 Cumartesi

afganistan çağıltısı



Bütün azalarını harbe çağır
Sofran açılsın elin şehit ballarından alsın

Saraylar damlar yeniden kurulsun

Ağaçlar içinden akan nehre
Dalçık günde bin kere ve gecelerde
Omuzbaşlarını denetleyen defterlerden yalnız sağdaki kalsın

Kalem yazsın yazsın

Küheylan bir aşık ol
Öyle yalvar ki ellerim zahmet balyalasın
Kaslar şehit dalgaları ve haykıran kan
Başlasın vuslat gününü toprağa
Başlasın hatırlatmaya denize kumsalını

Şimdi üzgünüz arkadaş

Yolumuza çıkmayın üzgünüz...

Hava çok hoş denizin tuttuğu yerler derin

-Konuş şimdi zaman hiç geriledi mi
Hava çok hoş kuşların tuttuğu yerler berrak
-Konuş şimdi daveti duydun mu
Bir gece uyandın ki ellerin başaklarda
-Konuş şimdi açık ağzına o gül yaprağı konan şehidi gördün mü
Çoktan hayretle dondu kaldı bağlar ovalar
-Konuş şimdi bekliyor mu yalınayak çocukları ağacında buğday

Hava çok hoş insanın tuttuğu yerler azar azar

Kalbin zengin davetleriyle oynar
Çocuklar o anda çok yakında bakarsın bir aşk sayhasında

Yaslanırlar güzel anaların kollarına

Hava çok hoş başın tuttuğu idrak yanımızda

Adamlarımız yiğit

Kadınlarımız hamarat
Çocuklarımız dolu bilinç harmanı
Köpeklerse sayılı

Elimizde cahiliye dönemi sonrası bir pala

(Kavmiyetçilik etme dedik ucu kırılır)

Kırıldı da

Şimdi severiz türkmeni peştunu
Onarılmış gerilmiş bileylenmiş ve doğramakta

Isın gökyüzü ısın

Çocukları kavrulmuş kadınlar yeniden hamarat yeniden gebe

Bunlar gübre insan değil

Gömlekler çelik zırh
Öyle bir çalgı çaldılar ki
Seslerin çağırıp koyunlara bile
Koyduğu zehirli gaz rüyaları

Analara şaşkın çocukların

Üç beş yaştakilerin
Yüzleri harp yarası
Harp yanığı
Ama öpülmekte okşanmakta yanakları

Hangisi hangisine mübadil

(Dünya bu olamazdı)
Hangisi özne hangisi edilmiş gelinmiş bilinmemiş
Yağmur peyderpey kar tane
Gamzem oyuyor düşüncemi
Kime eşitim nasıl nerdeyim
Gamlanmaktayım

Hayır bir tereddüttü geçti

Füsun bu karadağmağdeni
İsyan muannit
Mösyö sevinçli mister memnun ağa yarı tok köylü sarı yaprak
Millet üzgün

Hani dengeler kuracaktık

batının kızıl ulusları bindokuzyüz seksen kölelik yapmak istemiyorum

bu kahveniz

yıldızlarınız şapkanız
buyrun unutmuş olmalısınız dehanız şerefiniz
buyrun cep feneriniz
Buyrun boynumuzdaki halkayı tutunun
Ve semirin

Hani dengeler kuracaktık

Hani çağdaş uygarlıklardan tutunacaktık
Hayır batının ulusları kızıllarla karışık
Bin dokuz yüz seksen bay batıya buna şuna
Cennetlik yapmak istemiyorum
Çevir tarihi çevir
BindörtyüzBİR

Bu kafa ne zaman köreldi

Çalınanlar siren besteleri
İmdatlarla düşün
Bu anne asla merhamet dışında
Gözleri nemli olmamıştı

Hayır batının ulusları yıl bindokuzyüz seksen değil

Bindörtyüz bir
Fakat beşyüz yetmiş dokuz yıl geçmiş değil
Ne bir karışıklık var
Ne bir dev rüya görmüş
Değil

Kıraç bir yamacı bir ekspres kıymıklıyor gibi

Tünellere ses basılmış değil
Elbette bunlar değil
Yazmaktan çektiğim yalnızlık da değil
Bahsi kapatalım ve yatalım için de değil
Hiçbir şey değil hiç biri değil

Anlatabildik mi arkadaş. Acaba

Körebe bitti duvarı kaldır at

Haydi zemini düzledik alt yapısını kurduk savaşın

Dikil yanıma
Ellerimizde birer çakıl taşı
Onlarla dikilelim karşı karşıya
Yüzlerimizin kefen örtülerini yırtalım baştan başa
Görürsün berrak içi
Derisi yüzülmüş kan gibi yüzlerimizin
Bu harp başka

Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta

Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
Aynı kirli hava
Aynı kafa ayağımızın bodrumunda
Hayır arkadaş bu hesap bambaşka
Ne son aylardayız ne bu son gün
Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe

Gözleri yumuşak yüzü yorgun bileği sert toprak

Sanma ki harp derdinden geçtim
Düşünme ki dökeceğin kanlar hunhar
Derimin altında ne belalar baygın
Bir devlet taşıyorum başımda
Bu ev bana dayanmaz
Çöker kızıllar kuduran inleri dünyanın

Arkadaş

Şimdi yalnız savaş

Cahit Zarifoglu
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 04:42 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

14 Temmuz 2016 Perşembe

KÜÇÜK ÇARKLARIN BÜYÜTÜLMÜŞ UĞULTUSU

Şundan emin olmak lazım:  yazdıkça, boşlukları doldurdukça, başka türlü ele geçirelemeyecek alanları, hayatları fethettikçe, Faulkner in yüzünde görünen o fatih tebessümü belli belirsiz, o içsel rahatlık,  hayata hatta bize tepeden bakan o gözler,  o gözlerdeki muzaffer ışıltı, pek çok kaybın yerini doldurduğu varsayilan enginlik yüzdeki,  ben de bu hayatı yazarak yaşadım belki iki kere yaşamak oldu bu, belki bilinen anlamda hiç yaşamamak ama elimden dilimden gelen bana yetti, yetmedi kendime bir ülke kurdum, orada tanrı da bendim, şeytan da, bu kiyafetim pipom arkadaki karanlık ağaçlar uzak ama yazdıkça anladığım gökyüzü ve ben yıllar önce böyle baktık baktım bakmıştım, sonraya baktım şimdiyi şiire bakan cümlelerle kanırtırken ve oldukça güçlü bir kavrayış olduğunu iddia edebilirim, düz yazı ve şiirin birbirine girdiği cümleler gibiydi hayat hayatım eserim... 

Amerika taşrasina ihanet eden bir canavar gibi yutarken insanlarını ben bir denge aradım kurdum kahramanlarımı yazarken, masamda daktilomda beynimde odamda ellerimde ve sonra onları oraya şefkatle bıraktım savrulan zamanın ortasından zamansızlığın sayfalarına. ..
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 00:11 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

13 Temmuz 2016 Çarşamba

POETİK AHLAK kitap-lık 186da. 7 yıllık yolculuğunu bitirdi, dergiye indi.

Seni severdik
Odalarımızı öpen rüzgar
Allah'ı hatırlatan mana
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 22:52 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

12 Temmuz 2016 Salı

PEYNİR SEVMEYEN KIZLAR dergah 317'de


Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 23:00 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

1 Temmuz 2016 Cuma

İKİ YÜZ DOST









   “ Cenazemde iki yüz dostum bulunacak ve sen de mutlaka mezarımın başında bir konuşma yapacaksın.”

Thomas Bernhard.


   ‘bu zaman kötü\onu biz seçmedik\içinden geçip giderken mesafeler kurmak istedik\izlerimizi gidip uzaklara bıraktık\hassas bir terazide tarttığımız kelimeleri seçtik\yunduk\öyle yerleştirdik kurduğumuz cümlelerin arasına\bir anlama vardığımızda\hakikata dokunduğumuz an durduk ve bekledik\öylesine yalan yanlış yan yana getirilmişti ki bizden önce her şey\korktuk o yığına bir yaprak da bizden eklenir diye\telaşımızı durmadan diri tuttuk\bizim günlerimiz böyle geçti.’

Enis Batur.



   


Eski zamanların birinde bir genç prensese aşık olmuş.prensese haber vermiş onunla evlenmek istediğini.prenses
                de bütün prensesler gibi kendini bir bok sanıp
       ona şu şartı koşmuş:eğer 100 gün
     boyunca penceremin karşısında
    beklersen senin olurum.(verceksen
ver işte ne zorluk çıkarıyosun!)
ama bizim aşık kabul etmiş.
 beklemeye başlamış.
yağmur çamur
açlık soğuk
dememiş
beklemiş.
ve 99.
günün
so
nun
da
çe
kip
git
m
i
ş
.
                                                                                   




 1 Kasım 2008
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 03:17 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

süleymaniye`de bayram sabahı


Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

  Yahya Kemal Beyatlı
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:39 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

1.7.2016


Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:34 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

27.05.2014




soldan ikinci cemal süreya bey, soldan beşinci adnan menderes bey




hazır ülkede canlı bomba filan patlamamışken bir şeyler yazayım.

01:06 27.5.2014
sabah televizyonda bir simitçi ile röportaj yapıyorlardı. simitçi simitçi ama gençken iki üniversite bitirmiş, başarı hikayeleri yazmış, işinde çok iyiymiş bilmem ne. sonra zamanında kazandığı paraları karıya kıza yedirmiş, şimdi simit dünyası vefasız diye ağlıyor. bu da ilginç tabii. yorum yapmak istemiyorum aslında.

01:09 27.5.2014
okuduğum kitapta güzel bir laf vardı. kitap şu an uzağımda o nedenle tam yazamıyorum fakat yaklaşık olarak şöyle bir şeydi: biliyorsunuz kedilerin insanın dizine oturunca elleriyle ileri geri yapmalarının nedeni dizlerimizin ucunu annelerinin memeleri zannetmeleri. süt emerken, yani çocukken öyle ileri geri yapıyorlar ki daha çok süt aksın. söz bununla alakalı bir şeydi diye hatırlıyorum.

01:14 27.5.2014
kedi demişken, köpek daha sadık tamam yeter.

01:14 27.5.2014
babamla pazara gitmiştik, pazarda ne alırsan bir milyoncu türü tezgahlar. yedi sekiz yaşındayım daha, okulda arkadaşlarla sesli okumalar yapıyor öğretmen adımızı söyleyince birbirimizin kaldığı yerden devam ediyoruz filan. sonra bir gün ben ani bir kriz geçirdim sınıfın ortasında. lanet olsun bu nasıl hayat, sikeyim böyle eğitim sistemini diye çıldırdım. sıranın üzerindeki defterleri silgi ve kalemleri sağa sola attım, ellerimi iki yana açıp sessiz olma, hakkını savun öğrenci milleti diye bağırıyorum. beni epey dövdüler. bu pazar işi de böyle, sürekli bir isyan halinde satıcılar ve anladığım kadarıyla onların da mafyaları var.

01:19 27.5.2014
reenkarne olursam tek isteğim türkiye'de doğmamak. hatta mümkünse dünyada doğmamak. bitki olur, hayvan olur, mutfak robotu olur, mars bakterisi olur. artık bütçemize göre.

01:21 27.5.2014
neyse kalkayım bir çay sallayayım, lipton doğu karadeniz baya iyi seviyorum. evren bunu okuyosan beni bi arasana telefon da uzağımda. dünyanın her şeye en uzak yerindeyim.
01:23 27.5.2014



özgür göreçki bey
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:30 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

25 Haziran 2016 Cumartesi

middle class blues / orta sınıf için nihavent

şikayet edemeyiz
işimizden atmıyorlar bizi.
aç kaldığımız yok.
karnımız doyuyor.
otlar büyüyor.
büyüyor milli gelir.
tırnak uzuyor.
uzuyor tarih
sokaklar boş.
sağlamca sonuçlandı pazarlık
canavar düdükleri ötmüyor.
n'olsa geçer hepsi.
ölüler vasiyetlerini yaptı.
yağmur seyreldi artık.
daha ilan edilmedi savaş.
acelesi de yok zaten.
otları yiyoruz.
milli geliri.
tırnak yiyoruz.
yiyoruz tarihi.
saklı gizli bir şeyimiz yok.
özlenecek bir şeyimiz yok.
söyleyecek bir şeyimiz yok.
bir şeyimiz.
saatler kuruldu.
faturalar ödendi.
hepimiz yıkandık.
son otobüs geçiyor.
boş
şikayet edemeyiz.
ne bekliyoruz peki?

Çeviri:Orta Halliler İçin Nihavend/İsmet Özel
Yeni Devir 1978
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 00:51 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

22 Haziran 2016 Çarşamba

çok üşümek


Bir Kalır uzun resimlerde anısı sakallarımızın
Urban içinde Üşüyüp Üşüyüp kaldığımızın

Bir Kalır yanık yağlar kokusu şehirlerde
Uzun nehirlere binip uzaklaşmadıkça


Bir Kalır yabancı yataklarda o oteller
Meydanlar heykeller sizin olmadığınız o her yer

O çok yalınç gerçekli gelip gitmeler

Bir Kalır uzun duvarlar ve onların dipleri
Bir Kalır Yılgın Adamların hep  
"Evet" dedikleri

Çok üşürdük hep üşürdük üşümekti bütün yaşadığımız
Üşürdü ellerimiz aşkımız sonsuz uzun sakallarımız

Tükenir dağınık diriliği kaşıntımızın bir gün
Bir Kalır uzun kitaplarda anısı çok Üşüdüğümüzün

TURGUT UYAR

Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:24 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

anna karenina, açılış...


Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 02:07 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

manastırlı hilmi bey'e dördüncü mektup


yıllar geçmedi, yıllar eskidi 
dokunduğum yerde kalıyorum 
yaşlı bir kelebek gibi. 


yeni bir renk buldum bugün, suyun akışı rengi 
oyuğumdan çıktım 
çıkmamı duydum 
bir süre yürüdüm yürüdüm 
hiç kimsenin ağzını dayayıp da 
suyunu içmediği bir çeşme gibi durdum 
durdum ki 
önce bir elektrik mavisi çöktü içime 
sanki bir suya anlatıldım da bilinemedim 
ben 
benzersiz bir geyiği okşar gibi 
sevgisizliği okşayıp geçtim 
yol boyunca insanların 
uzak yakınlığını 
okşayıp geçtim 
sinema girişlerindeki fotoğraflara baktım -bir süre- 
çürük elma kokulu bir sokağa girdim 
küçük bir alana çıktım 
cemal'i okuldan aldım 
sonra.. 
kestiydim saçlarını çoktan 
gözleri bir çift medüza şimdi 
cemal'in 
kurtuluş'ta unutulmuş bir bahçe için 
bahane cemal 
kollan iğreti, kısa 
kır yollan gibi tekdüze bir anlatım yürüyüşünde 
anlamsız 
ve yanyana gelince beton yapılarla 
hep aynı soğuk ve yapışkan hüzün 
yedeğine alıyor ikisini de 
oysa pencerelerden sarkan ışıklar bile 
herbiri başka başka 
acılar başka başka 
her günkü sözler, her günkü konuşmalar 
aynı plaklarda aynı şarkılar 
tutmuyor hiç birbirini 
ve 
mutluluk 
bir kibrit çöpü ne kadarcık yanarsa. 


eski bir lokantadayız hilmi bey 
beyoğlu'nda, arka sokaklarda 
karşıdaki vitrinde 
yeni cilalanmış bir tabut 
bu garip gün sonundan sanki 
pespembe üç haç eklenmiş ağzına 
cemal'in 
sadece pasta yiyor şimdilik 
duvardaki denizkızına bakıyor ara sıra 
bir düğmesi kopuk ceketinin 
tırnakları tertemiz 
gömleği buruşuk -biraz- 
bazı belirtiler bazı belirtilerle buluşunca 
sözleşiyor kafasında insanın: 
bu çocuk beni hiç sevmedi 
sevmeyecek. 
kim kimi sevdi? kim kimle yaşıyor ki? 
bezik oynuyoruz, rakı içiyoruz 
ve konuşmuyoruz gerekmedikçe 
arada mektup yazıyorum sana 
ah, olmayan sana. hiç olmadın ki 
bunu kendime, cemile'ye söylüyoruz. 


bitti yalnızlıklar, bir büyük yalnızlık var artık 
iki kaktüs gibiyiz cemalle ben 
kendi çöllerimizden koparılmış. 


edip cansever
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 01:44 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

17 Haziran 2016 Cuma

4/A VE mesut ve çalışkan olun aziz yavrum

Gökay iftar sonunda sahnenin önündeki sandalyede yerini kapmış ramazan eğlencesinin başlamasını bekliyor. beni görünce yanıma geldi saçından ve yanağından öptüm ayrılırken. hayrünnisa da oralardaymış annesinin dediğine göre, baktım ama göremedim. üzerimde bir ağırlık koyu bir mutsuzluk ve umutsuzluk var- bu yazı ya da çocuklarla alakalı değil. her şey ağırlaşmış uzaklaşmış inceliğinden. bakışlarımız yıpranmış. kalp kararmış. kendimizi kandıramıyoruz artık. gençliğin baharı yerini bu yaşların solgunluğuna donuk tebessümlerine bırakmış. 

bu akşam da yılmaz'ı gördüm yanağından makas alıp uzaklaştım. akşam eve dönerken elif meliha buztaş yanıma yaklaşıp " öğretmenim ne zaman geleceğiz yarın okula?" diye sordu. ben hep ona buztaş dedim soyadıyla hitap edip, zamanla öğrencilerim de buztaş der oldu. elim küçük omuzlarında yanıtladım. mutlu oluyorum onlarla karşılaşınca. iki akşamdır eyüp'ü aradı gözlerim etrafta ama göremedim. 

"yorgun bir sarıyla ben de 
 geçeceğim önlerinden"

akşam önce aydınlık sarılarla yüklü bir serinlikti. yürüdüm taşınmazlarımla. sonra o sıcak karanlık bastırdı. iç karartıcı. bungun. mezarlıklar dolusu karanlık.

çocuklar. çocuklar. çocuklar. 16 yıldır aranızdayım. bu çok tuhaf. 16 yıldır çocuklarla muhatap olmak beni nasıl etkiledi acaba? kuşkusuz etkiledi, buna eminin. 

bundan sonrası için kendime susmayı tercih ederim. 


"Her şeyde yanıp sönen bir kıyamet algısı "






Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 00:50 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

8 Haziran 2016 Çarşamba

yoktur gölgesi türkiye'de



Sabahları gün doğmadan uyanır
Dilini yutacak olur içi kanlanır
Gün boyu çalışır aydınlanır
Kederini anlarsanız size ne mutlu
Acır fakir çalışan kadınlara
Titrer bir gönül kıracak diye hanım dizi

İncedir billurdandır yoktur gölgesi Türkiye'de
Bir meçhul Meryem mermerden değil ama kutlu
Gözlerine baksanız erirsiniz kar gibi
Elinizi sallasanız rüzgârından sallanır
Bir geyik olur sizi arar melûl ve bakır
Görür gibi uyur konuşur gibi susar güler ağlar gibi

sezai karakoç
1957, ağustos
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 00:05 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

1 Haziran 2016 Çarşamba

rüzgarlı sokak



 












Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 18:44 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

31 Mayıs 2016 Salı

manastırlı hilmi bey’e dördüncü mektup



Yıllar geçmedi, yıllar eskidi
Dokunduğum yerde kalıyorum
Yaşlı bir kelebek gibi.

Yeni bir renk buldum bugün, suyun akışı rengi
Oyuğumdan çıktım
Çıkmamı duydum
Bir süre yürüdüm yürüdüm
Hiç kimsenin ağzını dayayıp da
Suyunu içmediği bir çeşme gibi durdum
Durdum ki
Önce bir elektrik mavisi çöktü içime
Sanki bir suya anlatıldım da bilinemedim
Ben
Benzersiz bir geyiği okşar gibi
Yol boyunca insanların
Sevgisizliği okşayıp geçtim
Yol boyunca insanların
Uzak yakınlığını
Okşayıp geçtim
Sinema girişlerindeki fotoğraflara baktım ?bir süre?
Çürük elma kokulu bir sokağa girdim
Küçük bir alana çıktım
Cemal'i okuldan aldım
Sonra...
Kestiydim saçlarını çoktan
Gözleri bir çift medüza şimdi
Cemal'i
Kurtuluş'ta unutulmuş bir bahçe için
Bahane cemal
Kolları iğreti, kısa
Kır yolları gibi tekdüze bir anlatım yürüyüşünde
Anlamsız
Ve yanyana gelince beton yapılarla
Hep aynı soğuk ve yapışkan hüzün
Yedeğine alıyor ikisini de
Oysa pencerelerden sarkan ışıklar bile
Herbiri başka başka
Acılar başka başka
Her günkü sözler, her günkü konuşmalar
Aynı plaklarla aynı şarkılar
Tutmuyor hiç birbirini
Ve
Mutluluk
Bir kibrit çöpü ne kadarcık yanarsa.

Eski bir lokantadayız Hilmi Bey
Beyoğlu'nda, arka sokaklarda
Karşıdaki vitrinde
Yeni cilalanmış bir tabut
Bu garip gün sonundan sanki
Pespembe üç haç eklenmiş ağzına
Cemal'in
Sadece pasta yiyor şimdilik
Duvardaki denizkızına bakıyor ara sıra
Bir düğmesi kopuk ceketinin
Tırnakları tertemiz
Gömleği buruşuk –biraz-
Bazı belirtiler bazı belirtilerle buluşunca
Sözleşiyor kafasında insanın:
Bu çocuk beni hiç sevmedi
Sevmeyecek.


Kim kimi sevdi? kim kimle yaşıyor ki?
Bezik oynuyoruz, rakı içiyoruz
Ve konuşmuyoruz gerekmedikçe
Arada mektup yazıyorum sana
Ah, olmayan sana. hiç olmadın ki
Bunu kendime, cemile'ye söylüyoruz.

Bitti yalnızlıklar, bir büyük yalnızlık var artık
İki kaktüs gibiyiz Cemal'le ben
Kendi çöllerimizden koparılmış.

Edip Cansever
Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 00:32 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş

30 Mayıs 2016 Pazartesi

manastırlı hilmi bey'e ikinci mektup, manastırlı hilmi bey'e üçüncü mektup, edip cansever













Susmanın su kenarındayız bugün
Ne kadar sevgiyle konuşsak -konuşuyoruz da-
Korkuyoruz gözgöze gelince Hilmi Bey
Korkuyoruz
Sanki gözler rakiptir de birbirine -öyle değil mi-
Ve bir yokuştan iner gibi oluyoruz
Bir yokuştan bir yokuşa sürekli
– Nereye?
– Bilmem ki
Ellerimizde alkol sesleri, saçlarımızda
Alkol sesleri
Dağlarımızda, içdenizlerimizde
Ve günler günlerin içinde öyle yavaş ki
Yerine saplanıyor bir sürahi
Pencereler şaşkın
Perdeler bir uzak yol kadar uzun
Ve balkon
Kendi dudaklarında şimdi
Donmuş bir tavus kuşu
Bir tavus kuşu yontusu belki
Ne tuhaf
Demin de aşağıdan bir bando geçti
Sormak isterdim sana
Bir bando şefinin hüznü nedir Hilmi Bey
Bir bando şefinin uykusu
Nasıl bir uykudur ki Hilmi Bey
Ne kötü
Elimde bir çiçekle yaz geçti.
Ve bugün
Çepçevre oturduk masanın başına gene
Bezik oynadık Hilmi Bey -her gün oynuyoruz ya-
Giysisiz, sadece kombinezonlarımızla -öyle işte-
Oda çok sıcaktı -lal renkli çini soba-
Seniha korse takıyor, yahudi matmazel
Nerdeyse çıplaktı -terliyor terliyor terliyor-
Ve Cemal bir köşeden bize bakıyordu
Bakmıyor gibi bakıyordu
Durmuyor gibi duruyordu da
Benim anlamadığım işte bu
Dün dudağını kesti çarşıda
Kırmızı bir balıkla oynuyordu
Öptü bir ara balığı -neden-
Öperken dudağını kesti
Balık da kırmızıydı, kan da
Ve balık yüzerekten geçti -gördüm iyice-
Dudaklarından
Durdu Cemal gibi biraz ötede
Durmuyor gibi durdu
Ağlamadı, hiçbir şey söylemedi
Bu çocuk anlaşılmayanın ta kendisi
Yalnızca sordu, bu yüzden sana soruyorum ben de
Melekler dişi midir Hilmi Bey
Dişidir diye tutturdu
Yani ben..
Öyleyse neyim
Elimde bir yapma çiçekle.
Adım Cemile ya, çok seviyorum adımı ben
Çocukluğudur insanın adı
Cemal şimdilik Cemal’dir -evet, öyledir-
Benimkisi bir anımsama -Cemile-
Cemal – Cemile: yeni fışkırmış bir marulun sesi
Ezilmiş iki vişne
Ve akşam
Akşam ki sallanacak hamağını buldu
Buluyor
Sular menekşelendi Hilmi Bey
Karpuz lambanın altında
Yorgunum biraz -bütün gün içtim-
Hepimiz içtik
Cemal odasından çıkmadı hiç
Tangolar çaldık üstüste
Eski tangolar -bin dokuz yüz on beşlerde ne vardı
Ben pencereden bakarken
Kimseler ölmemişti
Ölüm diye bir şey yoktu ki Hilmi Bey
Var mıydı?-
Yüzümden bir şeyler aktı aktı
İçim de menekşelendi Hilmi Bey
Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk
Hiçbir yere gitmiyor.
Nedense odasına kapandıkça Cemal
Soyundukça soyunuyor yahudi matmazel
Hırslı bir dişi gibi
Ester, diyorum, Ester
Gülümsüyor hafifçe
Bir başka gülümsemeyi karşılar gibi
Öpüşürken gördün mü sen iki öpüşmeyi
Hilmi Bey
Tam öyle
Hızla giyiniyor sonra, dışarı çıkıyor
Üç kişi kalıyoruz birden
Yeni ısırılmış bir elma gibi kalıyoruz
Parlıyor yeşil tarafımız kendi aydınlığında
İçimde bir soğukluk
Dışımda bir begonya.
Karanlık iyice dışarısı
Rakımızı bitirdik -üçümüz-
Cemal odasından çıkmıyor
Birazdan Ester de gelecek
Koltuğa çökecek, bir sigara yakacak
Gene bir haç gibi olacağız dördümüz
Bir evin içinde kocaman bir haç
Kutsal değil, kirli
Coşkulu değil, kırık dökük
Sevinçle çekeceğiz onu kendimize.



manastırlı hilmi bey'e üçüncü mektup


Yaşamaya yerleşiyor seniha
Kendi yaşamına
-Güvercinsiz bir avlu mu? olabilir
Sırları dökülmüş bir ayna?-
Oysa çok geçti
Yıllar yıllar yıllar
Her geçen yıl elinde sanki
Yıprak, filizî yıllar
'Şey' sözcüğü gibi bağıntısız
Ağaççileği gibi durduğu yerde bir ezinti
Piyano tuşları -tek tek bakıldığında-
Çarçabuk bir göz atıldığında ayrıntısız -beyaz-
Yıllar
Seniha
Gözlerinin altı uzun menekşe.


Dün korkuttu beni -bazan oluyor-
Kocası İzmir'de yaşıyor, Karşıyaka'da
Sahici bir ayrılığın dikişini dikiyor Seniha
Mavi mavi
Usul usul yani
Kocası -ben sevmedim hiçbir zaman-
İkizini bulmuş diyorlar. Seniha aldırmıyor pek ,
Aldırmıyor da
Pudralar, kremler tiksindiriyor onu
Bu yüzden bohemya kâseyi kırdı dün sabah
Saçlarını kesecek oldu
Sonra da sustu sustu sustu
Akşama dek
Hüzünler acılaşıyor Hilmi bey
Geceler katı ve parlak
-Ansızın yere düşen
Laciverdî bir kestane sesi-
Acılar da acılaşıyor gittikçe
Sanki
Bir azarlanmayla ölümünü düşünen çocuklar gibi.
 

Ödünç alıyorum seni bazen
Çoğu kez geceleri
Niye almayayım -kaç güz geçti-
Islak kaputun gibi kokardı güzler
Seni sevdiğimi unutmuşum Hilmi bey
Seni de unutmak istiyorum artık
Unutmak! ama nasıl
Sözgelimi çok hızlı oynuyorum beziği
İçkiyi çabuk çabuk içiyorum
Her şey bir hıza dönüşüyor -çoğu zaman-
Odamı giyiniyorum
Odamı soyunuyorum
Yerlerini değiştiriyorum eşyaların
Dışarı çıksam, bir tramvaya binsem
Bir durak ötede hemen iniyorum.


Boynumdaki annemden kalma kolye
-Pembe bir buğu, uçup gidiyor-
Bazan koparıyorum, yeniden diziyorum
Gökyüzünde kalın sırça ben
Dünyaya tutuyorum kendimi, bakılıyorum
Nedense hep böyle sanıyorum
'Nerdesin, akşam oldu'
Biraz anımsıyorum
Sen bahçe kapısından girerken
Bir kendim gibi caddelerdeyim
Zamanın minesi soldu Hilmi bey
Demeye getiriyorum.
 

Geçenlerde Nisuaz'a gittim
Cemal'e birlikte
Hasır koltuklara oturduk
Dışarda kar serpeliyordu. İki elma, külde pişirilmiş
Giderek küçülüyordu -gözleri Cemal'in-
Kahveyle konyak içtim
Cemal tarçın içti, konuştu biraz
Herkes bana bakıyor, herkes bana bakıyor, herkes
Bana bakıyor -bana öyle geliyor-
Bacaklarım -işte!- güzeldir çok
Aralık kapıdan kış kokusu doldu içeriye
Ürperdim -işte!- omuzlarım da güzeldir
Ama ben
Kaçarak yaklaşıyorum her görünmeye
Uzaktan uzağa gözgözeyim
Uzaktan uzağa öpüşüyorum
Uzaklarda biriyle sevişiyorum
Erkeğe benzer yalnız bir dişiyim ben.
 

Evet evet öyleyim
Hiç değilse öyle olmalıyım
Her neyse...
Az sonra Muhassen geldi -tanımazsın-
Kurtuluş'ta, aynı caddede oturuyoruz
Sevişmenin gölgesi gibidir yalnızken
Düşünmenin dişisi
Evini işletiyor -bana ne bundan-
Konyak içiyor o da
Sonra bir konyak daha
Kıpkırmızı gülüyor -gülsün, iyi-
Bütün gövdesiyle gülüyor
Bende gülüyorum
Vitrinlerdeki kesme bardaklar
Şarap şişeleri, bir gemi resmi
Gülüyor durmadan hepsi
 

Karşıda bir ev, kırk odalı sanki
Her odada bir boy aynası
Her boy aynasında
Beyoğlu'nun bir parçası
Durmaksızın gülüyor
Yağan kar hemen eriyor yere düşer düşmez
Gülmüyor, gülümsüyor
Makyajını tazeliyor Muhassen
Kalkıp gidiyor
Acının kış ayları, diyor birdenbire Cemal
İçine çekilip de soğuktan
Oyuncağını orda bulamayan
Bir çocuk gibi
-Evet, hiç çocuk olmadı Cemal
Olmayacak da-
Kalkacağız birazdan
Acının kış ayları
Ne yapsam belirsizim.


Eve dönüyoruz -soldu minesi zamanın-
Bugün de bir şey yaptık
Tam kapıdan gireceğiz
Uzakta bir laterna sesi
Bir kadın ağlaması
Pencereden sarkıtılmış bir sepet
Sepette bir karnıbahar patlaması
Sarı elmalar
İçeri giriyoruz
Bu kapı hiç değişmez mi, diyor Cemal
Bu kapı
Ve her şey.


http://sibiryaberberi.blogspot.com.tr/2012/12/manastrl-hilmi-beye-birinci-mektup.html


Gönderen Süleyman Unutmaz zaman: 19:10 Hiç yorum yok:
Bunu E-postayla GönderBlogThis!X'te paylaşFacebook'ta PaylaşPinterest'te Paylaş
Daha Yeni Kayıtlar Önceki Kayıtlar Ana Sayfa
Kaydol: Kayıtlar (Atom)

kavim

Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

uçan hollandalı

Fotoğrafım
Süleyman Unutmaz
Profilimin tamamını görüntüle

bunlar onlar

  • ▼  2026 (66)
    • ▼  Eylül (13)
      • 12. mümkün fazilet
      • 11. sirk: bildiğimiz şarlo.
      • de docta ignorantia
      • 10. affedilmeyen.
      • oğulları
      • 9. kadınların ve müziğin filmin ruhu olması ve ola...
      • 8. doğulu amerikan filmi
      • 7. senaryonun, diyalogların, laf ebeliğinin, belag...
      • EŞYALARIN SÜKÛNETİ VE HAYATIMI KİM YAŞIYOR?
      • route 66
      • ZİYAN
      • 6. mutlu eden film
      • 5. çok üzülmek
    • ►  Ağustos (18)
    • ►  Temmuz (2)
    • ►  Haziran (4)
    • ►  Mayıs (1)
    • ►  Nisan (3)
    • ►  Mart (5)
    • ►  Şubat (12)
    • ►  Ocak (8)
  • ►  2025 (123)
    • ►  Aralık (4)
    • ►  Kasım (6)
    • ►  Ekim (9)
    • ►  Eylül (5)
    • ►  Ağustos (13)
    • ►  Temmuz (14)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (11)
    • ►  Nisan (6)
    • ►  Mart (16)
    • ►  Şubat (11)
    • ►  Ocak (14)
  • ►  2024 (81)
    • ►  Aralık (14)
    • ►  Kasım (8)
    • ►  Ekim (7)
    • ►  Eylül (17)
    • ►  Ağustos (10)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (3)
    • ►  Mayıs (7)
    • ►  Nisan (5)
    • ►  Mart (2)
    • ►  Şubat (6)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2023 (61)
    • ►  Aralık (2)
    • ►  Ekim (6)
    • ►  Eylül (9)
    • ►  Ağustos (18)
    • ►  Temmuz (2)
    • ►  Haziran (3)
    • ►  Mayıs (7)
    • ►  Nisan (5)
    • ►  Mart (3)
    • ►  Şubat (5)
    • ►  Ocak (1)
  • ►  2022 (55)
    • ►  Aralık (5)
    • ►  Kasım (4)
    • ►  Ekim (10)
    • ►  Eylül (6)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (5)
    • ►  Mayıs (6)
    • ►  Nisan (3)
    • ►  Mart (4)
    • ►  Şubat (3)
    • ►  Ocak (8)
  • ►  2021 (72)
    • ►  Aralık (10)
    • ►  Kasım (10)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (4)
    • ►  Haziran (2)
    • ►  Mayıs (9)
    • ►  Nisan (3)
    • ►  Mart (12)
    • ►  Şubat (14)
    • ►  Ocak (5)
  • ►  2020 (113)
    • ►  Aralık (13)
    • ►  Kasım (6)
    • ►  Ekim (18)
    • ►  Eylül (12)
    • ►  Ağustos (5)
    • ►  Temmuz (4)
    • ►  Haziran (7)
    • ►  Mayıs (11)
    • ►  Nisan (14)
    • ►  Mart (9)
    • ►  Şubat (9)
    • ►  Ocak (5)
  • ►  2019 (109)
    • ►  Aralık (19)
    • ►  Kasım (7)
    • ►  Ekim (11)
    • ►  Eylül (17)
    • ►  Temmuz (6)
    • ►  Haziran (3)
    • ►  Mayıs (9)
    • ►  Nisan (7)
    • ►  Mart (6)
    • ►  Şubat (16)
    • ►  Ocak (8)
  • ►  2018 (132)
    • ►  Aralık (6)
    • ►  Kasım (10)
    • ►  Ekim (3)
    • ►  Eylül (15)
    • ►  Ağustos (3)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (12)
    • ►  Mayıs (12)
    • ►  Nisan (13)
    • ►  Mart (16)
    • ►  Şubat (20)
    • ►  Ocak (21)
  • ►  2017 (168)
    • ►  Aralık (16)
    • ►  Kasım (29)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (11)
    • ►  Haziran (19)
    • ►  Mayıs (13)
    • ►  Nisan (7)
    • ►  Mart (14)
    • ►  Şubat (20)
    • ►  Ocak (18)
  • ►  2016 (132)
    • ►  Aralık (7)
    • ►  Kasım (20)
    • ►  Ekim (11)
    • ►  Eylül (4)
    • ►  Ağustos (3)
    • ►  Temmuz (8)
    • ►  Haziran (7)
    • ►  Mayıs (15)
    • ►  Nisan (8)
    • ►  Mart (17)
    • ►  Şubat (18)
    • ►  Ocak (14)
  • ►  2015 (147)
    • ►  Aralık (10)
    • ►  Kasım (22)
    • ►  Ekim (23)
    • ►  Eylül (24)
    • ►  Temmuz (8)
    • ►  Haziran (14)
    • ►  Mayıs (10)
    • ►  Nisan (7)
    • ►  Mart (8)
    • ►  Şubat (2)
    • ►  Ocak (19)
  • ►  2014 (169)
    • ►  Aralık (18)
    • ►  Kasım (33)
    • ►  Ekim (16)
    • ►  Eylül (35)
    • ►  Ağustos (8)
    • ►  Temmuz (23)
    • ►  Haziran (19)
    • ►  Nisan (5)
    • ►  Mart (7)
    • ►  Şubat (3)
    • ►  Ocak (2)
  • ►  2013 (203)
    • ►  Aralık (10)
    • ►  Kasım (7)
    • ►  Ekim (20)
    • ►  Eylül (16)
    • ►  Temmuz (1)
    • ►  Haziran (18)
    • ►  Mayıs (21)
    • ►  Nisan (31)
    • ►  Mart (34)
    • ►  Şubat (21)
    • ►  Ocak (24)
  • ►  2012 (354)
    • ►  Aralık (27)
    • ►  Kasım (29)
    • ►  Ekim (19)
    • ►  Eylül (26)
    • ►  Ağustos (4)
    • ►  Haziran (37)
    • ►  Mayıs (34)
    • ►  Nisan (30)
    • ►  Mart (70)
    • ►  Şubat (35)
    • ►  Ocak (43)
  • ►  2011 (228)
    • ►  Aralık (23)
    • ►  Kasım (6)
    • ►  Ekim (21)
    • ►  Eylül (21)
    • ►  Temmuz (7)
    • ►  Haziran (3)
    • ►  Mayıs (16)
    • ►  Nisan (28)
    • ►  Mart (37)
    • ►  Şubat (10)
    • ►  Ocak (56)
  • ►  2010 (28)
    • ►  Aralık (15)
    • ►  Kasım (13)
Basit teması. Blogger tarafından desteklenmektedir.