4 Şubat 2019 Pazartesi

târih-i kadîm , tevfik fikret



Beşerin köhne sergüzeştinden
Bize efsâneler terennüm eden;
Bizi, âbâ-i bî-vücûdumuzun
Cevf-i mâzîde bir siyah ve uzun
Gece teşkil eden hayâtından
Ninniler ihtira edip uyutan;
Bize en doğru, en güzel örnek,
Diye geçmiş zamanı göstererek:
Gelecek günlerin geçen geceden
Farkı yok, hükmü yok, zehabı veren;
Ve cebininde altıbin yıllık
Buruşuklarla şübheler karışık.
Seri, mâzîye — yâni rüyaya —
Payı, atî denen heyûlaya
Sürünen heykel-i kadîd...
Onu gâh Durdurup manzaranda bî-ikrâh
Sorarım eski hatıratından.
O biraz feylesof, biraz sırtlan,
Ve bütün gılzatiyle bir hortlak;
Leyl-i nisyân-ı kabri yoklayarak
Muhtenik pash bir talâkatle
Bana başlar birer birer nakle
Mütevâlî şüûn-i edvarı:
Hep felâket, elem yığıntıları!
Ne zaman geçse bir ketıbe-i şân,
Dâima rehgüzâra hun-efşân
Bir bulut sâye-bâr olur: mutlak
Başta, en başta kanlı bir bayrak:
Onu bir kardı tâc eder tâkıb
Sonra hunin vesâil-i tahrîb:
Mızrak, yay, kılıç, topuz, balta,
Mancınık, top tüfek, sapan...
Arada Kanlı amirleriyle cünd-i vega:
Sonra artık alay alay üserâ...
Mutlaka bir muzaffer, on mağlûb;
Çiğneyen haklı, çiğnenen mâyûb.
Kahra alkış, gurura secde:
Kerem Zaf u zilletle dâima tev'em.
Doğruluk dilde yok dudaklarda;
Hayr ayaklarda, şer kucaklarda.
Bir hakikat: Hakîkat-i zencîr:
Bir belagat: Belâgat-i şernşîr.
Hakk kavinin demek, şeririndir;
En celi hikmet: Ezmeyen ezilir!
Her şeref yapma, her saadet piç;
Herşeyin ihtidası, âhırı hiç.
Din şehîd ister, âsümân kurban;
Her zaman her tarafta kan, kan, kan!.
Söyler, inler, sayıklar; elhâsıl
Beşerin anlatır ne yolda, nasıl
Bu sakametli ömrü sürdüğünü;
Görürüm kanların köpürdüğünü,
O kadidin o dişlek ağzımda.
Sesinin ka'r-i ihtizazında
Öyle mûhiş bir in'ikâs-ı enin
İşitir, öyle titrerim ki, zemin
Sanırım lerze-gîr-i nefrîndir...
İndir, ey mahşer-i cidal indir
Perdeler, sahne-i fecâ’atine!
Sönsün artık bu daimî fitne.
Hele sen, ey kadîd-i an'ane-hah.
Yetişir çizdiğin hutut-ı siyah!..
Biz sabah isteriz sabah; o uzun
Geceler nâ'imîne hayr olsun!
Kimsin ey gölge, sen ki, mest-i harab
Ediyorsun zalâma doğru şitâb?!.
Kanlı birşeyle oynamış gibisin;
Belli, hem nev’îmin muharribisin.
Kahramanlık... Esâsı kan, vahşet
Seni arşında eyleyen ihnak.
Bize vaktiyle zehr-i gayzından
Verdiğin cür'adır, odur bu yılan;
Bileceksin bu hasmı elbet sen:
Şübhe!.. En zalim, en kavi düşmen.
Bize en mugfilâne taslîtin,
Yâhud en gafilâne taglîtin.
Bak bugün "hud'a, şeytanet, igvâ,"
Seni mülkünden eyliyor iclâ; '
Üflüyor mabedinde mes’alini,
Kırıyor elleriyle heykelini.
Ve bütün kudretinle sen, mefluç
Çöküyorsun... Ne in'idâm-ı bürûc,
Ne sava ik, ne bir hübûb-ı jiyân,
Ne cehennemlerinde bir galeyan;
Ne nazarlar habîri mateminin,
Ne kulaklarda bir tanîn-i hazin...
Kopsa bir zerre cism-i hilkatten,
Duyulur bir tazallüm olsun.
Sen göçüyorsun da Arş ü Ferş'inle .
Yok tabiatda bir inilti bile
Bilakis her tarafta kahkahalar,
Kizbe ancak riya ve humk ağlar!
(1905)

İşte, der, insanoğlunun geçmiş hayatı bu.
Ve başlar bize maval okumaya.
Ninniler uydurup uyutur bizi
dedelerimizin derin boşluklar içinde, uzun,
zifiri karanlık hayatından.
Gösterir bize evvel zamanı,
tek doğru, en güzel örnek, der.
Bakarsın gelecek günlerin farkı yok geçen geceden.
Senin tarih dediğin işte budur,
alnında altı bin yıllık buruşuklar
ve bir o kadar da kuşku.
Başı geçmişe bir düşe değer,
sürünür ayağı bomboş bir geleceğe,
bir deri bir kemik,
ayakta zorla durur.

Ben hiç tiksinmem ondan,
karşıma alırım onu arada bir,
anlat bakalım, derim, şu eskilerden.
Bir parça feylesofa benzer o,
bir parça sırtlana benzer,
berbat suratıyla da bir hortlağa.
Yoklar mezarını unutulmuş gecelerin,
başlar paslı, boğuk bir sesle
bir bir bana anlatmaya,
sırasıyle, ne olmuş ne bitmişse:
Hep yıkım üstüne yıkım,
acı üstüne acı!
Ne vakit geçse anlı şanlı bir ordu,
çöküverir ağır gölgesi bir bulutun,
kanlar yağar dört bir yana.
En başta bir kanlı bayrak.
Kanlı bir taç gelir arkasından.
Sonra araçlar sökün eder kan içinde:
Balta, topuz, yay, kılıç, mızrak,
mancınık, top, tüfek, sapan.
Arada, kanlı komutanlar ve savaş birlikleri.
En son alay alay esirler geçer.
Yenen bir kişiye yenilen on kişi,
çiğneyen haklı, yiğnenen hapı yuttu.
Yıkımlara, acılara alkış tut,
yüksekten bakanlar önünde eğil,
insafla birdir aşşağılık ve namussuzluk,
doğruluk lafta, yürekte değil,
iyilik ayaklarda, kötülük kucaklarda.
Bir gerçek var, tek bir gerçek:
Eli kolu bağlayan zincir.
Bir tek şey var sözü geçen: yumruk.
Hak güçlünün, kötünün yanı.
Uzun lafın kısası:
Ezmeyen ezilir!
Nerde bir şeref var, iğreti.
Nerde bir mutluluk var, yama.
Bir şeyin ne başına inan ne sonuna.
Din şehit ister, gökyüzü kurban.
Her yanda durmadan kan akacak,
durmadan her yanda kan!

İşte böyle inler, sayıklar o,
anlatır insanoğlunun bu belalı ömrü
ne yolda, nasıl sürdüğünü.
Bakarım iskeletin kanlar köpürür dişlek ağzında.
Duyarım sesinin titreyen kuyusunda
yankısını korkunç bir iniltinin,
ben de başlarım birdenbire titremeye,
toprak da tiksintiyle titremiş gibi gelir bana.
Savaşın gürültüsü, patırtısı, indir artık
indir bu acıklı sahnenin perdesini!
Dinsin sonu gelmeyen bu karışıklık!
Sen de, gelenekçi iskelet,
yazdığın kara yazılara bir son ver,
aydınlığa susadık biz, aydınlığa susadık.
Uzun karanlıklar içinde uyumak isteyen mi var?
Bizden iyi geceler onlara,
bizden onlara iyi uykular!
Kimsin, ey gölge, kendinden geçmiş,
koşuyorsun karanlıklara doğru?
Kanla oynamış gibisin,
kırmış geçirmişsin insanoğlunu.
Sen buna kahramanlık mı dedin?
Onun kökü kan ve hayvanlık be?
Şehirler çiğne, ordular dağıt,
kes, kopar, kır, sürükle,
ez, vur, yak ve yık.
Yalvarmalara yakarmalara boş ver,
gözyaşlarına iniltilere aldırma.
Ölümle, acıyla doldur geçtiğin yeri,
ne ekin ko, ne ot ko, ne yosun.
Sönsün evler, sürünsün insanlar orda burda,
kalmasın alt üst olmayan hiçbir yer,
mezar taşına dönsün her ocak,
damlar çöksün yetimlerin başına.
Bu ne alçaklık böyle bu ne namussuzluk!
Hey bana bak, başbuğ musun ne?
Yerin dibine bat, cakanla gösterişinle!
Her başarı bir yıkım bir mezarlık,
işte bir yavrucak yatıyor şurda,
ey cihangir, onu gör de utan!
Devril, bağımsızlığın eskimiş tahtı, devril,
nice acılar verdin bütün insanlara,
inim inim inlettin bütün insanları.
Parçalan, kararmış tac, tuz buz ol,
hep senin yüzünden yoksulluğu insanların.
Göz yaşından incilerin nerde hani?
Nasıl da yosun tutmuşlar, bi görsen!
Eski çağlar nasıl kanmış size?
Ey kan içen kargalar,
bütün karanlıklar sizinle dolu!
Artık yeter fikri susturduğunuz,
yerini hiç bir şey tutamaz bu dünyada
zincirsiz, kelepçesiz yaşamanın.
Hadi gidin tarih korusun sizi,
-haydutlara en iyi sığınaktır gece-,
gidin, yok olun siz de o mezarlıkta.
İşte müjdelerin en güzeli,
işte en gerçek özgürlük
düşümüzdeki gelecek çağlarda:
Ne savaş, ne savaşan, ne salgın,
ne saltanat, ne yoksulluk, ne ezen, ne ezilen,
ne yakınma, ne de zulmün kahrı,
ne tapılan, ne tapan,
ben benim, sen de sen!

Ey soyulan iskelet, kimse bilmeyecek o zaman,
kimse bilmeyecek senin sayıp döktüklerini,
savaş ne, karışıklık ne, zafer ne, anlaşma ne?
Belki duyulmadık bir öykü,
belki korkunç bir masal.
Çok sürmez köhne kitap,
fikri gömen sayfaların
bugün olmazsa yarın yırtılacak.
Ama kim yapacak dersin bu işi?
Bu öyle büyük, öyle kocaman bir devrim ki,
hangi güç kalkar, ben yaparım der?
Yerlerin ve göklerin sahibi mi?
Tamam, işte oldu şimdi!
Yeri göğü elinde tutan o kibirli,
o somurtkan ve dokunulmaz.
Bütün bu kavgalar onun yüzünden değil mi?
Gökyüzü, sen söyle,
yüzyıllarca sel gibi akan su,
- şimdi esrik bir ağzın türküsü,
kuru sesi zindandaki bir adamın,
iç açan bir söz ya da yakan bir söz şimdi,
bir geniş "oh!", bir derin "eyvah!",
bir yakarış, bir övgü,
Şimdi tüy gibi bir rüzgar,
Şimdi ağzın bir kasırga.
Dokunaklı bir yakınma şimdi,
sabredemeyen bir başa kakma,
bir titreme, bir çan sesi,
bir savaş davulunun gümbürtüsü,
için için ağlamasi çaresizliğin,
kahrın iyilikbilir kişnemesi,
bir söylev, apaçık, gürül gürül,
Şimdi utangaç ve hasta bir yalvarış,
bir rahatlık bir iç sıkıntısı,
Şimdi korkunç bir haykırma -
bütün bu karman çorman gürültü patırtıyla
inleyen boş kubbe, sen söyle!
Sen ki her sesi yankılayansın,
söyle, bu bir sürü boş çabalama içinde,
daha yukarlardaki şu tanrı katına
hangi sesin yankısı varabilmiş ki?
Hangi dua kabul olmuş bugüne dek?
Binlerim seni, göklerin tanrısı,
din ulularından dinlerim seni:
"Ne benzer var, ne noksanı,
canlı ve ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve yüce.
Odur veren yiyeceği içeceği,
düşleri gerçek yapan o,
bilen, haberi olan, kahreden ve öç alan,
açık, kapalı her şeyi duyan ve anlayan,
el uzatan yoksullara ve çaresizlere,
her zaman her yerde bulunan ve her yeri gören..."
Seni böyle övüp duruyorlar işte.
Oysa senin en üstün özelliğin ne,
"Ortaksız" oluşun değil mi?
Kaç ortağın var şu bataklıkta, bir bak.
Topu ölümsüz ve her şeye gücü yeten ve kahreden.
Ve topu ortaksız ve tek.
Ve topunun buyruğu yasağı ve saltanatı var,
ve topunun yukarlarda bir gökyüzü.
Bütün ordan gelir yüreğe doğan.
Topunun güneşi, ayı, yıldızları var,
ve topunun görünmez bir tanrısı.
Topunun adanan bir cenneti var,
ve topunun bir varlığı, bir yokluğu,
ve topunun saygıdeğer bir peygamberi.
Ve topunun cennetinde körpecik güzel kızlar yaşar.
Ve topunun cehenneminde birer lokmadır insancıklar.
Tanrılar ne derse onu yapacak halk,
sabırla ve kahırla olacak iki büklüm.
Ama tanrılar ne derse onu yapacak.

İnanasım gelmiyor bunların hiçbirine.
"Ne bileyim?" diyor kime sorsam.
Hepsi bir kuruntu mu bunların yoksa?
Belki aldanmak yaşamanın bir gereği.
Belki de hepsi de doğrudur, kim bilir,
belki ben hiç bir şeyin farkında değilim,
karıştırmaktayım "yok" la "var" ı.
Kusurum ne? Kuşkuda olmak mı?
Kuşku koşmaktır aydınlıklara doğru.
İnsan aklıdır eninde sonunda gerçeği bulacak olan.
Belki de yok olacağız bir gün topumuz birden.
Kimbilir, öbür dünya belki de var.
Madem bu beden o ölümsüzün işi,
ne diye kıvranır durur bin türlü dert içinde?
Hadi diyelim aslımız toprak bizim,
sen gel onu kederden bir çamur yap.
- her yeri kanla, göz yaşıyla dolu -
insaf be, bu kadarı da olur mu?
Sen gel hem yoktan var et,
sonra da ettiğini boz, kötüle.
Hiç bir yaradandan ummam bunu:
Yaradan yok eder, ama perişan etmez!

En zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
Kuşku! En zalim en güçlü düşman.
Bunu ya bildin ya koydun kafamıza,
ya da bilemedin işin nereye varacağını.
"şeytanlık, düzen, sapıklık" denen şey var ya,
bugün yerinden yurdundan edecek seni o.
Tapınağında ışıklarını söndürüyor,
elleriyle parçalıyor heykelini.
Sense, iler tutar yerin kalmamış,
göçüp gidiyorsun olanca gücünle.
Burçlarında yıkılmalar falan hani?
Nerde hani gümbürtüsü yıldırımlarının?
O kızgın soluğun hani nerde?
Ne cehennemlerinde bir kaynama var?
Ne büyük acını gören bir göz.
Ne de kulaklarda dokunaklı bir çınlama.
Oysa bir ufak parçası kopsa insanın,
bir sızlanma olur, duyulur bir ağlaşma.
Sen Yeryüzü ve Gökyüzü'nle göç gir de,
bir inilti bile duyulmasın ortalıkta.
Tam tersi, kahkahadan geçilmiyor.
Zaten yalana ağlasa ağlasa,
bir ikiyüzlüler ağlar,
bir de ahmaklar.

târih-i kadîm’e zeyl



                                 





— Bir Cevâb —
Buyuruluyor kİ:
“Şimdi Allâh’a söver, sonra biraz bol para ver.
Hiç utanmaz pirotestanlara zangoçluk eder.”
                                                                     (Safahat, II)


Ben ki üç beş pulu tercihinden
Pirotestanlara zangoçluk eden
Şâirim… Zîver-i Kürsî-yi Yakîn,
Şâir-i müctehid-i dîn-i mübîn,
Hazret-î Molla Sırât’a ebedî
İhtirâmâtımı takdim ile bî-
Bî-tereddüd diyorum: ‘‘Zangoçluk
Lûtf-ı tavsifine şâyân olduk;
Lâkin aldanma sakın üstâdım,
Ben de bir parça muvahhid zâtım.
Bana anlatma o ra’nâ dîni;
Bilirim ben de senin bildiğini.
Okudum ben de kitâb-ı gaybı;
Dinledim ben de itâb-ı gaybı.
Ben de sizler gibi câmi’ câmi’
Dolaşıp Hâlik’e oldum râki’.
Şevk-i cennetle hayâlim meşgûl.
Yüreğim havf-ı cehennemle melûl;
Ben de tırmandım ulu tubâya;
Ben de çıktım Mele’i- a’lâ’ya;
Ben de âşıktım ezân nağmesine;
Bir koşardım ki o Allâh sesine!
Ben de teşbih ü duâ, savm ü salât,
Hepsini, hepsini yaptım heyhat!
Çünkü telkinlere aldanmıştım,
Kandığın şeylere hep kanmıştım.
Bilmeden, görmeden îmân ettim.
Nefsimi dînime kurbân ettim.
Sevdim Allah’ı da, Peygam-ber’i de;
O alay kaldı bugün hep geride.
Anladım çünki hakikat başka.
Başka yoldan varılırmış Hakk’a.
Saydığın hârikalar, mu’cizeler
Birer efsûn-ı zekâdır ki beşer
Bî-tavakkuf açıyor sırlarını;
Mu’cizât ehli unutmuş yarını.
Muğfel ü muğfîl o Îsâ, Mûsâ;
Köhne bir kizb-i mutalsamdır asâ.
Beşerin böyle dalâletleri var:
Putunu kendi yapar, kendi tapar!
Ara git deyrini, gez Kâ’be’sini;
Dinle tekbîri, işit çan sesini,
Göreceksin ki bütün boşluktur,
Umduğun, beklediğin şey yoktur.
Düzme Allâh’ı gibi Şeytân’ı,
Buda’sı, Ehrimen’i, Yezdan’ı;
Topunun hâliki bir vehm-i cebîn.
Gölgeler, gölgeler… onlarda derin
Bir karanlık sezerek çevrildim,
Acı bir sadme yedim, devrildim.
Şimdi, bî-kayd-ı cinân ü nîrân,
Severim fıtratı hayrân hayrân.
Ben ne ma’bûd, ne muabbid bilirim;
Kendimi hilkate âbid bilirim.
Gökte binlerce mesâcid görürüm,
Onda vicdanımı sâcid görürüm.
Bu sücûd işte benim tââtim,
Bu ibâdette geçer sââtim;
Bu ibâdette fahûr ü hurrem,
Ben, beni bir kayadan fark etmem.
Bir minik kuşla biriz tapmakta;
Ben de tehlîl ederim, ishak da.
Doğruluk, hubb ü vefa, mahviyyet,
Merhamet, hayr ü hamiyyet, nasfet,
Sonra bir şâire zangoç dememek;
İşte vicdânıma bunlar mahrek.
Düşünüp işlemek âyînimdir:
Yaşamak dîni benim dinimdir.
Mü’minim, varlığa îmânım var;
Her kanat bir melek eyler ikrâr.
Enbiyâdan yaşarım müstağnî,
Bir örümcek götürür Hakka beni.
Kitabım sahn-ı tabîat kitabı;
Bendedir hayr ile şerr esbâbı.
Varırım böyle der-i merkadecek;
Ba’s ü ukbâya mahâl görmem pek.
Taşırım kalb-i şegaf-peymâda
Beşerin aşkını, âlâmını da.

Dîn-i hak bence bugün dîn-i hayât;
Sen ne dersin buna hey Molla Sırat?
                

Tevfik Fikret (Kasım 1914)


(Not: Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ta kendisine “Zangoç” demesi üzerine yazılmıştı


19 Ocak 2019 Cumartesi

kaplan! kaplan!



Kaplan! kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi, 
Kurabildi o korkunç simetrini?


Hangi uzak derinlerde, göklerde
Yandı senin ateşin gözlerinde?
O hangi kanatla yükselebilir?
Hangi el ateşi kavrayabilir?

Ve hangi omuz ve hangi beceri
Kalbinin kaslarını bükebildi?
Ve kalbin çarpmaya başladığında,
Hangi dehşetli el? ayaklar ya da

Neydi çekiç? ya zincir neydi?
Beynin nasıl bir fırın içindeydi?
Neydi örs? ve hangi dehşetli kabza
Ölümcül korkularını alabilir avcuna?

Yıldızlar mızraklarını aşağıya atınca,
Göğü sulayınca gözyaşlarıyla,
Güldü mü o, görünce eserini?
Kuzu'yu yaratan mı yarattı seni?

Kaplan! kaplan! gecenin ormanında
Işıl ışıl yanan parlak yalaza,
Hangi ölümsüz el ya da göz, hangi,
Kurabilir o korkunç simetrini?

William Blake

18 Ocak 2019 Cuma

imkansız tesadüfler

                                                                                              



                                                                                                                             -Cahit Sıtkı Tarancı'ya-


Şimdi çıkıverecek karşıma arkadaşım,
Mektebe gitmek için geçtiğimiz şu yoldan.

Babam tok sesiyle birden çağıracak: "Ziya!"
Kalbimde eski sevinç, dallarda eski bahar.

Gözlerimi kapatıp: "Bil?" diyecek birisi.
Bir mahşer ortasında şaşırıp kalacağım.

Ve girecek koluma bir melek gibi karım.
Saracak etrafımı doğmamış çocuklarım...


Ziya Osman Saba

17 Ocak 2019 Perşembe

1977


Oğuz Atay Türkiye'nin Ruhu'nu yazamadan öldü.
Bu cümle bile kalp çarpıntısı yapıyor.

10 Ocak 2019 Perşembe

kalorifer



Odanın tam ortasından kalorifer
Yiğit borularıyla geçer
Utanmış ve gerekli geçer
Yukarıda ısıtır aşağıda yakar

Şanlı paçavralara sarın
Yarının kahramanını
Neşeli vakitlere doğru kalorifer
Odadan yiğit borularıyla geçer

1960


sezai karakoç

8 Ocak 2019 Salı

one thousand minutes, soner karakuş



Türkçeye çeviremezsin bazı şeyleri,
İçimizdedir dünyanın en uzun tüneli.

Yine de bu kadar uzun bir dize yazacak kadar acı çekmedim
Siz de çekmediniz aslında, ama başka acılar
Kimsenin oturmaması gibi yan koltuğa
Keyif verir ve anlatmak ister insan;
Belgesel izlerken ağlamıştım.

Asyalı bir ceylan öldü, onu televizyona gömdük.
Üzülemeyenler soğan soydu, şiir okudu
‘Yemekte ne var’ diye sordu bazıları
Merhamet doğanın kanunlarıyla öpüştü nasılsa
Ağlıyordum ben, çok garip şeyler oluyordum;
Evimiz tuz gölüne dökülüyordu.


6 Ocak 2019 Pazar

birazdan gün doğacak

                                                         
                                                                                           "Nuri Pakdil'e"

Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.
Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer
Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde
Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz
Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.
Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır
Rahmet şarkısı söyler yağmurlar
Alnınız en soylu isyandır demir külçelere
Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar
Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.
Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı
Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin
Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin
Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.
Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden
Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası
Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgar
Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el.
Gün olur toprak uyanır ağaç uyanır uyanır böcekler
Sarı bozkır titrer çıplak ağaçlar yeşerir gök yıkanır kirli dumanlardan
Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler
Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından.
Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü
Çatlayacak yalanın çelik kabuğu
Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

Güzlek,1966
Erdem Bayazıt

3 Ocak 2019 Perşembe

balbal, behçet necatigil


Kaç yaş yaşadı umutlar 
Uçup gittiğinde 
Girdiğim yas törenleri 
Sahiden girdim mi? 

Yüzdeye vurunca 
Kaçta kaç sevinç 
Acılar içinde 
Sahiden sevdim mi? 

Görür gözüm görmezden 
Bilir usum bilmez gibi 
Aldanıp al kumaşları 
Sahiden giydim mi? 

Mızrak batımı kar 
Mutsuzluk ovalarında 
Aradım, savaştım 
Sahiden buldum mu? 

Yere dikili gözler 
Baktım bir yerde yukarı 
Yukarda - - 
Sahiden gördüm mü?

22 Aralık 2018 Cumartesi

CENNETTE ÇATI KATI


“Yangından yangına arda kalmış tut”
...................

"Hüznün ve mutsuzluğun, umutsuzluğun mantığı şunu emreder: Neden üzülüyorsun? Üzüntü bir sonraki üzüntünün temelini oluşturacak ve bu sana hiçlikten başka ne verecek? Öyleyse tekrar aşındır kendini. Tekrar sürtün hayatın damarlarına, ateşler saçan, sürtündükçe korkunç sesler çıkaran bir makine gibi. Aşındıkça yok olacaksın, ama hüznün içinde yığılıp kalmaktan iyi değil midir bu?

O akşam bulvardaki yıllanmış kahvenin kaldırıma konmuş masalarından birine oturup yağmuru dinledim. Yağmuru dinler gibi yapmaya başladım sonra. Çok uzaklarda kalmış bir ikindinin beni üşütmesine dalmışım."