12 Ekim 2015 Pazartesi

odun


İstanbul’un ortasında bir bahçe
Silme güvercin tavanı
Yeşeren ekinlerin muştusunca
Eylül bitiminin aydınlık günü

Sıcacıktın aşklıydın bence
Sensizlikte bir yoksuldum yavandım
Şuramda saklı o sımsıcak ekmeği
Senin doyumluk aşına bandım

Bakmakla doyulmaz çeşniden
Özlemlerle ışımış bir yüzün vardı
Gayrı çil çil düzen yokluğunla küf kesilir
Bunca ömrüm varlığınla uzardı
Salt sana vergi umudu aşılamak

Dipdiri aklın fikrin yüreğince uluydu
İçin dışın bozela gümeç gözlerin
Güzeldi yeniydi İstanbulluydu

Hayatı bölüşürken güleçtik dobra dobraydık
Sana ekli yaşamak elbet içime sindi
Hani yüzümüzü ağartacak günlere teşne
Yoksun çağlar dost çağanlar içiydi

Sen vardın son yaz vardı bitişiğimde
Bambaşka gördüm ülkeyi halkı acunu
Gerçekliğin bacasında kopkoyu tütün
Gürül gürül yanası ocağımın odunu

Kıvancım sensin ergem sensin bilgim sen
Kuşandıkça beni ben eden kılık
Barışla hürlükle sevdayla gelen
O cayılması ayıp mutluluk

Metin Eloğlu


10 Ekim 2015 Cumartesi

kediler ve sahipleri

                               
                                                                                     
İsli bir seher vaktine uyanıyorsun
Bak çapaklarını ovuyor ellerin
Seni hayata bağlayan kablolar
Oturduğun her sandalye Kemmler’in

İşte sana kocaman bir bir
 Kocaman bir kedi ve sahipleri

Birlikte izlemiştik, gerçek, trajikti
İşveli bir kadının ruj sürüncemesi
Yönetmene rehberlik etmeli, sen
Burada hezeyanlar delir, uyum
“Bitmemişti… hâlâ bitmedi…”

İşte sana kocaman bir iki
  Kocaman bir kedi ve sahipleri

Dağlı bir adam olsaydın da
Dağlı bir adamım diyemiyorsun
Sırtın saçma ve sapan izleri
Dikili bir incir ağacın bile yok
Kendini aşamazsın, bırak o ipi

İşte sana kocaman bir üç
   Kocaman bir kedi ve sahipleri

Binaların arkasında görmek istediğin
Biraz korkutabilir seni
Ağaç kanunları madde bir:
Kurulu bir yuvayı yıkamazsın
Kent kanunları: Belediye yıkabilir.

İşte sana kocaman bir dört
    Kocaman bir kedi ve sahipleri

İçkin bir kurmacadır miyopluğun
Çoğulcu bir yanılsamadır peyzaj
-mimarisi üzerine yapı ve bozum
Kentin yaralarını iyileştirecektir
İthal floralar ve tabii çalışmalar

İşte sana kocaman bir beş
     Kocaman bir kedi ve sahipleri

Akşam olunca oynadığın şans oyunu
Yine kaybettin
Zaman geriye doğru aksa nolur
Nolur fanusunda unuttuğun japon balığı
Sana kendini hatırlatsa

İşte sana kocaman bir altı
      Kocaman bir kedi ve sahipleri

Seninle ciltlediğim yüzüm, eskidi
Klasiklerde göremezsin bunu
Zaman hınzır bir uğultudur
Uğultu bir dil renginde şimdi

İşte sana kocaman bir yedi
       Kocaman bir kedi ve sahipleri

Sakin başlayan bir gün daha
Bunu kaldırabilir misin?
Zihnin, çıkış kapısı olmayan bir piramit
Tekrarla büyülü sözleri, estetik
Seni çıkışa götürmeyi bilmeli

İşte sana kocaman bir sekiz
        Kocaman bir kedi ve sahipleri

Kır bileklerini ki zaten olmayacak
Uğruna çalıştığın koca
Hiçbir şey
-belki emekliliğin olabilir-
Sıkıcı bir formda konuşlanabilir ellerin

İşte sana kocaman bir dokuz
         Kocaman bir kedi ve sahipleri

Bir iskelet olarak sen
Etin hazzından uzaksın şimdi
Yıllar çürütücü bir bakteri
Bak ellerini bir formda toplamış
Konuşuyor arkeoloji

İşte sana kocaman bir bitti
          Kocaman bir amorti




Abdülkadir Yaylacık


Mahalle mektebi 25

9 Ekim 2015 Cuma

veselin hançev, gereksiz adam




Karanlıkta,
Seninle aynı hizada, 
Adımlıyorlar.
Yüzlerinde gülücükler.
Birbirini arıyor omuzları.
Oysa sen üçüncüsün, 
Gereksizsin.
O kadar.

Buruk bir kıskançlıkla izliyorsun onları.
Yan yanasın onlarla.
Dudakların titriyor hınçtan.
Ama kaçamıyorsun. 
Seyrediyorsun ilgiyle.

Biliyorsun ki onları burada bırakıp kaçtığın an
Yalnızlığın hemencik katlanacak ikiye.

Ve yürüyorsun. 
Onlar kendi havasında büsbütün.
Ne senden haberleri var, 
Ne de seninle bir işi.
Onlar iki kişiler. 
Sense teksin, 
Sen üçüncüsün.

Ve her yerde yalnızdır üçüncü kişi.


7 Ekim 2015 Çarşamba

muhayyer münacat / ahmet murat



Allahım biraz konuşabilir miyim bağışla
Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla
Ben de konuştum çok, çoğu boş, boşlukları doldurdum
Yarım kalmış bir çay gibi soğuttum kendimi,
İçime şeker attın, tatlanmadım yine
Seni anlayamadım, tişört yazıları, sokak isimleri,
Plaka harfleri, medet umdum tümünden, bir tıkız idrakle tıkandım,
Yağmurları anlamadım, karlarda üşüdüm, bilirsin
Şemsiyeseverim, o uçarı, o gizemli şiirseverler aksine
Lodosta başım ağrır, malum sinüzit, alerjim de var yağmura iyi mi
Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem
Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.

Kelimeleri sevdim, yabancı kelimeleri de, düşman olanlarını bile
Bazılarında bir tarçın kokusu, bazıları hurma gibi ezildi dilimde, kimi bir kasımpatı patladı
Onları tuttum içimde, bazılarını salsam da hindiba gibi göğe

Göğe o bedevi gibi baktım, Allah gökte diyen, ümmi, müsterih
Göğü sen yazdın, okuyamadım ben, dillerimde bir reçine
Aklımda kalp fikirler, kalbimde bir yer keşke cemalinin çiçeğine

Allahım, beni biliyorsun, bir mutlu son yazdın mı bana, deyiver şu kölene
Bazı repliklerimi unuttum, bazı rolleri çaldım, sahnede uyukladım
Ama şimdi geldi de sırası bir müjdenin, bir armağanın
Kullanmadığım kelimelerim var, saklamışım andıkça kamaşmışım
Kayıp dillerin arasından çekip çıkarmışım, kör hafızların lehçelerinden,
Sabahki taarruz için biriktirilmiş sözlerden, istiklal marşlarından,
Unutulmuş dervişlerin dağarından, vasat alimlerin notlarından,
Aşka yeteneksizlerin ezberinden, okunmayan yazarların defterinden,
Bütün o sözcükleri topladım, oturdum kumar masasına
Dünyanın en tuhaf eli bende, talihim bir ucundan tutuşuyor, görüyorum
Batmak üzere geldim, imha edesin şu beni, kullanıp atasın
Irmaklar geçirmeyesin, sallardan itesin, tenha koyasın
Senden gayrısına kaymasın gözlerimin ne akı ne karası diye

Musa nebi geliyor aklıma, konuştun kırk gün onunla
Yüce sözcükler, yalçın buyruklar, tok ünlemler,
Dağın yatağında bir sıtma tam kırk gün soludu
İncirleri balladı bir balad, kekikleri tütsüledi
Senin kelam mızrağınla kıvrandı yeryüzü biteviye
Musa nebiyi dinlemek isterdim indiğinde o dağdan
İlk sözcükleri koparmak o kekeme, o göksel dilinden
O kekeme, o dili reddeden dilinden
Gözlerini görmek isterdim kırk gün şarap küründen geçmiş
Soylu dertlerle demlenmiş sesini, sevgiliden koparılmış alınmış gözlerini
Ellerinden öpmek isterdim, iki söğüt dalı gibi sarkmış sanki gökten
Konuştun sen onunla, pişirdin onu kelamın tuzuyla
Dilinden geçirdin elektrikli balıklar aktı tarih aktı
Fikrini doldurdun bütün senden kaçış olmadığıyla
Senden kaçış olmaması iyi haber, yüce haber, son haber
Uykudan sonraki uykuda gibi düşüyorum kollarına
Türlü dillerde senin isimlerin yüzüyor, bazıları aşina, görkemle çınlıyor bazıları
Harfleri yıldırımlar gibi biçiyor isimlerin
Satırlar karışıyor, ağızlar kamaşıyor, sanki gelmişsin
Türkçe Türkçe değil artık, Âramca o değil
Suhuf dillerinden kalıntılar, bazı nebi sesleri Akdeniz kıyılarından
Kalyonları dolduran rüzgârlara bakarak fısıldanmış gipgizli isimler
Yılanların uykularını bölmüş bir haşmetten tortular
Büyük orgun tuşlarına mecalsiz düşen bir keşişin son nefesi
Sararırken çıkardığı sesler üzümlerin
Hepsini derliyor göğsümde bir mağara
Bütün büyük mağaralara, bütün suskun münzevilere, bütün
Dağ başlarını tutmuş veli ruhlarına, çile çekmiş ve mutlu tümü de
Hepsinin yuvalandığı mağaralara açılıyor mağaram
Yaktıkları sandal ağaçlarının kokusu burnumda, sarındıkları geyik postunun
Yiyemedikleri ekmeğin kokusu, oruçlu ağız kokusu
Hepsini içime çekiyorum, sana dillerden dil beğenmek için
Bütün isimlerine yetsin soluğum için, için, için

Bu dizeleri gidip okuyacağım dağ kovuklarında
Bir dere kenarında, toplayacak balıkları başına
Sümbüller eğilecek duymak için senin ismini
Dere kıvranacak belki düştüğü cezbede
Şairmişim, bakacağız şair miyim
Büyük bir harman yapabilirsem kederden ve ümitten
O zaman şairimdir zannımca, akıl ve cezbe iç içe geçince
Kalbin oyuklarında kımıldayınca senin aşkının tırtılları

Şarkılarda hülya diye bir şey geçiyor, radyodan bir iki damla kan geliyor
Şarkıcı kadının sesi çubuk kraker gibi kırılıyor, duyuyorum
Hayatla aynı otobanda kapışmak istiyorum acilen
Emniyet kemerini söküp atmak, hız sınırını taşmak, kafa kıyak, yalnayak
Ama mani oluyor şarkılarda geçen hülya
Duraklatıyor, her endişeyi tıkıyor mafsallarıma
Mafsallarımda sonbaharın son günleri ağdalaşıyor birden
Sarı yapraklar acılaşmış, onu süpüren asgari ücretli daha acıymış
Bütün bu mevsimler yaşanmasın gibi bir uzay istiyorum bense
Donuk, hissiz, zamansız bir boşluk
Sade senin isminin uzak bir yıldız gibi gömüldüğü
İsminin zonkladığı bir karanlık sade şu kırklı yaşlarımda
Ya peygamberlik yaşımı latteli pastayla kutlayan öğrencilerim,
Nasılsınız?

Ayetleri duyuyordum Fez'de açık pencerelerden
Şehri her sabah yıkıp yeniden kurma ayetleri
Peygamber adları dağılıyordu sokaklara alacakaranlıkta
Melekler inmiş, firavunu boğmuşuz, elimizde kutsal tabletler kutsal patikalardayız
Zeytin yapraklarından sakızlar ağzımızda, deveye hayranlıkla doluyuz
Senin ayetlerin havai fişekler gibi yakıyordu sokakları Allahu ekber
Asli insana dönmüşüz, nefsimizle kapışmaya hazırız gibiydi her şey

Meczupları gömdük sanırım, birer bomba gibi gezerlerdi pazarları oysa
Hayatta bir sekte olup iterlerdi hayatı hayata.

Kendimi nelerle avutuyorum bir bilseniz (sen biliyorsun)
Aşıklarının öykülerini okuyorum, inanıyorum bütün o delilerine
Suskun, başı önde ve düşünceyle dolu her biri
Çalmışsın ya onları sen obalarından, çadırlarından
Dilleri kımıldayınca belli belirsiz, isminin incileri sekiyor yerlerde
Seninle anıları var gibi, ama saklıyorlar neden
Aranıza giremem zannımca, dönemem de geri
Ya ben nereye aidim, ey benlerin ey nerelerin sahibi!


4 Ekim 2015 Pazar

MUHTAÇ

  “Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım”
 
 
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Atlar damar damar karanlıkla sevişirken
Karanlıkta seçilen parmaklarımla
Şiirin kızları köpürürken ağzımda
Metropolleri bir işaretim yıkmaya yetecek
Ben o şiiri kızıl bayraklarımla yakalayacağım
Kar yağarsa devrim 
Milyonlarca komünist olacak şiirlerim
Öyle bir işgal şiiri var ki onu ben tutuşturacağım
 
Kanından geçilmiyor yokluk çarşıları
Sevgilim olursan adını Suna koyacağım
Mabetlerin ikonların duaların dinlerin olacağım
Hava durumundan kıyamet vaktini öğreneceksin
Kelimeler kusacaksın ciğerlerinden
Telaşla bir anne edineceksin kendine felçli
Havva’dan düşen yaprakla örteceksin kalbini
Cennetin çatı katlarından benle söyleşeceksin
Öyle bir iman şiiri var ki ona ben yakalanacağım
 
Cehennemin tebessümü ateşin gözleri var
Dudağı var zehirin kaderini öptükçe 
Şimdi faşistler kadar yalnız Allah gibi uykusuz
Bombalar altında Berlin çırılçıplak Kudüs’sün
Çınlayan kainatsın sen bodrum katlarında
Yaralısın hayvansın yaralı bir hayvansın
Ağzından çıkan duman şehrinin sisi olmuş
Mutsuzken yakışıklı mutluluğa yalansın
Hafıza kadar zalim ekmek gibi soğuksun
 
Bize acımak için parklar var odalar var
Biblolar var yatakta mezarda dualar var
Bize acımak için kızlar doğuruyorlar
Sabahları ayetler uyandırıyor onu
Ona bir yıldız vermiş Allah omzundan düşürmüyor
Çantasında bahçeler defteri güneş suyu
Bize acımak için her gece gökten Allah
Her gece sabır gibi bu siyah melek
Bize acımak için Allah fısıldıyorlar
 
Bize acımak için durmadan yaratılan
Uzatan saçlarımı parmağımı uzatan
Acımak için babam nasıl da yaşlanıyor
Annemin gözlerinden akıyor çocukluğum
Merhamet kin tutuyor ölür gibi gemiler
Bize acımak için zorbalaşıyor devlet
Bize acımak için herkes aklına hasta
Seviştikçe yutuyor sinemaları şehvet
Bize acımak için ceset tazeliyorlar
 
Tırnakları bir aşkın dizlerine gömülü
Açılan ekranlardan bekliyoruz mehdiyi
Gökyüzünden bakınca bakınca sefaletten
Kalabalıkken yağmur kar yapayalnızken
Bakınca yorulunca o karanlık cennetten
Kaybettiğin hayatı ararken silinirken
Örümceğin kalbinden geçiyorken günlerin
Göğsünün kafesinde dikenli kuş saklıyken
Bize acımak için şarkılar yapıyorlar
 
Öyle bir şiir var ki Allah’ın ezberinde
Ben onu yudum yudum dilime çekeceğim
Ben onunla her gece ateşten seccadeler
Ben onunla her gece dağlar yaratacağım
Aşık olacak bana bu nankör yalnızlığım
Ben onunla kendimi sonsuza boğacağım
Hakikat nefesimle var kılacak kendini
Yıkacağım zamanın gavurca geçişini
Yıkacağız körelten alçak matematiği
 

izdiham 18
 
 
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BİRİ



Erkan'ın bana hediyesi kahverengi keten pantolon ve yagmurlu havalar
6 yıl evvel erkan iki eliyle tuttugu pantolonu o sarı odanın ortasında bana uzatip "haci bu sana iyi gider" dediğinde sevinçle
Sonra bir kere ya giydim ya giymedim ama dün dışarı çıkma hazırlığı yaparken karşılaştım onunla
Unutmuşum
Giydim gittim bir güven geldi ferahlık ve biraz yetmişli yıllar
Beraber yürüdük hava ıslak ve yorgun
6 yıl olmuş ve o sarı odadan hala cikamamisim gibi geldi geldim
Kapı resimleri ismim simsiyah duvarda nicole kidman
İsmim simsiyah şiirler sahipsiz
Yürürken kekeme
Susarken hızlı






1 Ekim 2015 Perşembe

KÖPEKLERİN KALBİ


Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, "Neveser"





Şimdi Neveser diyorum ama, onu ilk defa, Feneryolu'na taşındığımız bir bahar, uzun Kalamış iskelesine yanaşmış, yolcularını beklerken gördüğüm gün, burnuna Arap harfleriyle yazılmış ismini -nev ile eser biraz bitişik mi neydi?- Nevasir diye okumuştum. Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım, böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkes ismi taşıyan o kaç yaşındaydı?

Yeniköy'deki eniştemin Çiftehavuzlar'da oturan teyzesinin, Yerköy'e her misafir gelişinde ilk "nasılsınız?", "iyisiniz inşallah"lardan sonra, sanki bu sözlerin devamı imişçesine, "Kalamış'la mı geldiniz?" cümlesiyle sorduğu ve benim henüz görmediğim için hayalileştirdiğim Kalamış demek burası, bu, Boğaziçi'ne benzemeyen kıyılar, içinde balıkların oraya buraya gidip geldikleri görünen berrak denizi, meğer ne de uzun iskelesiyle şu koy ve "Kalamış'la mı?" derken herhalde "tahtında müstetir" olarak söylenen vapur da, bu, Boğaziçi vapurlarına benzemeyen, uskurlu değil de yandan çarklı vapurdu.

O gün, Neveser'in her yeri, narin teknesinin parlak siyah, karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan, bembeyaz boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak teknesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını belli ediyordu. Kanarya sarısı bacası, gökyüzünün temiz maviliğini, kışın bütün yağmurları, karlarıyla yıkanıp arınmış şu bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında biz nasıl susarsak- dumanını tutuyordu. Bembeyaz davlumbazın üstüne yelpaze şeklinde açılmış delikler, muntazam şualariyle oraya oyulmuş bir doğan güneş resmiydi de sanki. Sürme iskeleden geçerken, o deliklerden daha iyi gördüğüm kırmızı sülüğen boyalı çarkı, kayıkhanelerdeki gibi serin ve yeşil bir loşluk içinde, hareketsiz, bekliyordu. Girdiğim orta salonun tavanında, yaldızlı süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o eski zaman zarafeti vardı. Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf geçirilmiş kerevetimsi oturma yerlerinin en diptekine iyice gömülerek oturduğum zaman, çok iyi hatırlıyorum, ayaklarım yere değmemişti.

O, şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp kalkmıyor, hareket saatinden daha evvel gelip içindekileri İstanbul'a indirmek hizmetini gördüğü şu sahile serpiştirilmiş köşklerden çıkacak yolcularını, o gün bir iş bahanesiyle veya havayı güzel görüp şehre inmeye niyetlenmiş olanları sanki evvelden bilip bir bir bekliyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye vapur kaçırtmıyordu. O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil sesleriyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde gelecek emirle nihayet çarkların sulara şöyle bir dalıp çıkması, yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, her şey kendi marifetlerini göstermek istermiş, çarklar sulara öyle dalıp çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burun sedef rengi köpüğünü hâsıl etmek istermiş gibi, harekete geçiyor, artık vazifelerini bitirmiş, düdüğünü öttürüp cebine koymuş iskele memurunun, sürme iskelesini yine geri almış çımacının selametleyici bakışları altında iskeleden ayrılıyor, Moda'ya doğru öyle sessiz süzülüyordu. Moda'dan binen İngilizleri de aldıktan sonra, kâh bir sisli sabah içindeki, kâh tek bulutsuz, çividi bir gök altındaki İstanbul'u bir an evvel gözönüne sermek ister gibi, ağaçları sanki denizi seyretmek üzere eğilmiş Moda burnunu dönüyor, tenha bir sayfiye iskelesinden, yarı yıkık surları hâlâ ayakta bir tarih şehri karşısına çıkıveriyordu. Akşam döndüğümüz zamansa, o burnun bütün gün denizi seyretmekten bıkmamış, denize daha da doyamamış bulduğumuz ağaçları altında şimdi dolaşanlar, çiftler, dadılarıyla çocuklar oluyor, onlar bizi, biz onları seyrediyorduk.

Bense Neveser'le İstanbul'a her inip dönüşümde onun her yerinin, her köşesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum. Bir sabah, beyaz yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer, ürperir bulduğum alt salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor, bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsıntısız süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyla karışık akışını dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp çıkışları, makinenin muttarit gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum. Ve bütün Neveser, suların yalnız bir kısmını, burundan başlayıp ortasına, oradan dümene, arkasında bıraktığı dümen suyuna kadar bir duru mavi dalga, bir beyaz köpük cümbüşü haline getirip ama yalnız kendinin beğenip çizdiği bir huduttan dışarı çıkmayarak, fazla fazla o hudut dışına köpük damlaları serpip öteleri dümdüz, kırışıksız bırakarak Marmara'da yol alıyor, Mühürdar'ın köşkleri, koca Haydarpaşa Garı, derken Selimiye Kışlası, Harem, Salacık sırtları, bayrak direğinin alemi pırıl pırıl, beyazî Kızkulesi önünden geçiyordu.

Bir sabah Moda burnunu dönünce eski aşinalarım Hamidiye'yi, Mecidiye'yi, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket ile beraber, Cumhuriyet'in ilanından sonra tekrar tamir edilmiş, Haydarpaşa önlerine demirlemiş buluyordum. Ben, çocukluk hatıralarıma karışmış o kruvazörlerin Birinci Dünya Harbi sıralarında, Karadeniz'deki bir akın dönüşü Dolmabahçe Sarayı önünden geçerlerken, zamanın padişahını kara yağız bordalarından birden fışkırıvermiş salvolarla selamlayışlarını düşünürken hepsi deniz meraklısı İngilizlerden kalkıp donanmayı yakından seyredenler, aralarında İngilizce konuşanlar oluyordu. Bir sabah Moda burnunu dönünce, İstanbul limanına dostluk ziyaretleri yapmaya yeni yeni başlamış yabancı harp gemilerinden biriyle karşılaşıyorduk. Bir sabah orta salonun aynalarında her zamanki yüzüm, başımda bir mektep kasketiyle görünüyor, şapka kanunu çıkmış oluyordu. Aylar geçiyor, bir gün vapurumun burnuna adını - artık her türlü yanlış okumayı önleyerekten- latin harfleriyle yazıyorlar ve yeni NEVESER yine eski nisan sabahlarına benzer bir nisan sabahı, yine eski haziran öğlelerini andıran bir haziran öğlesi, yine eski eylül akşamlarından farksız durgun bir eylül akşamı beni Kalamış'tan Köprü'ye, Köprü'den Kalamış'a götürüp getirmekte yine eskisi gibi devam ediyordu. Neveser, kâh sevinçli bir imtihan dönüşümün vapuru olmuş, Sarayburnu'nu dolanıp sanki daha şevkle Marmara'ya açılıyor, Neveser kâh mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabı Babıâli'den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua koleksiyonunun mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul'a indiren vapur oluyordu. Kışın onun güvertesinin tentesini kaldırıyorlar, "bu lodosta acaba Kalamış'a vapur işler mi?" diye şüphe ile Köprü'ye indiğim bir akşamüstü kaptan Neveser'ini hareket ettiriyor, ben güvertede paltoma sarılmış, şimdi tente kalktığı için o kadar iyi görünen bacasından, bulutlu gökyüzüne artık salıvermeye çekinmediği dumanların boğum boğum fışkırışını, sonra gür bir saç demeti halinde uzayıp rüzgârla dağılışını seyrediyordum. Üzerine hücum eden dalgaları her yenişinde vapurumuz bacasını gururla kaldırıyordu. Böyle lodos fırtınalarında Kalamış iskelesinin ucuna değil de yanına yanaşıyorduk. Çımacımız kolumuza girerek iskeleye, şu "sâhil-i selâmet"e ayak basmamıza yardım ediyordu. Poyraz fırtınalarında bu sefer karadan esen rüzgârın şiddetiyle suların, iskelenin bir babasına takabildiğimiz halatı koparttığı oluyordu. Fırtınasız, yağışsız, ama yine soğuk kış günlerinde Moda'dan binen İngilizler salona girmiyor, güvertede sert adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlar, aşağı salondaki bizlerden yaşlılar, tepelerinde bu gidip gelen toktoklardan sinirlenerek lâhavle çekiyorlardı.

Derken bir gün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul'a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalâğa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir fıta gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden "nev", sahiden yeni olmamış mıydı? O fotoğrafın çekildiği günden beri günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!

Daha günler, aylar, yıllar geçiyor, Neveser'in benim tanıyabildiğim kardeşlerinden "Fenerbahçe", "Haydarpaşa" çürüğe çıkarılıyor, Neveser onlardan daha dayanıklı çıkıyor, Neveser yine çalışıyor, Marmara'da bayrağını yine dalgalandırıyordu. O zamanlar başka vapurların da güvertelerini örten tenteler kaldırılmaya başlanıp şimdiki tahta tavanlar yeni yeni yapılıyor, gittikçe artan yolculara kışın salonlar yetmediğinden, bacaların etrafı kapatılıp eski güverteler cigara dumanına boğuluyor ama, Neveser'e kimse ilişmiyor, Neveser, Marmara'nın rüzgârıyla yine tentesini çırpındırıyordu.

Neveser'in kaptanı, biletçisi, tayfaları, yolcuları değişiyor, her akşam önünden geçtiğimiz Moda burnunda gezinen çiftler, dadılarıyla dolaşan çocuklar, yine eski sevgililer, yine eski dadılar, eski çocuklar olarak kalıyorlar mıydı, bilmem. Onları hep uzaktan seyrettiğim için bir rol değişiminin farkında olamıyordum ama, Kalamış iskelesinde görüyordum ki, yolcuları karşılamaya gelenler değişiyor, daha dünkü sevgili bir akşamüstü bir çocuk arabasıyla çıkageliyor, dünkü çocuklar delikanlılaşıyor, koyun gediklisi sandalcılar her yaz biraz daha ihtiyarlamış oluyor, o koyda yeni yeni yapılan köşklere yeni yeni evsahipleri, kiracılar, yeni yeni evliler yerleşiyor, eksikliklerini nedense geç fark ettiğimiz eksilenlerden çok yeniler geliyor, Neveser artık talebelik günlerimin vapuru olmaktan çıkmış, beni artık işime götürüp getiriyor, Neveser artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin "vapurda üşürsün" diye elime zorla verdiği, kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur olmaktan çıkıp artık tasarruf maksadıyla ikinci mevki bileti alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yakasıyla ilişiğim kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu cigara dumanları içindeki iş masamın başında Neveser artık iskelelere halat atışını, bir gıcırtıyla yanaşışını, iskele sürülüşünü, iskele alınışını hayalen yaşadığım, şu daireden, şu işten, şu zalim insanlardan kurtulup kendimi içine atabilsem, iyi oluvereceğimi sandığım, şu telefona sarılıp: "Neveser bu akşam saat kaçta, hangi iskeleden kalkacak?" diye sormak istediğim hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur oluyordu, Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş, çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış: olacağı için daha doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan vapur oluyordu.

Neveser artık günün çoğu zamanını limanda bir şamandıraya bağlı geçirip sabah akşam şöyle birer sefer yapabiliyor, bazen bütün bi kış Haliç'te kalıp yazları daha fazla vapura ihtiyaç görüldüğünden olacak, tekrar vazifeye başlıyor, başka vapurların arkalarında lüks mevkiler ayrıldığı halde o yine bütün üst kat birinci, alt kat ikinci mevki olarak eski güverteleriyle kalıyor, hatta ilk ve sonbaharlar o güvertelerde ki kanapeler bir kenara üst üste yığılıp Adalar'a yük seferleri bile yaptığı oluyordu. Bir yandan Avrupa'ya vapur ısmarlanıyor, Avrupa'dan yeni vapurlar geliyor, yeni vapurlara yeni yeni isimler veriliyor, ama, o yine Neveser olarak işliyordu.

Son defa Hollanda'dan gelen vapurlardan birine de onun kardeşlerinden birinin, "Haydarpaşa"sının ismini verdiler. Neveser bütün eski yoldaşlarına, bütün bu yeni yoldaşlarına, her raslayışta yol vererek bu yaz da Marmara'nın rüzgârıyla güvertelerinin tentelerini çırpındırdı, bayrağını dalgalandırdı. Bu yaz da Neveser'e, öleceğini anladığımız sevgili bir hasta ile, son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi, bu yaz da bir iki kere olsun, iş dönüşü binebildim. O artık Köprü'den isteksiz isteksiz ayrılıyor, Sarayburnu'nu dolandıktan sonra, Hayırsız Adalar'ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi, önce Marmara'ya burnunu çeviriyor, fakat kaptan onu yine Moda'sına yanaştırıyor, o artık iskelelere "bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim" demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskelelerden güç bela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu. Bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan, Neveser'in artık bir yana yatmış, yana yattığı tarafın davlumbazlarının yelpazemsi deliklerinden sular taşırarak, burnunun ucundaki köpük iyiden iyiye azalmış, sefer ettiğini içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar onu çabucak yakaladılar, birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi. O artık mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini yapıyorlar, Ağrı Dağı'nda Nuh'un gemisini aramaya gelmiş Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh'un gemisini bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık "patpat-ı bahrî" diyorlardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor, Neveser hırıltılı sesler çıkararak hâlâ çalışıyor!" diye yazıyorlardı. Bazen de şehir hâberleri sütununda şöyle bir havadisini verdikleri oluyordu: "Dün akşam, Anadolu postasını yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka vapurla Köprü'ye getirilmişlerdir."

Bir akşam, Bostancı iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun o dakikalarda iskelede olması lazımken görünür de bir şeyler yoktu. Memura sordum: "Allah bilir, beyim," dedi, "Neveser dönecek, zaten giderken yarım saate yakın bir gecikme ile gitti. Siz yine tramvaya binin." Oradaki yolcular söylene söylene, tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser'i beklemedim. O artık tarife saatlerini karıştıran bir vapur olmuştu.

Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi karıştırdığı o seferleri yapmaktan besbelli affolunacak artık!.. Bir akşam en çok yorgun, insanlardan en çok fenalık görüp Neveser'i en çok özlediğim bir akşam onu yine Köprü'ye yanaşmış, bu son seferlerinin biri de beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım. Eminönü'nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi olacak. Benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış vapura, çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu'nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin, başka âlemlerin vapuru Neveser'e son defa bineceğim. Onu elbette eski kaptanı kaldırmayan elbette içinde, üzerlerinde dolaşan İngilizlerin ayak seslerinden sinirlenip lâhavle çeken eski yolcuları olmayacak ama, alt salonu bana yine bir akvaryumu düşündürecek, orta salonunda yine eski köşemi, orada ayaklarım yere değmeden oturduğum zamanı bulacağım, salonunun aynalarında saçları ağarmış yüzüm, mektep kasketli yüzüme bakacak. Yukarı güverteye çıkıp, yandan çarklarının, değişmemiş Marmara'daki değişmemiş pat patlarını dinleyeceğim, güvertenin balkon gibi suya eğilen ön kısmına koşup orada oturanlara: "Müsaade eder misiniz?" diyeceğim, orada beş dakika oturup oturmadan aklıma alt, ikinci mevki güvertesi gelecek, yanımdakilerin "niye geldi, niye gidiyor?" diyen bakışları altında aşağıya koşacağım, orada bağdaş kurup oturanlar, yanlarındaki bir torbayı yere indirip "buyur" edecekler. Burnunun yine ikiye böldüğü sular iki yanından yine akacak, tentesinin rüzgârla çırpınışını son defa dinlemiş, bir gün Neveser'e muhakkak son defa binmiş olacağım. Tarifede yazılı saatlerini sorsak, bunak bir ihtiyar gibi karıştırmaya başlayan, tarifelerin intizamını bozan Neveser bir gün muhakkak bu seferleri yapmaktan men olunacak. Bir gün vapurum belki de yeni tamir, makinelerinde son defa vukubulmuş bir arızanın bir kere daha giderilmesi için girdiğini ümit edeceği Haliç'e, bir daha çıkmamak üzere girmiş olacak. Gazeteler, bu sefer, şehir haberleri sütunlarında "emektar Neveser"in çürüğe çıkarıldığını bildirirlerken o, kendinden evvel oraya girmişlerin, bir zamanların hafif kruzazörü Mecidiye'nin şimdi bacalarının ağzı bağlanmış, bir zamanlar bir beyaz sarayda oturan ak sakallı bir padişahı selamlayan topları sökülmüş, su kesimi yosun tutmuş, hâlâ yattığı o sulara, bir zamanlar Atlantik'i aşmış, iki bacalı, dört direkli Gülcemal'in bacasız, bayraksız, tek direksiz yıllarca yatıp nihayet başka bir milletin bayrağını taşıyan bir römorkörcük yedeğinde, başka bir diyara sökülmek üzere götürülmesiyle boş kalan yere demirleyecek. Belki gazetelerin ilan sütunlarında, çürük olarak satılığa çıkarılmış vapurlar meydanında birkaç kere daha ismi geçecek, ona belki müşteri çıkacak, belki çıkmayacak. Ne olursa olsun, o, artık köprülerin gerisinde, ötelerine geçmesine izin verilmeyen, hatta istese de aşamayacağı besbelli bu çelik duvarlar arkasında, artık boyaları dökülmeye başlamış o bir çift kameriyenin birinden makinelere hareket emri verecek bir "çın çın"ı boş yere bekleyerek, artık eski 8.10'ların, 18.30'ların mânası onca çoktan kaybolmuş, ama yine kâh durgun bir yaz sabahına bürünmüş uzun Kalamış iskelesini, kâh pembe bulutlu bir akşam içindeki Suadiye iskelesini, kaç yıl vakit vakit pat patlarıyla akislendirdiği bütün o kıyıları anmadan edemeyerek, şimdi salonunun yalnız, hiç değişmez bulanık sular gören küflü aynalarında kalabilmiş eski hayalleri her gün biraz daha birbirine karıştırarak, her gün işe yarar bir başka uzvu, bir gün ciğerleri sökülürcesine ta içinden bir makine parçası, bir gün direkçiği, bir başka gün bir fırtına ile devrilip kaza çıkarması ihtimaline karşı bacası alınıp götürülerek, burnunda o eski zaman adını yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup artık adı da hafızalardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karları altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser'i, bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle çırpındırdığına, burnuyla yarıp köpüklendirdiği suları ta adının hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir kaderle, çürüyüp gidecek.

28 Eylül 2015 Pazartesi

sezai karakoç, ötesini söylemeyeceğim

kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor
evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır
suyun içinde gürül gürül yanan
dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları
bekçi halilin kız kardeşinin oğluna ait
daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan
arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum
hiç kimsenin bilmesine imkan yok
imkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize bay yabancı
ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum
ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
annemi babamı karıştırmayın işin içine
inanmazsınız ama onların şuncacık
şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
kirli çamaşırları tahta döşemelerin
üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim
yalvararak istiyeceğim diyorum medeni adam
siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
kardeşim ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
halbuki ben bay fransız sizin gömleğinizi
hatta matmazel nikolun o kırmızı ipekli gömleğini
hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
bile giymek istemem istemiyeceğim
evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan
hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok
tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler
o zaman siz görürsünüz bay yabancı
ağaçların tepesine çıkabileceğimizi
ben ve kardeşim alinin anlayabileceğinizi umarım
siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi
-ben bunu ispat edeceğim-
hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya
beyaz ve yumuşak
hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
sayın bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
siz ötekini bay yabancı gizli gizli öpüyordunuz
elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz
siz bizi görmüyordunuz
biz ağacın tepesinden seyrediyorduk
siz onu çok öpüyordunuz
ötesini söylemiyeceğim bay yabancı
ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım
annem böyle konuşmak ayıptır dedi
annem o kadına şeytan diyor
bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba bay yabancı
siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç
onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor
hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum
ben yağmuru çok seviyorum bay yabancı
sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum
tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız
bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız
ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor
sizin o kadını sevmiyor süleyman
süleyman benden başka kimseyi sevmiyor
ben de onu seviyorum
onu ve bizim evi seviyorum
bizim evin her tarafı tahtadandır
ayrıca matmazelin üzerine
bir akrep atabileceğimi de düşünün
tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz
ama onu matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar
sizin matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz
halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor
onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor
onlar ekmek yiyor anladın mı bay yabancı
matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez
onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün
melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar
her biri bir damla atıyor aşağıya
işte yağmur bunun için yağıyor
ben bunun için yağmuru seviyorum
yağmur bizim için yağıyor
çalılar için süleymanın tabancası için
kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine
bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor


1953, Eylül

kocelisin sen bizim canımız!-

                                                     
feat tomwaits…

yıkıldık. yıkıldıkça kanatlarımız
kanatlarımız morardı gökleri gördük.
...kalemizde erhan vardı, görkleri gördük.
orta saha canavardı, götleri gördük.
gördük kıyamet mormuş imam vaazından
işte amcam bir kirişi öpmüş ağzından
‘ve insan buna ne oluyor dediği zaman’

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

çürüdük. çürüdükçe babalarımız
babalarımız koktu toprağa döktük
toprak koktu toprağı allah’a döktük
allah çoktu cehennemi cennete döktük.
döktük gitti aklımız al pasiflora iç!
ali gelme okul çökmüş seni şanslı piç!
göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç?

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

uyandık. uyandıkça sakallarımız
sakallarımız vardı dervişe kestik
devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik
mecbur kaldık cesetlerden kolları kestik.
kestik, boş tabuta bari bir uzuv girsin
bitsin bu azap burda, dünyada bitsin
bağırmayan taraftar siktirsin gitsin

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

Ah Muhsin Ünlü

Yolculuk bitti. Ben Allah'ın beni beklediği durakta indim.