21 Kasım 2017 Salı

üsküdar meselesi

Üsküdar’ın sözünde durmayan bir dost olduğunu bilmenin ama yine de oraya gitmeye aldanmanın fotoğrafı


19 Kasım 2017 Pazar

sinek azabı



"Her sözcüğün şiddetle etkilediği bir kurbanı vardır; bazen düşünüyorum da, galiba bütün sözcüklerin kurbanıyım ben. Yakayı sıyırabildiğim kelimeler, sadece kâğıda aktarabildiklerim; bunlar beni sakinleştiriyor; bu sözcükleri kullanmama müsaade edilmiş gibi; ölüp gittiğim zaman, beni artık tahrik etmeyeceklerinden eminim, her ne kadar o zaman bile, hatta asıl o zaman var olacaklarsa da."

canetti, sinek azabı

Bir şey anlatayım diyorum, susar susmaz bakıyorum ki, söylediğim hiçbir şey yok ortada. Yalnızca bir cevher kalıyor geriye; harikulade parıltılar saçan bir şey ve kullandığım kelimelerle alay ediyor.

 (ELIAS CANETTI/ Marakeş'te Sesler)

savaş ve olmayan barış


Tolstoy’un Savaş ve Barış kitabı kuşku yok ki dini bir kitap.
Ülkesini çok seven Tolstoy, Napolyon’un Moskova işgalini sahneye yerleştirip insanlığın (iyilik, kötülük, ayrılık, acı, suç, hasımlık, şatafat, aşağılama, iki yüzlülük, aristokrat değerler, cesaret, korkaklık, üç kağıtçılık, özenti, kibir,  zavallılık, işgal, savaş, kahramanlık, aşağı sınıflar, yoksul köylüler, hayat, doğa, insanın yaşama arzusu nedir, vs.) bütün değerlerini bu büyük romanında çatıştırır ve ama sonunda, karmakarışık iflas etmiş Rusya’yı barıştırmak ister.
Roman, kafa karıştıracak izi sürülmekte zorlanacak kadar çok Rus aristokratının zenginlikleri, baloları, kabul salonları, kızları, evlilikleri, ihanetleri, mirasları, iflasları, eşsiz bucaksız mülkleri toprakları, saraylarını konu edinir.
Ancak roman iki büyük kahramanın izinde ve etrafında şekillenir, Andrey ve Pierre. Andrey’in hala bizi ağlatıyor oluşu, çağlar geçse de, Andrey’in temsil ettiği yüksek değerlerin bir insan olarak üstümüzde bıraktığı kaldırılması mümkün olmayan trajik ve ağır yüktür. Ağlamamızın sebebi iki yüzlü ahlaksız ve sevgisinin karşılığı bulamamış bu dünyada bu duyguların oluşturduğu ağır sıkıntıdan kurtulmak için intiharının yerine savaşı ikame edip en önde kahramanca savaşa girmesi. Andrey içinde yaşadığı yüksek sosyete ilişkileri ve değerlerinden çok rahatsızdır, ve bu kirli sefih dünyada aradığı aşkı bulamamış, savaşı bahane etmiştir, ve hiçbir şarta boyun eğmemiş gururun kırılmasına asla müsaade etmemiştir, bu yüzden roman, ilk gençlik yıllarımızda hepimizi bir rol model olarak ‘Andrey’ yapmayı başarmıştır.
Andrey’in en yakın arkadaşı Pierre’in ise kafası karışıktır, çok farklı ve yenilikçi fikirleri vardır ama bu fikirleri hayatında nereye koyacağı bilemez, ve miras kavgaları, yanlış evlilikler, ihanetler ve peşinden savaş, felaket üstüne felaket darmadağınık olan hayatları asıl gerçek Rusya’yı Pierre üzerinden okuruz.

Roman, ihanet sefahat katı aristokrasi ve Hristiyan değerleri ve ahlaksız skandallar içinde lüks içinde yaşayan Rus ‘aristokrasi’nin çok sert bir eleştirisi ve panaromasıdır.

“PEYGAMBERANİ” BİR KİTAPTIR

Savaş ve Barış bütün bu trajik hayat ve hikayelerin üstünde “peygamberani” bir kitaptır… Çünkü Tolstoy bir yazar olarak ahlakçıdır ve bu büyük romanıyla toplumunu günahlarından temizlemek ister. Bu yüzden önce ‘gerçek’le yüzleşir (sefil aristokrat hayat), sonra, bu ‘gerçek’i büyük bir savaşa sokup adam etmek ister ve affedicilikle pişmanlıkla tövbeyle sefih hayatı kökünden silmeye çalışır. Yazarın affedicilikle huzuru ve barışı sağlaması, romanın hiç de gerçekçi olmayan ahlakçı tezidir, ama muhteşem bir finaldir, günlerce ağlarsınız.
Skandal ve ahlaksızlık batağındaki Rus aristokrasisi Moskova’nın yakılmasıyla sonuçlanan büyük bir savaş ve bu savaşın trajedilerini çok ağır şekilde yaşarlar. Ve savaş, her şeyi değiştirir, karakterleri, insanları, duygularını. Ve roman sefahat içindeki insanlara hayatı sil baştan yeniden öğretir, her şeyi aileyi, köylüleri, huzuru, toprağı.
Bir tutam tuzla yenen bir parça patatesin değerini, camda gezinin sineğin beni sev diyen varlığının saraylardan daha değerli olduğunu. Savaş, romanın bütün kahramanlarına ölümleriyle servetleriyle ağır hasarlar yaşatır ve hayata ve dünyaya ve Tanrı’ya ve ülkelerine başka türlü bakmalarını sağlar.
Mesela, Andrey, bütün ihanetleri affeder, bütün düşmanlarıyla barışır, savaş sonrasında yaralı yatağında hem kendisini aldatan sevgilisini hem de savaşta büyük yara alan aşığını affeder, Pierre de öyle, gözü önünde karısını aldatıp düelloya davet ettiği hasmıyla savaşın içinde kucaklaşır, dost olur, affeder.
Savaşın ülke ve insanların üzerindeki tahribatını konu alan roman bütün kötü acımasız çirkin üç kağıtçı kahramanları arındırıp başka bir karaktere dönüştürür.
Bu yüzden ‘savaş’, bir sonsuzluk banyosu bir arındırma bir tövbe bir yeniden doğmayı, hayatı ve dünyayı yepyeni bir bakışla görmek için baş roldedir, savaş bir nevi Rus halkının yıkanıp arındığı ‘hamam’ rolünü oynar.
Oysa ‘gerçek’ tam tersidir, Moskova işgal olmuş Rusya’nın gururu kırılmış, Rusya harap olmuş, sefalet açlık kıtlık diz boyudur, aristokrat kurum ve değerlerde hiçbir kurumsal değişiklik yoktur, sadece savaş gören insanlar romana göre daha merhametli birbirlerine karşı daha insaflı hale gelmiştir.
Sanki Tolstoy Rusya’nın gururunu kurtarmak için, sanki Tolstoy savaşın bu ağır maliyetlerini ortadan kaldırmak için, sanki Tolstoy savaşı bahane edip Rus aristokrasisiyle köylülerini barışla huzurla kardeşlikle tanıştırmak için, felaketle sonuçlanan savaşı yepyeni barışçı bir dünya kurmak için kullanır.

TOLSTOY’A AŞIK OLUYORSUNUZ

İşte burada romana değil yazarın bu kutsal azmine Tolstoy’a aşık oluyorsunuz, çünkü asıl savaşı veren yazar Tolsyoy’dur, acımasız gerçeğe karşı savaşır, asla yola gelmeyecek günahkar kahramanlarını kurtarmak için onları önce savaşa sokup savaşın trajedeleriyle piri pak eder.
Romanda Tolstoy’un Rusya’da iç barışı sağlamak için ne büyük bir mücadele verdiğini görüp ülkesini çok seven bu yazara hayran oluyorsunuz, kafası karmakarışık Rusya halkına, toprağın, vatanın, ailenin ve bu dünyada yaşamanın huzurunun değerini anlatabilmek için, dört uzun yıl oturup dinden felsefeden ottan böcekten yoksulluktan hiçlikten saraydan süsden tasvir ve söylevlerle Savaş ve Barış romanını yazıyor.
Çoğu şehvet ve asalet düşkünü kafası karışık yüzlerce roman karakteri ve darmadağınık bir ülke, bir savaş sonrası, ölen ölüyor ve ama, huzur içinde bir ülke, insanlığın en temel değerlerini kalbiyle acılarıyla ruhuyla hissedip ve upuzun Rusya steplerinde bambaşka bir umuda dönüşüp yepyeni bir hayata başlıyor.
Tolstoy’un ahlakçı tezinde haklı olduğu çok şey vardır, gerçekten büyük trajediler savaşlar eğiticidir, insanların fikirlerini karakterlerini değiştirir, savaşın yaşattığı yokluklar ölümler acılar, insanlara büyük bir hayat dersi verir, ki, romanın insanlığa verdiği ders budur.

nihat genç

18 Kasım 2017 Cumartesi

eloğlu


Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram


metin eloğlu

pastırma yazı



Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura 
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel 
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım 
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal 

Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu 
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler 
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler 
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu 

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri 
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor 
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir 
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri 

Kaskatı bir güz içi daldım yazık hayatıma 
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri 
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra 
Amcasına babasına pay veren çiçekleri


Metin Eloğlu

14 Kasım 2017 Salı

bruegel , ülkü tamer



Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse,avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.

Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,
İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç'in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç'ten söz açan şiirlerde.

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.

İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

13 Kasım 2017 Pazartesi

düello




Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtmeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.


ülkü tamer

üşür ölüm bile




Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

ülkü tamer



12 Kasım 2017 Pazar

bir kıyı kahvesinde, ilhan berk


Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
Kalktı.
 Biz işte o zaman gördük onu
ve çekilen denizi.
 O zaman çıktık kendimizden.

Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök.

aşklar içinde bir kentin herhangi bir kentin


I
Benim yüzüm bir bayram telâşıdır
Küller ve biraz da deniz artıklarıyla
Ben ki çocuklarla büyüdüm ve
(Bu yüzden uzundur ya biraz kollarım)
Bir denizde bir akşam gittim ölümü
Yosunlar rüzgârlar gözleriyle balıkların
Hâlâ saçlarıma takılmış bulurum
Bir balığın pullarını ve tuzu
Şimdi bir yolu yürüyoruz ya seninle
Birden üçüncü sınıf bir lokantadayız işte
Bir kadın senin ağzınla gülüyor ve
Ne mutlu ne mutsuz.
…………………… Nedir mi mutluluk diyorsun
Bir eylülü gitmek belki de böyle
(Eylül ki en kanayan aydır tarihte)
Ve birden o adam gösterisine başlıyor
Yırtılan sesiyle.
…………………… Sanki sarı beyaz kara
Sanki bütün ırklar birlikte bağırıyorlar
Ve sanki insanlığın hali.
…………………… Ve soruyorum kendi kendime
Lokantalar neden insanlığın haline benzer
Böyle bir dünyadayız işte yürüyoruz yürüyoruz
Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.
II
Böyle çıktık sonra akşama akşam dediğimize
Bir denize bir denizin birdenbireliğine
Ben aklımdan ağaçlıklı ağaçlıksız yolları geçiyorum
Bir çocuğun yüzünde sanki bir öğle sonuyum
Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu
Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu
Belki de Dul Bayan Suzan Adoni’nin ayininden dönüyordu
Diyordum herhalde bu ikisinden biri olmalı
Bir sokak da çünkü her zaman kendinde değildir
Susuyoruz ve
Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz
Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül olduğu
Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
Seninle ve küllerle.
III
İlk kar Toroslar’a yağdı diyor bir ses
Yağmış gibi anafor gözlerine
Oturdum sonra gözlerini düşündüm gözlerini buldum orda
Bir deniz gibi uzandım içlerine
Çakıllardan en harlı ateşler yaktım bıraktım
Kaldım öylece uzun çayırında saçlarının
Dedim ki hatırla hatırlamaktır zaman
Bütün dillerde.
………………………… Yüzün de odur
Yüzün ki bir ormanın sayısız en sık yerinde
Bir akşamın akşam olduğudur bende
Hem bak tarih de kabarmış bir anıdır
Zaman da. Çarşı gül ağzında
Geçtik denizi öylece indik sonra geceye
Geçmiş gibi bir göğü bir baştan bir başa
IV
Senin bütün bir gün sokağı seyrettiğin olmuş mudur
Bir kentin herhangi bir kentin
Şimdi bu kenti tepiyoruz ya
Her kent bir yaradır bende.
Bir elmayı ısırıp bırakmak gibi çürümeye
(Belki sadece bende benim uzun yüzümde)
Bak işte bu sokaktır senin ruhun diyorum
Sokakların da ruhu vardır çünkü (varsa ruh)
Bir kez göçüp gitmiştim de o zaman anladım
Ben bunu. o zaman buldum kendimi
O zamandan beridir her yerdeyim
Bir deniz kabuğunda örneğin parçalanışında bir taşın
Böyle oldu işte su yüzüne vurması gibi bir batığın
Benim aşkta aldığım bu upuzun yol

Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını
İlhan Berk

taşlı yol


Aşklar, dostluklar, bir arada olmalar 
Hangi birine yetiş, geçtim, öderim.
Eşler, çocuklar, ölmüşlerin yakınları
Sonradan katılanlar, kaçtım, öderim.

Çığlık ve kısık çağrı
Kimi mi çağırdım, bilsem söylerim.
Gün gelir, bırakır, başlar yalnızlık
Ne için, kimdi, bilsem söylerim.

Yaşlanmak, gözyaşları olmadık hüzünlerde
Sızar, görürsünüz çoğunuz
Kıyı köşe, durmayın üzerinde
Gördünüz mü giderim.

Ne yaptım ben size
Bana siz ne yaptınız taşlamak dışında
Zaten taşlı yolumu
Ki bu kadar acı verir, söylerim.

Ey söz ulaştıranlar birinden ötekine
Bana da dersiniz, dinlerim.
Sonra da arkamdan-
Bilmem mi gülerim.

Ki bugüne beni siz mi getirdiniz
Çıkar tanıyanları, vardır elbet bildiği
Kimleri boşladım, borçlarım kimedir
Ödedim, öderim.

Çıkar bildiklerini, kalır elbet sevdiği
Bir iskambil- sararır yüzünüz
Kimin ne çektiği-
Ödedim, öderim.


Behçet Necatigil

kardaki kale


11 Kasım 2017 Cumartesi

artık benim


Artık benim onurum
Çamurlara batarak,
Kendini aşınmaktan
Güç bela koruyacak.

Kirletecek çaresiz
Taammüden kendini;
Çarşı pazar gün boyu
Kentleri dolaşarak.

Artık benim onurum
Eğri pervazında,
Ahşap bir kapı gibi
Gıcırdayıp duracak.

metin altıok

KULE TAMAM OLSAYDI RESİM BU KADAR GÜZEL OLUR MUYDU


10 Kasım 2017 Cuma

koşan düş


masken düştü-güpegündüz
pencerende parmak
delik deşik kırbaç kıyı ve duvar
lardan güpegündüz kan
güpegündüz sevinç bahçe toy yaprak
çınarın dallara anlattığından
kül - bütün bir ceset gibi
ortada şimdi


ilhami çiçek

özgür göreçki ,ateş püskürdü





I. Bölüm başlığı

Örneğin o bana 7 dedi mi korkunç baş ağrılarıyla birden erikleşirim
Fakat mavi öyle değildir, o daha çok teyzeme benzer. Yani anasına çekmiştir işin doğrusu
Sivri bulutlardan gazete ya da dergiler yapar
Eli hiç kokmaz
Endişesi yoktur onu kıskanırım.
O ise bana 4 der, moralim geçer.
Kedim olmadığından sevinirim.
Bana 4 demelerini kolay kolay unutmam
Birlikte dinlediğimiz müzikleri aklıma kazır
Saçlarımı toplayacak olursam onun sevdiği şekilde toplarım
Bana 4 desin diye sırf
Babam aramış mı aramamış mı düşünmeden
Babamı ararım.
Babam telefonu 9 olarak açar, daima
Konuşmaya bir masal uydurarak başlar
Ben babama annemin artık olmadığını hatırlatmakla yükümlenirim
Bunu en fazla bir kere yaparım ülkeden bahsederiz
2, 6, 8 veya 3'ten konuşuruz
Benim 5'i uzun süredir görmediğimden konuşuruz ve babamla konuşuruz
Konuşmasına da
Aklım hep ondadır. Nerede, su içti mi, yemek yedi mi
Orda da kavis var mıdır
Ne bileyim atıyorum bal.
Uyurum bunları bilememenin üzüntüsüyle
Kendime başarılı düşmanlar düşünürüm
Eylül ekim aylarında
Küçük pastanelerde satılan mikroplar
Birbirlerini öldürmeye götleri yemediğinden
Birbirlerine sadece yumruk ya da kartpostal atan geri zekalılar
Ön ödemesiz, temassız yöğmüyeleri de yoktur üstelik
Ayağımla sadece top atmayı yasalar gereği düşünürüm
Onun belki hoşuna gider diye: gidebilir keşke.

II. Misket limonun kilosu ne kadar?

Issız bir krem açtım. Elime, yüzlerime sürdüm.
Dostluk böreği önerdi birisi, kafasına pudra şekeri döküp gülüştük.
İkide birde yeni aldığım saatime baktım. En son yarımdı çünkü.

III. Sahnedeyken herkes güzel ve ışıklarken

Anasının anası olduğunun farkında olan bir kuzunun sesi de me
Ötekisinin de.
Ee? Ne yapalım şimdi birbirimizi?
Bu berbat ekranlarda yakalarından tutamaç
Kaçırarak gözlemimizi, vursak ya dillerimize
Atsak ya kezzap allah allah
Erise bir fotoğrafçının gözleri
Benim talcid içesim gelse, hay hay.
Ama olur mu partiler böyle düşünülmedi
Işıklarken.
Okulda sabahçılar yapmıştı öğretilmedi.
Sabahçıların analarının anaları olduğunu çok geç öğrendik
Kendi imkamlarımızla.
Yayındayken küfür edemememiz gerektiğini.

IV. Banka soymak için harika bir bahane

Sonra berbat yaz başladı. Köylerden fındık mısır filan saçma sapan şeyler geldi.
Çuval çuval uyuşturucular geldi.
Işıklarken.
Oy diye türküler uy diye hey diye sesler geldi
Ortadoğunun tam ortasından
Kaba insanların küçük hesaplarıyla
Berbat kalp kriziler doğuran
Kimseye öğrenmedik neden öğretmedi bu kitaplar
Bir kadını onunla evlenmeyi göze alabilecek kadar sevmeyi
Kim öğretiyor bunları ya allah allah ne ilginç
Uzaylılar herhalde kafamıza enjekte edimurphy sdkfkl

V. Buzdolabının kapısını açık bırakma

Sesini duymak için kulaklarıma inanıyorum.
Her gün 1 yeni kelime öğrenmek istemiyorum.
Hayır Money Club Kart kullanmıyorum.
Bunlar sık sık oluyor bana.

VI. Aferin bu yaptığın çok doğru

Şimdi yere gök.