15 Ekim 2015 Perşembe

umutsuzlar parkı , edip cansever

I

Biliyorsunuz parkların
Sizi çağıran tarafları
İnsanın gizli, karanlık köşeleriyle oranlı
Orada saklanıyor onlar
Çünkü her türlü saklanıyorlar orada
Bir yağmur öncesinin loş sokaklarıyla
Dağınık mavisiyle gözlerinin
Sevgi vermez kadın uçlarıyla
Korkuya, sadece korkuya sığınmış olarak
Eskimiş, kurtlanmış ikonlarıyla kiliselerinin
Yalvaran bakışlarıyla - nasıl da sevimsiz -
En kötüsü, belki de en kötüsü
Bir duygu açlığıyla soluyarak
Parklara yerleşiyorlar, parkların
Onları çağıran köşelerine
Bir karıncayı selamlıyorlar, besili, siyah
Bacak aralarından
Çömelmiş, öyle sakin
Selamlıyorlar
"Günaydın" diyorlar atılmış bir kâğıt parçasına
Kuleler yapıyorlar ayak parmaklarından
Birinci katta bir kibrit çöpü oturuyor
Acılar alıp veriyor dünyadan
Dillerini gösteriyorlar, dizkapaklarını
Bir sıkıntı şiiri gibi
Sıkıntı
İşte
Tam orada duruyorlar.


II

Bu kimin duruşu, bu sizin en gülmediğiniz saatlerde
Her cümlede iki tek göz, bu kimin
Ya da kim korkuttu bu kadar sizi
Bu nasıl sevişmek, üstelik bu kadar hızlı
Ya da tam tersine
Boş vermek öperken, severken boş vermek sevmelere
Sulardan ürpermek gibi dokununca,
Ya da ben kimi sarmışım böyle kollarımla
Kime söz vermişim, biraz da unutmak gibi
Denir mi, ama hiç denir mi, iş edinmişim ben
İş edinmişim öyle kimsesizliği
Kendimi saymazsam - hem niye sayacakmışım kendimi -
Çünkü herkese bağlı, çünkü bir yığın ölüden gelen kendimi
Konuşmak? konuşuyorum, alışmak? evet alışıyorum da
Süresiz, dıştan ve yaşamsız resimler gibi.

Ne çıkar sanki sardıysam sizi kollarımla
Unutmak, belki de unutmak olsun diye mi?
Onu da tatmak gibi
Oysa ne bir evim oldu, ne de bir yerim var şimdi gidecek
Ama gitmenin saati geldi
Kirli bir gömleği çıkarıp asmak
Yıkayıp kurutmak ister ellerimi
Su içmek, saati kurmak ve sebepsiz dolaşmak biraz da
Açınca camları - diyelim camları açtık ya sonra? -
Sonrası şu: ben bir camı, bir perdeyi açmış adam değilim
Bilirim ama çok bilirim kapadığımı
Öyle iş olsun diye mi, hayır
Bilirim içerde kendimi bulacağımı
Dışarda görüldüysem inattan başka değil
Evet, çünkü bu karanlık işime en geleni
Kendimi saklıyorum ya, bir yığın ölüden gelen kendimi
Oramı buramı dürtüyorum, bunu sahiden yapıyorum
Ve açıyorum bütün muslukları
Diyorum sular mı böyle, sular mı olmalı
Ne geldiği, ne de gittiği yer belli
Olmuyor, gene kendimi düşünüyorum
Alıştım istemiyorum.


III

Binlerce, ama binlerce yıldır yaşıyorum
Bunu göklerden anlıyorum, kendimden anlıyorum biraz
İnsan, insan, insandan; ne iyi ne de kötü
Kolumu sallıyorum yürürken, kötüysem yüzümü buruşturuyorum
Çok eski bir yerimdeyim, çürüyen bir yerimden geliyorum
Öldüklerimi sayıyorum, yeniden doğduklarımı
Anlıyorum, ama yepyeni anlıyorum bıktığımı
Evlerde, köşebaşlarında değişmek diyorlar buna
Değişmek
Biri mi öldü, biri mi sevindi, değişmek koyuyorlar adını
Bana kızıyorlar sonra, anısızın bana
Kimi ellerini sürüyor, kimi gözlerini kapıyor yaşadıklarıma
Oysa ben düz insan, bazı insan, karanlık insan
Ve geçilmiyor ki benim
Duvarlar, evler, sokaklar gibi yapılmışlığımdan.

Bilmezler, kızmıyorum, bunu onlardan anlıyorum biraz
Erimek, bir olmak ve unutulmak içindeki onlardan
Ya da bir başkaca şey: ben kendimi ayırıyorum
O yapayalnız olmaktaki kendimi
Böyleyken akıp gidiyorum bir nehir gerçeği gibi
Sanki ben upuzun bir hikâye
En okunmadık yerlerimle
Yok artık sıkılıyorum.


IV

Biliyorsunuz, size geldim sadece
Kapınızdan aldım, ballı çöreklerinizden
Peki bu sevinmek niye?
Girdim ki içeriye yıllardır soyunuyordunuz
Ve işte giyiniyordunuz yıllarca
Bir Mısır, bir Roma, belki de bir Yunan elleriyle
Eski bir insandınız merdivenler gıcırdıyordu
Her eski daha bir eskiyi uyarıyordu
Otlar ve geyikler duruyordu tanımsız sadelikler içinde
Sesler mi? acı sesler geliyordu erkeksiz, yanık
Bir türlü bakıyor, gene bir türlü soluyordunuz işte
Düşündüm, ama merdiven gıcırdıyordu
Olmazdı sanki gıcırdamasın, ürpermesindi bir yerimiz
Biliyorsunuz olmazdı
Ağzımız koksun, ama koksun, biz iğrençliğe de varız
Yatalım, leş gibi yatalım, öylesine alıştığımız ki bu
Bir kumru bir kumruyu tamamlasın
Bir yılan, bir fare bir deliği kapasın bu
Sadece bu.

Bak göreceksin nasıl da ayrılmak istiyoruz sonra
Nasıl da kaçmak istiyoruz birbirimizden
Yeniden yeniden yeniden
Yeniden hazırlanıyoruz
Sanki bir güzelliği ödüyoruz
Belki bir güzelliği ödüyoruz.


V

Biz olmayan insanlarız, ya da çok kuşkuluyuz - böyle
Nereden geldiniz, tam sizi soracaktım - böyle
Biraz da soğuk almışım, biraz da içki, biraz da bahçe
Yukarı çıkalım, hadi çıkalım, annem çay pişirir size
Çünkü o bizim yukarda her zaman bir mavi olur
Güneşler girer çıkar ellerinize
Biriyle konuşursunuz, olmayan biriyle, hadi sevinin
Kim bilir, belki de buluşursunuz
Söz verip sizi bekletenlerle
Sonra da çıkarız - niye olmasın - bahçeye çıkarız birlikte
Otlara basarız, dallara değeriz, bunları hep yaparız
Biraz da susmalıyız. İnsan bir şeyler aramalı kendinde.

Dedim ya, annem de var, ama çay pişirmez size
Durur da durur işte yıllanmış heykeller gibi
Bilmem ki, bilmiyorum da, belki de benim annem yok
Belki de öyle beyaz ki, alışmış görünmezliğe.

Nereye gidiyorsunuz ama nereye
Sanki biz olmayan insanlarız biraz da kuşkuluyuz
Ya da çok kuşkuluyuz - böyle.


VI

Yüzümü size çeviriyorum, siz misiniz?
Elimi suya uzatıyorum, siz misiniz?
Siz misiniz, belki de hiç konuşmuyorum
Belki de kim diye sorsalar beni
Güneşe, çarşıya, kadehe uzatacağım ellerimi
Belki de alıp başımı gideceğim
Biliyorsunuz ya bir ağrısı vardır gitmenin
Nereye, ama nereye olursa gitmenin
Hüzünle karışık bir ağrısı.

İşte bir denizdeyim, dalgalar ortasında
Kim olsa denizci der, denizden anlayan der bana
Adımı bilmeden der, adımı bilmeden
Şafaklar kadar güzel adımı
O zaman bir kıvrılandır, bir kuruyandır dudaklarım
Ve gittikçe sıkılmaktır ülkesi sıkıntının
Sanki bir yokluğa, bir çaresizliğe bakar gibi
Nice yüzler görürüm, nice değişik kıyılar
İnsanı, o kayalar gibi sert insanı
Bekledikleri kadar.

Bir ağız, bir tütün, bir mızıka gerçeği gibi
Varınca kıyıya birden
Değilsin artık gemici.


VII

Bana bir şeyler söylediniz, anlamadım
Bir cümle, bir iyi söz, gene anlamadım
Doğrusu hiç anlamadım, siz ne demiştiniz?
Ben ne demiştim, ve çekip gitmiştim sonra
Öyle ya, niye hiç değişmedi bakışlarınız?
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

O gün bugündür işte - ben mesela
Çok usta bir avcının gözleri karşısında
Bir çocuk olarak taptaze oyuncakların
Ve çok ölçülü saatlerinde ev kadınlarının
Ki birdenbire açılan kucaklarında
BİTMEDİ, AMA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Bitmedi anlaşıp soyunduğumuz gün - o beyaz
Bir taşı kaldırdığımda o akıl almayacak yaşayış
Tanrıyı sorduğumda, olur ya, günün birinde tanrıyı
Odama kapanıp saydığımda ayak parmaklarımı
Kapımı çaldıklarında - bunu size söylüyorum anladınız
Kaykılmış, büyümüş gözleriyle onların
Kim der ki yalan, ve yalandır orda konuştuklarımız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Üstelik bitecek gibi değil
Biri kopmuş ayağından, biri kopmuş kimsesizliğinden
Sımsıkı tuttuğu dönerken köşeyi
Elinde bir bıçakla
Ve öldürmek isterken - kimiyse kimi
Gülünç, sebepsiz, bilinçaltı
Ama tutalım, koyvermeyelim
Tutalım koyvermeyelim bırakın kibarlığı
Yanılmak kolay, üstelik çok belli işte yanıldığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Paralar bozduruyoruz, gereksiz eşyalar alıyoruz bu yüzden
İçtikçe içiyoruz o çocukluk günlerinin yüzüyle
Biri mi öldüydü ne, selviler, mezar taşları, kalabalık
Ya da bir masal mı söyleniyordu, hiç mi hiç bitmeyecek bir masal
Kimbilir n'olduydu gene
İşte bir sevgilinin bırakıp gitmesi üzerine
Apışıp kaldığımız, yatıverdiğimiz yemekten sonra
Saatin kaç olduğu - üstelik sorulmaz ki
Sabaha kadar sabaha
Uyuyup uyandığımız
BİTMEDİ, DİYORUM BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Evlere sığamıyoruz, öylesine büyüdü ki vücutlarımız
Ve konuşmalarımız, öylebüyüdüler ki peşi sıra
Hani hep bir olup da eve taşıdıklarımız
Kahveden, meydandan, sokak içlerinden
Bulup da çıkardığımız
Konuşmalar:
- Biri geliyor sözü değiştirelim
- Yürüsek açılırdık
- Bu ne uzun bakmak kendinize
- Ağzım mı kokuyor ne, yaa!... çok kötü bir günümdeyim
- Akşama bezik, evet, siz ne içerdiniz?
- Annem mi, çok sevinecek..
, Belki de sinemaya gideriz..
- Bilirsin erken kalkmalı, yarın.. (gülüşler) yok canım!
- Siz yarın deyince aklıma ölmek geliyor, katıla katıla ölmek
- Bana kalırsa..
- Evet size kalırsa
- Bana kalırsa şimdiden eğlenelim
- sus!
- Biri geliyor
- Biri geliyormuş sözü değiştirelim..

Yengemin başı ağrıyor, tek sebebi büyümek
Masalar, tabaklar, hani şu kirazlar koyduğumuz
Kalmadı adım atacak yer bu yüzden
Oğuza söylemeli, bir daha çiçek getirmesin
Lale de saçlarını kestirmeli
Sonra gereksiz eşyalar var, bir gün oturup konuşalım
Örneğin şu hasır koltuk neye yarıyor
Bana kalırsa babamın mineli saati
Tek bşaına bütün bir odayı dolduruyor
Hele annemin güneş gözlükleri
Yarından tezi yok, çakımı, kol saatimi, eldivenlerimi
Aaaa! kitaplarınız
BİTMEDİ, DAHA BİTMEDİ ŞAŞKINLIĞIMIZ.

Üstelik bitecek gibi değil
Çok yaşlı bir kadın yün eğiriyor - düpedüz ilgisizlik
Bisiklet yarışları, akşam gezintileri, insan ne güzel eğleniyor
Bir hırsız giriyor ellerinize polisler hırsızı kovalıyor
Daha akşama çok var - olsun - biri sizi öpmeye hazırlanıyor
Bense berbere uğrayacağım, şu saçlarıma bakın!
Üstelik bilmiyorum bu şarapları nasıl içiyoruz
Balıkları nereden geliyor soframızın hele
Yıllardır ama, yıllardır neyi koysalar önümüze
Alıştık, sadece bir türlü bakıyoruz.

İşte biz böyle yapıyoruz.


VIII

İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
Bilmem, çok uzakta biri sevindi
Sonra ben sevindim; acı mı, sevinç mi, ama bilmeden
Belki de ilk olarak vardım ayakta durmanın tadına
Sıktım ki sıktım bir ara dişlerimi
Bir bakış, bir korku, ya da gereksiz bir eşya
Yani ne varsa atılması gereken sırtımda
Önce yavaş yavaş, sonra hızlı hızlı
Ve bir Ortodoks kabalığınca içten
Soyundum, yıkandım, ki görülmemiştir böylesi
Aklıma geldi derken; acı mı, sevinç mi, gene aklıma
Ben ki bir ölüyü beklemekle geçirdim geceyi
Bir ölüyü ve ölünün bütün inceliklerini
Size çiçekler aldım, adımı yazdım üstüne, biraz da bunun için
Gözlerim görüyordu, öyle ki, benden ayrı görüyordu gözlerim
Dişlerim ağrıyordu, denir ki ayrıca ağrıyordu benden
Bilmem, çok uzaklarda biri sevindi
Sonra ben sevindim, kadınlar sarışındı
Ben biraz esmerdim, o kadar
İşlerim kötü gitti
Bilseydim katılırdım savaşlar oldu ötemde
Yaşayanlar güzeldi
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Geçen yıl korkulu bir çağda uyandım
Sur sışlarına çıktım, sıcak havaları severdim
Mezarlar gördüm, müzeler daha güzeldi
Annem sevinmek için boncuklar alıyordu çarşıdan
Ben boncuğu hiç sevmem, hele kırmızı hiç sevmem
Demek çok uzaklarda biri sevindi
Sonra ben sevindim, o ben ki işte bütün gün
Bir ölüyü bekledim ve ölünün bütün inceliklerini
Biri bir cinayetten dönüyordu, şan getiren bir cinayetten
Biriyse bir köleydi, kâğıtlar kalemler içinde
Akşamlara dek bir masa katılığınca gülen
Ama o gün bugündür ayrılmadım ben
Ayrılmadım işte o
Beklediğim ölüden.

Pek yakınım olacak, karım, ya da kızkardeşim
Belki hiçbiri değil, sadece bir kız
Öyle ki, biralar, yaz günleri onunla biraz güzeldir
Ama çok iyi bir günde çıldırıverdi
Yalnızlıktan
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli
Sonra temizce bir yemek yemiştim, hatırlıyorum
Dövülmüş kısraklar gibi uyumuştum
Bir şeyler ummuştum, umudu kesmek gibi
Sonra da gürültüler yapmak için dışarı çıktım
Kocaman bir adamdı dışardakiler
Bilmem, böylece kaça çıktı beklediğim ölüler
İşte her bakımdan kendini arıyordu biri
Şaşırmış arıyordu - ben miydim neydim -
Yıkılmış, bunalmış, sürgün içinde
Kendini arıyordu, aynı renk, aynı biçimdeki kendini
İnsan doğduğu günleri iyi bilmeli.

Koşup duruyorken, önce aşkların peşi sıra
İyi günler, serin evler, baygın kokulardan gelen aşkların
Bu sanki en azından tanrıyla işbirliği
Ya da buluşmak gibi özüyle insanların
Oysa bir sığıntıydım çok uzaktan bir gülmeye
Yalvaran gözleriyle - açılmış açıldıkları kadar -
Ya da bir tilki avında kim bilir kimin inceliği
- Gözleri, ufukta bir yerdi işte gözleri -
Belki de yer alıyordum korkuyla avuntu karşısında
Belki de yitirilmiş, yok bakacak yeri
Ya da bir ölüydük işte ve ölünün bütün incelikleri
Size çiçekler aldım, adım yazdım üstüne, iyi bilmeli
Korkunç bir Yahudi, korkunç bir pastayı bölüyordu ikiye
Bir avlu taptaze bir çaydanlığı gösteriyordu giderek
Oooo! demek bütün insanlar çay içecek
Hayır! Çok uzakta biri sevindi.


IX

Artık ne uyanmak için bu sabahlar
Ne de bekliyoruz, beklemek için değil
Üstelik ne de bir karanlıkla anlatıyoruz bu düşünceyi
Ne açıp da ağzımızı tek kelime
Yok, hayır, kaskatı durmuşuz sadece
Durmuşuz; ölümü, acıyı, daha neleri durdurmak için
Evet bir de cins tuzaklar kurmuşuz gözlerimize
Tuzaklar, ve sanırım herkesin işi bizi anlamak
Biz ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Artık adını sürdüremiyoruz gizli kalmanın
İçkiler içiyoruz, en çok da kötü içkiler - Hıh sığınmak!
Bilmem ki ne demeli, böylesi içinden geliyor insanın
Belki de alışıyoruz, soylu bir düşüncedir alışmak
Diyoruz, belki de
En önce İsa alışmıştır kendi söylevlerine
Sonra da biz; ya durmak, ya a bir zincirle oynamak bütün gün
Ya da pek olağan şey, katılmak bir döğüşe
Korkmak, o kadar korkmak ki sonuca varmak için
Sinmek, kalakalmak dört duvar arası bir yerde
Bakınca duvarlara - üstelik böyle de bakmak kendimize
Bir ki dört kişiyiz evde; ben, çocuklar ve karım
Diyoruz - ve gülünçtür bu - herkesin işi bizi anlamak
Artık tadını sürdüremiyoruz gizli kalmanın.

Karımı soruyordunuz, her zmanki gibi çok geveze
Bir gün onu yaşarken görmüştüm - görmüştünüz
Çiçek mi koparıyordu ne, elini tutmuştum tutmuştunuz
Yani ben ne yaptıysam, o sizin de yaptığınızdı biraz
Ben ki neyi yapmıyordum, o sizin de yapmadığınızdı.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, belki de anlatırım
Ne süs, ne çiçek, ne de bir şölen
Üstelik ne de bir şey eksiltti gülümsemesinden
Konuşup duruyordu gene akşamla dek
Kumarsa kumar, içkiyse içki
Yani bir kedi gelirdi arada bir
Bir köpek siyaha koşardı ellerinden
Bense o günlerde bir kürk tacirinin evinde
Tırnakları kirli bir oğlanla
Bir gemici durmadan sıkıntıyı anlatır
Şişeleri devirirdi elinin tersiyle.

Karımı sormuştunuz, nedense ölmüştür karım
Sizinle yemeğe gitmek gibi kolay ölmüştür işte
O kadar kolay ölmüştür ki, elbette anlatırım
Bana gelince, günlerce kendimi yokladım ben
Elimi kanattım, yüzümü kestim, kafamı vurdum bir yerlere
Uyudum uyudum uyudum öylesine
Ve şaşırdım böylece yemek saatlerini
Ve sabahlara karşı yattım, aklıma çocukluğum geldi
Sevdim ki sevdim o her zaman sevmediğim şeyleri
Koynuma bir bıçak yerleştirdim, düşmeyecek gibi eğilirken
Geceleri kapkalın adamlarla döğüştüm, ama döğüştüm
Birinde yaralandım, üç dikiş vurdular göğsüme
Bir gün de peşi sıra gittim bir adamın
Siyah elbiseli, siyah şapkalı, eldivenli
Adamsa ummadığım şey, bir bankaya girdi
İsteğim kirli işlere karışmaktı, olmadı

Bir gün de bir lokantaya girdin, yanımda biri vardı
İğrendim, ama susmayı seçtim sadece
Böyleyken garsonun biri elini kesti
Çıkardı mendilini, bir düğüm attı üstüne
Masaya geldi derken usulcacık masaya
Geldi: ne içersiniz? Sahi biz ne içermişiz?
Şarap mı, konyak mı, ve ne dermişiz viskiye
Çıkalım dedim, o yanımdaki kız gibi herife
Başını salladı, kim olsa böyle yapardı, çıktık
Karanlık, uzakta surlar, ve kadınlar geliyordu üstümüze
Bense şaşırmış gibi çıkalım diyordum durmadan
Adamsa bakıyordu, şaşırmış bakıyordu kendimize
Hep böyle diyordum işte, çıkalım çıkalım çıkalım
Çıkalım diyordum, çıkalım diyorduk, hadi çıkalım!
Nereye, ama nereye?

Belki de biliyoruz, doğrusu bilmiyorum, biliyor musunuz?
Ben askerdim, yağmur mu yağıyordu, bir yere geldim
Üçüncü sınıf bir otele indim, tırnaklarım kirliydi biraz
Bir o kadar da kirliydi ayaklarım
Burnum mu kanadıydı ne; ispirto, pamuk, sırtüstü yatmak
Yattım öğleye kadar, otelci karısını dövdü aşağıda
Üç çocuğu vardı otelcinin, bir horozun başındaydılar
Sabahsa bir karışık şeydi, sanırım peynirler, salamlar kesiyordu adamlar
En ayıp yerlerini tıraş ediyordu biri
Alıştım gitti
Sonra yıkandım, tıraş oldum ben de, görmeliydiniz
Sonra da bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla...
Öldüyse, hayır ölmemiştir, nereden çıkardınız?
Neyse ben bara gittim, çıkarken anladım gittiğimi
Başım da ağrıyordu, üstelik alnımın üstünde koca bir yara
Ya duvara çarptımdı, diyorum, ya da kestimdi bir bardakla
Ya da kim bilir, bana sorarsanız tanrısal bir şey
Elbette, kim ne der, inanmışım ben
Bir keder, bir susuş ve bütün bunların yüze vurmuşluğuna
Otele döndüm sonra, oteller gidiyordu biraz
Girmeler, çıkmalar, uzanıp yatmalar büyüyordu odalarda
Otelci duruyordu, karısı duruyordu, çocuklar durmuştular
Birden aklıma geldi, dilimi çıkardım onlara
Dilimi çıkardım; sipsivri, kıpkızıl, ucunu oynatarak
Onlar ki biraz şaşkın, acıyorlar gibi biraz da
Sonra pek tuhaf oldu, ne yapsam, yalıyor gibi yaptım elimi
Öyle ya, elimi kestimdi ben - ne yani, deli değilim ya!

Yukarı çıktım, bilseniz çığlıklar içindeydi odam
Yataklar bir şeyleri kaydırıyordu soluk soluğa
Bardaklar büyümüş - o gün bugündür anlatamam büyümeyi
Çoraplar, gömlekler, kravatlar taşıyordu sokağa
Bir kedi esniyordu - ben gördüm - üstünde şehirlerin
Bir böcek - yetişir be - dünyayı yokluyordu bacaklarıyla
Yığılmış kalmışım öyle, sonradan anlattılar
İyi ki anlattılar, otelci karısını dövdü gene aşağıda
Biliriz, üç çocuğu vardı işte otelcinin
Ama bilmiyoruz, biz neydik ve ne olmağa.

Kalktım bir bara gittim - neee! bara mı gittiniz?
Doğrusu müzeleri gezecektim, biriyle buluşacaktım - sonra da
Tam üç yıl oluyor özlediğim bir kadınla
Kadın mı dediniz, dedim ya, ne olacak?
Hiiiç!
Alışmak, sadece alışmak.

Ben o kadınla yattım mı, kör olayım bilmiyorum
İnanın yattımsa
Ama bilmiyorum.


X

"Ya ne yapmalı" diyor annem bu geçkin çizgileri
"Yıllardır aynı evdeyiz" bunu ne yapmalı
Babam: ve ne yapmalı diyor bu bir yığın geleneği
İşte bir sahnedeyiz: ev, gelenek, duygulu kadın
Bense ufacık taşlar üzerinde bir ufacık şey olmanın
Bir pencere beyaz, bir karanlık mayhoş, ne iyi
Sürüyle odalar, sürüyle gülüşler, sürüyle konuşmalar
Ne yazık! vakit de yok kurtarmak için geleceği
Düşünsek bile şimdiden - düşünemiyoruz ya
Üstelik ne çıkar bundan, ve ne katardı yaşamımıza
Hiçbir şey! çünkü ne varsa içimizde gelecek için
Sanki bir öyküsü bu hayatı süslemenin
Soframız, yatak odalarımız, lambalarımız
Annemin tarih kitapları, babamın güneş gözlükleri
Kuyular gibi işte, şişeler sarkıttığımız yaz akşamları
Tavan arasındaki boşluk, gölgesi karşı duvarın
Kırlangıç yuvaları, yüzümüzden cins kanatların geçtiği
Kavunlar karpuzlar yardığımız, o yemekten ayrı düşündüklerimiz, o
Bir şey mi kaybettik öyle, kim bilir bize neler eklediği
Sonra bir bıçak gibi durduğu sarısı içe çökmüş lambaların
Babamın kaşları çatık, annemse düşünceli
Kim bilir n'olduydu gene, diyelim bir yoksulluk önceliği
Belki de hiçbiri değil, canımız sıkılmak istemiş o kadar
Annem: ve ne yapmalı diyor bu geçkin çizgileri
Böylece bir sahne daha: güneşler, alışmak ve biz
Sanki bir tramvaya bindik, az sonra ineceğiz

Aksilik bu ya, diyelim ansızın bozuldu tramvay
İndik, ve yeniden beklemeye koyulduk hepimiz
İşte bir sahne daha: bir sigara yaktıydı babam
Annem saçlarını düzeltti, bir şeyler gösterdiydi eliyle
Bizse kısa bir oyun tutturduk, hiç! yetinmek için sadece
Öyle bir sahne ki bu: anladık, sevdik, ve unuttuk her şeyi
Sonra bir tramvay daha geldi.


XI

Size baktığım yol uzamakta
Kendine baktığım yol uzamakta
Yoruldum, bunaldım, canım sıkılıyor
Eve dönmeliyim, iyi bir yemek, uyumak istiyorum sonra
Yok eğer uzayıp gidecekse bu iş
Derim ki vakit erken, hava da güzel nasıl olsa
Çocuklar görürüm, uzağa bakarım, saçlarımı tararım hiç değil
Belki de biri seslenir, güneşler, güneşler tutan uyruğunda
Bir resim görürüm ya da - ortalık inceydi biraz
Ya da bir resim gördüm; köşede, antikacıda
Ve düşündüm diyelim yanında bizim şamdanların
Bir uyuşma olacak annemin saçlarıyla da
Ne zaman? elbette sabahları
Sabaha baktığım yol uzamakta
Bilirim, her şey tamam, yemek de yendi kurtuldum
Uykuya baktığım yol uzamakta
Uyumak, nasıl uyumak, daha bilmiyorum
İki perde arası soğuk bir limonata
Belki de çıkınca evden taşıtlar beklediğimiz
Ve taşıtlar beklediğimiz durakta
Birini gördüğümüz ya da, geveze, kaypak, sıkıcı
Bitmesi bir olayın - ölüm mü geliyor aklınıza?
Kim bilir, belki de ölüm
Ama korkmayın, bütün iş korkusuzlukta
Öyle ya, ha dibinde ölmek gümüş şamdanların
Ha bir cellat elinde, gözleriniz kapalı
Belki de yürüyorken, iki taşıt arasında
Belki de bir intihar; güzdü, çiçekler vardı
Şişman bir adam kulaklarını tutuyordu dünyada
Dünyaya baktığım yol uzamakta
Ve biraz düşünsek mi, alıştık nasıl olsa
Kim bilir neyi istiyorduk, neyi anmıştık az önce
Dönsek mi dersiniz, gene dönsek mi oraya
Oraya baktığım yol uzamakta
Ya da bir bahçedeyiz - üstelik kadınlar vardı
Ağzınız, çatallar, tarçınlı pasta
Ya da bir toplulukta - iyi yaptınız!
Bu çok hoştur! - size söylüyorum - yaramaz çocuk!
Beni de sandınız! - evde mi? - hayır! limonlukta
Ve hemen kalktınız, bir yangın yeriydi orası
Ya da aklınız olacak sizi bir yangına yerine bağladı
Kızgın güneşte bir şişe ispirtoyu devirdiniz
Kutsal bir iş yaptınız ve yerleşti sizde bu kanı
Belki de bir din devirdiniz; anneniz, annenizin saçları
Gümüş şamdanlar, sabah ışığı, vesaire
Ve sanki he olay, her davranış, ölümün bitişiğinde
İşte evdesiniz, iyi bir yemek, uyumak istiyorsunuz sonra
İstemek, neyi istemek, daha bilmiyorsunuz
Açtınız radyoyu, ılıyan bir ses kanınızda:
AIU, İAO, AĞ UĞ AĞ
Ve kahkahalar arasında kahkahalar
Orada, aşağıda
Tek umut, tek varış, tek kurtuluş gibi
Ve kaskatı kesilmiş, beyaz
Sallanıyorsunuz boşlukta.


XII

Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnedi - tak
Bir yüzü vardı kocaman düşüverdi avuçlarına
Bilmem ki gelir miydi? - saat üç buçuk - üstelik hava..
Sonra şu yağmur bulutu, boşandı boşanacak
Bir kedi ürperdi, ve adam yeniden esnedi - tak
Acaba?
Yazıldı saatin üç buçuk olduğu havaya
Boşandı taptaze üçler halinde bir yağmur
Kim bilir, bu saatte, onu anlıyorum
Belki de unutmuştur.
İşte düğmeler, iğneler, ibrişimler satılan bir dükkânda
Herkesin akşamı onu buluyordu
Bir adam sakallarını yokluyordu kasılarak
Sizi bekliyorum - beni bekliyormuş - niye olmasın?
Bir bakış, bir gülüş, ve yüzünü yüzüne tutuyordu ustaca
Adamsa şunu yapıyordu: hiçbir şey, ama hiçbir şey
Ne tuhaf! - Ben olsam! - ne çıkar ben olsam da
Gelmedi, gelmeyecek ve otuz yıl önce yazlıkta
Oturmuş bir köstebek yavrusunu bekliyor
Çıkmadı, ama çıkacak - babası sesleniyor
Bir sofra duruyor, gerilmiş çilek kokularıyla
Tam çileğe geldi sıra, uzattı çatalı batıracak
Hayır! bir tuhaftır bu, insan gecikmek ister biraz da
Gecikmek: sanırız bizi bir şeyler bekliyordur olağanüstü
İşte ansızın biri çıkacaktır karşınıza
Hiç yoktan biri çağıracaktır sizi
Ya da bir kadın bayılacak, bir memur çıldıracaktır önünüzde
Bir kurşun, bir kurşun daha
Yere serecektir bir serseriyi
Gecikmek: bana kalırsa eve dönmeli en iyisi
Bir küfür, bir patırdı ve babası çıkışıyor
Annesi, annesi biliyor başına geleceği
Bahçede bir kız çocuğu erik ağacını sallıyor boyuna
Diyelim her olayda böylece bir şeyler bulunur
Kalsın, daha çok zaman kalsın diye hatırda
Bir gün, bir benzin deposu havaya uçmuştu biliyorum
Bir alev, bir duman, usulca sokulmuştum
Yanmış bir cep saatimi aklımda tutmuştum yıllarca

Gelmedi, ama gelecek, nedense alıştık zamansızlığa
Bir kedi başını kaldırdı, ve adam esnemedi bak
Demek siz! - koca ihtiyar! - ıslandım işte!
Saat üç buçuk, vallahi saat üç buçuktu gene
Hey Tanrım neye yaradı sanki unutulmak
Kadın saçlarını tarıyor, ve usulca sokuluyordu adama
Adamsa ayağa kalkıyor ve işte ayağa bakıyordu ustaca
Dışarı çıkıyor, içeri giriyor, üç aşağı beş yukarı
Kadınsa domates doğruyor, yok mu ya bu yaz yağmurları
Evet, sahiden, niye?
Soruyor kadın:
Bu yaz yağmurları..


XIII

Şimdi her yerden bakıyorlar - demek uykusuzum -
Kral birini çağırıyor uykusu bitmiş olarak
İşte salı, akşama doğruyuz, Bay Kemik Taciri kestiriyor
Vahalam'da, bilmem ki neresidir Vahalam
Babamın, ak saçlı babamın açtığı yara
Bir tarla konusu
Oy bre dolduran doldurana boşluğu
Babamın akıttığı kan
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam
Babamı tanıyorum; çorabı, tütünü, acılarıyla o adam
Eksiği yok küfürden yana
Onu buğdaylar öldürecek, sapsarı öldürecekler onu
Belki de gelenek bu
Al kılçıklarıyla ve hep birden - tamam!
Bilmem ki neresiydi, neresidir Vahalam.

Kral birini çağırıyor, basarak parmağını kâğıda
Bay Kemik Taciri çamurdan yüzünü üstümde tutarak
Hırçın ve kadınsal bir sesle çıkışıyor
Anlamak, sadece anlamak istiyor korktuğumu
Bir adam sokağın alt yanını doldurdu
Kırmızı elleriyle
Masa camında bir çınar yaprağı derinleşiyor
Evet, sizi anlıyorum
Yani kendimi
Saat beş, bu üçüncü çay, kalkınan bir yerimi öldürüyorum
Ve işte bilmiyorum katil kim
Bir burgu, gene bir burguyu oyuyor
Ve karım otuzunu dolduruyor bu akşam
Saat beş, diyorum erken dönmeli eve
Kral birini çağırdı ve işte birini kovmak üzere
Gene bir yanlışlık olacak, hadi kazandı Bay Kemik Taciri
Beni bu kemikler öldürecek, yağlı, pis hayvan kemikleri
Olanca aklığıyla, ve hep birden - tamam!
Bilmem ki neresiydim, neresiydi Vahalam.

Kral tacını çıkarıyor, başı ağrımış olacak
Onu selamlıyorum, kapıyorum kapıyı ardından
Saat beş, bakınca camdan onu görüyorum
Camlarda iri bir gölge derinleşiyor, o
Kralsa tavana bakıyor, bir kristal avize haklayabilir onu
Bay Kemik Taciri karşıya geçiyor başarıyla
Ben sadece paltomu giyiyorum

Akşam
Kral birini çağırdı; biraz et, biraz da şarap
Oturmuş masaya Bay Kemik Taciri
Karısı ve dört çocuğuyla
Duvarda bir tüfek asılı, durmadan ona bakıyor
Tavşanlar, keklikler, turnalar oluyor tüfeğin ucunda
Başkaca bir şey olmuyor
Ben kötü bir meyhaneye dalıyorum, ortalık küf kokuyor.

Duvara alıştırıyorum gözlerimi - siz nesiniz duvarlar?
Hiiiç! sadece duvarız biz
Öyleyse bir yarım saat, karım da bekleyebilir
Adamlar önce beyaz değil, sonra beyaz
Bir şapka gene bir şapkaya asılı
Bir palto gene bir paltoya
Bir adam kendiyle döğüşüyor bir adamda
Evet onu anlıyorum
- Yani kendimi -

Bir kadın bir sürahide biriyle sevişiyor
Bir burgu gene bir gurguyu oyuyor ayrıca
Bir adam dikilmiş ve dikilmiş içiyor durmadan
Hey tanrım! omuzlu, güçlü, kuvvetli
Kocaman bir çocuk yüzü taşıyor yalnızlıktan.

Gece, saat on, karım otuzunda olmalı diyorum
Bir gidip bir geliyorum karanlıklarda
Çiçekler alıyorum, bitmeyen çiçeklerini gecikmelerin
Ve dalıyorum içeri ışıksız bir kapıdan
Aranmak, yenilmek, ve hayır! utanmakti Vahalam
Kral uyandı, karım iç çekiyor durmadan
Bir sabah ışığı kendini yerden yere vuruyor
Kızım uyuyor, ve uyuyan biri gibi konuşuyor karım
Bir duvar resmi gibi konuşuyor
Kral?
Kral uyandı.

Saat dokuzu on beş geçiyor, üşüyorum
Güneşler mi vuruyor sırtıma ne, üşüyorum
Ölgün ve değişmez adımlar atıyorum, üşüyorum
Karanlık, pis adamlar çıkıyorlar mağaralarından
Ne umut, ne hiçbir şey, sadece çıkıyorlar
Bir gece, bir sabah, ve benim bakışlarımı taşıyorlar
Karım ağlıyor, kızım uyuyor, karımsa gene ağlıyor
Diyorum
kim bilir
belki de
tamam!
Orasıydı Vahalam.


XIV

İşte bu boşluk, durmadan bizi çağırıyor
Kremler, pudralar, iç bulantıcı koular gibi
Bir kır bekçisi köpeğini sevdi
Bir çocuk delinmiş bir kovayı sürdü - nereye?
Bir kadın bağırdı bağırdı bağırdı
Tam on yıl öncesine yarayacak bir sesle.

ÇOĞULLAMA

Biz kadınız, bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz, bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor - acaba
Evet, çok değil, konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde.

Gözler mi? tavana dikili, hayır, pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kap kacak ağızları
Mağralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz
Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz
Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?
Evet çok değil, onları bilmeden hoşa gideriyoruz
Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı
Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin
Kim bilir, belki de biz
Tanrısıyız en olunmaz şeylerin.

Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak
Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor
Görenler bizi görüyor ve gidip geliyoruz dikkatle
Doğrusu, niye saklayalım, hepimiz bunu yapıyoruz
Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece
Cansız
Ve gidip geliyoruz dikkatle.

ÇOĞULLAMA

Biz bu kendimizi boşuna soruyoruz kendimize
Boşuna asıyoruz onları, boşuna öldürüyoruz
Bu bizim gözlerimizden ufacık şeyler geçiyor - acaba?
Evet, çok değil, bakışırken düzeltiyoruz
Biz ne garip şeyleriz ki; doluyuz, bazıyız, avuntuluyuz
Ve bizim en güzel öldüğümüzdür bu: yaşamak
Ben biliyorum, yalan mı, siz de biliyorsunuz.

13 Ekim 2015 Salı

münacat




birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri
gel ey büyük bakış yüce suskunluk gel artık beri

kentleri ve kasabaları ve köyleri çevirdik senin adına
kapıları tutmaktan artık herkesin nasır oldu elleri

olsun daha da tutarız sen varsan düşüncemizde ama gel
tutarız karaları ve denizleri ve yaşayan yürekleri

kendin karşı koydun yaptığın saraylara zindanlara tellere
yine kendin kullan artık kendi yaptığın tüfekleri

bozgun bir şubat sensin, ekmek ve kan senden, ekim sensin
nerende taşır büyütürsün nerende sonsuz gelecekleri

hatırla, kendini hatırlat, o büyük haklılığı denize giden
hatırla, karada ve denizde onardığın her yeri

hatırla, karada büyük taşları üstüste kodun, hatırla
yürüttün canalıcı denizlerde cesur gemileri

senin hüznün bir yazgıdır, bir eski zamandır
büyüksün artık büyük dirimine beni inandır

bir değişmezlik sanırsın çoktan beri her şeyi oysa
bir vakitler güneyde öyle kötü kullanılmış ki

gecikmiş bilgeliğin yaşamış bir eski ağacı hatırlatır
ki sen emzirirsin duyguyu, sen beslersin kalemleri

sen yarattın, sendeyiz, suyumuz, toprağımız kanımız
senden ey yüce bekleyiş, sanki bu kalın eller kimin elleri

artık bize soluk ver, bizi besle, kendini hatırla
ey biraz yavaş, biraz kutsal, beklerken az sevinçli

seni bağışlamam çünkü ben büyük bir dirim taşırım
çünkü ben ey derim ve severim ey demeyi bilenleri

biz bir aşk nedir biliriz seninle, biz biliriz
ey kim varsa orda o tek olanın adına çekin kürekleri


Turgut Uyar

12 Ekim 2015 Pazartesi

gül




Gülün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum
Azaldığını duyup duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan gözlerinin

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum
Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz
Ellerinin bu kadar beyaz olmasından korkuyorum
İstasyonda tiren oluyor biraz
Ben bazan istasyonu bulamayan bir adamım

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum
Her nasılsa sokağa düşmüş
Kolumu kanadımı kırıyorum
Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene


Cemal süreya

odun


İstanbul’un ortasında bir bahçe
Silme güvercin tavanı
Yeşeren ekinlerin muştusunca
Eylül bitiminin aydınlık günü

Sıcacıktın aşklıydın bence
Sensizlikte bir yoksuldum yavandım
Şuramda saklı o sımsıcak ekmeği
Senin doyumluk aşına bandım

Bakmakla doyulmaz çeşniden
Özlemlerle ışımış bir yüzün vardı
Gayrı çil çil düzen yokluğunla küf kesilir
Bunca ömrüm varlığınla uzardı
Salt sana vergi umudu aşılamak

Dipdiri aklın fikrin yüreğince uluydu
İçin dışın bozela gümeç gözlerin
Güzeldi yeniydi İstanbulluydu

Hayatı bölüşürken güleçtik dobra dobraydık
Sana ekli yaşamak elbet içime sindi
Hani yüzümüzü ağartacak günlere teşne
Yoksun çağlar dost çağanlar içiydi

Sen vardın son yaz vardı bitişiğimde
Bambaşka gördüm ülkeyi halkı acunu
Gerçekliğin bacasında kopkoyu tütün
Gürül gürül yanası ocağımın odunu

Kıvancım sensin ergem sensin bilgim sen
Kuşandıkça beni ben eden kılık
Barışla hürlükle sevdayla gelen
O cayılması ayıp mutluluk

Metin Eloğlu


10 Ekim 2015 Cumartesi

kediler ve sahipleri

                               
                                                                                     
İsli bir seher vaktine uyanıyorsun
Bak çapaklarını ovuyor ellerin
Seni hayata bağlayan kablolar
Oturduğun her sandalye Kemmler’in

İşte sana kocaman bir bir
 Kocaman bir kedi ve sahipleri

Birlikte izlemiştik, gerçek, trajikti
İşveli bir kadının ruj sürüncemesi
Yönetmene rehberlik etmeli, sen
Burada hezeyanlar delir, uyum
“Bitmemişti… hâlâ bitmedi…”

İşte sana kocaman bir iki
  Kocaman bir kedi ve sahipleri

Dağlı bir adam olsaydın da
Dağlı bir adamım diyemiyorsun
Sırtın saçma ve sapan izleri
Dikili bir incir ağacın bile yok
Kendini aşamazsın, bırak o ipi

İşte sana kocaman bir üç
   Kocaman bir kedi ve sahipleri

Binaların arkasında görmek istediğin
Biraz korkutabilir seni
Ağaç kanunları madde bir:
Kurulu bir yuvayı yıkamazsın
Kent kanunları: Belediye yıkabilir.

İşte sana kocaman bir dört
    Kocaman bir kedi ve sahipleri

İçkin bir kurmacadır miyopluğun
Çoğulcu bir yanılsamadır peyzaj
-mimarisi üzerine yapı ve bozum
Kentin yaralarını iyileştirecektir
İthal floralar ve tabii çalışmalar

İşte sana kocaman bir beş
     Kocaman bir kedi ve sahipleri

Akşam olunca oynadığın şans oyunu
Yine kaybettin
Zaman geriye doğru aksa nolur
Nolur fanusunda unuttuğun japon balığı
Sana kendini hatırlatsa

İşte sana kocaman bir altı
      Kocaman bir kedi ve sahipleri

Seninle ciltlediğim yüzüm, eskidi
Klasiklerde göremezsin bunu
Zaman hınzır bir uğultudur
Uğultu bir dil renginde şimdi

İşte sana kocaman bir yedi
       Kocaman bir kedi ve sahipleri

Sakin başlayan bir gün daha
Bunu kaldırabilir misin?
Zihnin, çıkış kapısı olmayan bir piramit
Tekrarla büyülü sözleri, estetik
Seni çıkışa götürmeyi bilmeli

İşte sana kocaman bir sekiz
        Kocaman bir kedi ve sahipleri

Kır bileklerini ki zaten olmayacak
Uğruna çalıştığın koca
Hiçbir şey
-belki emekliliğin olabilir-
Sıkıcı bir formda konuşlanabilir ellerin

İşte sana kocaman bir dokuz
         Kocaman bir kedi ve sahipleri

Bir iskelet olarak sen
Etin hazzından uzaksın şimdi
Yıllar çürütücü bir bakteri
Bak ellerini bir formda toplamış
Konuşuyor arkeoloji

İşte sana kocaman bir bitti
          Kocaman bir amorti




Abdülkadir Yaylacık


Mahalle mektebi 25

9 Ekim 2015 Cuma

veselin hançev, gereksiz adam




Karanlıkta,
Seninle aynı hizada, 
Adımlıyorlar.
Yüzlerinde gülücükler.
Birbirini arıyor omuzları.
Oysa sen üçüncüsün, 
Gereksizsin.
O kadar.

Buruk bir kıskançlıkla izliyorsun onları.
Yan yanasın onlarla.
Dudakların titriyor hınçtan.
Ama kaçamıyorsun. 
Seyrediyorsun ilgiyle.

Biliyorsun ki onları burada bırakıp kaçtığın an
Yalnızlığın hemencik katlanacak ikiye.

Ve yürüyorsun. 
Onlar kendi havasında büsbütün.
Ne senden haberleri var, 
Ne de seninle bir işi.
Onlar iki kişiler. 
Sense teksin, 
Sen üçüncüsün.

Ve her yerde yalnızdır üçüncü kişi.


7 Ekim 2015 Çarşamba

muhayyer münacat / ahmet murat



Allahım biraz konuşabilir miyim bağışla
Konuşuyorsun sen, duymuyorum ben ah bağışla
Ben de konuştum çok, çoğu boş, boşlukları doldurdum
Yarım kalmış bir çay gibi soğuttum kendimi,
İçime şeker attın, tatlanmadım yine
Seni anlayamadım, tişört yazıları, sokak isimleri,
Plaka harfleri, medet umdum tümünden, bir tıkız idrakle tıkandım,
Yağmurları anlamadım, karlarda üşüdüm, bilirsin
Şemsiyeseverim, o uçarı, o gizemli şiirseverler aksine
Lodosta başım ağrır, malum sinüzit, alerjim de var yağmura iyi mi
Benden şair yaptın ya, bu senin kudretin, memnun musun desem
Sana seslenmeye yarıyor, memnunum bense.

Kelimeleri sevdim, yabancı kelimeleri de, düşman olanlarını bile
Bazılarında bir tarçın kokusu, bazıları hurma gibi ezildi dilimde, kimi bir kasımpatı patladı
Onları tuttum içimde, bazılarını salsam da hindiba gibi göğe

Göğe o bedevi gibi baktım, Allah gökte diyen, ümmi, müsterih
Göğü sen yazdın, okuyamadım ben, dillerimde bir reçine
Aklımda kalp fikirler, kalbimde bir yer keşke cemalinin çiçeğine

Allahım, beni biliyorsun, bir mutlu son yazdın mı bana, deyiver şu kölene
Bazı repliklerimi unuttum, bazı rolleri çaldım, sahnede uyukladım
Ama şimdi geldi de sırası bir müjdenin, bir armağanın
Kullanmadığım kelimelerim var, saklamışım andıkça kamaşmışım
Kayıp dillerin arasından çekip çıkarmışım, kör hafızların lehçelerinden,
Sabahki taarruz için biriktirilmiş sözlerden, istiklal marşlarından,
Unutulmuş dervişlerin dağarından, vasat alimlerin notlarından,
Aşka yeteneksizlerin ezberinden, okunmayan yazarların defterinden,
Bütün o sözcükleri topladım, oturdum kumar masasına
Dünyanın en tuhaf eli bende, talihim bir ucundan tutuşuyor, görüyorum
Batmak üzere geldim, imha edesin şu beni, kullanıp atasın
Irmaklar geçirmeyesin, sallardan itesin, tenha koyasın
Senden gayrısına kaymasın gözlerimin ne akı ne karası diye

Musa nebi geliyor aklıma, konuştun kırk gün onunla
Yüce sözcükler, yalçın buyruklar, tok ünlemler,
Dağın yatağında bir sıtma tam kırk gün soludu
İncirleri balladı bir balad, kekikleri tütsüledi
Senin kelam mızrağınla kıvrandı yeryüzü biteviye
Musa nebiyi dinlemek isterdim indiğinde o dağdan
İlk sözcükleri koparmak o kekeme, o göksel dilinden
O kekeme, o dili reddeden dilinden
Gözlerini görmek isterdim kırk gün şarap küründen geçmiş
Soylu dertlerle demlenmiş sesini, sevgiliden koparılmış alınmış gözlerini
Ellerinden öpmek isterdim, iki söğüt dalı gibi sarkmış sanki gökten
Konuştun sen onunla, pişirdin onu kelamın tuzuyla
Dilinden geçirdin elektrikli balıklar aktı tarih aktı
Fikrini doldurdun bütün senden kaçış olmadığıyla
Senden kaçış olmaması iyi haber, yüce haber, son haber
Uykudan sonraki uykuda gibi düşüyorum kollarına
Türlü dillerde senin isimlerin yüzüyor, bazıları aşina, görkemle çınlıyor bazıları
Harfleri yıldırımlar gibi biçiyor isimlerin
Satırlar karışıyor, ağızlar kamaşıyor, sanki gelmişsin
Türkçe Türkçe değil artık, Âramca o değil
Suhuf dillerinden kalıntılar, bazı nebi sesleri Akdeniz kıyılarından
Kalyonları dolduran rüzgârlara bakarak fısıldanmış gipgizli isimler
Yılanların uykularını bölmüş bir haşmetten tortular
Büyük orgun tuşlarına mecalsiz düşen bir keşişin son nefesi
Sararırken çıkardığı sesler üzümlerin
Hepsini derliyor göğsümde bir mağara
Bütün büyük mağaralara, bütün suskun münzevilere, bütün
Dağ başlarını tutmuş veli ruhlarına, çile çekmiş ve mutlu tümü de
Hepsinin yuvalandığı mağaralara açılıyor mağaram
Yaktıkları sandal ağaçlarının kokusu burnumda, sarındıkları geyik postunun
Yiyemedikleri ekmeğin kokusu, oruçlu ağız kokusu
Hepsini içime çekiyorum, sana dillerden dil beğenmek için
Bütün isimlerine yetsin soluğum için, için, için

Bu dizeleri gidip okuyacağım dağ kovuklarında
Bir dere kenarında, toplayacak balıkları başına
Sümbüller eğilecek duymak için senin ismini
Dere kıvranacak belki düştüğü cezbede
Şairmişim, bakacağız şair miyim
Büyük bir harman yapabilirsem kederden ve ümitten
O zaman şairimdir zannımca, akıl ve cezbe iç içe geçince
Kalbin oyuklarında kımıldayınca senin aşkının tırtılları

Şarkılarda hülya diye bir şey geçiyor, radyodan bir iki damla kan geliyor
Şarkıcı kadının sesi çubuk kraker gibi kırılıyor, duyuyorum
Hayatla aynı otobanda kapışmak istiyorum acilen
Emniyet kemerini söküp atmak, hız sınırını taşmak, kafa kıyak, yalnayak
Ama mani oluyor şarkılarda geçen hülya
Duraklatıyor, her endişeyi tıkıyor mafsallarıma
Mafsallarımda sonbaharın son günleri ağdalaşıyor birden
Sarı yapraklar acılaşmış, onu süpüren asgari ücretli daha acıymış
Bütün bu mevsimler yaşanmasın gibi bir uzay istiyorum bense
Donuk, hissiz, zamansız bir boşluk
Sade senin isminin uzak bir yıldız gibi gömüldüğü
İsminin zonkladığı bir karanlık sade şu kırklı yaşlarımda
Ya peygamberlik yaşımı latteli pastayla kutlayan öğrencilerim,
Nasılsınız?

Ayetleri duyuyordum Fez'de açık pencerelerden
Şehri her sabah yıkıp yeniden kurma ayetleri
Peygamber adları dağılıyordu sokaklara alacakaranlıkta
Melekler inmiş, firavunu boğmuşuz, elimizde kutsal tabletler kutsal patikalardayız
Zeytin yapraklarından sakızlar ağzımızda, deveye hayranlıkla doluyuz
Senin ayetlerin havai fişekler gibi yakıyordu sokakları Allahu ekber
Asli insana dönmüşüz, nefsimizle kapışmaya hazırız gibiydi her şey

Meczupları gömdük sanırım, birer bomba gibi gezerlerdi pazarları oysa
Hayatta bir sekte olup iterlerdi hayatı hayata.

Kendimi nelerle avutuyorum bir bilseniz (sen biliyorsun)
Aşıklarının öykülerini okuyorum, inanıyorum bütün o delilerine
Suskun, başı önde ve düşünceyle dolu her biri
Çalmışsın ya onları sen obalarından, çadırlarından
Dilleri kımıldayınca belli belirsiz, isminin incileri sekiyor yerlerde
Seninle anıları var gibi, ama saklıyorlar neden
Aranıza giremem zannımca, dönemem de geri
Ya ben nereye aidim, ey benlerin ey nerelerin sahibi!


4 Ekim 2015 Pazar

MUHTAÇ

  “Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım”
 
 
Öyle bir isyan şiiri var ki ben onu yakalayacağım
Atlar damar damar karanlıkla sevişirken
Karanlıkta seçilen parmaklarımla
Şiirin kızları köpürürken ağzımda
Metropolleri bir işaretim yıkmaya yetecek
Ben o şiiri kızıl bayraklarımla yakalayacağım
Kar yağarsa devrim 
Milyonlarca komünist olacak şiirlerim
Öyle bir işgal şiiri var ki onu ben tutuşturacağım
 
Kanından geçilmiyor yokluk çarşıları
Sevgilim olursan adını Suna koyacağım
Mabetlerin ikonların duaların dinlerin olacağım
Hava durumundan kıyamet vaktini öğreneceksin
Kelimeler kusacaksın ciğerlerinden
Telaşla bir anne edineceksin kendine felçli
Havva’dan düşen yaprakla örteceksin kalbini
Cennetin çatı katlarından benle söyleşeceksin
Öyle bir iman şiiri var ki ona ben yakalanacağım
 
Cehennemin tebessümü ateşin gözleri var
Dudağı var zehirin kaderini öptükçe 
Şimdi faşistler kadar yalnız Allah gibi uykusuz
Bombalar altında Berlin çırılçıplak Kudüs’sün
Çınlayan kainatsın sen bodrum katlarında
Yaralısın hayvansın yaralı bir hayvansın
Ağzından çıkan duman şehrinin sisi olmuş
Mutsuzken yakışıklı mutluluğa yalansın
Hafıza kadar zalim ekmek gibi soğuksun
 
Bize acımak için parklar var odalar var
Biblolar var yatakta mezarda dualar var
Bize acımak için kızlar doğuruyorlar
Sabahları ayetler uyandırıyor onu
Ona bir yıldız vermiş Allah omzundan düşürmüyor
Çantasında bahçeler defteri güneş suyu
Bize acımak için her gece gökten Allah
Her gece sabır gibi bu siyah melek
Bize acımak için Allah fısıldıyorlar
 
Bize acımak için durmadan yaratılan
Uzatan saçlarımı parmağımı uzatan
Acımak için babam nasıl da yaşlanıyor
Annemin gözlerinden akıyor çocukluğum
Merhamet kin tutuyor ölür gibi gemiler
Bize acımak için zorbalaşıyor devlet
Bize acımak için herkes aklına hasta
Seviştikçe yutuyor sinemaları şehvet
Bize acımak için ceset tazeliyorlar
 
Tırnakları bir aşkın dizlerine gömülü
Açılan ekranlardan bekliyoruz mehdiyi
Gökyüzünden bakınca bakınca sefaletten
Kalabalıkken yağmur kar yapayalnızken
Bakınca yorulunca o karanlık cennetten
Kaybettiğin hayatı ararken silinirken
Örümceğin kalbinden geçiyorken günlerin
Göğsünün kafesinde dikenli kuş saklıyken
Bize acımak için şarkılar yapıyorlar
 
Öyle bir şiir var ki Allah’ın ezberinde
Ben onu yudum yudum dilime çekeceğim
Ben onunla her gece ateşten seccadeler
Ben onunla her gece dağlar yaratacağım
Aşık olacak bana bu nankör yalnızlığım
Ben onunla kendimi sonsuza boğacağım
Hakikat nefesimle var kılacak kendini
Yıkacağım zamanın gavurca geçişini
Yıkacağız körelten alçak matematiği
 

izdiham 18
 
 
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

BİRİ



Erkan'ın bana hediyesi kahverengi keten pantolon ve yagmurlu havalar
6 yıl evvel erkan iki eliyle tuttugu pantolonu o sarı odanın ortasında bana uzatip "haci bu sana iyi gider" dediğinde sevinçle
Sonra bir kere ya giydim ya giymedim ama dün dışarı çıkma hazırlığı yaparken karşılaştım onunla
Unutmuşum
Giydim gittim bir güven geldi ferahlık ve biraz yetmişli yıllar
Beraber yürüdük hava ıslak ve yorgun
6 yıl olmuş ve o sarı odadan hala cikamamisim gibi geldi geldim
Kapı resimleri ismim simsiyah duvarda nicole kidman
İsmim simsiyah şiirler sahipsiz
Yürürken kekeme
Susarken hızlı






1 Ekim 2015 Perşembe

KÖPEKLERİN KALBİ


Ziya Osman Saba, Mesut İnsanlar Fotoğrafhanesi, "Neveser"





Şimdi Neveser diyorum ama, onu ilk defa, Feneryolu'na taşındığımız bir bahar, uzun Kalamış iskelesine yanaşmış, yolcularını beklerken gördüğüm gün, burnuna Arap harfleriyle yazılmış ismini -nev ile eser biraz bitişik mi neydi?- Nevasir diye okumuştum. Okuyabilirdim de; ben o zamanlar kaç yaşındaydım, böyle bir cariye, bir halayık, sanki bir Çerkes ismi taşıyan o kaç yaşındaydı?

Yeniköy'deki eniştemin Çiftehavuzlar'da oturan teyzesinin, Yerköy'e her misafir gelişinde ilk "nasılsınız?", "iyisiniz inşallah"lardan sonra, sanki bu sözlerin devamı imişçesine, "Kalamış'la mı geldiniz?" cümlesiyle sorduğu ve benim henüz görmediğim için hayalileştirdiğim Kalamış demek burası, bu, Boğaziçi'ne benzemeyen kıyılar, içinde balıkların oraya buraya gidip geldikleri görünen berrak denizi, meğer ne de uzun iskelesiyle şu koy ve "Kalamış'la mı?" derken herhalde "tahtında müstetir" olarak söylenen vapur da, bu, Boğaziçi vapurlarına benzemeyen, uskurlu değil de yandan çarklı vapurdu.

O gün, Neveser'in her yeri, narin teknesinin parlak siyah, karşımdaki davlumbazının güneşle pırıl pırıl yanan, bembeyaz boyası, salonunun, yan kamarasının iki yana intizamla ayrılmış eflatun rengi, püsküllü perdeleri, güvertesinin yeni gerilmiş ak teknesi, al bayrağı, her yeri, her şeyi, tamirden yeni çıktığını belli ediyordu. Kanarya sarısı bacası, gökyüzünün temiz maviliğini, kışın bütün yağmurları, karlarıyla yıkanıp arınmış şu bahar gününü kirletmemek istermiş gibi, -bir güzellik karşısında biz nasıl susarsak- dumanını tutuyordu. Bembeyaz davlumbazın üstüne yelpaze şeklinde açılmış delikler, muntazam şualariyle oraya oyulmuş bir doğan güneş resmiydi de sanki. Sürme iskeleden geçerken, o deliklerden daha iyi gördüğüm kırmızı sülüğen boyalı çarkı, kayıkhanelerdeki gibi serin ve yeşil bir loşluk içinde, hareketsiz, bekliyordu. Girdiğim orta salonun tavanında, yaldızlı süslerinde, püsküllü perdelerinde, geçmiş bir devri hatırlatan o eski zaman zarafeti vardı. Yeni vapurlarınki gibi çifter çifter karşılıklı değil de bütün salonu çepeçevre dolanan, ayrıca ortada da bir kısım bulunan, üzerlerine tertemiz kılıf geçirilmiş kerevetimsi oturma yerlerinin en diptekine iyice gömülerek oturduğum zaman, çok iyi hatırlıyorum, ayaklarım yere değmemişti.

O, şimdiki vapurlar gibi, iskelelere ateş alırcasına yanaşıp kalkmıyor, hareket saatinden daha evvel gelip içindekileri İstanbul'a indirmek hizmetini gördüğü şu sahile serpiştirilmiş köşklerden çıkacak yolcularını, o gün bir iş bahanesiyle veya havayı güzel görüp şehre inmeye niyetlenmiş olanları sanki evvelden bilip bir bir bekliyor, kimseyi koşturmuyor, kimseye vapur kaçırtmıyordu. O, şimdiki gibi, etrafa telaş veren zil sesleriyle değil, yolcuların arkası kesildikten sonra, iskele memurunun düdüğünü öttürmesi, çımacının sürme iskeleyi geri alıp halatı geri vermesi, kaptan köprüsü üzerine kondurulmuş o bir çift kameriyenin birinden tatlı bir çıngırak sesi halinde gelecek emirle nihayet çarkların sulara şöyle bir dalıp çıkması, yemyeşil sulara bir daha dalıp çıkmasıyla, her şey kendi marifetlerini göstermek istermiş, çarklar sulara öyle dalıp çıkmak, dümen öyle eda ile kıvrılmak ve o ince burun sedef rengi köpüğünü hâsıl etmek istermiş gibi, harekete geçiyor, artık vazifelerini bitirmiş, düdüğünü öttürüp cebine koymuş iskele memurunun, sürme iskelesini yine geri almış çımacının selametleyici bakışları altında iskeleden ayrılıyor, Moda'ya doğru öyle sessiz süzülüyordu. Moda'dan binen İngilizleri de aldıktan sonra, kâh bir sisli sabah içindeki, kâh tek bulutsuz, çividi bir gök altındaki İstanbul'u bir an evvel gözönüne sermek ister gibi, ağaçları sanki denizi seyretmek üzere eğilmiş Moda burnunu dönüyor, tenha bir sayfiye iskelesinden, yarı yıkık surları hâlâ ayakta bir tarih şehri karşısına çıkıveriyordu. Akşam döndüğümüz zamansa, o burnun bütün gün denizi seyretmekten bıkmamış, denize daha da doyamamış bulduğumuz ağaçları altında şimdi dolaşanlar, çiftler, dadılarıyla çocuklar oluyor, onlar bizi, biz onları seyrediyorduk.

Bense Neveser'le İstanbul'a her inip dönüşümde onun her yerinin, her köşesinin zevkine ayrı ayrı varıyordum. Bir sabah, beyaz yağlıboya tavanında güneş vurmuş bir deniz parçasını titrer, ürperir bulduğum alt salonunu bırakamıyor, orada, çocukluğumun yalı tavanlarını anarak, yeşil sularla yıkanan lomboz camlarında bir akvaryum hayal ederek hep tenha bir serinlikte seyahat ediyor, bir başka sabah, orta salonun mustatilleşmiş, perdeli bir penceresi önünde, -uskursuz pupamız denizde hiç sarsıntısız süzülürken- ağırbaşlı yolcuların konuşmalarına kulak misafiri oluyor, çoğu zaman, hep yeni yıkanmış, hep temiz, yine temiz tentelerin gölgelediği güverteye çıkıyor, bayrak direğine en yakın sıralardan başlayıp çarkların bembeyaz köpük ettiği suların, iki yanımdan, o köpük fısıltılarıyla karışık akışını dinliyor, orta sıralarda, bu sefer çarkların denize dalıp çıkışları, makinenin muttarit gürültüsüyle birlikte, istesem, bana bir ninni oluyor, daha uçta, birinci mevki güvertenin, denizin üstüne çıkan bir balkon halinde nihayetlendiği kısmın en ön sırasında ise, artık, incecik burnumuzun denize değivermesiyle suların ikiye bölünüşünün doyum olmaz seyrine dalıyordum. Ve bütün Neveser, suların yalnız bir kısmını, burundan başlayıp ortasına, oradan dümene, arkasında bıraktığı dümen suyuna kadar bir duru mavi dalga, bir beyaz köpük cümbüşü haline getirip ama yalnız kendinin beğenip çizdiği bir huduttan dışarı çıkmayarak, fazla fazla o hudut dışına köpük damlaları serpip öteleri dümdüz, kırışıksız bırakarak Marmara'da yol alıyor, Mühürdar'ın köşkleri, koca Haydarpaşa Garı, derken Selimiye Kışlası, Harem, Salacık sırtları, bayrak direğinin alemi pırıl pırıl, beyazî Kızkulesi önünden geçiyordu.

Bir sabah Moda burnunu dönünce eski aşinalarım Hamidiye'yi, Mecidiye'yi, Berk-i Satvet, Peyk-i Şevket ile beraber, Cumhuriyet'in ilanından sonra tekrar tamir edilmiş, Haydarpaşa önlerine demirlemiş buluyordum. Ben, çocukluk hatıralarıma karışmış o kruvazörlerin Birinci Dünya Harbi sıralarında, Karadeniz'deki bir akın dönüşü Dolmabahçe Sarayı önünden geçerlerken, zamanın padişahını kara yağız bordalarından birden fışkırıvermiş salvolarla selamlayışlarını düşünürken hepsi deniz meraklısı İngilizlerden kalkıp donanmayı yakından seyredenler, aralarında İngilizce konuşanlar oluyordu. Bir sabah Moda burnunu dönünce, İstanbul limanına dostluk ziyaretleri yapmaya yeni yeni başlamış yabancı harp gemilerinden biriyle karşılaşıyorduk. Bir sabah orta salonun aynalarında her zamanki yüzüm, başımda bir mektep kasketiyle görünüyor, şapka kanunu çıkmış oluyordu. Aylar geçiyor, bir gün vapurumun burnuna adını - artık her türlü yanlış okumayı önleyerekten- latin harfleriyle yazıyorlar ve yeni NEVESER yine eski nisan sabahlarına benzer bir nisan sabahı, yine eski haziran öğlelerini andıran bir haziran öğlesi, yine eski eylül akşamlarından farksız durgun bir eylül akşamı beni Kalamış'tan Köprü'ye, Köprü'den Kalamış'a götürüp getirmekte yine eskisi gibi devam ediyordu. Neveser, kâh sevinçli bir imtihan dönüşümün vapuru olmuş, Sarayburnu'nu dolanıp sanki daha şevkle Marmara'ya açılıyor, Neveser kâh mektep tatili günlerimin beni, yeni çıkmış bir kitabı Babıâli'den veya senesi tamamlanıp cilde verilmiş bir mecmua koleksiyonunun mücellitten -acaba güzel ciltlenmiş mi? Cilt istediğim gibi olmuş mu?- almak için İstanbul'a indiren vapur oluyordu. Kışın onun güvertesinin tentesini kaldırıyorlar, "bu lodosta acaba Kalamış'a vapur işler mi?" diye şüphe ile Köprü'ye indiğim bir akşamüstü kaptan Neveser'ini hareket ettiriyor, ben güvertede paltoma sarılmış, şimdi tente kalktığı için o kadar iyi görünen bacasından, bulutlu gökyüzüne artık salıvermeye çekinmediği dumanların boğum boğum fışkırışını, sonra gür bir saç demeti halinde uzayıp rüzgârla dağılışını seyrediyordum. Üzerine hücum eden dalgaları her yenişinde vapurumuz bacasını gururla kaldırıyordu. Böyle lodos fırtınalarında Kalamış iskelesinin ucuna değil de yanına yanaşıyorduk. Çımacımız kolumuza girerek iskeleye, şu "sâhil-i selâmet"e ayak basmamıza yardım ediyordu. Poyraz fırtınalarında bu sefer karadan esen rüzgârın şiddetiyle suların, iskelenin bir babasına takabildiğimiz halatı koparttığı oluyordu. Fırtınasız, yağışsız, ama yine soğuk kış günlerinde Moda'dan binen İngilizler salona girmiyor, güvertede sert adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıyorlar, aşağı salondaki bizlerden yaşlılar, tepelerinde bu gidip gelen toktoklardan sinirlenerek lâhavle çekiyorlardı.

Derken bir gün tesadüfen elime geçen bir eski deniz salnamesinde vapurumuzun gençlik resmine, İstanbul'a ilk geldiği zamanlarda denizi hep o incecik burnuyla şimdikinden çok fazla -çocukken yaptığım gemi resimlerinin burunlarında mübalâğa ile kabarttığım sular gibi- ta isminin hizalarına kadar köpüklendirip dalgalar üzerinde adeta bir fıta gibi sekerken çekilmiş bir fotoğrafına rastlıyor, kenarları dilimli o zamanki tentesiyle meğer onun bir zamanlar ne şirin, ne acar şey olduğunu daha iyi anlıyordum. Zaten isminden de belli değil miydi? O, bir zamanlar sahiden "nev", sahiden yeni olmamış mıydı? O fotoğrafın çekildiği günden beri günler, aylar, yıllar geçmişti besbelli!

Daha günler, aylar, yıllar geçiyor, Neveser'in benim tanıyabildiğim kardeşlerinden "Fenerbahçe", "Haydarpaşa" çürüğe çıkarılıyor, Neveser onlardan daha dayanıklı çıkıyor, Neveser yine çalışıyor, Marmara'da bayrağını yine dalgalandırıyordu. O zamanlar başka vapurların da güvertelerini örten tenteler kaldırılmaya başlanıp şimdiki tahta tavanlar yeni yeni yapılıyor, gittikçe artan yolculara kışın salonlar yetmediğinden, bacaların etrafı kapatılıp eski güverteler cigara dumanına boğuluyor ama, Neveser'e kimse ilişmiyor, Neveser, Marmara'nın rüzgârıyla yine tentesini çırpındırıyordu.

Neveser'in kaptanı, biletçisi, tayfaları, yolcuları değişiyor, her akşam önünden geçtiğimiz Moda burnunda gezinen çiftler, dadılarıyla dolaşan çocuklar, yine eski sevgililer, yine eski dadılar, eski çocuklar olarak kalıyorlar mıydı, bilmem. Onları hep uzaktan seyrettiğim için bir rol değişiminin farkında olamıyordum ama, Kalamış iskelesinde görüyordum ki, yolcuları karşılamaya gelenler değişiyor, daha dünkü sevgili bir akşamüstü bir çocuk arabasıyla çıkageliyor, dünkü çocuklar delikanlılaşıyor, koyun gediklisi sandalcılar her yaz biraz daha ihtiyarlamış oluyor, o koyda yeni yeni yapılan köşklere yeni yeni evsahipleri, kiracılar, yeni yeni evliler yerleşiyor, eksikliklerini nedense geç fark ettiğimiz eksilenlerden çok yeniler geliyor, Neveser artık talebelik günlerimin vapuru olmaktan çıkmış, beni artık işime götürüp getiriyor, Neveser artık eksilenlerin arasına karışmış anneannemin "vapurda üşürsün" diye elime zorla verdiği, kolumda bir pardösü ile bindiğim vapur olmaktan çıkıp artık tasarruf maksadıyla ikinci mevki bileti alarak bindiğim, ama bu sefer de ikinci mevki yolcularına mahsus, burundaki o güvertesinin zevkini çıkardığım, halden anlar vapur oluyor, şehrin Anadolu yakasıyla ilişiğim kesildikten sonra, sıcak yaz günleri, boğucu cigara dumanları içindeki iş masamın başında Neveser artık iskelelere halat atışını, bir gıcırtıyla yanaşışını, iskele sürülüşünü, iskele alınışını hayalen yaşadığım, şu daireden, şu işten, şu zalim insanlardan kurtulup kendimi içine atabilsem, iyi oluvereceğimi sandığım, şu telefona sarılıp: "Neveser bu akşam saat kaçta, hangi iskeleden kalkacak?" diye sormak istediğim hasretini çektiğim, hayaliyle avunduğum vapur oluyordu, Neveser nihayet arada sırada bir tatil günü kavuşup binebildiğimde beni artık bir hatıralar sahiline, tamir edilmiş, çımacısı değişmiş, o da çok ihtiyarlamış: olacağı için daha doğrusu değiştirilmiş bir Kalamış iskelesine bırakıp uzaklaşan vapur oluyordu.

Neveser artık günün çoğu zamanını limanda bir şamandıraya bağlı geçirip sabah akşam şöyle birer sefer yapabiliyor, bazen bütün bi kış Haliç'te kalıp yazları daha fazla vapura ihtiyaç görüldüğünden olacak, tekrar vazifeye başlıyor, başka vapurların arkalarında lüks mevkiler ayrıldığı halde o yine bütün üst kat birinci, alt kat ikinci mevki olarak eski güverteleriyle kalıyor, hatta ilk ve sonbaharlar o güvertelerde ki kanapeler bir kenara üst üste yığılıp Adalar'a yük seferleri bile yaptığı oluyordu. Bir yandan Avrupa'ya vapur ısmarlanıyor, Avrupa'dan yeni vapurlar geliyor, yeni vapurlara yeni yeni isimler veriliyor, ama, o yine Neveser olarak işliyordu.

Son defa Hollanda'dan gelen vapurlardan birine de onun kardeşlerinden birinin, "Haydarpaşa"sının ismini verdiler. Neveser bütün eski yoldaşlarına, bütün bu yeni yoldaşlarına, her raslayışta yol vererek bu yaz da Marmara'nın rüzgârıyla güvertelerinin tentelerini çırpındırdı, bayrağını dalgalandırdı. Bu yaz da Neveser'e, öleceğini anladığımız sevgili bir hasta ile, son görüşlerimizin biri olduğunu bile bile konuşmalarımız gibi, bu yaz da bir iki kere olsun, iş dönüşü binebildim. O artık Köprü'den isteksiz isteksiz ayrılıyor, Sarayburnu'nu dolandıktan sonra, Hayırsız Adalar'ın arkasından doğru yaklaşan akşam içinde artık kaybolmak, artık tatlı bir sonla yok oluvermek ister gibi, önce Marmara'ya burnunu çeviriyor, fakat kaptan onu yine Moda'sına yanaştırıyor, o artık iskelelere "bırakın da şuracıkta biraz daha dinleneyim" demek ister gibi yaslanıyor, yanaştığı iskelelerden güç bela, sanki dürtülmekle ayrılıyor, Neveser öylesine yorgun argın çalışıyordu. Bu yaz da kaç kere, başka vapurlardan, Neveser'in artık bir yana yatmış, yana yattığı tarafın davlumbazlarının yelpazemsi deliklerinden sular taşırarak, burnunun ucundaki köpük iyiden iyiye azalmış, sefer ettiğini içim burkularak seyrettim. Bindiğim vapurlar onu çabucak yakaladılar, birkaç dakika yan yana seyrettiğimiz sırada yolculardan onun eskiliği ile alay edenler, bu kadar yeni vapur geldikten sonra artık seferden alınması lüzumuna işaret edenler oldu. Neveser bize mahzun mahzun bakarak yol verdi. O artık mizah mecmualarına karikatür mevzuu olmaya başlamıştı bile. Onun resmini, ilk gençlik fotoğrafına hiç benzemeyen bir resmini yapıyorlar, Ağrı Dağı'nda Nuh'un gemisini aramaya gelmiş Amerikalılar, onu İstanbul limanında görüp Nuh'un gemisini bulduk, diye seviniyorlardı. O artık gülünçleşmişti. Ona artık "patpat-ı bahrî" diyorlardı. Gazetelerde hakkında röportajlar çıkıyor, Neveser hırıltılı sesler çıkararak hâlâ çalışıyor!" diye yazıyorlardı. Bazen de şehir hâberleri sütununda şöyle bir havadisini verdikleri oluyordu: "Dün akşam, Anadolu postasını yapmakta olan, Denizyollarının emektar Neveser vapurunun makinesi, Kalamış açıklarında arıza yaptığından, yolcular başka vapurla Köprü'ye getirilmişlerdir."

Bir akşam, Bostancı iskelesinden şehre vapurla dönmek istedim. Tarifeye göre vapurun o dakikalarda iskelede olması lazımken görünür de bir şeyler yoktu. Memura sordum: "Allah bilir, beyim," dedi, "Neveser dönecek, zaten giderken yarım saate yakın bir gecikme ile gitti. Siz yine tramvaya binin." Oradaki yolcular söylene söylene, tramvaya seğirttiler, ben bile Neveser'i beklemedim. O artık tarife saatlerini karıştıran bir vapur olmuştu.

Neveser, tarifede yazılı saatlerini dalgın, bunak bir ihtiyar gibi karıştırdığı o seferleri yapmaktan besbelli affolunacak artık!.. Bir akşam en çok yorgun, insanlardan en çok fenalık görüp Neveser'i en çok özlediğim bir akşam onu yine Köprü'ye yanaşmış, bu son seferlerinin biri de beni son bir defa daha, bu değişmiş, bu hepsi yabancı yolcuları arasında görmek istermiş gibi bekler bulacağım. Eminönü'nden doğru koşa koşa bacasının hizasına geleceğim, o bana bakacak, onunla son defa göz göze geleceğiz, merdivenlerden koşa koşa inip, sürme iskelesini aşınca içi rahatlar gibi olacak. Benim onu unutmadığım gibi, o da beni unutmamış vapura, çocukluğumun, gençliğimin, Feneryolu'nda oturduğumuz zamanların, üşüyüp soğuk almamdan o kadar korkan anneannemin sağ olduğu günlerin, başka devirlerin, başka âlemlerin vapuru Neveser'e son defa bineceğim. Onu elbette eski kaptanı kaldırmayan elbette içinde, üzerlerinde dolaşan İngilizlerin ayak seslerinden sinirlenip lâhavle çeken eski yolcuları olmayacak ama, alt salonu bana yine bir akvaryumu düşündürecek, orta salonunda yine eski köşemi, orada ayaklarım yere değmeden oturduğum zamanı bulacağım, salonunun aynalarında saçları ağarmış yüzüm, mektep kasketli yüzüme bakacak. Yukarı güverteye çıkıp, yandan çarklarının, değişmemiş Marmara'daki değişmemiş pat patlarını dinleyeceğim, güvertenin balkon gibi suya eğilen ön kısmına koşup orada oturanlara: "Müsaade eder misiniz?" diyeceğim, orada beş dakika oturup oturmadan aklıma alt, ikinci mevki güvertesi gelecek, yanımdakilerin "niye geldi, niye gidiyor?" diyen bakışları altında aşağıya koşacağım, orada bağdaş kurup oturanlar, yanlarındaki bir torbayı yere indirip "buyur" edecekler. Burnunun yine ikiye böldüğü sular iki yanından yine akacak, tentesinin rüzgârla çırpınışını son defa dinlemiş, bir gün Neveser'e muhakkak son defa binmiş olacağım. Tarifede yazılı saatlerini sorsak, bunak bir ihtiyar gibi karıştırmaya başlayan, tarifelerin intizamını bozan Neveser bir gün muhakkak bu seferleri yapmaktan men olunacak. Bir gün vapurum belki de yeni tamir, makinelerinde son defa vukubulmuş bir arızanın bir kere daha giderilmesi için girdiğini ümit edeceği Haliç'e, bir daha çıkmamak üzere girmiş olacak. Gazeteler, bu sefer, şehir haberleri sütunlarında "emektar Neveser"in çürüğe çıkarıldığını bildirirlerken o, kendinden evvel oraya girmişlerin, bir zamanların hafif kruzazörü Mecidiye'nin şimdi bacalarının ağzı bağlanmış, bir zamanlar bir beyaz sarayda oturan ak sakallı bir padişahı selamlayan topları sökülmüş, su kesimi yosun tutmuş, hâlâ yattığı o sulara, bir zamanlar Atlantik'i aşmış, iki bacalı, dört direkli Gülcemal'in bacasız, bayraksız, tek direksiz yıllarca yatıp nihayet başka bir milletin bayrağını taşıyan bir römorkörcük yedeğinde, başka bir diyara sökülmek üzere götürülmesiyle boş kalan yere demirleyecek. Belki gazetelerin ilan sütunlarında, çürük olarak satılığa çıkarılmış vapurlar meydanında birkaç kere daha ismi geçecek, ona belki müşteri çıkacak, belki çıkmayacak. Ne olursa olsun, o, artık köprülerin gerisinde, ötelerine geçmesine izin verilmeyen, hatta istese de aşamayacağı besbelli bu çelik duvarlar arkasında, artık boyaları dökülmeye başlamış o bir çift kameriyenin birinden makinelere hareket emri verecek bir "çın çın"ı boş yere bekleyerek, artık eski 8.10'ların, 18.30'ların mânası onca çoktan kaybolmuş, ama yine kâh durgun bir yaz sabahına bürünmüş uzun Kalamış iskelesini, kâh pembe bulutlu bir akşam içindeki Suadiye iskelesini, kaç yıl vakit vakit pat patlarıyla akislendirdiği bütün o kıyıları anmadan edemeyerek, şimdi salonunun yalnız, hiç değişmez bulanık sular gören küflü aynalarında kalabilmiş eski hayalleri her gün biraz daha birbirine karıştırarak, her gün işe yarar bir başka uzvu, bir gün ciğerleri sökülürcesine ta içinden bir makine parçası, bir gün direkçiği, bir başka gün bir fırtına ile devrilip kaza çıkarması ihtimaline karşı bacası alınıp götürülerek, burnunda o eski zaman adını yazan harfler kendiliklerinden birer birer kopup artık adı da hafızalardan silindiği gibi, burnundan da büsbütün silinene kadar, yazların güneşi, kışların yağmurları, karları altında bekleyecek. Bir zamanların genç, dinç, acar Neveser'i, bir zamanlar dilimli tentesini öylesine bir sevinçle çırpındırdığına, burnuyla yarıp köpüklendirdiği suları ta adının hizalarına kadar çıkarttığına bir eski deniz salnamesindeki fotoğrafı şahadet eden vapur, orada, insanların yattığı büyük bir mezarlığa baka baka, insanların kaderine benzeyen bir kaderle, çürüyüp gidecek.