15 Eylül 2011 Perşembe
yüzyıllık yalnızlık
İki maden külçesini peşinden sürükleyerek kapı kapı dolaştıkça, tencerelerin tavaların, maşaların, mangalların yerlerinden tangır-tungur yuvarlandığını, yuvalarından fırlamaya çalışan çivilerle vidaların umutsuzluğundan kirişlerin inlediğini, hele hanidir kayıp nesnelerin hem de çok arandıkları yerlerden ortaya dökülüp Melquiades'in büyülü demirlerinin peşinden paldır-küldür akın ettiğini görenlerin aklı başından gitti. Çingene, kaba şivesiyle, Eşyanın da canı var, diye ilan etti; Bütün iş, ruhlarını uyandırabilmekte. Dizginsiz düş gücü, değil doğa harikalarının, en olmadık mucizelerin ve sihirlerin bile ötesine taşan Jose Arcadio Buendia, bu yararsız icadın toprağın bağrından altın çıkarmaya yarayabileceğini düşündü.
(…)
Ursula,
-Hiçbir yere gidecek değiliz, dedi. Burada çocuk sahibi olduk, o yüzden burada kalacağız.
Jose Arcadio Buendia,
-Ama daha hiç ölen olmadı, diye karşılık verdi. İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa, o adam o toprağın insanı değildir.
(…)
… Yılgınlığa düşen Jose Arcadio Buendio, bir zamanlar çingenelerin eşsiz buluşlarını unutmamak için yapmayı tasarladığı bellek makinesini yapmaya karar verdi. İnsan eliyle yaratılan bu harika, ömür boyunca edinilen bilgilerin tümünün her sabah baştan sona tazelenmesi görüşüne dayanıyordu. Bunu bir döner sözlük biçiminde tasarlıyordu. Sözlüğün eksenine oturan, kolu çevirerek çarkı döndürecek ve insan yaşamındaki en gerekli bilgiler birkaç saat içinde gözünün önünden geçecekti.
Hemen hemen ondörtbin maddenin yazımını tamamladığı sırada, bataklıktan gelen yoldan elinde iple bağlanmış tıkma tıkış bir bavulla üzeri siyah bez örtülü el arabasını çeke çeke ve uykucuların o hüzünlü çanını çalarak tuhaf görünüşlü biri çıkageldi.
Ama ziyaretçi, bu yapmacıklığı farketti. Yüreğin o giderilemez unutkanlığıyla değil, çok daha amansız ve hiç dönüşü olmayan bir başka çeşit unutkanlıkla unutulmuş olduğunu anladı. Bu unutkanlığı iyi bilirdi, çünkü ölümün unutkanlığıydı bu. İşte o zaman ayıldı.
(…)
Muhafazakar rejimin yıkılması gerektiğine inanmakla birlikte, tasarlananlardan ürktü. Dr. Noguera, aklını suikastlara takmıştı. Tek tek kişilerin öldürülmesi planlanacak, bir düğmeye basışta harekete geçirilecek bu eylemler sonunda rejimi yürütenler aileleriyle, özellikle çocuklarıyla birlikte yok edilecek, böylelikle de bütün ülkede Muhafazakarlığın kökü kurutulmuş olacaktı. Don Apolinar Moscote, karısı ve altı kızının da bu listede olduğunu söylemeye gerek yok, tabii.
(…)
Dr. Noguera'yı sürükleye sürükleye alana getirdiler, bir ağaca bağladılar ve sorup soruşturmadan kurşuna dizdiler. Peder Nicanor, uçma mucizesiyle askeri yetkilileri etkilemek istediyse de, askerlerden biri tüfeğin dipçiğini indirdiği gibi, kafasını ikiye ayırdı. Liberallerin coşkusu sessiz bu dehşete dönüştü.
(…)
-Hangi silahlarla? diye sordu.
Aureliano, Onların silahlarıyla, diye karşılık verdi.
Salı gece yarısı yapılan çılgınca bir hareket sonunda, Aureliano Buendia'nın komutasındaki otuz yaşına varmamış yirmi bir kişi, mutfak bıçakları ve ucu sivriltilmiş aletlerle silahlanarak garnizonu bastılar, silahlara ekoydular, yüzbaşıyı da kadını öldürmüş olan dört askeri de bahçede kurşuna dizdiler.
(…)
Aureliano, Çılgınlık değil, savaş, dedi. Bir daha da bana Aurelito deme. Ben artık Albay Aureliano Buendia'yım.
(…)
Crespi'nin kardeşi dükkanı açtı. Bütün ışıklar yanıyordu. Bütün müzikli kutuların ağzı açıktı. Bütün saatler sonsuz bir saat başını çalıyordu. Ve bu çılgın müzik sesleri arasında, Pietro Crespi'yi dükkânın arkasında bileklerini usturayla kesmiş ve ellerini bir tas aselbende batırmış olarak buldu.
(…)
Bir gece Albay Gerineldo Marquez'e,
-Sana bir şey soracağım, arkadaş, dedi.
-Niçin savaşıyorsun?
Albay Gerineldo Marquez,
-Niçin olacak? diye karşılık verdi, -yüce Liberal Parti için tabii.
-Niçin savaştığını bildiğin için şanslısın doğrusu. Bana gelince, ancak şimdi kafama dank etti: ben yiğitliğe kara çaldırmamak için savaşıyorum.
Albay Gerineldo Marquez, -Bu kötü işte, dedi.
Albay Aureliano Buendia, onun bu tavrından hoşlanmıştı.
-Doğru, dedi. -Ama yine de, niçin dövüştüğünü bilmemekten iyidir. Arkadaşının gözlerinin içine baktı ve gülümseyerek sözünü tamamladı: -Ya da senin yaptığın gibi, hiç kimse için anlam taşımayan bir şey adına savaşmaktan iyidir.
(…)
Ursula mahkemeye gitmekle yetinmedi, Macondo'daki bütün devrimci subay analarını da tanık olarak getirdi. Kasabanın ilk kurucularından olan, içlerinden birkaçı dağları aşmak yiğitliğini göze almış bulunan yaşlı kadınlar teker teker çıkıp General Moncada'nın erdemlerinden özettiler. Ursula en son konuştu. Onun yüreklere burukluk veren onuru, adının ağırlığı, söylediklerinin inandırıcılığı, adalet terazisini bir an sarstı. Ursula, yargıçlar kuruluna, Bu korkunç oyunu çok ciddiye aldınız ve başarıyla da yürütüyorsunuz. Çünkü ödevinizi yapıyorsunuz, dedi. -Yalnız şunu unutmayın ki, Tanrı bizlere ömür verdiği sürece ana olarak kalacağız ve sizler ne denli büyük devrimciler olursanız olun, saygısızlık yapmaya kalkıştığınız anda donunuzu sıyırıp bir güzel kötek atmak hakkımızdır.
(…)
General Moncada, kalın bağa çerçeveli gözlüklerini gömleğinin eteğine silmek için ayağa kalktı.
- Olabilir, dedi. Üzüldüğüm, beni öldürmeniz değil, çünkü kurşuna dizilmek bizim gibi insanlar için bir bakıma eceliyle ölmek sayılır. Gözlüğünü yatağın üzerine koydu. Saatiyle kösteğini çıkardı.
-Beni asıl üzen, diye sözünü sürdürdü,
-askerlikten onca nefret ettikten, askerlerle onca çarpıştıktan ve onlar üzerine onca düşündükten sonra, sonunda senin de onlardan beter olman. Ve dünyada hiçbir ülkü bu denli alçalmaya değmez. Nişan yüzüğünü ve Kutsal Meryem madalyonunu çıkardı, onları da gözlüğüyle saatinin yanına koydu.
(…)
Albay Marquez, -Yüreğini kolla, Aureliano, dedi, ölmeden çürüyorsun.
(…)
… Papaz efendi o tarihlerde bunamaya başlamıştı. Bu bunaklığı giderek artacak ve yıllar sonra papaz, şeytanın Tanrıya başkaldırışının belki de zaferle sonuçlandığını ve gaflet içindekileri faka bastırmak için gerçek kimliğini gizleyerek, gökler katındaki taht'a şeytanın oturduğunu ileri sürecekti.
(…)
Sayısız ve akıl almaz buluşlarla başları dönen Macondolular şaşkınlıklarının nerede başladığını bilemediler. …
(…)
-Babam ne diyor? diye sordu.
Ursula, -Çok üzgün, dedi. -Senin öleceğini sandığı için üzülüyor.
Albay gülümseyerek karşılık verdi: -Ona de ki, dedi, insan ölme zamanı geldiğinde değil, ölebildiği zaman ölür.
(…)
… Kendilerinden para istediği eski partili arkadaşları, albayla görüşmemek için kendilerini evde yok dedirtiyor, bucak bucak gizleniyorlardı. İşte o sıralarda Albay Aureliano Buendia'nun -Bugün Liberallerle Muhafazakârlar arasındaki tek ayrım, Liberallerin saat beşte, Muhafazakarların ise saat sekizde kiliseye gitmeleri, dediği duyuldu.
(…)
Odasının karanlığında iğneye iplik geçirip düğme dikebiliyor ve sütün ne zaman kaynayacağını kestirebiliyordu. Her şeyin yerini öyle bir şaşmazlıkla biliyordu ki, kimi zaman kör olduğunu kendi de unutuyordu. Bir keresinde Fernanda, nişan yüzüğünü yitirdi, evi ayağa kaldırdı, altını üstüne getirdi, bulamadı da, Ursula çocukların yatak odasındaki bir rafın üzerinde yüzüğü buldu. Bunun nedeni de basitti. Ötekiler ne yaptıklarına dikkat etmeksizin evin içinde gezinirken, Ursula boş bulunmamak için dört duyusunu da olanca gücüyle seferber ediyordu. Çok geçmeden, ailede herkesin bilinçsiz olarak her gün aynı hareketleri yaptığını, aynı yolu izlediğini ve hemen hemen aynı saatlerde aynı sözleri yinelediğini fark etti. Ancak günlük çizgilerinden saptıkları zaman, bir şey yitirme tehlikesiyle karşılaşıyorlardı.
(…)
Ursula söylediğinin doğruluğuna güveniyordu. O gün, ötekilerin farkına varmadıkları bir şeyi sezinledi. Mevsime göre güneş yer değiştiriyor ve verandada oturanlar da bilmeden güneşe göre kendi yerlerini ayarlıyorlardı. Ondan sonra Ursula, Amaranta'nın nerede oturduğunu kestirebilmek için hangi ayın, hangi gününde olduklarını düşünerek doğruyu bulmaya başladı. Ellerinin titremesi her gün biraz daha göze çarpar hale geldiği ve ayaklarını zorlukla kaldırıp yürüyebildiği halde, Ursula'nın ufak tefek gövdesi evin her köşesini dolanıyordu. ...
(…)
… Bu işi, yalnızlığını unutmak için değil, tam tersine, yalnızlığını yoğunlaştırmak için yapıyordu.
(…)
… Amaranta için dinin yaşamla bağıntısı olmadığını, Katolikliği, bütün töreleri, bütün törenleri ölüm üzerine geliştirilmiş, salt cenaze törenlerini sürdürmek için var olan bir şey olarak gördüğünü söylüyordu.
(…)
… Evdekilerden hiçbiri Amaranta'nın özene bezene Rebeca'ya kefen diktiğini anlayamadılar. …
(…)
… Amaranta, Albay Aureliano Buendia'nın süs balıklarıyla yarattığı kısır döngünün nedenini işte o zaman anladı. Dünya, Amaranta'nın yalnızca teninde sürüyordu artık, iç benliği tüm kötülüklerden arınmıştı. Amaranta, bunu yıllarca önce kavrayamamış olduğuna üzülüyordu…
(…)
… Tabuta girerken saçlarını böyle yapmasını, ölüm öğütlemişti. Sonra Ursula'dan ayna istedi, kırk yılı aşkın süredir ilk kez suratını gördü. Yaşlılık ve acıdan çökmüş yüzünün, kendi kurguladığı yüze ne denli benzediğini görünce şaşırdı. Ursula, yatak odasındaki sessizlikten, havanın kararmaya başladığını sezdi.
(…)
-Ne tuhaf bir adam, dedi. -İnsan yüzüne bakınca yakında öleceğini anlıyor.
(…)
Gülümseyerek, -Çocuğu nehirde yüzen sepetin içinde bulduğumuzu söyleyeceğiz, dedi.
Rahibe, -Buna kimse inanmaz, diye karşılık verdi.
Fernanda, -Madem İncil'de yazdığı zaman inanıyorlar, ben söylediğim zaman neden inanmasınlar, dedi.
(…)
Ama çok geçmeden onun çarşı pazardaki malların fiyatı gibi ansiklopedide olmayan şeyleri de bildiğini anladı. Bu bilgileri nereden aldığını sorunca, Aureliano, -Her şey bilinir, demekle yetindi…
(…)
-Aureliano' dedi. -İyi bir yarasa olamayacak kadar kuşkulusun.
(…)
Orada öylesine mutluydu, kendini kusursuz arkadaşlığa öylesine yakın buluyordu ki, Amaranta Ursula düşlerini yıktığı gün sığınmak için oradan başka yer aklına gelmedi. Göğsünü tıkayan düğümleri biri çıkıp da parçalasın diye içine dökmeye, her şeyi anlatmaya hazırdı, oysa Pilar Ternera'nın kucağına kapanıp uzun uzun ağlamaktan başka bir şey gelmedi elinden. Pilar Ternera, parmaklarının ucuyla onun başını kaşıyarak ağlamasının kesilmesini bekledi ve Aureliano daha aşk acısıyla ağladığını açıklamadan Pilar insanlık tarihinin en eski gözyaşlarını tanıdı.
(…)
-Demek sen de inanmıyorsun, dedi.
-Neye inanmıyorum?
-Albay Aureliano Buendia'nın tam otuz iki iç savaşta çarpıştığına ve hepsinde yenildiğine. Askerlerin üç bin işçiyi istasyonda kıstırıp makineli tüfekle biçtiğine ve cesetlerin iki yüz vagonluk bir katara yüklenip denize döküldüğüne.
Papaz acıyan bakışlarıyla onu süzdü.
-Ah oğlum, diye içini çekti. -Şu anda senin ve benim varolduğumuzu kesinlikle bilebilmek yetiyor bana.
(…)
… çünkü yüzyıl içinde tohumu aşkla atılmış tek insan o
oluyordu.
(…)
Dehşetten donakaldığı için değil, Melquiades'in son ipucu o anda aydınlandığı için yerine çakılı kalmıştı. Elyazmalarındaki son cümle, insanın zaman ve mekan düzeni içindeki yerine yerli yerinde oturuyordu. -Soyun atası ağaca bağlanır, sonuncusunu da karıncalar yer, diye yazmıştı Melquiades.
(…)
Aureliano çok iyi bildiği olaylarla zaman yitirmemek için on bir sayfa birden atladığı anda, Macondo Kutsal Kitapta yazılı kasırganın gazabına kapılıp dönmeye başlamış bir toz ve taş girdabı haline gelmişti bile. Aureliano içinde yaşadığı anı anlatan bölümün şifresini çözmeye koyuldu. Bir yandan şifreyi çözüyor, bir yandan okuduklarını yaşıyor, konuşan bir aynaya bakıyormuş gibi son sayfalarda yazılı olayları söyleyerek yaşıyordu. Sonra kendi ölümünün nasıl ve ne zaman olacağını öğrenmek için bir sayfa daha atladı. Son satıra gelmeden önce, o odadan bir daha çıkamayacağını anlamış bulunuyordu. Çünkü elyazmalarında Aureliano Babilonia'nın şifreleri çözdüğü anda aynalar (ya da seraplar) kentinin rüzgarla savrulup yok olacağı, insanların anılarından silineceği ve yazılanların evrenin başlangıcından sonuna dek bir daha yinelenmeyeceği yazıyordu. Çünkü yüzyıllık yalnızlığa mahkûm edilen soyların, yeryüzünde ikinci bir deney fırsatları olamazdı.
14 Eylül 2011 Çarşamba
Yevm-i yed
beni unut dirim rengi dediğin beni
benimle hiç unutma sinsinediğini.
kalsaydın tek unutuştu ikimiziz bin
senle renk çepeçevre sizin ins ü cin
attırılaysa renginiz unutun uçuverin
uğraşın didinin ha gayret aynı insan
hanginin rengi musır neyletir çaban
hangisi aşıklık sırasında daha fettan.
bi-günah kişiye yaşamaklardır palan
sevişme deriye sızadurur vurur kolan
tartıya sevgi sözleri gelir doğru yalan.
kalsın ben değil söylediği aklında
ölmüşlüğümle acı demişliğimi hatırla
unut acıydı çektiğin acı sözü unutma.
acılar dedim unut o kadarını unut acıları
kalsın bir benim acı demişliğim aklında
uğra derim acılısına kul kısmını unutma.
ismet özel
Ger râzımı söyler isem
12 Eylül 2011 Pazartesi
8 Eylül 2011 Perşembe
6 Eylül 2011 Salı
su seviyesi

Sesine güvenen bir çocuktum henüz ben
Suya inerdim, sevinsin diye kuşlar.
Ekmeksiz olmazdı yeminler dahi
Ey yoksulluk, ey evimizin direği...
Kışlar olurdu, fırından yeni çıkmış
Değdiği yeri hemen yakardı.
Toprağın bile sıkıydı eli,
Ey yoksulluk, ey evimizin her şeyi.
Sen bakardın bize, babamız az gelirdi
Ne güzel olurdu sevindirmek seni,
Bir ayağın yoktu, diğerine acırdık
Ayıp sayardık aynada görünmeyi.
Yirmi yıl sonra dönüp bakınca
Terk etmiş gibiyim sanki kendimi.
Perdeler çekilmiş, dağılmış bahçe
Dökülmüş güzelliğin dişleri.
Gelemedim, kendimi gönderdim sana
Nasılsın, inşallah iyi.
Erkenden yatmanın verdiği burukluk
İle hatırlarım, ben o günleri.
İbrahim Tenekeci
5 Eylül 2011 Pazartesi
korku ve titreme
"Hayır, şan almış hiç kimse unutulmayacaktı yeryüzünde.
Ama herkes kendi yolunca ve sevdiğinin büyüklüğünce büyüktü. Kendini seven,
kendi kendine büyüktü. Diğerlerini seven fedakâr bağlılığıyla büyüktü. Oysa Tanrı’yı
seven herkesten büyüktü. Hepsi anımsanacaktı; ama herkes bekleyişi kadar
büyüktü. Biri olabilecek olanı beklediği için, diğeri daimi olanı beklediği
için büyüktü. Oysa imkânsızı bekleyen herkesten büyüktü. Hepsi anımsanacaktı,
ama herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar büyüktü. Dünyayla mücadele
eden dünyayı alt ettiği için, kendisiyle mücadele eden kendini alt ettiği için
büyüktü. Oysa Tanrı’yla mücadele eden herkesten büyüktü. Dünyada mücadele
vardı; insana karşı insan, bine karşı bir; oysa Tanrı’yla mücadele eden
herkesten büyüktü. Yeryüzünde mücadele vardı: kendi gücüyle her şeyi alt eden
biri vardı ve kendi güçsüzlüğüyle Tanrı'yı alt eden biri vardı. Kendine güvenen
ve her şeyi kazanan biri vardı; gücünün güvencesinde her şeyini feda edebilen
biri vardı. Oysa Tanrı'ya inanan, herkesten büyüktü. Biri vardı, kudreti
nedeniyle büyüktü; biri bilgeliği nedeniyle, biri umudu ve biri sevgisi
nedeniyle büyüktü. Oysa İbrahim, hepsinden büyüktü. Kudreti nedeniyle büyüktü;
kudretinin kaynağı güçsüzlüğüydü. Bilgeliği nedeniyle büyüktü; bilgeliğinin sırrı
akılsızlığıydı. Umudu nedeniyle büyüktü; umudunun biçimi delilikti. Sevgisi
nedeniyle büyüktü; sevgisi kendine nefretiydi."
Søren Kierkegaard
Korku ve Titreme
10 Temmuz 2011 Pazar
affedilmeyen
ama -huzur içinde yatsın- anneniz bana bunların kötü olduğunu gösterdi.
bir kaç hafta sonra dönerim. sevgili annenizin ruhunun sizi her zaman izlediğini de sakın unutmayın"
william munny
9 Temmuz 2011 Cumartesi
mevsimlerin insana yaptığı fenalıklar
Mevsimlerin bizim âşıklarımız olduğunu bilmezdim
Bizi duysunlar için doluyorlarmış meğer etrafımıza
Koynumuzdan her geçişinde kendine yol edermiş bir mevsim
Ve gelirmiş sargımız kalkıverince uyarak çağrımıza
Ruhu saran zevklerden söz açtı da nice yıldır nice insan
Kimseler anlatmadı sargıların kaldırıldığı zamanı
Söylenmedi çıplak kaldı mı ruh neydi hemen rengi koyultan
Neydi öperken akıtır öpülürken pıhtı kılardı kanı
Özlenen bir pişmanlık diye tarif ederler aşkı sorarsak
Ve her sevilen nobran biraz her mevsim severken birer zorba
Çözülür tirşeleşir çatık ten sonra tekrar toparlanacak
Fark ederiz üstümüzde bir çentik hangi mevsimden acaba
Bir yemini hatırlatsın diyedir belki de yazdansa bu iz
Uzayan gün bıktırıcı setreylemeyen karanlık müzevir
İnsan olmaktan kalan elemin zamkı gibi belli belirsiz
Depreşen o ilk yeminden başka yazın her şey alelâdedir
Her şey bir soruyu katederkenki hayatımız kadar ürkek
Taze şarap herbirimiz son korkusuna garkolmaya teşne
Köhneleşmekten kaçarken güç ararız kahverengi ve erkek
Böyle kalır bir güz lekesi yükü artan göklerden kinâye
Yani hata önceye ait önce öbür yüz öpülecekti
Öbür gölden içecektik kaplamasaydı çabuk sineyi kış
Üşüdük terkedilmekten utandık ruh kendini içe çekti
Aldırdık aldanmak için çentik dedik oysa sadece yanlış
Koyverin matemi tasvire çengiyle köçek çullanadursun
Her yanlışı yeşeren dal fışkıran otla kapatsak da n'olur
Ağlayış buldu eşin neydi adı ko bahar coşkusu olsun
Yüze vurmaz artık elem yapışır âdeme göğsünde solur
Kitâbe
Bende mevsim denilen üftâdelerin yardığı yer apaçık
Esebilsin sevgililer diyerek cân içre dünden hazırım
Korkarım kalmazsa sevişmekten bir yangılı yer ya da sıyrık
Ömrüm fenâlıklara kayıp ağulanmazsa ben ne yaparım.
mutlu aşk yok ki dünyada
Aslında hiçbir şey kâr değil insana
Ne gücü ne zayıf yanları ne de yüreği
Gölgesi bir haç gölgesidir kollarını açsa
Ve kırar göğsüne bastırırken sevdiği şeyi
Tuhaf bir ayrılıktır hayatı kapkara
Mutlu aşk yok ki dünyada
Hani giydirilmiş erler bir başka yazgıya
İşte o silahsız erlere benzer hayatı
Sabahları o yazgı için uyanmış olsalar da
Tükenmiştirler ve kararsızdırlar akşamları
Söyle yavrum şu sözleri sakın ağlama
Mutlu aşk yok ki dünyada
Güzel aşkım tatlı aşkım çıbanım derdim
Yaralı bir kuş gibi taşırım seni şuramda
Ve görmeden bakanlar şu halimize bizim
Süzdüğüm sözleri söylerler benden sonra
Ve her şey der demez ölür iri gözlerin uğruna
Mutlu aşk yok ki dünyada
Yaşamayı öğrenmek bizimçin geçti çoktan
Ağlasın gece içinde kalplerimiz yan yana
En küçük şarkıyı mutsuzluktur kurtaran
Her ürperiş borçlu baştan bir hayıflanmaya
Ve her kitar havası beslenir bir hıçkırıkla
Mutlu aşk yok ki dünyada
Acılara batmamış bir aşk söyle bana
Yıkmamış kıymamış olsun bir aşk söyle
Bir aşk söyle sarartıp soldurmamış ama
İnan ki senden artık değil yurt sevgisi de
Bir aşk yok ki paydos demiş göz yaşlarına
Mutlu aşk yok ki dünyada
Ama şu aşk ikimizin öyle de olsa.
Türkçesi: Cemal Süreya
8 Temmuz 2011 Cuma
karıcığım bana eroin koya
rabbim şimdi bir polisi tutuklar gibi
değişik bir hayvan tıkanıyor göğüslerimde
menşei cam çocukların haysiyetiyle
pasiflora anlamında tiren koşayım
koşayım filmlerin adı bu olsun
şehre laciverd bir ceket gibi yakışsın yağmur
rabbim gör rabbim duy rabbim bağışla
rabbim kızın annesi bankada memur
sol yanlarım cumartesi küle çalışsın
mason teşkilatlara çarpsın bisiklet
titreyeyim muştalara sapayım kopkor
rabbim kız okula geliyor, yaşasın cumhuriyet!
işte yeniden gür bir kapsül sürçsün eşikte
al sakallı bir kelebek başlasın bitsin
bu kestiğim son kardeşim surları sökün
hayır judas düğünüme gelmeyeceksin!
semerkandı denetleyen bir dedektif mor
yar göğsüne salmadığım şu pürüz sicim
sakis dahi peşindedir bir kur’an’ım vor
eh onu da siyah kotumla giyeyim rabbim!
rabbim o tarz bir tiyatro gelsin bu şehre
haddinden fazla mermi kuvözden seksin
rabbim rabbim ben de sordum sarı çiçeğe
ah beni de şu direğe bağlayın gitsin!
işte şimdi kör bir masat yorumluyorum
ham meçlere seyrediyor gözbebeklerim
öğrettiğin tirenlerle baştan çıkayım
lübabeyim lübabesin lübabe rabbim!
ah muhsin ünlü
eski arkadaşım âdem
deniz işlemezdi tenlerimize
ziftli tahta parçaları bir arık
şimdi kanıyorum her birimize
bir şey refikaydı iğde mukaddes
öğlen dupduruydu astığın yerde
bana bir gönüldür evet sen verdin
önceki önceki önceki nerde
bugün bu gözümü oydum az kalsın
çok şey kapattılar kafamda poşet
on bir yıl uyudum tuz yalamadan
uyandım ayıldım yekindim dehşet
en çok onlarını ben kadınların
güllü tepsilerde meryemi sevdim
eski şeyler işte hep şıkır şıkır
akan sular için bile bir şeydim
kabrinde yatarlar uzun ve sessiz
avuç içlerimde çizik yüzleri
yanım yörem hem ziyade ciğerim
çekip omuzuyla sarp öküzleri
bugün ben bunları hatırlıyorum
yağmurun deldiği üç parça şiir
üç dilim portakal gibi ağzımda
tutuyorum fakat Âdem bu nedir?
SÜLEYMAN ÇOBANOĞLU
7 Temmuz 2011 Perşembe
amerika
Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent.
Kendi kafam bile destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombanı kıçına sok.
Kafam bozuk, Amerika, bir de sen üstüme varma,
Kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım.
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?
Ne zaman anadan doğma olacaksın
Ne zaman bakacaksın mezarlıktan Amerika?
Ne zaman milyonlarca troçkistine yakışır olacaksın?
Amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?
Amerika, Hindistan'a yumurtaları ne zaman yollayacaksın?
Amerika bu senin kılı kırk yarmalarından bıktım artık.
Ne zaman süpermarket'e gidip, şu güzel gözlerim için
gerekenleri alabileceğim?
Amerika, her şeyin bir yana, eksiksiz olan bir sen varsın
bir de ben, öbür dünya değil.
Şu makinalarına da dayanasım kalmadı Amerika, bil.
Bende bir ermiş olma isteği uyandırdın.
Bu tartışmayı çözmek için bir başka yol olmalı.
Burroughs şimdi Tanca'da, sanmıyorum ki geri dönsün
Korkunç bir şey olurdu bu.
Sen de korkunç musun Amerika yoksa bir oyun mu bu?
Saplantımdan döneceğimi sanıyorsan aldanıyorsun.
Öyle üstüme varma Amerika, ne yaptığımı biliyorum ben.
Amerika, erikler çiçek döküyor.
Aylardır gazete okuduğum yok, her gün
cinayetten birisi Kodesi boyluyor.
Amerika, Wobblie'lere tutkunum ben.
Küçükken komünisttim Amerika, özür mözür de dilemiyorum
şimdi her fırsatta esrar çekiyorum.
Günlerce evde oturup iş olsun diye kilerdeki gülleri seyrediyorum.
Chinatown'a gittiğimde kafayı çekiyorum ölesiye,
ama hiç kimselerle yatamıyorum.
Bu işin içinde bir şamata olduğunu sanıyorum.
Ah! Sen beni Marx okurken görmeliydin Amerika.
Ruh doktorum hiçbir şeyin yok diyor.
Hiçbir şeyim yok gerçekten, Tanrı' ya yakarma dahil.
Mistik görünümlerim ve kozmik titreşimlerim var yalnız.
Amerika, daha sana Max Amcam Rusya'dan döndükten sonra
ona yaptıklarından söz açmadım.
Sana sesleniyorum Amerika.
Heyecanlarının daha Time eliyle yönetilmesine göz yumacak mısın?
Ben Time'a tutkunum Amerika
Her hafta bir tane alıp okuyorum
Köşebaşındaki şekercinin yanından geçerken kapağı beni gözlüyor
Onu Berkeley Halk Kitaplığı'nın bodrum katında okuyorum.
Sana hep sorumluluktan söz ediyor. İş adamları ciddi.
Film yapımcıları ciddi. Herkes ciddi, ben hariç.
Zaman zaman Amerika ben değil miyim diye düşündüğüm oluyor.
Yeniden kendi kendimle konuşmaya başladım işte.
Asya bana karşı ayaklanıyor Amerika.
Bir metelik talihim yok.
En iyisi ulusal kaynakları inceleyip, onlara dönmek.
Ulusal kaynaklarım, biliyorum, iki parça esrar,
binlerce cinsiyet organı, saatde 1400 mil hızla giden
bir özel basılmaz edebiyat ve yirmibeşbin tımarhane.
Cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında saksılarda
Yaşayan fakir fukaradan sözetmiyorum.
Fransa'daki kerhaneleri kaldırdım, şimdi sıra Tanca'da.
Katolik olmasına katoliğim ama gene de Başkan olmak istiyorum.
Amerika senin bu alık ve çılgın havanda nasıl kutsal bir yakarma yazabilirim?
Dörtlüklerime Henry Ford gibi devam edeceğim,
yazdıklarım onun çıkardığı otomobiller kadar
kişisel, üstelik her biri değişik cinsiyetten.
Amerika dörtlüklerimi peşin para 2500 dolardan satarım sana,
eski dörtlüklerimi de 500 eksiğine alırım.
Amerika Tom Mooney'i serbest bırak.
Amerika İspanyol cumhuriyetçilerini kurtar.
America Sacco ve Vanzetti ölmemeli. Amerika ben Scottsboro çocuklarıyım.
Amerika, yedi yaşımdayken anam hücre toplantılarında götürürdü beni,
orda bize leblebi satarlardı, bir karneye bir avuç leblebi
beş sent ve söylev beleşti
herkes bir melekti orda Amerika ve işçiler karşı iyi
duygularla doluydu herkes içtendi Amerika ve bilemezsin
parti 1833'de nasıl iyiydi ve Scott Nearing ne hoş
bir ihtiyardı Bloor Ana bir seferinde nasıl da ağlatmıştı
beni bir kez İsrael Amter'i görmüştüm orda.
Her biri birer casus olmalıydı onların.
Amerika biliyorum gerçekten savaşmak istemiyorsun.
Amerika onlar rus haydutları biliyorum.
Ruslar onlar Ruslar ve Çinliler. Ve Ruslar. Ve Ruslar.
Rusya bizi canlı canlı gövdeye indirmek istiyor.
Lüpletmek istiyor. Gücünde çılgına dönmüş Moskof.
Elimizden arabalarımızı ve garajlarımızı almak istiyor.
Chicago'yu ele geçirmek istiyor. Onun kızıl Reader Digest'a İhtiyacı var.
Bizim otomobil fabrikalarımızı Sibirya'ya taşımak istiyor.
Benzin istasyonlarımızı o büyük iğrenç bürokrasi yönetsin istiyor.
İyi bir şey değil bu.
O kızılderililere okuma yazma öğretmek istiyor.
Onun güçlü kuvvetli zencilere ihtiyacı var.
Bizi günde on-altı saat çalıştırmak istiyor.
İmdat.
Amerika bu iş ciddi.
Amerika ben bunları televizyona bakarak çıkarıyorum.
Amerika doğru mu bunlar ?
Hemen çalışmaya başlasam iyi olacak, öyle görülüyor.
Ama orduya yazılmak istemiyorum, ne de fabrikalarda tasviye tekerleği çevirmek,
miyobun biriyim, üstelik kafadan çatlak.
Amerika dönsün çark. Nasılı masılı yok. Şu oğlan omuzlarımızla dönsün.
6 Temmuz 2011 Çarşamba
sırat

Yort ey gönül sen bir zaman asude farığ hoş yürü
Korkma kayıkma kimseden gussa vu gamdan boş yürü
Hakıykata bakar isen nefsin sana düşman yeter
Var imdi nefsin ile uruş savaş tokuş yürü
Nefstir eri yolda koyan yolda kalır nefse uyan
Ne işin var kimse ile nefsine kakı boş yürü
Diler isen bu dünyanın şerrinden olasın emin
Terkeyle bu kibr u kini hırkaya gir derviş yürü
İster isen bu dünyede ebedi sarhoş olasın
Aşk kadehin dolu getir oniki ay sarhoş yürü
Kimse bağına girmegil kimse gülünü dermegil
Var kendi ma'şukun ile bahçede ol alış yürü
Gönüllerde iğ olma gil mahfillerde çiğ olma gil
Çiğ nesnenin ne dadı var gel aşk oduna piş yürü
Yunus imdi hoş söylersin dinleyene şerheylersin
Halka nasihat satınca er ol yoluna koş yürü
Yunus Emre













