3 Ocak 2026 Cumartesi

KALPTEKİ HAYVAN

 



Yazmak da hatıra oldu. Uzun zamandır bana yazı yazdırmadı hayat. Yazmak çaresizlik haline geldiğinde, çaresizlik yazıya döndüğünde başta yoruluyor insan ki cümleler aşılacak dağlar gibi... Yazı yazan adam! Kimdir o? Ne yapıyor? Allah'a mı, kime yazıyor. Allah okuyor mu bunları? Yazı yazan adam dua ediyordur. Yazı yazan adam kendiyle konuşandır. Belki hep kendisiyle konuşmuştur. Savaşmıştır. Kalbindeki hayvanla savaşmıştır. 

Kalplerimizde bir hayvan var bizi yiyip bitiriyor. Fare gibi desem yetmez, küçük bir köpek, vaşak, kurt değil, sırtlan belki, kemiriyor, ısırıyor, kanatıyor, görünmediği için onu yenemiyoruz. Onunla baş edilmiyor. Onu verdiği acıdan tanıyoruz,ısırmasından, acıtmasından. Elimizi kalbimize sokup onu çıkarıp atamıyoruz. O devam ediyor, güzellik düşmanı. Şarkılar dinliyoruz onun ısırma seslerini duymamak için. Kan akıyor, akıyor, kan yayılıyor yüzümüze, kanlı yüzlerimizin hazin tebessümü ile bakıyoruz kendimize. Kendimize acıyoruz. Kendimiz olmaya acıyoruz. Kalp Savaş meydanı, onun av sahası. Kalp bitmiyor, savaş bitmiyor. Kalpteki hayvanla baş edemiyoruz. Sesleri duyuluyor bak, ısırma, kemirme sesleri. 

Yapacak hiç bir şey yok. Unutmanın afyonunu serpmek istiyoruz kalplerimize, hayvan onu da yutuyor. Gün başlıyor ısırık sesleri ile, hayvan oluşumuzu hatırlatıyor o sesler. Biz insan olan hayvanlar o kemirme seslerini duya duya anlıyoruz ki biz de dil ve zarafet sahibi ya da diyelim örtünen hayvanlarız. Küçük bir hayvan , Nemrut'un beynindeki sinek gibi, bazı asalaklar gibi bizi yiyip bitiriyor. O seslerle yemek yiyoruz,çay içiyoruz, yürüyoruz, işimizde gücümüzdeyiz. Kulaklarımız yeterince duysa dünya o seslerin cehennemi olacak. İyi ki duymuyoruz. 

Ben bunları yazıyorum o sesi duymamak için. Yazı bitince o sesle kalacağım. Yazıyı uzatmak istiyorum bunun kaçış olduğunu bile bile. Yazıdan da yükseliyor o kemirme sesleri. 

Başta bu hayvan sevimli bir kedi ya da köpek yavrusu, kuş misali yumuşak, güzelliklerle beslenen bir hayvandı. Hep öyledir. Onu besleyemedik mi nedir kalbe sığan bir canavara döndü. Besini kalmayınca,  kalbimizi yemeye başladı. Gece gündüz kemiriyor. Ona şiirler okuyoruz. Ona şarkılar ekliyoruz. 

Durmuyor.

1 Ocak 2026 Perşembe

GAM GÜZELİ

 


                                                                                         Annem için



İnsanlıktan çıktı mı aşka girer yal’nayak

Lügati paralamış yürek ki hala dilsiz

Niyet edip yattığı düşlerde onu sorar

Öyküsünü arayan bozkırlarda marşandiz


........

5 Aralık 2025 Cuma

DEDE KORKUT'UN ZAMANLAR AŞIP GELEREK AK ALNIMDAN ÖPÜP ANLATTIĞIDIR


 

Geldi Dede Korkut dedi Hanım hey!

Söyledi günlerin tez olduğunu

Gökçe donlu hayat dört mevsim sürer

Sonunun üç parça bez olduğunu


Göçebe bir ırmak anlattı bana

Yola çıktığında yaz olduğunu

Yalınç kayalıklar kızıl balıklar

Söylemiş vaktinin az olduğunu


Güz gelince düşen yaprağa bakmış

Obalar yurtluklar boyunca akmış

Kara yer üstünde çıralar yanmış

Anlamış kalanın köz olduğunu



.............


27 Ekim 2025 Pazartesi

camus ölünce sartre:

 



Dargındık; dargınlık -hiç görüşmeyecek bile olsak- bir şey değil; olsa olsa, içinde bulunduğumuz dar, küçük dünyada, birbirimizi gözden kaçırmadan ve birlikte yaşamak bir çeşit. Bu, onu düşünmeme, okuduğu bir kitap sayfası ya da gazete üzerindeki bakışını duymama ve kendi kendime ‘Ne diyor? Şu anda ne diyor?’ dememe engel değildi. (…) İnsanlık düzeni, bir düzensizliktir henüz; haksızdır, geçicidir, ölünür orada, açlıktan öldürülür; ne var ki, insanlarca kurulmuştur, onlarca ayakta tutulmakta ve savaşı yapılmaktadır. Bu düzende Camus’nün yaşaması gerekirdi.

14 Ekim 2025 Salı

Keşke söz müziği benim olaydı ve bunlar bir kasette toplanaydı diye çok hayal kurduğum arabesk başyapıtları var. Onları bazen kendim yazıp bestelemişim gibi dinlerim. Onlardan: benzersiz, psikopat bir şarkı:


 

Ben çoktan bırakıp giderdim seni

Ellerin olursun diyerek caydım

Doğduğuna pişman ederdim seni

Ellerin olursun diyerek caydım


En yakın dostunla çıkabilirdim

Saçma gururunu yıkabilirdim

Kendime bir kurşun sıkabilirdim

Ah... ellere kalırsın diyerek caydım


Bilirsin peşimden koşanlar çoktur 

Benim kitabımda ihanet yoktur

Ayrılık yürekte ateşten oktur

Tutuşur yanarsın diyerek caydım 



Söz: Selahattin Sarıkaya 

Müzik: Mehmet Aslan

12 Ekim 2025 Pazar

istanbul neresi? istanbullu kim?



Şehrin meydanlarından birinde durup etrafımızdan akan kalabalığa şöyle bir bakalım: Tanıdık bir muhitte bulunmanın verdiği güven ve rahatlığı duyabilir miyiz?

Sanıyorum bir tedirginlik duyacak gibiyiz. Çünkü gelip geçenler tanıdık kimseler değil. Tabii burada şahsi bir ilişkiden bahsetmediğimiz anlaşılmıştır. Onlarla “hemşehri” değiliz. Bir türlü bildik tavırlara, aşina bakışlara, dost yürüyüşlere rastlayamıyoruz.

Şu karşıdan gelen uzun saçlı, bıyıklı, şalvar kesimi pantolonlu genç herhâlde üniversite talebesidir. Yanıldık işte: dört yıllık inşaat işçisi çıktı. Pülümür’den gelmiş ve Almanya’da çalışan ağabeyinin İstanbul’da bulunan evinde kalıyormuş. Beride duran bereli, ince kadife pantolonu vücudunu iyice saran, güneş gözlükleri ile uzaklara doğru bakan, zarif duruşlu genç kız herhâlde bir büyük şirketin birkaç lisan bilen sekreterlerinden biridir diye umutlanıyoruz. Konfeksiyonda çalıştığını, kazancının kendisine bile yetmediğini söylüyor.

Ya bu çıplak başlı, iri kıyım, kravatının düğümü yumruk kadar bey kim? Bir ithalat-ihracat firması sahibi mi? Hayır, hayır... Kâğıt hamallığından kâğıt tüccarlığına terfi etmiş Niğde’nin bilmem hangi köyünden gelmiş biri.

Sonra o marangoz kılıklı adam: Defterdarlık’ta memurmuş.

Kasap zannettiğimiz sendikacı...

Garson tavırlı şarkıcı...

İki yanımızdan bir acayip kalabalık akıp gidiyor. Her şeyi, herkesi yutan, içine alıp eriten, eritemezse bile şeklini bozan, adı sanı belirsiz bir kalabalık.

İşte Sirkeci Garı. İşte yedi göbek Bakırköylü İclâl Hanım. Bu banliyö treni neden bu kadar kalabalık? İclâl Hanım elinde filesi ile neden bu kadar bekletiliyor? Ya, zaten iyice dolmuş olan vagona “haydi bastır” diye yüklenen bu gençler? Nereden gelmekteler? Neden bu kadar yüksek sesle konuşmaktalar?

Deniz Yolları’ndan emekli Ayetullah Bey de kucağındaki torunu ile aynı sıkıntıda. Ayağına basıp duruyorlar, itip kakıyorlar. Elindeki kanarya kafesi ile Saffet Bey kalabalığı yarıp bir türlü vagona giremiyor. Gelenler zavallı ihtiyarı omuzlayıp geçiyor. Her yerde omuzluyorlar onu, itip kakıyorlar. Zaten etrafını tanıyamıyor, kolay kolay nerede bulunduğunu çıkaramıyor artık. Geçende gittiği Üsküdar Nalçacı Hasan Sokağı’nda oturan kız kardeşinin evini bile çıkaramadı. Tanıdık ağaçlardan, bildik yapılardan hiçbiri kalmamış o sokakta.

Binbir şamata ile tiren kalkıp gidiyor.

Kalıyor Saffet Bey peronun ortasında.

Elinde kanarya kafesi.

Eminönü’nde esnaf Haşmet Raif de tanımıyor kimseyi. Tezgâhtarlarını, dükkân komşularını, müşterilerini. Bazen bakakalıyor camdan gelip geçenlere. Yağmur damlaları süzülüyor, buğulanıyor her şey. Neredeyse kendi çocuklarına yabancılaştı. Mühendislik mektebinde okuyan oğlu ile Zeynep Kâmil’de hemşirelik yapan kızını tanıyamıyor. Onlar bu şehrin sokak isimlerini bilmiyorlar. Oturdukları “Kediseven Sokağı”na niçin bu ad verilmiştir, bilmiyorlar. Üsküdar camilerini, dergâhlarını, çeşmelerini tanımıyorlar. Mesela Ramazan bu şehre nasıl girer, nasıl çıkar habersizler. Yani sofrada nasıl oturulur, büyüklerle nasıl konuşulur, bahçedeki çiçeklerin kokuları nasıldır, mor salkımlı akasya hangi mevsimde açar?..

Onlar, yani İclâl Hanım, Ayetullah Bey, Haşmet Raif artık bu şehrin yabancıları. Binaların, sokakların, arabaların, süpermarketlerin, arabesk şarkıların, dostlukların, yerli yerince gülmenin, ağlamanın, özür dilemenin, edebin yabancısı...

Ya bu kalabalık...

Ya bu şehrin surlarını döğen sel...

Kimdirler, nerelerden nasıl gelmiştirler? Ne yer, ne içerler, nasıl çalışır, ne kazanırlar?..

Şehrin kıyısına köşesine, bir gizli kovuğuna yapışıp sonra o büyük kalabalığa karışmışlardır. Genişleyip, dal budak salmış, alanlara sığmaz olmuşlardır.

Kayaları çatlatan bitki kökleri gibi var olan her şeyi alt üst ederek. İşte bu alt-üst geçitlerin, işte bu inşaat şirketlerinin, büyük yol makinelerinin, mıcırın, asfaltın, burnu kesik minibüslerin altında hep onlar duruyor.

Klor kokulu suya, kurum dolu havaya, toprak diye bastıkları kirli kara yere, şehrin tepesinde gürüldeyip duran sese, atılan kahkahalara, rüzgârda savrulup açılan eteklere, iki yüz elli gram ete, pakette taşınan süte, şişedeki suya, takılıp kaldıkları odalara, durup bekledikleri kuyruklara, nefes nefese kavuştukları otobüse, küfüre, hakarete, bencilliğe, bir başına kalmışlığa dayanıp duruyorlar.

Gözlerini dört açmışlar.


Mustafa Kutlu 

tam bir Türk filmi.


 

8 Ekim 2025 Çarşamba

harry ile sally tanışınca


 ..ne de güzel bir filmdi. O kadar uzun arkadaşlık sürmez hele Amerika'da ama filmin güzelliği onu mümkün kılmış. Meg Ryan neden Oscar almadı peki?