27 Nisan 2017 Perşembe

B U R U K L U K
























Şimdi ses kalk yaz dedi pasif direniş kabilinden. Şarkısız,şiirsiz, tekinsiz...


Aramızdaki şu İran filmi sessizliğiNİ

Cevdet Karal'ın zarafetini, dalgınlığını

Şiirin başlığıyla gelmesini

Bazı sabahlar Meryem'le el ele merdivenleri çıkmayı

Cemil Meriç'in üslubunu

"Siz bu dünya işlerini benden iyi bilirsiniz" hadisini

Kitaplara dokunmayı, instagramda resimlerin altına notlar düşmeyi, günün ilk sigarasını

Sınıfta çocuklarla "vatan" diye bağırmayı

Sözlükleri, eski kelimeleri, filmlerin açılış sahnelerini

Ayraçları,bardakları,kalemleri

Wikipediayı, atlasları ve ansiklopedileri...




Şiirin anlattığı gibi miydi hepsi?

Sonradan öyle zannedildiği gibi miydi?

Ölümünü güzelleştirebilecek misin bakalım?








26 Nisan 2017 Çarşamba

TOLSTOY VE ZOR GÜNLERİN ŞİİRİ



ŞİMDİ bizim bu yazıya hazırlanma işleri üniformal işlerdir. ey okur. ey bezirganlar çarşısının temiz yüzü. ey dostum düşmanım. yandaşım. gün batarken içkisini yudumlayan geoffrey rush. maksim gorki, stalin tarafından öldürüldü. onun sert rus yüzü de yenildi ve o çok severdi Tolstoy amcasını. son rus çarı Tolstoy'u. dedeme de benzer yüzü Tolstoy'un. kitap onun fahri çeçen oluşundan bahsediyor.

Onda dinmeyen bir din oldu, dokunaklıydı da hayata asılışı. gözlerindeki savaş hiç bitmedi ve ben bu şiiri onun yüzüne bakarken yazıyorum. o çünkü ileri üçlüyü kamçılayan hocamızdı.

Son istasyon filmi onun son günlerine dairdir. idare eder. burada somutluk derdine düştüm.

BURAYA bloga yazıyorum, word belgesi açmadım ama bu da kısıtlıyor beni. bozkır telaşlarımızı terleten yaz düşleri ve doğu almanya kelimesinin sinematik...

Tolstoy o sabah hiç uyumamış gibi uyandı. işçi gömleğini asık ama bilge yüzüyle sırtına geçirdi, sırtıma geçirdi. sabaha baktı, yaşıyor olmanın bütün yükleriyle doluydu Tolstoy ama sabah evecen ve hafif ve kuşların hatırasından ibaretti sanki. Tütünü boşladığından beri daha zinde buluyordu duyuyordu kendini. kuvvetli. kemerine avucunu geçirip gerindi. merdivenleri yaşına göre hızla inip ahıra gitti. atının alnını okşadı ve ona ruşça sevgi sözleri söyledi. eyeri atın sırtına koydu ve atına atlayıp sabaha karıştı.

Kısa süre sonra, 1 dk, ormana dalmıştı. ağaçların kutsal kokuları, nemli kuru yapraklar, hayvanların güzel sesleri sakallarını okşayarak atını koşturuyordu. gittikçe hızlandı. İÇİNDE piyano seslerine yazdıklarının feryatları karışıyordu. "rusya" diyordu kendine "rusya ana oğlunu bağışla."

Yasnaya Polyana bakışlarından uzaklaşırken dönüp baktı. kitabının bir sayfası gibiydi çiftliği ve sanki şimdi ona baktıkça yazıyordu onu bir daha bir daha bir dağa. HEP bir şeyin eksik kalacağını bilmenin bilgeliğiyle asıldı mahmuza ve rüzgar beyaz işçi gömleğini okşadı durdu. yeniden dünyaya gelseydi, bu yaşına yine aynı yollardan geçip gelir miydi?


          








21 Nisan 2017 Cuma

BÜYÜK HARFLER



Şimdi ben bazen normal hayatla yolda göz göze geliyorum. Birbirimizi görmezden gelmediğimiz zamanlarda hafifçe selamlaşıyor ve Faulkner hakkında susuyoruz. Yazarı tarafından kollanan bir roman kahramanı olmadığım için yazdığımı risklere bata çıka sahneliyor ve hayatın tam tersine teslim oluyorum. Ölüm değil o, daha beter. Sahne dediysem her şey yüzümde başlayıp bitiyor. 

Fotoğrafı Allah çekti bence.

Geniş bir yolda yürüyoruz, ölüm bir adım geride, ölüm bir adım ötede. Kimin umurunda. Dünyanın bütün orospu çocukları, birleşin bir leşin etrafında. Şiir için hayatımı harcadım diyeceğim, abartıyorsun diyeceksiniz. Ama doğru, şiir için hayatımı harcadım.

Peki şimdi ne yapacağım?

Buraya içimi döküyorum ve görüyorum ki dökülecek bir iç kalmamış. Düşün, hava güzeldir ve taşrada bir saklı yerde bir kulübe kenarındaki bir avuç çimenlikte iki kişi sehpanın etrafında çay içerler. Mümkünse yol kenarı olsun ve vızır vızır araçlar geçsin yoldan ama bizim iki kişi sakinlikleriyle manzarayı dengelesinler. Bak Allah sana kelimeler vermiş. İşte sen o yolsun, o yol kenarısın, o çimenliksin, o sehpa ve o iki kişisin. Ama daima o iki kişiden ikincisisin de.

Ne yapıyorsun Süleyman tuşlara basıp ciddiyetle?
Büyük harflerden bir sığınak, siper.

Gece kelimelere ait
Gündüz cümlelere

Bu gün de yandı bitti kül oldu

17 Nisan 2017 Pazartesi

AKILLI TELEFONUN KALBİ



Kimseye söylemeden ölüyor insan
Mevsimler bilmiyor geçtiklerini
Bende çay sesleri sende bir nisan
Anlıyor gözyaşının sildiklerini

Unutmak masada bir yığın yaprak
Eski bir gömleğe yağmur damlası
Unutmak Sirkeci’de uzun trenler
Unutmak bitmeyen imla hatası

Yıllar diyor adam sonra sessizlik
Sanıyor gecenin verdiklerini
O gecikmiş dua yorgun kitaplar
Yaşamak sayıyor öldüklerini

Çınlıyor boşlukta sözde güzellik
Alın yazısını siliyor zaman
Yabana atılmış sözler kalıyor
Akıllı telefona yalan dünyadan

Cansız fotoğraflar -  o insansızlık
140 karakterden taşan yalnızlık
Elinden kalbine sızan karanlık
Boşa çıkarıyor bildiklerini

Baktıkça kayboluyor ekranda yüzü
Küçük kırmızı kalpler – o çaresizlik
Bir mesaj alıyor Allah katından
Bildirimi olmayan sonsuz sessizlik


itibar 66, mart 2016

14 Nisan 2017 Cuma

KAYIT ALTINDA


Kendimi ifade etmekten nefret ediyorum
Boynum ağrıyor 
Numan geldi maç izledik
Sırtım ağrıyor 
Eski bir kış günüydü yüzün 
Kalbim ağrıyor
Kendini asanlara ve anlatamayanlara sarılıyorum, ağaca
Asılarak öldürülmüş şairler kızlara gibi şiirler
Kendimden estetik olarak nefret ediyorum
Numan kederli bir yüzle puan cetveline baktı ve şampiyonluk şansımız üzerine düşündü
Parmaklarımın topladığı dağ resimleri sonra
Evde bir ağrı

13 Nisan 2017 Perşembe

şairlere dair, nietzsche


   Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: “Bedeni daha iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ‘ebedi’ denen her şey bir sembolden ibaret.”   Havari cevap verdi: “Evvelce de böyle bir şey söylemiştin. Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu neden demiştin.”
   Zerdüşt, “neden diye soruyorsun” dedi. “Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.
   Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?”Havari cevap verdi: “Ben Zerdüşt’e inanırım.”  Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
   “İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez. Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz. Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var? Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.
   Hele kadınlar!
   Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna “ebedi karanlık” deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.
   Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz. Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!
   Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim.”Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:”Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?
   Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.
   Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.
   Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.
   Zerdüşt böyle dedi.

6 Nisan 2017 Perşembe

arsalarda çocuklar, ahmet murat


Çengelköy’den Rasathane’ye doğru çıkarken, sol tarafta bir yerde yalnız bir topçam ağacı vardı. Çam dediğimiz zaten baştan ayağa hususiyettir ama bu çam ağacı başkalığını onu çevreleyen arsadan alırdı. Yabani otların, geçimsiz dikenlerin, karahindibaların, karınca yuvalarının, özgür böceklerin enikonu işgal ettiği arsa, eski sınırlarından bazılarını hatırlatacak biçimde, yer yer engebeliydi. Arsanın yancağızında da iki katlı küstürülmüş bir ev öylece dururdu.
Tabii peyzajı,  süssüz ama insani evi, dikenleri ve çam ağacı, daha da önemlisi beklenmedik boşluğu sebebiyle görmeyi sevdiğim yerlerden biri olan bu arsa bugün bir inşaat alanı. Ama korkarım bu yenilik, sadece biz arsalarda oynayarak büyüyen çocuklar için buruk bir anlam taşıyor.
Çünkü o arsada oynayan bir çocuk neredeyse hiç görmedim. Oysa o arsa benim on bir yaşıma ne oyunlar ilham ederdi. Tam bağımsızlık ilan etmelik bir yerdi, içine girip akşama kadar kaybolmalık bir yer.
Arsalarda büyüyen çocuklar anlar: Geriye dönüp baktığımızda, oyun çağımıza dair güzel hangi hatıra varsa, hep arsalarda geçmiş.
Arsa dediğimiz bu biçimsiz, kazaen oluşmuş boşluklar yerine, şimdi artık tertipli, düşünülmüş oyun alanları var diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü biz zaten tertipli ve rasyonel bir alandan yani evin ve okulun dünyasından, dağınık ama ilham veren, biçimsiz olduğu için müdahalemize açık, gözlerden kaçtığı için bize özgürlük bahşeden arsaların dünyasına kaçıyorduk. İnşaat işlerimizin bu kadar delirmediği dönemlerde, arsalar kolay kolay kimsenin ilgisini çekmezdi. Kırk yılın başında, arsanın sahibi gelir, ölçer biçer, birilerine arsayı gösterir, sonra da uzun süre görünmemek üzere birlikte giderlerdi. Biz sanki arsanın sahibi bizmişiz gibi hissederdik ama bazı kafa dengi arsa sahipleri de bize böyle hissettirirdi zaten. Bu yüzden arsa, asfalt yolların, gri okulların ve iki artı bir dairelerin dünyasından, yani büyüklerin ve devletin basık dünyasından çıkabildiğimiz, çıkıp da soluk alabildiğimiz bir ara dünyaydı.
Arsalar adı konulmamış bir mukaveleyle çocuklara devredilmiş yerlerdi. Yetişkinler zaten gelmezdi, delikanlılar için de olsa olsa Köpeköldüren filan içmeye uygun bir yerdi ama bu da küçük şehirlerde müsamaha ile karşılanacak bir şey olmazdı. Bu sebeple, büyükler dünyası içinde, çocukların fethederek kendi düş ülkelerine dahil ettikleri somut toprak parçalarıydı onlar. Arsalar bu yüzden istisnai yerlerdi: Düş dünyasının fiziki dekorlarıydı.
Şurası ilginçtir: Arsalar, bizim modernleşmemizi insanileştiren, belli bir radikallikten sıyıran bir anlamdı. Apartman yapacak, asfalt dökecek, okul saatlerini kesinlikle belirleyecek kadar modernleşmiş ama bütün bunların ortasında denetleyemediğimiz, modern planlamanın envanterine yerleştiremediğimiz, elimizden ve projelerimizden kaçmış arsalar vardı. Arsaların biçimsizliği, beklenmedikliği, arada kalmışlığı, modern olana el uzatma mesafesinde olup da, ondan sıyrılma sınırında durabilme bakımından kesinlikle ilham vericiydi. Arsa araftı.
Mahalle içindeki arsalar arasında da elbette bazı nitelik farkları oluşuyordu. Yukarı mahallenin büyük arsasında iğde ağaçları vardı mesela. Mayısla birlikte önce kokusu, sonra iğdesi, ardından gölgesi derken, aylar boyunca muhayyilemizi ve keşif iştahımızı meşgul eden bir yoldaşa dönüşüyordu. Ya da istasyonun oradaki, top oynamaya uygun geniş arsa. Bir başkasında, daha baş gösterir göstermez, hemen mayıs ayında yiyip bitirdiğimiz için, elmalarının kızardığını görmediğimiz ağaçlar vardı. Kanalın oradakiyse, yazın yüzdükten sonra sırt üstü yatıp hayal kurmaya bire birdi. Bu arsaların konumları, vasıfları, birbirlerine olan mesafeleri bizim ilk mektepteki coğrafya bilgimizi oluşturuyordu. Sahici coğrafya bilgileriydi bunlar. İşimize yarıyordu.
Arsa şehir ya da kasaba hadisesidir. Köylerde arsa değil, tarla olur, bağ, bahçe, bostan olur. Bu sebeple arsa melankolisi yaşamakta biz kasabalarda ya da şehirlerde büyümüş çocuklar ortağızdır. Arsalar, bu ara dünyalar, bizim futbolu keşfettiğimiz, çizgi roman takas ettiğimiz, birbirimize film anlattığımız, Almanya’dan gelen misketler ya da spor ayakkabıları hakkında söyleştiğimiz yerlerdi. Yani köy çocukları gibi kuzularla, sıpalarla dostluk yaptığımız, köstebek yakaladığımız filan tabiata ait yerler değildi. Modern dünya, burada bir çocuk filtresinden geçerek hazmediliyor, modern dünyanın verimleri arsalarda yumuşatılarak, bize benzetilerek içeriliyordu. Modernleşiyorduk ama hala kendimize benziyorduk. Bu durumun, bize özgü bir modernleşme imkanını düşündürdüğünü söyleyebilirim.
Zamanla şöyle bir şey de oluşabilir: Şehir planlamacıları, mahallelerde, çocukların oyun sahaları olmaları için, arsa benzeri, bilinçli olarak yaban bırakılmış, kasten özensiz duran boş alanlar yaratabilirler. Ama bakalım o zaman geldiğinde çocuklarımız hala bir arsayı bir ülkeye çevirebilecek hayal güçlerine sahip olabilecekler mi?

gerçek hayat, 20 şubat 2017

5 Nisan 2017 Çarşamba

MARDİN itibar 67de

Seni hangi kelimeyle öldürsem
Büyük bir dirim başlar tramvaylar kamaşır

En büyük alfabesi sensen sustuğumuzun
Kalbimin işçileri sana doğru çalışır

Bir adı da senmişsin çocukluk bahçesinin
Sen olmasan bu bahar benle nasıl barışır

.............................................