5 Ocak 2017 Perşembe

PİYANONUN BAŞINDA TOLSTOY SONUNDA BEN




   Muhterem Efendim

   Size Merhamet’in bütün isimleriyle seslenmeyeli çok zaman oldu. Geçmeyen zamanların birinden sonsuza kadar çınlayacak zamanlara seslenmiştim hatırladıysanız. Ah siz unutmayı ne bilirsiniz! Hatırlamaktan yapılma kafanız size taze çiviler fırlatır durur, fırlattı durdu. Bu mektubun belki tek maksadı ellerinize seslenmek. Elleriniz biraz korkak, biraz cesur, biraz naif, biraz her şeyden uzak, biraz ateşin içinde, biraz sokaklarda yolunu kaybetmiş, biraz sevgi dolu, biraz öfkeli, biraz uyuşuk, biraz düşünceli, biraz hüzünlü, biraz coşkulu, biraz müşkülpesent, biraz çocukluktan kalma, biraz ilânihaye…

   Emin olun size anlatacak bir tek hikâyem kalmadı. Eskiden de yoktu ama ben uydururdum kelimelerin aklına uyarak. Şimdi ise kelimelerden nasıl tiksiniyorum anlatamam. Beyhudelik duygusu veriyor bana bu kelime işleri. Yoruluyor ve intihar etmeyi yine düşünüyorum aydınlık çıkış kapısını bulurcasına. Bu “bulurcasına” mesela buraya gelip konuyor ya artık bunları sevmediğimi söylemeliyim.

   Çoğu şeyi eskisi gibi sevemiyorum Süleymancığım. Ama zaman geçtikçe mutfak eşyalarına duyduğum sevgi artıyor. Bunu anlamaya çalışıyorum bazen. Hâlbuki bunu da anlamaya çalışma değil mi? Geçenlerde lazım olmadığı halde iki kavanoz aldım büyükçe. Biri cam kapaklı. Yıkadım koydum rafa.  Zaten bakma bu yavşak kelimelere! Hayat dediğin de yıkayıp koymak, yemek kirletmek gibi yüksek bilgeliğin uzak durmaya çabaladığı eylemler değil mi kuzum? Arada bakıyorum onlara. Bazen kullanmak istiyorum ama kullanmaya kıyamıyorum sanırım. Hele bardakların ve kahve fincanlarının- evet kahve fincanlarım canlarım benim- oldukları iki bölme bana huzur veriyor. Her defasında küçük bir tören edasıyla onları oradan çıkarıp belli bir sistem dâhilinde sıralamaya uyarak kullanıyorum. Deliriyor muyum? Mutlu edecekse neden delirmeyelim kardeşim?

   Eve dönüp duruyorum, evde dönüp duruyorum ve eve benzeyen bir varlık halinde belli ki evi de kendime benzetip tuhaf hassasiyetlerle yüklü bir şeye birlikte dönüşüp durarak hayatın bir maketi halinde günlerin pencereden akıp gidişini birlikte izliyoruz. Kendimi bir piyano sonatına benzetiyorum. Kışın ağır aksak çalan, karın yağışına benzeyen, kışın ağır aksak çalan karın yağışına benzeyen bir piyano sonatına.. Ellerim gibi uzak ve soğuk parmaklarca çalınmış kimsesiz bir sonat… Birden hızlanıyor bazen duvarları çatlatırcasına ama sonra durgun ve kırgın sessizlikler halinde dağılıyor mahşere dek… Bak mahşere dek deyince yazının fiyakası nasıl arttı. Ama ya mahşere dek dağılıyorsa?

   Ellerim diyordum ya – yazar burada bir sigara yaktı- ellerim ve sokak yan yana geldiğinde bunun bir ismi de unutulmak oluyor. Takvimlerden öç almak da oluyor. Soğuk bir otobüsü bir filme yerleştirmek ve kendinden nefretinin doruk noktasında kalmak oluyor mesela… Haberim yok ve neler neler oluyor, haberim yok ve soluyorum, solgunluklar ediniyorum yüzlerden. Ellerim bunu anladığında klavyeye koşar adım ….

   Benimde bir kızım olsaydı ismini Meryem koyardım.
   Benim de bir kızım olsaydı ismini Elvan koyardım.               Zahide koyardım benim de bir kızım….

   Ömrüm vefa ederse öleceğim. Ama Büyük Türk Şiiri naşımın üzerinden yükselmeye devam da edecektir. Ben burada cellâdına gülümseyen ve annesini seven bir şair oluyorumdur. 5 sene yazmasam da dergileri boş bırakmayacak kadar şiir yazdım ve 39 yaşımdayım. Bu yaşta ve bu kadar şiirden sonra bırakmak şiiri ve artık yazmamak ne kadar güzel olur değil mi? İçimin Tolstoy tarafı bunu aksakallarıyla bana söyledikçe bahtiyar oluyorum. Bugünlerde okumasam da Tolstoy kelimesinde sakallar görecek kadar kış ve Tolstoy ile doluyum. Nakış nakış Anna Karenina. Bunu kendime söyleyince ben de sakin ve genç ama ihtiyar bir ruh oluyorum.  Oluyorum da ne oluyor? Koridorumda yürüyüp içli sigaralar eşliğinde düşünüyor gibi yapıyorum. Yaşıyor gibi yaptığım için düşünüyor gibi yapıyorum ve huzurlu oluyor gibi yapıyorum.

   Bizi sabahın paslı ellerine bıraktıklarında içimizdeki geceyle yola koyulmuş olacağız. Dünyada hiç kimse olmasa da şiir yazmayı sürdüreceğiz. Makul ve idare edilebilir bir deliliği kelimelere yükleyip bundan tekinlik umacağız. Şehir arkamızda uzak ışıklar dağı halinde parlarken ona bakıp susacağız ve bu bizim zaferimiz olacak.

   Ne çok yazı yazdım varlığımın hesabını makama sunar gibi. Her satıra bir şeyler gömdüm. Ama roman yazamadım bir türlü.

   Ben koşmayı hayal ettiği için mutsuz olan bir kaplumbağayım. Koşmayı hayal etmeseydim mutlu olurdum. Ama koşamam. Koşamayacağımı zamanla anladım ama geçmedi mutsuzluğum. Şiir yazan bir kaplumbağa şiirlerinde koşuyorsa ona mutlu diyelim mi?

   O şimdi yorgun yüzüyle gülümsedi. Tolstoy da gülümsedi. Piyano çalan güzel bir kız gülümsedi. Su gülümsedi. Yorgun bir ağaç hışırdayarak gülümsedi. Mezarım gülümsedi. Ellerim.  Ellerimin mezarım olduğuna dair bir inanç gülümsedi. Tolstoy ormanda serin bir yürüyüşe çıktı saf tefekkür halinde ve Allah’ı düşündü. Bunu bilen kim var ikimizden başka? Biyografiler bunu yazamaz. Köpeği gülümsedi ama bunu kim anlar? Tolstoy ölümün hayal etti tebessümler içinde. Kendini ve ölümünü sevdi, ona bunları bağışlayan bu orman sabahını sevdi. Allah’ı sevdiği için gözlerinden gülümseyen gözyaşları aktı. Bunu gördüm.

  Yorgunum. Ölmekten korkmuyorum.

4 Ocak 2017





4 yorum:

  1. Gülümseyerek bir selam gönderiyorum.

    YanıtlaSil
  2. Tam da Tolstoyun Çocukluğum'u uzun aradan sonra
    tekrar okurken denk gelmek. Hiç bırakmayın yazmayı.
    selamlar..

    YanıtlaSil