18 Kasım 2017 Cumartesi

eloğlu


Eloğlu binlik bozdurur
Ben bozduramam

Eloğlu başını yastığa kor komaz uyur
Ben uyuyamam

Eloğlu sofrasında dokuz türlü
Benim aç yattığım olur bazen

Benim evim gecekondu
Eloğlunda apartıman

Eloğlunda ince müzik
Benimkisi aman aman

Benim kuru başım bana yeter
Eloğlunda karı kızan

Ben keçileri kaybettim
Eloğlunda usta çoban

Bu soyadı bana haram


metin eloğlu

pastırma yazı



Dedim ya benim aşklarımın doğusu bura 
Bura benim yarınımdan sakınan tel tel 
Bura işte ilkyazından irkilip huylandığım 
Dedim ya gün batmadan kunnamaz çakal 

Işıtmaz solutmaz bir aşkın doğusu bu 
Köpeklenmiş havuzda boğum boğum kediler 
Hoşundu be İstanbul hoşundu savsak günler 
Çöl dünümle ikizlenen ne yavan olgu 

Bu çağandan kalacak bir sünepe bildiri 
Öncelenmiş yalanlarla yakapaça gidiyor 
Olmaz olaydı bu yaz, demez olaydı şiir 
Dedim ya aşkımızın en firavun günleri 

Kaskatı bir güz içi daldım yazık hayatıma 
Hasan diye birim vardı uzamış perçemleri 
Ben, Güzin, yaz da bitti e sonra 
Amcasına babasına pay veren çiçekleri


Metin Eloğlu

14 Kasım 2017 Salı

bruegel , ülkü tamer



Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Köpeklerin bakışlarında birer keman tadı.
Avcılar ve kuşlar avdan dönüyor.
Zaten her yanda hüzün görülür
Uzakta çocuklar kayıyorsa,
Kızaklar tahtadan yapılmışsa,
Kar dinmişse,avdan dönüyorsa avcılar,
İnsan anlamışsa ansızın, başladığını
Gökyüzünün, ayaklarının ucunda.

Kuş tüyleriyle kaplıdır burunları
Birer sirk emeklisine benzeyen avcıların;
Soluk alır, tüy verirler yorulunca,
Yürekleri birleşir, geniş bir av ülkesi olur,
İçinde tazılar yaban ördeklerini,
Çantalı okullular kar tanelerini avlar.
Norveç'in nüfusunu bilir de okullular
Karın nüfusunu bilmezler nedense.
Zaten her zaman hüzün bulunur biraz.
Norveç'ten söz açan şiirlerde.

Gökyüzü ayaklarımın ucundan başlıyor.
Ağzımın kemiğinde dağınık bir şiir tadı.
Gürgenler ve kayınlar avdan dönüyor.
Sırtsız atmacalar çizerdim şimdi
Bir kayığın yelkeni geçseydi elime;
Unutmazdım, yelkenin bir köşesine
Tabut başlı bir avcı yerleştirirdim.

İçime çektiğim hava değil, gökyüzüdür.

13 Kasım 2017 Pazartesi

düello




Yenilirsem yenilirim, ne çıkar yenilmekten?
Seninle çarpışmak kişiliğimi pekiştirir benim.
Ayak bileklerime kadar bu deredeyim işte,
Yerin yassı taşları tabanımın altında,
Alnımda birleşmekte güneşin raylarından
Hışırtıyla geçen kartalların sesleri.
Unuttuğum bir bitkinin yaprakları gibi
Göğsüme değerse kurşunların, ne çıkar?

Bilmem nişancılığı, tabanca kullanmadım;
Ama karşıma alıp seni horoz düşürmek de,
Seni vuramamak da yüreğimi pekiştirir benim.
Ölürsem güzel bir ölü olurum,
Saçlarıma yuva kurar bir anda kirpiler,
Kar, örtmeye kalkışır gökkuşağını,
Ve onurlu, yoksul böceklerin gazetecisi
Ben gülümserken resmimi çeker.


ülkü tamer

üşür ölüm bile




Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Diz çöktüler karşısında
Sonra ateş ettiler
Parçalanan yüreğine
Yuva kurdu mermiler

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

Gelip kondu bir güvercin
Ellerine o gece
Kırmızı bir çelenk oldu
Bileğinde kelepçe

    Bir soğuk yel eser
    Üşür ölüm bile
    Anlatır akan kanı
    Beyaz sesiyle

ülkü tamer



12 Kasım 2017 Pazar

bir kıyı kahvesinde, ilhan berk


Gün ağmıştı. Adaçaylarımızı söylemiş miydik?
Üç kişi bir köşede oturmuş ağ yamıyordu.
Kimimiz aznif oynuyor, cıgara üstüne cıgara
yakıyordu kimimiz. Sanki dünya durmuştu
öyle dalmış gitmiştik. Kendi kendimizdik.
Bir sürü kırlangıç dışarda camlara vuruyordu.
Birden bir ses, yüzüne karışmış bıyıkları,
-Deniz çekildi, dedi. Hepimize tutup
denizde gezdirdiği gözlerini. Büyük
bir boşluk bırakıp sonra da arkasında
Kalktı.
 Biz işte o zaman gördük onu
ve çekilen denizi.
 O zaman çıktık kendimizden.

Dışarda bir dilim ekmek gibiydi gök.

aşklar içinde bir kentin herhangi bir kentin


I
Benim yüzüm bir bayram telâşıdır
Küller ve biraz da deniz artıklarıyla
Ben ki çocuklarla büyüdüm ve
(Bu yüzden uzundur ya biraz kollarım)
Bir denizde bir akşam gittim ölümü
Yosunlar rüzgârlar gözleriyle balıkların
Hâlâ saçlarıma takılmış bulurum
Bir balığın pullarını ve tuzu
Şimdi bir yolu yürüyoruz ya seninle
Birden üçüncü sınıf bir lokantadayız işte
Bir kadın senin ağzınla gülüyor ve
Ne mutlu ne mutsuz.
…………………… Nedir mi mutluluk diyorsun
Bir eylülü gitmek belki de böyle
(Eylül ki en kanayan aydır tarihte)
Ve birden o adam gösterisine başlıyor
Yırtılan sesiyle.
…………………… Sanki sarı beyaz kara
Sanki bütün ırklar birlikte bağırıyorlar
Ve sanki insanlığın hali.
…………………… Ve soruyorum kendi kendime
Lokantalar neden insanlığın haline benzer
Böyle bir dünyadayız işte yürüyoruz yürüyoruz
Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını.
II
Böyle çıktık sonra akşama akşam dediğimize
Bir denize bir denizin birdenbireliğine
Ben aklımdan ağaçlıklı ağaçlıksız yolları geçiyorum
Bir çocuğun yüzünde sanki bir öğle sonuyum
Tam neredeydi şimdi bir türlü çıkaramıyorum
Bir sokak unutmuş sokaklığını gidiyordu
Belki bir resimde yaşamaktan sıkılıp çıkmış geliyordu
Belki de Dul Bayan Suzan Adoni’nin ayininden dönüyordu
Diyordum herhalde bu ikisinden biri olmalı
Bir sokak da çünkü her zaman kendinde değildir
Susuyoruz ve
Sanki dergilerde kalmayı seçmiş şiirler gibiyiz
Hem gün gelir şiirler de eskir biliyorsun
Kalır ama bir yerlerde bir eylülün eylül olduğu
Ben ki dikkatli bir su gibi yaşadım
Seninle ve küllerle.
III
İlk kar Toroslar’a yağdı diyor bir ses
Yağmış gibi anafor gözlerine
Oturdum sonra gözlerini düşündüm gözlerini buldum orda
Bir deniz gibi uzandım içlerine
Çakıllardan en harlı ateşler yaktım bıraktım
Kaldım öylece uzun çayırında saçlarının
Dedim ki hatırla hatırlamaktır zaman
Bütün dillerde.
………………………… Yüzün de odur
Yüzün ki bir ormanın sayısız en sık yerinde
Bir akşamın akşam olduğudur bende
Hem bak tarih de kabarmış bir anıdır
Zaman da. Çarşı gül ağzında
Geçtik denizi öylece indik sonra geceye
Geçmiş gibi bir göğü bir baştan bir başa
IV
Senin bütün bir gün sokağı seyrettiğin olmuş mudur
Bir kentin herhangi bir kentin
Şimdi bu kenti tepiyoruz ya
Her kent bir yaradır bende.
Bir elmayı ısırıp bırakmak gibi çürümeye
(Belki sadece bende benim uzun yüzümde)
Bak işte bu sokaktır senin ruhun diyorum
Sokakların da ruhu vardır çünkü (varsa ruh)
Bir kez göçüp gitmiştim de o zaman anladım
Ben bunu. o zaman buldum kendimi
O zamandan beridir her yerdeyim
Bir deniz kabuğunda örneğin parçalanışında bir taşın
Böyle oldu işte su yüzüne vurması gibi bir batığın
Benim aşkta aldığım bu upuzun yol

Ağzımdan diyordum daha çok ağzımdan öp beni
İnsan yaşarken bilmez yaşadığını
İlhan Berk

taşlı yol


Aşklar, dostluklar, bir arada olmalar 
Hangi birine yetiş, geçtim, öderim.
Eşler, çocuklar, ölmüşlerin yakınları
Sonradan katılanlar, kaçtım, öderim.

Çığlık ve kısık çağrı
Kimi mi çağırdım, bilsem söylerim.
Gün gelir, bırakır, başlar yalnızlık
Ne için, kimdi, bilsem söylerim.

Yaşlanmak, gözyaşları olmadık hüzünlerde
Sızar, görürsünüz çoğunuz
Kıyı köşe, durmayın üzerinde
Gördünüz mü giderim.

Ne yaptım ben size
Bana siz ne yaptınız taşlamak dışında
Zaten taşlı yolumu
Ki bu kadar acı verir, söylerim.

Ey söz ulaştıranlar birinden ötekine
Bana da dersiniz, dinlerim.
Sonra da arkamdan-
Bilmem mi gülerim.

Ki bugüne beni siz mi getirdiniz
Çıkar tanıyanları, vardır elbet bildiği
Kimleri boşladım, borçlarım kimedir
Ödedim, öderim.

Çıkar bildiklerini, kalır elbet sevdiği
Bir iskambil- sararır yüzünüz
Kimin ne çektiği-
Ödedim, öderim.


Behçet Necatigil

kardaki kale


11 Kasım 2017 Cumartesi

artık benim


Artık benim onurum
Çamurlara batarak,
Kendini aşınmaktan
Güç bela koruyacak.

Kirletecek çaresiz
Taammüden kendini;
Çarşı pazar gün boyu
Kentleri dolaşarak.

Artık benim onurum
Eğri pervazında,
Ahşap bir kapı gibi
Gıcırdayıp duracak.

metin altıok

KULE TAMAM OLSAYDI RESİM BU KADAR GÜZEL OLUR MUYDU


10 Kasım 2017 Cuma

koşan düş


masken düştü-güpegündüz
pencerende parmak
delik deşik kırbaç kıyı ve duvar
lardan güpegündüz kan
güpegündüz sevinç bahçe toy yaprak
çınarın dallara anlattığından
kül - bütün bir ceset gibi
ortada şimdi


ilhami çiçek

özgür göreçki ,ateş püskürdü





I. Bölüm başlığı

Örneğin o bana 7 dedi mi korkunç baş ağrılarıyla birden erikleşirim
Fakat mavi öyle değildir, o daha çok teyzeme benzer. Yani anasına çekmiştir işin doğrusu
Sivri bulutlardan gazete ya da dergiler yapar
Eli hiç kokmaz
Endişesi yoktur onu kıskanırım.
O ise bana 4 der, moralim geçer.
Kedim olmadığından sevinirim.
Bana 4 demelerini kolay kolay unutmam
Birlikte dinlediğimiz müzikleri aklıma kazır
Saçlarımı toplayacak olursam onun sevdiği şekilde toplarım
Bana 4 desin diye sırf
Babam aramış mı aramamış mı düşünmeden
Babamı ararım.
Babam telefonu 9 olarak açar, daima
Konuşmaya bir masal uydurarak başlar
Ben babama annemin artık olmadığını hatırlatmakla yükümlenirim
Bunu en fazla bir kere yaparım ülkeden bahsederiz
2, 6, 8 veya 3'ten konuşuruz
Benim 5'i uzun süredir görmediğimden konuşuruz ve babamla konuşuruz
Konuşmasına da
Aklım hep ondadır. Nerede, su içti mi, yemek yedi mi
Orda da kavis var mıdır
Ne bileyim atıyorum bal.
Uyurum bunları bilememenin üzüntüsüyle
Kendime başarılı düşmanlar düşünürüm
Eylül ekim aylarında
Küçük pastanelerde satılan mikroplar
Birbirlerini öldürmeye götleri yemediğinden
Birbirlerine sadece yumruk ya da kartpostal atan geri zekalılar
Ön ödemesiz, temassız yöğmüyeleri de yoktur üstelik
Ayağımla sadece top atmayı yasalar gereği düşünürüm
Onun belki hoşuna gider diye: gidebilir keşke.

II. Misket limonun kilosu ne kadar?

Issız bir krem açtım. Elime, yüzlerime sürdüm.
Dostluk böreği önerdi birisi, kafasına pudra şekeri döküp gülüştük.
İkide birde yeni aldığım saatime baktım. En son yarımdı çünkü.

III. Sahnedeyken herkes güzel ve ışıklarken

Anasının anası olduğunun farkında olan bir kuzunun sesi de me
Ötekisinin de.
Ee? Ne yapalım şimdi birbirimizi?
Bu berbat ekranlarda yakalarından tutamaç
Kaçırarak gözlemimizi, vursak ya dillerimize
Atsak ya kezzap allah allah
Erise bir fotoğrafçının gözleri
Benim talcid içesim gelse, hay hay.
Ama olur mu partiler böyle düşünülmedi
Işıklarken.
Okulda sabahçılar yapmıştı öğretilmedi.
Sabahçıların analarının anaları olduğunu çok geç öğrendik
Kendi imkamlarımızla.
Yayındayken küfür edemememiz gerektiğini.

IV. Banka soymak için harika bir bahane

Sonra berbat yaz başladı. Köylerden fındık mısır filan saçma sapan şeyler geldi.
Çuval çuval uyuşturucular geldi.
Işıklarken.
Oy diye türküler uy diye hey diye sesler geldi
Ortadoğunun tam ortasından
Kaba insanların küçük hesaplarıyla
Berbat kalp kriziler doğuran
Kimseye öğrenmedik neden öğretmedi bu kitaplar
Bir kadını onunla evlenmeyi göze alabilecek kadar sevmeyi
Kim öğretiyor bunları ya allah allah ne ilginç
Uzaylılar herhalde kafamıza enjekte edimurphy sdkfkl

V. Buzdolabının kapısını açık bırakma

Sesini duymak için kulaklarıma inanıyorum.
Her gün 1 yeni kelime öğrenmek istemiyorum.
Hayır Money Club Kart kullanmıyorum.
Bunlar sık sık oluyor bana.

VI. Aferin bu yaptığın çok doğru

Şimdi yere gök.

meksika


9 Kasım 2017 Perşembe

Santiago Nasar, Ahmet Sarı



Gabriel Marcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi§ adlı romanını ilk okuyuşumda Santiago Nasar’ı zenginliğinden ötürü şımarık, çapkın ve romanın sonunda onu bıçaklayan ikiz Vicario kardeşleri de davalarında sonuna kadar haklı bulmuştum. Ben de olayı bir namus cinayeti olarak değerlendirmiş, “başkasının derinlikleri ile oynayanların hali tekin değildir” düşüncesine sonuna kadar inanmıştım. Romanın sonlarına doğru o felakete yaklaşırken anlatıcının romanın içinde bir karakter olan Luisa Santiaga’dan aktardığı gibi “her zaman ölüden yana olmak gerek”tiği (s.27) izlenimiyle Santiago Nasar’a acımış, bağırsakları boşalınca da çok üzülmüştüm. Ama ikinci okuyuşumda metin kendini iyiden iyiye açtı. Francesco Rosi’nin 1988 yapımı, başrollerini Ornella Muti’nin ve Rupert Everett’in oynadıkları Kırmızı Pazartesi uyarlamasını da metne derinlikli dalmamda faydalı olacağı kanaatiyle dikkatle izledim. Yönetmen Francesco Rosi’nin bir roman karakteri olarak Santiago Nasar’a nasıl baktığı ve onu nasıl yorumladığı da benim için önemliydi. Romanda da, filmde de açılış bir rüyayla gerçekleşiyordu. Romanda “(Santiago Nasar) rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü, incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş; ama uyandığında üstü başı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmıştı” (s.11) şeklinde görülen rüya, Rosi filminde ağır çekimde beyaz elbiseleri ile ormanda koşan Santiago Nasar şekliyle verilmiş; kuşlar bir korku durumu içinde panik halde göğe doğru kanat çırpmış ve Nasar’ın üstüne üstüne gelen kuş pislikleri sekansları ile rüya sona ermişti. Rüyasında Santiago Nasar’ın bembeyaz elbisesi dikkat çekiyordu. Sadece bu rüya bile, daha metnin başlangıcında Nasar’ı bembeyaz, masum bir elbiseyle gösteriyor, aynı zamanda bu beyaz elbisenin kefen çağrışımı/imgesi de okura/izleyiciye sunuluyordu. Bir gün önce gerçekleşen düğünden dolayı, biraz da yorgun olduğundan üstündeki elbiseleri ile yatmış, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için de kısa bir uykudan sonra aynı tip elbiseleri giymiştir Nasar. Beyaz elbisesinin bir karşılama elbisesi olduğu bilgisi de verilmiş olur böylelikle okura. Rüyada panik haldeki kuşlar, işlenecek cinayeti bilip de bu haberi Santiago Nasar’a bir türlü yetiştiremeyen toplumu, topluluğu; kuş pislikleriyse onun beyaz gömleğini (masumiyetini) lekeyen bir çamur atma, bir bok atma olarak uğradığı iftirayı, saygınlığının leke aldığını imliyordu. Metnin ve filmin sonunda kanla lekelenmiş gömleğin durumu, o korkunç cinayet bizlere daha metnin ve filmin başında rüyayla sunuluyordu. Romanın Gıl Vicente’den giriş alıntısı “Aşk avına çıkmak, şahinle avlanmak gibidir”de, aşk avına çıkanın erkek olacağı inancına kapılmıştık. Hep Santiago Nasar’ı “avlanan” olarak zihnimizde canlandırıyorduk. Santiago Nasar’ın zengin olduğu ve haftalık hobi yelpazesinde şahiniyle birlikte keklik avladığı da metinden biliniyordu. “Keklik mevsiminde eğitilmiş şahinleriyle birlikte öteki gereçlerini de birlikte götürürdü”(s.12) Düz bir felsefe kotarıldığında metinden Nasar’ın Don Carlos gibi, Casanowa gibi yakışıklılığından, kendinden genç ve toy kızlara baktığı, onları avladığı sonucu çıkarılıyordu. Bunu film ve kitabın başlangıcında kendi evinin hizmetçiliğini yapan Divina Flora’ya karşı tutumundan da görebiliyorduk. Divina’nın yine aynı evde yıllarca hizmet veren annesi, Victoria Guzman, kızına sarkan Santiago Nasar’a “Ben hayatta olduğum sürece o pınardan içemezsin” (s.16) diyerek Santiago Nasar’ın çapkın tavırlarına karşı koymuştu. Bu çapkınlık elbette bizlere açık olarak verilmekteydi. Babası İbrahim Nasar’ın hal ve hareketleri, huyları ve karakteri oğlunda bir nevi devam ediyordu. Fakat bir de işin başka bir yönü vardı. Duruma eril perspektiften baktığımızdan, hep avlayanın erkek olduğunu düşünmekle hata mı yaptık düşüncesine de kapılmıyor değildik. Bir erkek aşk avına çıkar. Mutat olan da budur. Bir kadının aşk avına çıkışını, Columbia ya da Latin Amerika ülkelerinde kadınların da avcı olabileceklerini acaba hiç göz önüne almış mıydık? Bunu da metin ikinci kez okunduğunda Gabriel Garcia Marquez’in bizi düşüreceği tuzağa ancak dikkatli okumalarla varılabileceği şüphesiyle ulaştık. Santiago Nasar çevrede tüm kızların aşık olduğu “güzeli” temsil ediyordu. Kızlar, Nasar’ın bakışlarında mutluluk buluyorlardı. Belli Angela da ona aşıktı. Angela’nın Santiago Nasar’a aşık olduğunu şöyle çıkarsayabiliriz. İlerde evleneceği adam Bayardo San Roman ona hangi evin bu yörelerin en güzel evi olduğu sorusunu sorduğunda Angela’dan “Dul Xius’un evi” yanıtını alınca çok yüklü bir meblağ karşılığında aslında evini satmak istemeyen, evinin her tarafında ölmüş eşinin anıları olan adamın gururunu rencide ederek parasıyla –adeta onu aşağılayarak- onun evini satın alır. Angela’nın bu olayda sorulan soruya “en güzel” yaftasını yapıştırması, gerdek gecesi bakire olmadığı için evine geri getirilen Angela’nın anne ve ikiz kardeş baskısıyla kendisine tecavüz edenin kim olduğu sorusuna da “en güzel” bir erkek ismi verdiği düz mantığını getirir akla. Evin güzelliği nasıl doğrudan Dul Xiu adını zihninin karanlığından çıkarmışsa, yine kendisine yapılan baskılarla sorulan sorulara güzelliğinden Santiago Nasar ismini zihninin karanlıklarından çıkarıverdi denilebilir. Dolaysıyla yörenin kızlarıyla Angela arasında elbette bizim tahmin edebileceğimiz bir yarış da vardır. Angela’nın diğer kızlardan biraz daha yaşlı olduğu düşünülecek olursa, Santiago Nasar’ı elde etme yarışında diğer güzel kızlara nazaran biraz da dezavantajlı olduğu düşünülebilir. Santiago Nasar’ın bir yakını olan anlatıcımıza Angela için “Şu senin salak kuzenin artık kız kurusu oldu çıktı” (s.35) sözü de Nasar’ın Angela’ya olumsuz bakışını ortaya koymaktadır. Angela ansızın uzak diyarlardan evlenmek için çıkıp gelen zengin Bayardo San Roman’ın kendine âşık olduğunu ve kendisiyle evlenmek istediğini görünce onu sevmediği ve onunla evlenmemek için annesine, arkadaşlarına durumu anlatır ama onlar toplumsal baskıya boyun da eğdiklerinden “aşkın da öğrenilir bir şey” (s.37) olduğunu, emek istediğini peşinen kabul etmişlerdir. Santiago Nasar yarışında dışarda kalan Angela Vicario kiminle sevişmiş ve bekâretini kaybetmişse, bekâreti de olmadığı için evlenmeyi, gerdek gecesine girmeyi kesinlikle istememektedir. Bunu okur olarak bizden saklar. Hatta arkadaşları, durumu bildiklerinden kendisine gerdek gecesi güveyi aldatma, kandırma yolları önerirler. Bu işin hileleri vardır ve umudu artık o hilelere kalmıştır. Onu sarhoş yapmak, aklının başında olmamasını sağlamak, kimyevi maddelerle hala bakire olduğu yolunda oyunlarla kocasını kandırmak gibi. Kiminle yatmışsa onun öldürüleceği felaketini de böylelikle saklamış olacaktır bir nebze Angela. Ama Bayardo San Roman kandırılacak biri değildir. Gerdek gecesinde de onca içeceklerden bir türlü sarhoş olmamıştır, aklı başındadır. Bu tuzağa düşmez. Angela’nın bakire olmaması nedeniyle onu evine geri getirir. Felaket de işte bu anda başlar. Anne ve ikiz kardeşler onu sıkıştırarak bunu ona kimin yaptığına dair isim isterler ondan, ismi söylememek için direnir Angela ama sonra Santiago Nasar’ın adını verir: bunu nasıl yaptığını roman bizlere şöyle anlatır:

“Kız, onun adını ancak söyleyebilecek kadar bir süre duraksamıştı. Karanlıkların içinde aramıştı o adı, bu dünyada ve öteki dünyada birbirine karışmış onca ad arasından ilk bakışta bulup çıkarmıştı onu; tıpkı ölüm fermanı ezelden beri yazılı olan iradesiz bir kelebekmiş gibi, isabetli bir atışla onu duvara mıhlayıvermiş. “Santiago Nasar”, demişti.(s.47)

Aşkın bir avlanma olduğunu, onda avcının ve avın bulunduğunu dillendirmiştik. Ters bir perspektifle erkeğin değil de bu topraklarda kadınların da avcı olabileceği tezine dikkatlice eğilmekte fayda vardır. Santiago Nasar’ın romanda Angela ile ilişkisi üzerine hiç durulmazken, okura bu hususta küçücük bir ipucu bile verilmezken yine Nasar’ın önceki yıllara ait çapkınlıkları üzerine uzun uzun durulur. Daha gençlik dönemlerinde, 15 yaşlarındayken Nasar’ın Maria Alejandrina Cervantes’e aşkı anlatılır. Maria bir hayat kadınıdır. Santiago ona ilk görüşte aşık olur. Anlatıcı olan arkadaşı onu uyarır ve ona şunu söyler: “Savaşçı balıkçılla düşüp kalkmaya cesaret eden şahini tehlike bekler” (s.61). İlginç olan erkek avcı imajından kadın avcı imajına burada yeniden bir gönderme vardır. Anlatıcı bu aşkı okura sunarken Maria’yı “sirenlere” benzetir. Sirene’ler, Yunan mitolojisinde büyüleyici şarkılarıyla denizcileri tehlikeye düşüren yarı kuş, yarı kadın yaratıklardır. Avcı olan burada da kadındır, av olan erkektir, Santiago Nasar’dır. Bu hayat kadının kucağından babası İbrahim Nasar onu “kayışla döve döve” (s.62) çekip alır. Kırmızı Pazartesi romanında Angela’nın hırsı, kini, nefreti, kıskançlığı, aşkının gözünün körlüğü onu avcı konuma getirmiş Santiago Nasar’ı ise bir av konumuna indirgemiştir. Alıntıda “iradesiz bir kelebek” olan yani “zayıf olan” yine Santiago Nasar’dır.

Peki, metin bize bir belirsizlikle kendini açmıyor ve bize bilgi sunmuyorsa Angela’nın “Santiago Nasar” ismini neden verdiğini nasıl ortaya çıkaracağız? Bu bilgi romandan da filmden de doğrudan elde edilir bilgi değil. Ancak sıkı okumalarla, yazarın anlatıdaki tuzaklarını aşarak, anlatıcının kullandığı dilin taraflı olup olmadığından, okurun üstünde bulunan yazar ve anlatıcının sızdıracağı bilgilerden bunu çıkarabiliriz. Bu da bir şekilde alımlama estetiğinde kendi tezimiz olarak, okur görüşü olarak kalakalır. Biz okurlardan saklanan bilginin şu olduğunu düşünüyorum: Angela, Santiago Nasar ismini verir, çünkü ona aşıktır. Sevmediği birinin kendine talip olmasıyla onu sevme, ona aşık olma, onun bakışlarından nasiplenme yarışından uzak kalmış bir kızın kaynağı kurutma girişimi olarak değerlendiriyoruz onun adını verişini. Santiago Nasar adını kardeşlerine o yüzden verir. “Benim olmayacaksa, kimsenin olmasın” duygusudur bu. Franceso Rosi’nin Kırmızı Pazartesi filminde Nasar’ın arkadaşı yıllar sonra memleketine geri döner ve Angela’yı hala orada yaşıyor ama yaşlanmış bulur. Angela’ya “Kimi korumak için Santiago’yu kurban ettin” diye bir soru sorar. İzleyici bu sahneden bir cevap alamaz. Angela her kimi koruduysa korumuştur. Kimi koruduğu ne roman okurları ne de film izleyicilerinin asla bilemeyecekleri bir soru olarak akıllarda kalacaktır.

Santiago Nasar’a yazarın daha doğrusu metin içine yazarın yardımıyla sarkan anlatıcının perspektifi hep olumludur. Onu beyazlar içinde gömlekle, onu yukarıdaki alıntıdan da görebildiğimiz gibi iradesiz bir kelebek olarak değerlendirir. Kefeni ile bembeyaz, duruluğu ve masumiyeti ile bembeyaz libaslarla gezen Nasar’dır. Kıskaçlığın karanlığıyla ona ulaşamayınca, umudu artık yitince, Santiago Nasar’ı elde etme yarışından kopunca onun ölüm fermanını imzalayan, “isabetli bir atışla onu duvara mıhlayıveren” (s.47) Angela’dır.

Bir iftiranın edebi eserde böylesine etkili görüldüğü başka bir eser de Franz Kafka’nın “Dava” adlı kitabıdır. Bu romanda da romanın kahramanı Joseph K. kendi yatak odasında, en mahrem alanında bir mahkeme heyetini karşısında bulur. Anlatıcı, Joseph K’ya birilerinin iftira atmış olabileceği hususuna okurun dikkatini çeker. Santiago Nasar’ın olduğu gibi Joseph K.’nın da romanda başına gelmedik kalmaz.  Dava’nın prolog ve açılış cümlesini buraya almakta fayda görüyorum:

"Birileri Joseph K'ya iftira atmış olmalıydı çünkü bir sabah kötü bir şey yapmamış olmasına rağmen tutuklandı."

Joseph K. romanda kendine iftira atanı bulamaz. Roman boyunca kendini yargılayacak, alnına sürülen kara lekeden onu kurtaracak bir merci arayıp durur ve bulamadan da aynen Marquez’in “Kırmızı Pazartesi”nde olduğu gibi iki iri kıyım adam tarafından yine aynen bıçakla boğazlanır. Her iki metinde de bir cinayetin arka planı toplumsal ilişkilerle, toplumsal yozlaşmalarla inceden inceye eleştirilir. Suçu gerçekleştiren kişileri sadece izlemekle kalan bir kitlenin de nerdeyse katil olduğu tezi çok önemlidir her iki metinde de.

Franz Kafka'nın "Dava"sıyla Marquez'in "Kırmızı Pazartesi" arasında benzerlikler gözden kaçmaz. İki metin de yatak odasında, yatakta açılışı gerçekleştirir. İki metinde de iftira laytmotiftir. Joseph K. kendine atılan iftira ile huzursuz olur. Masum olduğunu, bilmediği arayıp bulmak istediği bir mercie kanıtlamaya çalışır ve bunu bir türlü kendi çabasıyla, içerden, kendi mücadelesiyle de başaramazken; Santiago Nasar'ın uğradığı iftira kendi dışında tüm topluluğun çabasıyla göz önüne serilir. Joseph K. iftiranın varoluşundaki lekesini metin boyunca temizlemeye sonsuz ve sınırsız gayret gösterirken, Santiago Nasar uğradığı iftiradan bile haberi yoktur, karnı deşilmeden biraz önce sadece kaçmaya vakit bulduğunda iftiraya uğradığını öğrenir. İki karakter de çapkındır. Joseph K. Bayan Bürstner'i görünce ona şehvet duyar. Metinde bu şehvet şöyle geçer: "Onu yakalayıp ağzından öptü, sonra da zorlukla keşfettiği kaynağa atılan susamış bir hayvan gibi, yüzünün her yerini öptü." Buradaki "kaynak" sözcüğü çok önemlidir. Santiago Nasar aynen Kafka'da olduğu gibi hizmetçiliğini yapan Flora adlı genç kıza ergenliğe girdiğinden dolayı da sarktığından Flora’nın annesi ona "sakin ol beyaz adam, ben hayatta oldukça sen o pınardan içemezsin" der. Daha garibi ise Joseph K. bütün mücadelesi ile varlığını yıpratırcasına kendi masumiyetini göstermeye çalışırken bir şekilde suçlu bulunup romanın sonunda iki iri kıyım siyah giyimli yasayı temsil eden adamla aynen Nasar'ın da öldürüleceği bir bıçakla hayatına son verilirken, Marquez de Kafka gibi namus cinayetini işletecek kişiyi tek bir karakter seçmez, iki kişi yani "ikiz" seçer. İkiz ellerinde domuzların bile bağırsaklarını deşebilecek keskin bileyilenmiş bıçaklarla Nasar'ı öldürürler. İki romanda da ölüm öncesi etraftakiler sessiz kalır. Joseph K.’nın boğazlanışında uzaklarda silüet şekilde görülen, yardım etmek isteyip istemediği belli olmayan birinin bir yardımı ulaşmaz kendine. Marquez zaten toplumsal çürümeyi romanın alt başlığında "İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayetin öyküsü" diye verir. İşleneceğini herkesin bildiği bir cinayet neden önlenemez? Bu kişisel bir suç mu, toplumsal suç mudur? Göksel bir oyun ve ceza mı vardır işin içinde? Kötü talihi ve kaderi burada nereye eklemlemelidir? Marquez’in bir Kafkasever olduğu kesinlikle söylenebilir.

Kırmızı Pazartesi’ne yeniden dönecek olursak metnin çoğul okumalara açık bir metin olduğu gerçektir. Teolojik bir okuma ile bu romana bakıldığında Santiago Nasar’ın isim ve soy isminin boşuna seçilmediği, bunların bir göndergesi olduğu gerçeği ortaya çıkar. Santiago içinde “Saint”i, Nasar da Nasrani anlamında Hz. İsa’nın kavmini imler. Zaten Nasar sülalesinin Arap olmaları bu fikri doğrular. “Aziz Nasıralı” anlamına da böylelikle erişilmiş olunur. Tanrı peygamberleri nasıl seçerse, roman yazarı Marquez de anlatıcı yardımıyla protagonisti, esas oğlanı böylesi teolojik göndergesi olan bir isimle donatır. Metinde o yüzden beyazlar içindedir. Çilesine (Passion) doğru evrilirken aynen Hz. İsa’ya nasıl döneminde insanlar acımamış, ölümüne şahit olmuş ve izlemekten daha fazlasını da yapmamışlarsa, İsa’nın çektiği çilelere sessiz kalışla bir anlamda suçlu da olmuşlarsa bu romanda da Santiago Nasar’ın çilesine doğru evirilen süreçte o kasabada yaşayanlar, o kitle mahza suçludur. Görevlerini iyi yapmayan albaydan, akrabalara, arkadaşlara, tanıklara, dükkân işletenlere -sütçü hariç- herkes talihin de garip oyunlarıyla, sanki kader de, yazgının da yardımıyla bir toplu çaresizlik durumuna itilir. Herkesin bildiği bilgi bir türlü talihin de oyunlarıyla Nasar’ın kulağına erişemez.

Bu teolojik okuma elbette sadece Santiago Nasar’ın isminin “Aziz Nasıralı” bilgisi üzerine bina edilemez. “Teninin narinliğinden; Vicario kardeşlerin Nasar’ı öldüreceği kişilerin Havari sayısı gibi 12 rakamı ile okura sunulmasından; öldükten sonra halkın onu bir aziz edasıyla görmek için çabalarından; rapora ölümü ve yaraları üzerine yazılan: “çarmıha gerili İsa’nın yara izini andırıyordu” (s.69-70) tespitlerinden; öldürülürken Vicario kardeşlerin karnına defalarca sapladıkları bıçağın kansız tertemiz çıkmasından (“İşin tuhafı, bıçak her defasında tertemiz çıkıyordu”, “Ona en az üç kez vurdum, tek bir damla kan bile akmadı”(s.104) yazarın Santiago Nasar’a bir suçsuzluk, bir masumiyet rolü biçtiğini, onun bir aziz olduğu bilgisini de alt metin olarak bizlere sunduğunu gösterir.

Angela’nın Santiago ile romanda hiçbir bağının olmadığı ve okura böylesi bir bilgi de verilmediği düşünülecek ama isminin “melek” olduğu, bunun da kutsalla bir bağı olduğu, Hz. İsa’nın annesi Meryem’in de bekâretinin peygamberler tarihinde ona çok büyük zulümler çektirdiği düşünülecek olursa, sanki Angela’ya da bir azizelik durumu atfedildiği de görülür. Hz. Meryem’in bekâreti Hz. İsa’yı doğurma sürecinde toplumsal bakımdan nasıl sorun olmuşsa, Angela’nın bekâreti de bilmediğimiz yitirilişinden, çektiği acılarla, sıkıntılarla, toplumsal baskılarla, bir nedim tövbeye yatan birinin duasının kabulü gibi yeniden bakire olmaya, sanki yeniden bekâretini kazanmışlığa doğru evrilir. Onca yıl ısrarla tövbe edip, çektiği çileden dolayı o kadar yıl arınır ki tek başına cezalandırıldığı evinde kendinden uzaklarda sevgilisine, kendini bırakıp giden eşine iki bin mektup yazarak, bir dua haliyle bu süre içinde “yalnızca o adam için bakire” (s.85) olur artık. Namusun aşka, aşkın namusa döndüğü ve Marquez metinlerinden de bildiğimiz üzere çok uzun süre bekleyişin insanın kalbini arındırdığı ve bunun bir dua haliyle yeniden sevgilileri buluşturduğu bilinir. “Kolera Günlerinde Aşk”ta sevdiği kadının bir başkasıyla evlenmesi üzerine çok uzun süre bekleyen bir kahramanın ömrünün sonunda yine bekleyişinin, sabrının meyvelerini toplaması gibi. Gençlik haliyle Angela bekâretini kaybetmiş olabilir, toplumun bu hususta yaptırımları vardır. Bu hususta her yerde töreler, normlar, gelenekler, görenekler çıkmıştır. Hepsi de hemen hemen aynı katılığı gösterir. Ama bekâret yitirilmiş olsa dahi, toplum indinde çok uzun süre çekilen çilelerden sonra, bir meczup haliyle artık yaşam insanın bütün yaralarını sardığında bir yeniden dirilme anı beliriverir. Arzu ne kadar süreğense, ısrar ne kadar devam eder ve daimi olursa af da o kadar hızlı gelir. Eninde sonunda gelir. Bayardo San Roman’ın Angela’nın yanına hiç açmadığı, okumadığı ama istif ettiği, düzenlediği iki bin mektupla Angela’nın yanına gelişi ve onu affedişi, ona bekâretinin yeniden teslim edildiği anlamını taşır.

Gabriel Garcia Marquez’in Santiago Nasar’ı öldürecek olan şahısları iki kişi yani ikiz seçmesi de gariptir. Vicario Kardeşler aslında çok iyi insanlar olarak bilinirler. 24 yaşlarında Pablo’nun Pedro’dan altı dakika daha önce dünyaya geldiği ikizlerdir bunlar. Pedro’nun idrar yollarındaki hastalığı ona acı çektirir. Santiago Nasar’ı öldürme kararı bir namus meselesi olduğu için dönüşümlü olarak her ikisi tarafından da katli talep edilir ve uygulamaya sokulur. Pedro adeta cam kırıkları işediği için kardeşine bu öldürme işini yıkmaya çalışsa da Pablo Vicario bu işi birlikte yapmaları gerektiğini kendisine aşılar.

Kasaplık işiyle uğraşan; merhametli olduklarından kestikleri hayvanın gözlerinin içine bakamadıklarından; bildikleri, tanıdıkları, sütlerini içtikleri bir ineği kesemediklerinden; kestikleri domuzlara da insan adları değil çiçek adları verdiklerinden (s.50) iyi insan oldukları resmi çizilir bizlere bu ikizlerin. Aslında Santiago Nasar’ı tanıdıklarından, Nasar’la birlikte büyüdüklerinden, onun dostu da olduklarından Nasar’ı öldüreceklerini yirmiden fazla kişiye dillendirirler. Bir anlamda öldürmek istemezler Nasar’ı, öldüreceklerini duyurarak onun kaçmasını, kendilerine gözükmemesini, uzaklara gitmesini de sağlamış olurlar. Ama kaderin garip cilvesi ve talihin oyunlarıyla herkesin bildiği şeyi Nasar bilemeyecek ve Vicario kardeşlerin bulunduğu yere bir şaşkın iklimde gidecektir. Romanda Santiago Nasar’a kaçma fırsatı verdikleri bölüm şöyle anlatılır:

“Yine de işin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar’ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gerekli hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar ama bunu sağlamayı başaramamışlardı” (s.49)

Santiago Nasar’ın bir türlü kulağına gelmeyen öldürüleceği bilgisi, bir türlü yerine ulaşmayan bir mesaj olan Vicario kardeşlerin onu öldürecekleri bilgisi ile aynı kaderi paylaşır. Kardeşler Nasar kaçsın, bulundukları ortama gelmesin diye herkese, her yere mesaj bırakırken, Nasar garip bir şekilde bire karşı iki kişi ve silahsız haliyle meydanda bu ikizin ağına takılır. İkizler daha sonra Nasar’ı öldürüp Arapların hışmından kaçtıkları kiliseye sığınırken tanrı katında da, toplum katında da masum olduklarını, bir namus cinayeti gerçekleştirdiklerini dillendirerek kendilerini haklı bulurlar ve tutuklandıklarında sorguya çekildiklerinde de yüzlerce defa olsa yine aynı şeyi yapacaklarını söylerler.

Romanın bir rüyayla açıldığını yazının başında dillendirmiştik. İster incir ağacı, isterse badem ağaçları olmak üzere ağaçlı rüyalar gören,  kuşların kendi üzerine dışkıladıklarının da uğursuzluk belirtisi olduğu düşünülecek olursa, kuş dışkısının romanın sonunda deşilen bağırsaklarla örtüştüğü de gözden kaçmaz. Kehanet rüyayla gerçekleşmiş, rüya aslında bize olacak olanı daha ilk sayfasından bildirmiştir.

Metinde böylesi öngörüler çoktur yine Santiago Nasar evinde Victoria Guzman’la oturuken, Guzman tavşanların bağırsaklarını kökünden söküp işkembeyle birlikte köpeklerin önüne atınca Nasar dehşete düşer. Ona “Bu kadar acımasız olma, onu bir insan olarak düşünsene” (s.16-17) der.  Savunmasız hayvanları öldüren Nasar’ın bu şekilde çıkışı romanın sonunda kendi bağırsaklarının deşilmesini ve çöpe atılışının içine doğduğunu da bizlere gösterir. Köpekler bağırsak yemeye öylesine alıştırılmışlar ki Nasar’ın bağırsakları bıçaklanma sonucunda döküldüğünde köpekler onları yemek için etrafını sararlar. Ancak köpekler öldürülerek onun bağırsakları kurtarılır. Otopsi yapıldıktan, cesedin içi iyice boşaltıldıktan sonra da bir şekilde bağırsaklar çöpe atılırlar.

Teolojik yoruma küçük bir eklemeyle yazıya bir son verelim. Kasabada herkes piskoposun gelmesini bekler. Ona kurbanlar, horozlar, hediyeler sunulacaktır. Nasar da oradadır. Piskoposun gemisi ne yazık ki bu limanda durmaz. Sadece selam vererek, onları uzaktan vaftiz ederek oradan uzaklaşıp gider. Piskoposun makamının en azından bu metruk kasaba için manevi iklimde “bütün güçlerin gücü” yani Hristiyanlık inancında tanrısal yüceliğe sahip olduğu düşünülecek olursa, Hz. İsa göndergesine sahip Santiago Nasar yani “Aziz Nasıralı”ya yardım etmemesiyle, gemisiyle o limanda kalmaması ve oradan ivedi çekip gitmesiyle piskoposun (tanrının) onu orada ölüme terk ettiğini yine İncil ve Hristiyanlık söylemindeki Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği zaman söylediği “Eli, lema şevaktani?” söylemine, “Tanrım, beni neden terk ettin?” sözüne de uyduğunu görürüz. Piskopos çünkü oranın yerlilerini ve de Santiago Nasar’ı orada kendi başlarına bırakmış, uzaktan takdisle şatafatlı gemisiyle uzaklara açılmıştır.  








§ Metinde faydalanılan alıntılar şu kitaptan alınmıştır:
Gabriel Garcia Marquez, Kırmızı Pazartesi, Can Yayınları, İstanbul 2017, 107 s.

7 Kasım 2017 Salı

TURGUT UYAR BURADA BÜYÜK TÜRK ŞİİRİ DE ANLAMINDADIR


Ne zaman dara düşsek, ne zaman kalın bir duman bulaşsa dualarımıza, ne zaman yaşamak buz gibi dokunsa parmaklarımıza -burada yaşamak ölmek manasındadır-, ne zaman merhametten yapılma bir kadın dökülen saçlarını toplasa ortaya, ne zaman sessiz bir düşe çaresizce sesler eklesek-düş burada hiçlik anlamındadır-, büyük mavi alnına ve kahraman bıyıklarına, büyük serin kitabına dalarız Büyük Turgut Uyar'ın.

Dalmak burada boğulmak anlamındadır.




ankara iç savaşında üç hainin portresi, ahmethan yılmaz


4 Kasım 2017 Cumartesi

REQUİEM YA DA MOĞOLİSTAN HATIRALARI cins 26'da


O günlerde çok sevdiğim ismini kitabının Salacak sahilinde denize doğru bağırdığımı hatırlıyorum: Burukluk! Bu haykırış bana iyi gelmişti ve bunu birkaç kez tekrarladım:

Burukluk: çünkü umuttur aslında bizi yoran ve mutsuz eden.
Burukluk: çünkü umutsuzluğun rehaveti aslında hepimize iyi gelecek.
Burukluk: çünkü tasavvur halinde zihnimizde parlayıp duran hayatı ne şiir ne edebiyat ne de düşünce düzeltmeyecek. Dağlar baki…
Burukluk: çünkü Dostoyevski “40 yaşından sonra yaşamak ahlaksızlıktır” demiştir.
Burukluk: çünkü bizler milyonlarca yıllık hayatın artıklarıyız.
Burukluk: çünkü aslolan toprak ve ağaçken bizler kâğıdı ve üzerinde yazılanları keşfederek bozulduk.
Burukluk: çünkü bütün hayatımız, kayıpların telafi edilemeyeceğini bilmenin kurnazca ve sinsice, yazılarla üstünü örtme çabasından başka bir şey değildi.
Burukluk: çünkü bunu sen yazmadın ama ben ekleyeyim sayfalarına, çocuklar büyürler ve çocuklukları cismen de kaybolur. Ve ben sorarım onların bir, 3, 5 ya da 7 yaşındaki halleri nereye gitti?! Bu bana daima acı verir. O ufaklık yok artık ve bu dehşettir. Sen bunu yazmalıydın.
......................................

1 Kasım 2017 Çarşamba

SARHOŞ BAKIŞLI DEFTER 8 yıllık yolculuğunu bitirdi.


Güneşin çekindiği uzun kışlardan sonra
Sadece heykelleri okşardı nankör bahar
Elimde köy peyniri şehrin bulvarlarında
Kambur yürüyüşümde kıpkırmızı anılar

Çamurunu kalbime sıçratan şubatlarda
Maraş Caddesi gibi göle bakardı sular
Okulun penceresi üşümüş çocuklarda
Bir bardak çay hatırına güzelleşirdi dağlar

.....................................


26 Ekim 2017 Perşembe

sonbahar, sezai karakoç


I


Rüyalar bende kiraz gibi
Olur ve çürür bu mevsimde
Gün doğar ve yükselir de
Ben yatağımda bir kaptan

Gemisini terketmeyen bir kaptan
Gibi eski günlerin hülyalarında
Bir deniz hazinesine sarılmış
Çocukluktan gençlikten yapılan

Sanki yıllarca önce
Koyup gitmemiş sevgili
Annem hiç ölmemiş gibi
Günden öç alır geceler

Atlar ki bende kiraz gibi
Büyür ve çürür bu mevsimde
Gün doğuşundan güç alan
Kelebeklerden kurtulurum

Bir kuş fosfor gibi geçer
Koşup sonsuz çayırları seçer
Başımı uzatırım sularına
Anlamak için anlamak için denizi

Ve şehirler deniz kıyılarında
Yükselen alçalan atlar gibi

II

Evin ötesinde berisinde meşaleler
Su meşaleleri ölü tuzu düğün biberi
Birinci Cihan Harbi'nden kalmışlar
Astragan dişleriyle fırçalanmış geceleri

Aşk artık eski ağaçlar arasında
İncir zeytin nar arasında
Evi boğan ipek böceği kurdelasında
Kadın saçları dinleniyor ve çocuk tünekleri

Zafer devesini süre süre
Eski bir dişbudak köküne götürür
Patlayan kelebekler korosu
Önümüzü bir daha aydınlatıyor mu?

Eve girmek evden çıkmak ev olmaklık bu
Evin bodrumundan ummak
Taşları sorguya çekmek
Uymuyor yakışmıyor dostuna


1974