15 Eylül 2017 Cuma

FERNANDO'NUN KİTABINA DAHİL OLMASININ HİKAYESİ


Bay Pessoa yanlış kitabın önünde durmuştu arabasıyla, Huzursuzluğun Kitabı bir blok alttaydı ve çoğunu tanımadığı kitapbinalara bakarken Lizbon' a Gece Treni gözüne takıldı. Sadece Lizbon kelimesi ona tanıdık gelmesine rağmen duyduğu yabancılığı azaltmaya yetti bu... Bununla ülkesine (kitabına) gidebilirdi ve içeri girmeye karar verdi. Arabasından inip ağır adamlarla Lizbon'a Gece Treni'ne doğru yürümeye başladı.

Kitabın kapısının tam önünde durmalıydı çünkü yanlış sayfadan içeri girerse başını bilmediği bir kitapta kaybolma tehlikesi vardı. Merakla kitabın kapağına dokunduğu sırada sayfaların içinden gelen sesler onu ürküttü. Kapıyı açmadan evvel içeriye seslenmeye karar verdi. Kitabın Portekizce olmasını umuyordu.

-Posso entrar?

Cevap gelmedi. Bir kaç kez daha kitaba doğru bağırdı ama yine cevap alamadı. Anlaşılan kitaptaki herkes kendi işiyle meşguldü .Yazarın ismi Fransızca olduğuna göre bu kez Fransızca seslendi:

-Puis-je entrer?

Yine cevap alamadı. Demek ki yazarı kitabının içinde değildi. Bunu doğal karşıladı Pessoa, ne de olsa yazar kitabının bir karakteri değildi. Ama öyle olmalı değil miydi?Buna bir cevap aramadı, soru sayfalarca uzar giderdi çünkü tüm cevapsızlığıyla... Henüz beni farketmemisti Pessoa ve sağına dönüp göz göze gelmemizi merakla bekliyordum. Nihayet sağına döndü ve beni gördü. Korkuyla geriledi. Şapkasını çıkarıp alnındaki terleri sildi,gözlüğünü düzeltti ve:

-Voje poderia ma ajudar,senhor? dedi.
Duymak için iyice yaklaştım yüzüne ve:
- Repita o grao por lut.
Diye yanıtladım onu.
Bunu duyunca yüzü aydınlandı ve sorusunu yineledi:
-Voje poderia ma ajudar,senhor?
-Claro, que posso ajuda,senhor?
-Eu deveria ir ao livro,senhor.

Kitabına gitmek istiyordu. Avucumu uzattım ve buyrun dedim. Avucuma gülümseyerek oturdu ve onu alıp bir alt raftaki Huzursuzluğun Kitabı'nın kapısına bıraktım. Dönüp gülümseyerek :
-Muito obrigado,senhor!

Dedi ve usulca kitabının,kendisinin,hayatının, mezarının sayfaları arasinda gözden kayboldu.

SARNIÇ


Sait Faik'in Sabahattin Ali'ye büyük bir saygı duyduğunu, yaşça büyük olmasına rağmen bir karşılaşmalarında ayağa kalkıp ona yer verdiğini okumuştum galiba Fethi Naci'den ve çok mutlu etmişti bu beni ve Sabahattin Ali gözümde daha bir büyümüştü. Sanki Sait toplumcu hikayeler yazmayışının özrünü mü diler gibiydi?Belki.

Ama iyi ki Sait başka Sabahattin başka yazdı da iki ayrı kutup olarak büyük bir hikaye kurdular.
Sarnıç olsun Haritada Bir Nokta olsun Semaver olsun ilh... Bana da geçmiş olsun,grib miyim?

Benim de hayatımda Sait'in bir hikayesi olduğum zamanlar çoktur. Mesela şimdi. ..


8 Eylül 2017 Cuma

ekmek, wolfgang borchert


Ansızın uyandı kadın. Saat iki buçuktu. Kendisini uyandıran şeyin ne olduğunu düşündü. Öyle ya! Mutfakta biri bir sandalyeye toslamıştı. Kulak kabarttı. Sessizdi her taraf. Pek sessiz. Elini yanı başında gezdirince yatağın boş olduğunu anladı. Sessizliği böylesine büyüten buydu demek! Kocasının nefes alıp verişi işitilmiyordu. Ayağa kalktı ve karanlıkta el yordamıyla mutfağa doğru yürüdü. Mutfakta karşılaştılar. Saat iki buçuktu. Dolabın yanı başında dikilen beyaz bir şey ilişti kadının gözüne. Işığı yaktı. Üzerlerinde pijamaları yüz yüze geldiler. Geceleyin. Saat iki buçukta. Mutfakta.
Masanın üzerinde ekmek tabağı duruyordu. Kadın, kocasının ekmekten bir dilim kesmiş olduğunu gördü. Bıçak hâlâ tabağın yanı başındaydı. Ve örtünün üzerinde ekmek kırıntıları seçiliyordu. Akşam yatmadan masa örtüsünü temizlerdi hep. Her akşam. Ama şimdi kırıntılar seçiliyordu örtü üzerinde. Ve bıçak da oracıkta duruyordu. Döşemedeki çinilerden kalkan soğuğun ayaklarından nasıl yavaş yavaş yukarılara tırmanıp çıktığını hissetti kadın. Ve başını tabaktan başka yana çevirdi.
“Sandım ki bir şey oldu mutfakta,” dedi adam ve çevresine bakındı.
“Benim de kulağıma bir ses geldi,” diye yanıtladı kadın ve kocasının geceleyin pijamayla pek ihtiyarlamış göründüğünü fark etti. Yaşı kadar ihtiyarlamış. Altmış üç yaşında. Gündüz bazen daha genç görünüyordu kocası. Kadın için, artık ihtiyarlamış, diye düşündü adam. Baksana, pijamayla hayli yaşlı görünüyor. Ama belki de saçlardandır. Kadınların geceleri yaşlanmış görünmesi saçlardandır hep. Saçlar geceleyin insanı birden kocamış gösteriyor.
“Terliklerini giyseydin bari. Öyle yalınayak çiniler üzerinde. Üşüteceksin.”
Kadın, bunları söylerken başka yana çevirmişti gözlerini, çünkü kocasının yalan söylemesine katlanamıyordu. Otuz dokuz yıllık evlilik yaşamlarından sonra yalan söylemesine.
“Sandım ki bir şey oldu,” dedi adam ve bir kez daha mutfağın köşelerine anlamsız baktı. “Bir ses geldi kulağıma. Sandım ki bir şey oldu mutfakta.”
“Ben de bir ses işittim. Demek bir şey değilmiş.” Sonra tabağı masadan kaldırdı kadın ve ekmek kırıntılarını fiske vuruşlarıyla örtünün üzerinden uzaklaştırdı.
“Evet, demek bir şey değilmiş,” dedi adam, kadının söylediklerini yankılar gibi, sesinde bir güvensizlik.
Kadın, adamın yardımına koştu: “Gel sen! Herhalde dışarıdan geldi ses. Gel sen, yat yatağına! Üşüteceksin. Soğuk çiniler üzerinde.”
Adam pencereye çevirdi gözlerini, “Evet, herhalde dışarıdan geldi. Ben sandım ki, burada bir şey oldu.”
Kadın, elini düğmeye uzattı. Işığı söndürmeliyim, yoksa tabağa bakmadan duramayacağım, diye düşündü. Oysa tabağa bakmalıyım. “Gel sen!” dedi ve ışığı söndürdü. “Herhalde dışarıdan geldi ses. Çatıdaki yağmur oluğu rüzgârda hep duvara vurur. Yağmur oluğuydu mutlaka. Rüzgârda tangırdar hep.”
El yordamıyla karanlık holden geçerek yatak odasına döndüler: Çıplak ayakları döşemeden şap şup sesler çıkarıyordu.
“Hava da rüzgârlı,” dedi adam. “Bütün gece rüzgâr vardı.”
Yatağa yattıklarında kadın dedi ki: “Evet, bütün gece rüzgâr vardı. Yağmur oluğuydu herhalde.”
“Evet, ben sandım ki, mutfakta bir şey oldu. Yağmur oluğuydu herhalde.” Bunun yarı uykudaymış gibi söylemişti adam.
Ama kadın, kocası yalan söylerken sesinin ne kadar yapmacık çıktığını fark etmişti.
“Hava soğuk,” dedi ve usulcacık esnedi. “Ben yorganın altına giriyorum. İyi geceler.”
“İyi geceler,” diye yanıtladı adam. Ardından, “Hem de ne soğuk!” diye ekledi.
Derken sessizleşti ortalık. Bir zaman sonra kadın, kocasının ağzının usulcacık ve dikkatle bir şey çiğnediğini fark etti. Kocası kasten derinden ve düzenli nefes alıp veriyor, karısının anlamamasını istiyordu. Ama ağzındakini o kadar düzenli çiğniyordu ki, bu sesle yavaş yavaş uyudu kadın.
Ertesi akşam eve geldiğinde, kadın dört dilim ekmek kesip koydu önüne. O güne kadar sadece üç dilim yiyebiliyordu adam. “Dört dilim yiyebilirsin rahatlıkla,” dedi kadın ve lambanın önünden çekildi. “Benim midem pek kaldırmıyor bu ekmeği. Bir dilim fazla ye sen. Benim midem pek kaldırmıyor bu ekmeği.”
Kadın, kocasının başını tabağın üzerine iyice eğdiğini gördü. Adam başını tabaktan kaldırmıyordu. O anda içi cız etti kadının. “Ama sana yalnızca iki dilim yetmez,” dedi adam, tabağına doğru.
“Sen bana bakma,” dedi kadın. “Akşamleyin bu ekmeği midem kaldırmıyor pek. Ye sen! Ye!”
Ve ancak bir süre sonra gelip lambanın altına, masanın başına oturdu.
Çeviren: Kâmuran Şipal

6 Eylül 2017 Çarşamba

1948 yazına güzelleme



Varolmak için mi yaşıyorduk yoksa başka bir amacımız mı vardı?
Sordum bunu kim bilir daha kaç yaz deliliğime
Babam atıldı öğretmenlikten
Annem de çok uzun hastalandı
Gül berberi Salih Divanyolu'nda ustamdı
Yeşil Hoca tek başına bir tarikattı ve oraya gelirdi fal baktırmaya
Ramazan yaza rastladı
Pideli Sebilli ve Salihalı tenha bir İstanbul'da
Evimizi bozuk paralarla döndürdüm
Çünkü Babam kamyonla şarap satmayı başaramadı.

Ablam Dedemleri Edirne'den getirdi
Taftadan sarı bir elbisesi ve kurdelası vardı
İlk kez tutuklandım Kapalıçarşı'da
Kaçak don lastiği satarken ve bileğim sicimle bağlandı
Dokuzundaydım artık ve polise amca dememeye başladım
Alemdar karakolunda sabahladık
Piçler, hırsızlar ve biz ev geçindirenler
Ben dayak yemedim ama çişim sık geldi
Çok uykum geldiği için üzülemedim
Dördüncü sınıfı Cankurtaran'da okudum
Attila elleri üstünde yürürdü ve bir gün öldü
Menenjit olduğunu Başöğretmen bize anlattı
Kardeşim törende güldü ve utandım hâlimizden
Şişman Adalet Hanımın sınıfındaydım
Gülçin'i ve Tülay'ı anımsarım

Gün Gazetesi ve Marko Paşa, Tramvayda sattım
Bir akşamüstü az daha kolumu kesiyordu
Sabahlan 50 simitten 50 kuruş kazanıyordum
Cam para karşılığı köfte yapıyorduk
Bir konak yandı
Bunların hiçbirine üzülmem bile
Ablamlar Edirne'den döndüler
Babam yeniden öğretmenliğe alındı
Amasya'ya gittik iki denk, dört tahta bavul
Haydarpaşa'dan üç gün
1948 yazını hep anarım

Herhalde başka bir amacımız vardı
Yoksa ben niçin o kadar yoksul olayım
Ve niçin ağlayayım durup dururken

1948 yazını hep güzelledim
Civitledim ve naftalinledim
Derin sandıklardan çıkarır arada okşarım



ergin günçe

5 Eylül 2017 Salı

UYKULARA SIĞMAYAN



Çocukken gökyüzü daha geniştir. Yollar daha uzun, evler daha büyük ve babamız dev gibidir. Sonra alem değişir. Bir şeyleri ele geçirmeye başlarız ve bunun büyümek olduğunu ileri sürerler. Belki öyledir, belki büyüyen sadece zamandır, zaman bize dokunarak geçtikçe büyüdüğünü düşünür kişi. 

Herkesin içindeki taşrayla mesafeler açıldıkça kapanmayan bir şeyler de vardır. Bunu bazen bir ölüm aniden kapatıverir. Sonradan herkesin yaşayacağı babanın ölüm yolculuğunu yanında duyarsın istikbalden haber misali. Çeşme susuz,toprak kuru,ağaç dalgın,anne ihtiyar, çocukluk uzaktır. Ve inadına yazıda gürül gürül çeşmeler, bereketli topraklar, çok sesli ağaçlar ve gülümseyen anneler çizersin susuzluğun geçsin diye. Geçmez. Ama elden ne gelir?

Zamanı yazıda dondurmak istersin, bunun tesellisine muhtaçsındır. Baba ölür. Ağzından köpükler çıkan beyaz ve hırçın bir at koşmaya başlamıştır artık. Uzaktan duyulan seslerin yanına uzanacağı ana kadar yaşayacaksındır.

Sen de git gide uzaklaştığını duyduğun o Alfabeye geri döneceksin. Çocukken başladığın yere. Babandan kalan hatıraya, bir odanın zamanı boğduğu yere, büyümek ile ilgili yalanın son nefesini verdiği yere...

26



İyi yazarlar erken öldüklerinde hayal gücümüzün esaslı bir parçası da kaybolup gidiyor. Bir siyah araba daha ekleniyor diğer dünyaya. Hayal gücümüzün neyi kaybettiğini bilemiyoruz ama yazdıklarına bakarak az çok kestirebiliyoruz. Aşkımızı kollayacak bir Kanat, kelimelerimize verilecek bir renk, bazı harfleri güçlü şekilde yola koymalar,trenlere bakarken esecek cümleler gidiyor.

26. Difteri,sarılık, sıtma. Almanya.Savaş. Siyah beyaz çatılar siyah çatılar siyah kalpler... Ellerde ölümle doldurulmuş siyah lekeler. Gökyüzü siyah.
Edebiyat iki kere hayatken edebiyatçı ölünce bu iki kere ölüm demek ölmek demek.

Bir araba daha siyah. Bir siyah araba daha hayal kurma kabiliyetimizin bir parçasını daha koyuyor mezarına. Biz artık hayattan uzak plastik cümleler eliyle yaramızı sağaltmaya çalışırız.
Biz belki pek yaralanmayız da yaraları taklit ederiz.
Çok renkli bir kuş düşünün albatros ve ölümden yapılmış. Kentin üzerinde şöyle bir göründü ve sonra ölüm onu geri çağırdı.

düşlerde fener olmak, wolfgang borchert



ben ölünce,
hiç değilse
bir fener olsam;
kapında dursam,
soluk donuk geceyi
aydınlığa boğsam

veya limanda
gemilerin uyuduğu zamanda,
gülüşürken kızlar,
uyumasam;
dar kirli bir kanalda
bir yalnıza göz kırpsam.

daracık bir sokağa
assalar beni:
tenekeden, kırmızı bir fener
bir meyhane önünde -
dalgın düşüncelerde
tempo tutup şarkılara
sallansam

ya da şöyle bir fener:
gözleri büyümüş bir çocuğun yaktığı,
duyup da korkunca çevresinde yalnızlığı;
dışarda camlarda
fırtınanın ıslığı,
kabuslar, görüntüler, cinler.

evet hiç değilse
ben ölünce
bir fener olsam;
tek başıma geceleri,
uykulardayken dünya,
gökte ayla senli benli
sohbete dalsam."

behçet necatigil çevirisiyle

24 Haziran 2017 Cumartesi

NEDEN? - bir değini




  İnsan bir sehpayı neden sever? Üstelik çok da kullanmadığı halde... Bardakları tabakları kavanozları neden sever ? Renginde mi, tarzında mı, mobilyasında mı bir şey bulur? Bu sehpayı seviyorum dediğimde dünyadan çok uzaklaşıyorum ve dinleniyorum. Bu sehpayı sevmiyorum dediğimde ise dünyanın avuçlarındayım, çirkinim. 


   Eşyaların sükunetini dinlediğim uzun gecelerim oldu. Raftaki kahve fincanlarına bakıp huzur duyduğum, tabakları, bardakları dizerken sanki kafamın içindeki dağınıklıkları da toparladığımı hissettim. Hele geceyse, dışarıda kar yağmur ya da büyük rüzgarlar varsa ve eşyaları düzeltiyorsam bundan mutluluk duydum. Odaya baktım, kitaplığa baktım, kitaplara,sehpaya,masaya, mindere baktım. Büyük bir hayat,o ne demekse?- için yola cıkmış ve sonra bunların hiç birine inanmamış biri olarak her şeyi bir eve sığdırdım. 

  
  O her şey eşyalarla beraber, benimle beraber, bu sehpayla beraber uyuştu,dinledi,uyudu. Odada gezindim ve bunlarla sigaralar içtim. Sonra bunları düşünürken ve yazarken dünyayı fethettiğimi ve bütün bir hayatı katlayıp bu evdeki hayatın maketine hapsettiğimi, kendime de hapsettiğimi düşündüm. Sehpaya baktım, sandalyeye baktım, çamaşırları serdim ve çamaşırları serişime baktım, çamaşırlara baktım, raflara, çekmecelere baktım. Bardaklara baktım. Kaşıklara ,çatallara,kavanozlara, maket arabalara, kalemlere,çoraplarıma... İptal edilmiş bütün hayatların ve sevgilerin ve hırçınlık ve öfke ve kinlerin sonunda eşyalar bazen müzikler bazen de tv'den gelen seslerle yorulurken dışarıda hep kar yağsın istedim. Dünyayla aramda bir sınır olsun,ben eşyalara iyice gömüleyim istedim.

 

  Sehpayı sevmek,ona dokunmak, ona bakmak,orada dinlenmek... 

  
  Neden? Bana rağmen bende yaşayan, artık çoğu zaman ben olan bir münzevi huzur bulsun ve o huzuru benle paylaşsın diye.


fotoğraf: sergio leone once upon a time in america'nın setinde

23 Haziran 2017 Cuma

NE ÇOK VİRGÜL VAR.


İnsan yanında biri olsun ve ona yol boyunca -yani 27 saat falan- her şeyi anlatmak anlatmak anlatmak istiyor. Arada camlara yağmur vursun, bir çeşme başında mola verilsin, aylardan temmuz olsun istiyor. Ve sonra başına unutamayacağı güzellikte bir olay gelsin, yeniden yaratılmışcasına tazelensin istiyor. Mesela 2017 temmuzunda başlayan yolculuk 2013 temmuzunda bitsin istiyor.

Mesela sen anlatırken yanında Hasan Ali Toptaş seni güzelce dinlemiş, sessizce, hiç soru sormadan. Ve 27.saatin sonunda 'yaaa işte böyle demişsin' ve o da 'öyle ' demiş.
Sonra bir ucundan sen yazmışsın, bir ucundan hasanım ali yazmış o yolculuğu:

NE ÇOK VİRGÜL VAR.

22 Haziran 2017 Perşembe

san'at


Yalnız senin gezdiğin bahçede açmaz çiçek,
Bizim diyarımızda bin bir baharı saklar!
Kolumuzdan tutarak sen istersen bizi çek,
İncinir düz caddede dağda gezen ayaklar.
Sen kubbesinde ince bir mozaik arar da
Gezersin kırk asırlık mabedin içini,
Bizi sarsar bir sülüs yazı görsek duvarda,
Bize heyecan verir bir parça yeşil çini...
Sen raksına dalarken için titrer derinden
Çiçekli bir sahnede bir beyaz kelebeğin,
Bizimde kalbimizi kımıldatır derinden
Toprağa diz vuruşu dağ gibi bir zeybeğin.
Fırtınayı andıran orkestra sesleri
Bir ürperiş getirir senin sinirlerine,
Istırap çekenlerin acıklı nefesleri
Bizde geçer en yanık bir musiki yerine!
Sen anlayan bir gözle süzersin uzun uzun
Yabancı bir şehirde bir kadın heykelini,
Biz duyarız en büyük zevkini ruhumuzun
Görünce bir köylünün kıvrılmayan belini...
Başka sanat bilmeyiz karşımızda dururken
Yazılmamış bir destan gibi Anadolu’muz.
Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken
Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz!

Faruk Nafiz Çamlıbel

21 Haziran 2017 Çarşamba

tekkede bahar




yan İbrahim, yannnn
kocaman bir yangın senin olsun
gel çök aramıza küçük osman. senin de
ayak uçların tutuşsun

bir düş ki çift kağıda sarılır, bir düş ki
merdivenlerinden çıkarken sarışın ve uzun
inerken karışık ve susuzdur, bir düş ki
yarım aşklar, mayhoş elma kurusu ve ıtır
süslü at arabalarıyla irili ufaklı
tozlu kasabaları dolaşır

kütür kütür bir bahar nasıl çalınır
eriklere mi dalalım, dutlara mı
kamyon rampada; haydi fırla şerafettin
bir çığlık yap, at karpuzları kafamıza.
sonra kızları tahrirat katibinin
sonra kaymakamın karısı; bir bir düştüler
horozlu aynaya, bıyıklarımız da yarıştı
sakallı amcanın bastonuyla

bırak İsmail soğusun, İsmail bırak
bu tekkeye biliyorsun, erimiş
bir baharla girilir ve o baharın ipleri
kanatsız kuşların dilindendir.
bırak İsmail soğusun, tekkeye bahar
fiyakalı girsin; okeye yatsın kahvelerde
kitaplara takılsın, tafra yapsın çalım satsın
bayramları annesinin mezarında dua okusun.
bırak ismail soğusun, soğusun bırak
fısıltılarla anlaşsın; hesap
versin şubelerde, duvarlara işeyip
damlara girsin, işkencelere


mehmet müfit

Ailen Ginsberg'e, Lawrence Ferlinghetti

                              

Geri gelen peygamberlerden biri O
Geri gelen takma saçlı peygamberlerden biri O
Ahd-i Atik'te bir sakalı vardı onun
Paterson zamanında kazıdı bu sakalı
Boynunun çevresinde bir mikrofon var onun
Bir şiir matinesinde takılmış
bir ozandan da fazla bir şey O
Durmadan şiir yazan bir ihtiyar O
Bir ihtiyar üstüne
her üç düşüncesinden biri ölüm olan
ve bir şiir yazan bir ihtiyar konusunda
her üç düşüncesinden biri ölüm olan
ve bir şiir yazan
Bir kraker kutusu üstündeki resim gibi
elinde kutu tutan bir adamı gösteren o resim gibi
bu kutunun üstünde de gene kutu tutan bir başka resim
ve sonsuzca değin küçülerek devam eden bu resim
ve her kez daha uzaklaşan daha uzaklaşan
bu büzülen gerçeğin resmi
Geri gelen peygamberlerden biri O
Gözden geçirilmiş bir raporu yerine yerleştirmek, işitmek ve
görmek için
bugünkü durum üstüne
Daralmakta olan dünyanın
gözlerinde kopçalar var onun
onlarla sıkıştırıyor

varlığın her ayağını ve dedikodu pabuç bağını
gerçeğin yapısını
O'nun gözleri dikili
bırakılmış her insan ve her eşya üstünde
ve bekliyor onları kıpırdasınlar diye
ölü beyaz bir farenin başında bekleyen bir kedi gibi
sakladığından kuşkulu
bir küçük varoluş parçasını
ve kibarca bekliyor O
kendisini ortaya koymak için
ya da kendisini ya da kendisini ya da kendisini
ve Tanrı'nın kuzusu gibi ağırbaşlı O
çılgın kaburgalardan yapılmış
ve her kuşkulu şeyi kapıyor
ve her kuşkulu kişiyi ve her kuşkulu şeyi kapıyor
inceleyerek sallayarak bir ipin ucundaki beyaz bir fare gibi
ve bu şey canlıdır sanıyor
ve onu konuşması için sarsıyor
ve onu canlandırmak için sarsıyor
ve onu konuşması için sarsıyor
Gece yerde sürünen bir kedidir O
ve menekşe saatta kendi Buda'lığı içinde uyur
ve atılmaya hazır üç elin sesini dinler
ve kendi kafatasının yazıtlarını okur
kendi varlık hiyeroglifini
bir değnek ucunda konuşan bir eşek boşluğu O
iki bacak üstünde bir alıcı-verici O
ve mikrofonu kulağına tutuyor O
ve duyuyor ölüm ölüm
Dili sarkmış bir kafası var onun
ağzının gerisinde
ve hayvanca bir dil koymuşlar
ve insan bir dil yaratmıştır.
başka hiçbir hayvanın anlamadığı

ve onun dili konuşuyor ve onun dili görüyor
ve onun kulağı işitiyor ve denildiğini
ve yapışıyor başına
ve işte Ölüm Ölüm
ve bunu söyleyecek bir dili var onun
başka hiçbir hayvanın anlamadığı
O yürüyen bir çatal köktür
başının ortasında tomurcuk bir gözle
ve gözü içe ve dışa dönüyor
ve görüyor ve delidir
ve delidir ve görüyor
Ve dördüncü tekil şahsın çılgın gözüdür O.
ki kimse söz açmaz ondan
ve dördüncü tekil şahsın sesidir O
kimsenin ondan söz açmadığı
ve bununla birlikte var olan
uzun bir başla külah yüzüyle
ve ölümün çılgın uzun saçı
kimsenin söz açmadığı
Ve kendisini anlatır ve ölümden söz açar O
kendi ölü anasından ve Rose teyzesinden
onların uzun saçlarından ve uzun tırnaklarından
ve gittikçe büyüyen ve büyüyen
ve onun konuşmasında geri döndüler onlar manikürsüz
Ve geri geldi o kara saçıyla
ve kara gözüyle ve kara pabuçlarıyla
ve raporunun kara kaplı kitabıyla
tek ayağı havada büyük bir kara kuştur o
hayatı belli eden sesi duymak için gelen
duyargasının kabuğu üstünde
ve kendi derisinden çıkıp gitme türküsü söylüyor O
ve diliyle gagalıyor bu kabuğu
ve gözüyle vuruyor bu kabuğa
ve görüyor ışık ışık ve işitiyor Ölüm Ölüm

kimsenin söz açmadığı
Bir baştır O bir baş görünümünde
ve onun görünümü bir kertenkeleye benziyor
ve onun çözülmemiş görünümü
dikiliyor kapıda bekliyor ve işitiyor
vuran el alkışlayan alkışlayan ve vuran
onun ölümünü ölümünü ölümünü
sarhoş aydınlığının ta kendisidir O
kendi sanrısının kendisidir O
kendi büzültücüsünün kendisidir O
ve dönüyor onun gözü dünyanın büzülen kafasında
ve duyuyor kendi organının konuştuğu Ölüm Ölüm
bir sağır ezgi
Dünyanın sonuna geldiği için O
ve o sözcüğü yapan titreyen ettir
ve o kendi etinde duyduğu sözcüğü söylüyor
ve bu sözcük, Ölümdür

Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm Ölüm
Ölüm


Türkçesi: Orhan Duru-Ferit Edgü

izlanda


20 Haziran 2017 Salı

kaybolan şehir




Üsküp ki Yıldırım Bayazıd Han diyârıdır 
Evlâd-ı Fâtihân'a onun yâdigârıdır. 

Firûze kubbelerle bizim şehrimizdi o; 
Yalnız bizimdi, çehre ve rûhiyle biz'di o. 

Üsküp ki Şar-dağ'ında devâmıydı Bursa'nın 
Bir lâle bahçesiydi dökülmüş temiz kanın. 

Üç şanlı harbin arş'a asılmış silâhları 
Parlardı yaşlı gözlere bayram sabahları. 

Ben girmeden hayatı şafaklandıran çağa, 
Bir sonbaharda annemi gömdük o toprağa. 

İsâ Bey'in fetihte açılmış mezarlığı 
Hulyâma âhiret gibi nakşetti varlığı. 

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin 
Üsküp bizim değil? Bunu duydum için için. 

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir! 
Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir! 

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene, 
Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.


Yahya Kemal




19 Haziran 2017 Pazartesi

koca mustapaşa





Koca Mustapaşa! Ücra ve fakir İstanbul!
Ta fetihten beri mü'min, mütevekkil, yoksul,
Hümü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada,
Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü'yada.
Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyetimiz
Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.
Manevi çerçeve beş yüz senedir hep berrak;
Yaşıyanlar değil Allah'a gidenlerden uzak.
Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı
Hisseden kimse hakikat sanıyor hulyayı.
Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,
O kadar komşu ki dünyaya duvar yok arada,
Geçer insan bir adım atsa birinden birine,
Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükun, yolda sükun, evde sükun.
Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskun.
Bir afif aile sessizliği var evlerde;
Örtüyor fakrı, asaletle çekilmiş perde.
Kaldırımsız, daracık iğri sokak, doğru sokak ...
Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.
Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,
Çeşmeden her su içerken: "Şükür Allah"a diyen
Yaşıyor sade maişetlerin en safında;
Ruh esen kuytu mezarlıkların etrafında.
Bu vatandaş biraz ahşapla, biraz kerpiçten
Yapabilmiş bu güzellikleri birkaç hiçten.
Türk'ün asude mizaciyle Bizans'ın kederi
Kanşıp mağfiret iklimi edinmiş bu yeri.

Şu fetih vak'ası, yarab! Ne büyük mucizedir!
Her tecellisini nakletmek uzundur bir bir;
Bir tecellisi fakat, ruhu saatlerce sarar:
Koca Mustapaşa var, camii var, semti de var
Elli yıl geçtiği günlerde büyük mucizeden,
Hak'tan ilham ile bir gün o güzel semte giden,
Rum vezir, eski manastırda ederken secde,
Kalbi çok dolduran iman ile gelmiş vecde,
Onu, tek Tanrısının mabedi etmiş de hayal,
Vakfedip her neye malikse, bütün mal ü menal,
Bir fetih camii yapmak dilemiş İslama.
Sebep olmuş bu eser yad edilir bir nama.

Dört asırdır inerek camie nur üstüne nur
Yerde bulmuş yaşıyanlar da, ölenler de huzur.
Ona hala gidilirken geçilir bir yoldan,
Göze çarpar ölüm ayetleri sağdan soldan,
Sarmaşıklar, yazılar, taşlar, ağaçlar karışık;
Hafız Osman gibi hattatla gömülmüş bir ışık
Bu mezarlıkta siyah toprağı aydınlatıyor;
Belli, kabrinde, O, bir nura sarılmış yatıyor.

Gece, şi'riyle sararken Koca Mustapaşa'yı
Seyredenler görür Allaha yakın dünyayı.
Yolda tek tük görünenler çekilir evlerine;
Gece sessizliği semtin yayılır her yerine.
Bir ziyaretçi derin zevk alarak manzaradan,
Unutur semtine yollanmayı artık buradan,
Gizli bir his bana, hatif gibi, ihtar ediyor;
Çok yavaş, yalnız içimden duyulan sesle, diyor:
"Gitme! Kal! Sen bu taraf halkına dost insansın;
Onların meşrebi, iklimi ve ırkındansın.
Gece, her yerdeki efsunlu sükunundan iyi
Avutur gamlıyı, teskin eder endişeliyi;
Ne ledünni gecedir! Ta ağaran vakte kadar,
Bir mücevher gibi Sünbül Sinan'ın ruhu yanar.
Ne saadet! Bu taraflarda, her ülfetten uzak,
Vatanın fatihi cedler le beraber yaşamak! ... "

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustapaşa'dan
Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rüyadan.
Bu muammayı uzun boylu düşündüm de yine,
Dikkatim hadisenin vardı derinliklerine;
Bu geniş ülkede, binlerce latif illerde,
Nice yıl; cedlerimiz kökleşerek bir yerde,
Manevi varlığının resmini çizmiş havaya.
-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rüyaya

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.
Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;
Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;
Budur alemde hudutsuz ve hazin öksüzlük.
Sızlatır bazı saatler dayanılmaz bir acı,
Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.
Ruh arar başka teselli her esen rüzgarda.

Ne yazık! Doğmuyoruz şimdi o topraklarda!



Yahya Kemal

(Kendi Gök Kubbemiz)

dilek





Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi.
Her bahar gününde, dertliyi, ümitsizi.
Terfi etmiş memur, sınıf geçmiş öğrenci,
Kadını, erkeği, yaşlısı, genci,
Bir bayram sevinciyle, kol kola, sokaklarda.
Su başlarında, ağaç altlarında, parklarda,
Sevgililer, baş başa, muratlarına ermiş.
Çocuklar, el ele, bir halka oluvermiş.
Görmek isterdim camlardan, odalarda oturmuş,
Radyoyu açmış, küçük sofrayı kurmuş.
Yol, meydan, dere, tepe, dağ, bayır, kır ...
Vapurlar, limanlarda, yola çıkmaya hazır.
Gazinolar, plajlar, sinemalar açık.
Her dilden bir şarkı, her dudakta bir ıslık.
Ne yoksul ahı, ne dul hıçkırığı, ne hasta iniltisi,
Mesut olmuş görmek isterdim hepinizi! ..


ZİYA OSMAN SABA

(Nefes Almak) 1954

hatırlama





Sen akşamlar kadar büyülü, sıcak,
Rüyalarım kadar sade, güzeldin,
Başbaşa uzandık günlerce ıslak
Çimenlerine yaz bahçelerinin.
Ömrün gecesinde sükun, aydınlık
Boşanan bir seldi avuçlarından,
Bir masal meyvası gibi paylaştık
Mehtabı kırılmış dal uçlarından.


Tanpınar 

ishak


Büyülü gerçekçilik latin amerika'dan önce bizde başlamış diyebilir miyiz? En azından yüzyıllık yalnızlık' tan 8 sene önce yazılmış (1959). Gerçeğin ortasında canı sıkılmış bir tüy gibi uçuşan kaçış cümleleriyle dolu bir güzel kitap.

'Sığırcıkların gürültüsü o kadar artmıştı ki artık işitilmiyordu.'

'Gene mi öldü?'

Kediye döndü. Umutsuz ama merakla sordu:
'Baban da kedi miydi senin?'

16 Haziran 2017 Cuma

taşra hekimi , ercan kesal



Ben

Geçici görevle sürgün olarak gönderildiğim kasabada birinci yılımı doldurmuştum ve burada daha ne kadar kalacağım belli değildi. Merkez Lokantası’nın hemen yanındaki boş traktör garajını kiralayıp muayenehane yaptım ben de. Uydurma bir sedye, ilaç dolabı ve formika bir masa. Bütün mobilyam bu. Ziyaretime gelerek çay içen belediye başkanı ‘tayin’ meselesini tamamen aklımdan çıkardığımı düşünüyor. Pek memnun. Zabıta amirinin oğlu Serkan’ı da gönderecek. “Yanında dursun işte, bir şeyler öğrenir” diyor.
Hafta sonu, öğle saatleri. Tapu müdürünün zorla ısmarladığı pilav üstü dönere bakıyorum sıkıntıyla. Baldızına rapor isteyecek galiba. Birkaç lokma almıştım ki açık olan kapıda birinin dikildiğini fark ettim. İriyarı, sağlam yapılı birisi. Tanımaya çalışır gibi süzüyordu beni. Hiç kıpırdamadan, saf bir pervasızlıkla konuştu sonra:
“Doktor Ercan sen misin?”
“Evet” dedim yemeğe ara vererek. İçeri girdi ve birkaç adım yürüyerek masanın önünde durdu.
“Ben verem olmuşum doktor...”
Bir süre karşılıklı bakıştık. Bu gibi durumlarda konuşmayı normalleştirmek yerine, kendi haline bırakmam gerektiğini öğrenmiştim. Hiç önemsemiyormuş gibi:
“Nerden anladın” dedim, geriye doğru hafifçe yaslanarak. Masaya bir adım daha yaklaştı:
“Kan tükürüyorum yav. Ağzımdan kan geliyor. Verem olmuşum ben.” Biraz durdu, sonra devam etti:
“Ne yapcam?”
“Dur bakalım. Anlarız şimdi.”
Serkan’a kapıyı kapatmasını işaret edip ayağa kalktım.
Dükkânı ikiye ayıran kadife perdeyi sıyırarak arkaya aldım adamı. Cüssesine bakarak hiç ihtimal vermiyordum doğrusu tüberküloza. Muayene ederken bir yandan da soruyorum. Merkeze epey uzak bir köyde yaşıyormuş. Çobanmış. Yıllardır dağ tepe dolaşıyor yani. Niye verem olsun?
“İştahın nasıl?” “İyidir. Her şeyi yerim ben!” “Geceleri terliyor musun?” “Yoo.”
“Bu aralar zayıfladın mı?” “Cık...” Muayeneye biraz ara verdim. Karşısına geçtim. Öylece bakışıyoruz. Masum bir bilmişlikle konuşuyor:
“Muayeneye gerek yok ki doktor. Ben veremim. Kan tükürüyorum diyorum sana. Ağzımdan kan geliyor.” Ah, evet. İlk önce yapmam gereken şeyi atladığımı fark ediyorum:
“Ağzını aç bakayım.”
Dil basacağının da yardımıyla ağzını ve boğazını iyice tarıyorum. İstediğimden de fazla açtığı ağzında, yemek borusunun başladığı yerde kımıldayan bir şey var! Başlangıçta gırtlağın öne arkaya hareketi gibi düşündüğüm şeyin, oraya yerleşmiş bir ‘sülük’ olduğunu fark ediyorum birden. Bozkırda gezerken, ağzını dayayıp su içtiği herhangi bir yol üstü çeşmesinin borusundaki sülük, suyla birlikte akıp boğazına yerleşmiş. Vantuzlarıyla yapıştığı yerde de büyüyüp serpilmiş. Adamcağız boğazını temizlemeye çalıştıkça orayı kanatıyor. Kan tükürüyorum dediği şey, sülüğün emdiği kan.
Okuldayken, “Sülüğü sökerek almaya kalkışmayın, kopar. En iyisi tuzlu suyla gargara yaptırmak” diyen hocama kulak asmayacaktım. Boğazın en dip yerinde kımıl kımıl hareket eden sülüğü bir pensetle çıkarma heyecanına kapılmıştım.
“Serkan sen ışığı tam şuraya tutacaksın. Sen de sakın öğürme. Nefes al ver ve iyice aç ağzını.”
Dediklerimi ikisi de aynen yapıyorlar. Beş dakika sonra pensetin ucunda koparmadan çıkardığım oldukça uzun bir sülükle doğruluyorum.
“Al bak. Buymuş işte. Verem falan değilsin.”
Sülüğü bırakıyorum avcuna. Hep birlikte perdeyi çekip dışarı çıkıyoruz. Tuhaf bir şaşkınlıkla bakıyor bir süre.
“Vay anasını! Buymuş ha!” Birden küfrederek yere fırlatıyor sülüğü ve ayağıyla eziyor. Bana dönüyor sonra ve mahcup bir sevecenlikle:
“İyi doktordur demişlerdi senin için. Valla doğruymuş be.”



Annem



“...Sakar Ahmet’in torunu oynuyordu kapının önünde. Topa bir vurdu. Geldi gözüme çarptı. Ateş çıktı sanki gözümden. Ben ondan oldu diyorum. Sanki gözümün önüne karınca gelmiş gibi, silerim silerim geçmez. Ondan sonra da bulanık görmeye başladım.” Yüksek tansiyona bağlı ‘retina dekolmanı’nı tarif ediyordu annem ve suçluyu da bulmuştu: Sakar Ahmet’in torunu. Ankara’da ameliyat ettirdim. Kasabada işim bitince, akşamları Ankara’ya gidiyordum ziyaret için. Beş-altı hastanın yattığı bir koğuşta gözleri kapalı, hareketsiz yatardı her gittiğimde. Sessizce yaklaşır, elini tutardım. Gözleri kapalı, mırıldanır:
“Sen misin kuzum?”
Uzunca bir süre kaldı hastanede. Sonra da lojmana getirdim. Yanımda olursa kontrollerini daha iyi yapacağımı düşünüyordum. Çok uzun zamandır kasabadaki tek doktor bendim. Her gelen doktor kısa bir süre sonra bir fırsatını bulup kaçıyordu. Bozkırın ortasında terk edilmiş gibiydim. Bin yıldır buradaydım sanki ve bin yıl daha kalacaktım. İlk senenin sonunda sıkı bir avcı ve şehir kulübünün de müdavimi olmuştum zaten. Belediye başkanının her konu açıldığında, şaka mı gerçek mi anlamadığım “Sen tayini unut doktor. Artık buralısın. Hele bir de sana eli yüzü düzgün bir kız bulup evlendirelim. Ondan sonra zaten istesen de gidemezsin” cümlesi giderek daha az korkutuyordu. Sağlık ocağına bağlı altmış beş köy vardı ve her gün yüzün üzerinde poliklinik yapıyordum. Gece boyunca bitmeyen acil hastalar, otopsiler, sağlık evlerinin takibi, yazışmalar... Dağılmaya başlamıştım artık. O sene kış çok sert geçiyordu. Gün boyu hasta bakmış, gece yarısına kadar da traktörün boşalan halatına elini kaptırmış bir çiftçinin kopmak üzere olan parmağını dikmiştim. Lojmana geldiğimde ayakta duracak halim yoktu. Yorgunluktan inleyerek salondaki yatağıma uzandım. Annem köşede, sessizce uyuyordu. Soba çoktan sönmüş. Dışarıda inanılmaz bir fırtına. Kötü rüyalarla sızmış kalmışım.
Gece yarısı titremelerle uyandım. Ateşler içindeyim. İçimde sebepsiz bir korku ve gittikçe artan bir çarpıntı. Yatağın içinde doğrularak bir süre bekledim. Annem uyanmış ve yanıma gelmişti.
“Anne, çok kötüyüm, ölüyorum galiba” dedim.
“Tövbe de kuzum. Ne ölmesi... Nazar değdi sana. Ondan oldun böyle.”
Annem gitti, yan odadan büyücek bir battaniye getirdi ve onu yere serdi. Masanın üzerinde duran boş reçete kâğıtlarından birini aldı eline. Diğer eline de perdede saplı duran dikiş iğnelerinden birini. Merak ve biraz da çaresizlikle izliyordum yaptıklarını.
“Hadi, yat battaniyenin üzerine” dedi.
“Ne yapacaksın?” dedim. Cevap vermedi.
Yataktan inerek yere, battaniyenin üzerine sırtüstü yattım. Annem, elindeki boş reçete kâğıdını iğneyle delerek bir yandan mırıl mırıl dualar okuyor, bir yandan da Kızılderililer gibi etrafımda dönüyordu. Beş-altı tur attıktan sonra, sobanın yanından aldığı kibritle delik deşik olmuş reçete kâğıdını yaktı. Küllerini yine dualar okuyarak üzerime serpti. Başımdan ayakucuma kadar sıvazlayarak işini bitirdi.
“Hadi kalk kuzum, bir şeyin kalmadı” dedi. Kalktım, yatağa uzandım. Çok iyi hissediyordum kendimi. Titremelerim geçmiş, ateşim de dinmişti. Abdest almak için banyoya doğru giden annemin arkasından dayanamadım, konuştum:
“Babam haklıymış. ‘Oğlum, annen diplomasız doktordur’ derdi de inanmazdım. İyi doktormuşsun valla. Yalnız, yarın hemşire hanımların yanında falan söyleme yaptıklarını.”
Dualarının içine karıştı gitti cümlelerim. Gün ağarmak üzereydi. Fırtına kesilmiş, salonun penceresinden görünen beyazlık, kusursuz bir giysi gibi örtmüştü bozkırı. Az sonra, derin bir uykunun kollarına bırakacaktım kendimi...




Peri Gazozu, shf 133