27 Nisan 2017 Perşembe

B U R U K L U K
























Şimdi ses kalk yaz dedi pasif direniş kabilinden. Şarkısız,şiirsiz, tekinsiz...


Aramızdaki şu İran filmi sessizliğiNİ

Cevdet Karal'ın zarafetini, dalgınlığını

Şiirin başlığıyla gelmesini

Bazı sabahlar Meryem'le el ele merdivenleri çıkmayı

Cemil Meriç'in üslubunu

"Siz bu dünya işlerini benden iyi bilirsiniz" hadisini

Kitaplara dokunmayı, instagramda resimlerin altına notlar düşmeyi, günün ilk sigarasını

Sınıfta çocuklarla "vatan" diye bağırmayı

Sözlükleri, eski kelimeleri, filmlerin açılış sahnelerini

Ayraçları,bardakları,kalemleri

Wikipediayı, atlasları ve ansiklopedileri...




Şiirin anlattığı gibi miydi hepsi?

Sonradan öyle zannedildiği gibi miydi?

Ölümünü güzelleştirebilecek misin bakalım?








26 Nisan 2017 Çarşamba

TOLSTOY VE ZOR GÜNLERİN ŞİİRİ



ŞİMDİ bizim bu yazıya hazırlanma işleri üniformal işlerdir. ey okur. ey bezirganlar çarşısının temiz yüzü. ey dostum düşmanım. yandaşım. gün batarken içkisini yudumlayan geoffrey rush. maksim gorki, stalin tarafından öldürüldü. onun sert rus yüzü de yenildi ve o çok severdi Tolstoy amcasını. son rus çarı Tolstoy'u. dedeme de benzer yüzü Tolstoy'un. kitap onun fahri çeçen oluşundan bahsediyor.

Onda dinmeyen bir din oldu, dokunaklıydı da hayata asılışı. gözlerindeki savaş hiç bitmedi ve ben bu şiiri onun yüzüne bakarken yazıyorum. o çünkü ileri üçlüyü kamçılayan hocamızdı.

Son istasyon filmi onun son günlerine dairdir. idare eder. burada somutluk derdine düştüm.

BURAYA bloga yazıyorum, word belgesi açmadım ama bu da kısıtlıyor beni. bozkır telaşlarımızı terleten yaz düşleri ve doğu almanya kelimesinin sinematik...

Tolstoy o sabah hiç uyumamış gibi uyandı. işçi gömleğini asık ama bilge yüzüyle sırtına geçirdi, sırtıma geçirdi. sabaha baktı, yaşıyor olmanın bütün yükleriyle doluydu Tolstoy ama sabah evecen ve hafif ve kuşların hatırasından ibaretti sanki. Tütünü boşladığından beri daha zinde buluyordu duyuyordu kendini. kuvvetli. kemerine avucunu geçirip gerindi. merdivenleri yaşına göre hızla inip ahıra gitti. atının alnını okşadı ve ona ruşça sevgi sözleri söyledi. eyeri atın sırtına koydu ve atına atlayıp sabaha karıştı.

Kısa süre sonra, 1 dk, ormana dalmıştı. ağaçların kutsal kokuları, nemli kuru yapraklar, hayvanların güzel sesleri sakallarını okşayarak atını koşturuyordu. gittikçe hızlandı. İÇİNDE piyano seslerine yazdıklarının feryatları karışıyordu. "rusya" diyordu kendine "rusya ana oğlunu bağışla."

Yasnaya Polyana bakışlarından uzaklaşırken dönüp baktı. kitabının bir sayfası gibiydi çiftliği ve sanki şimdi ona baktıkça yazıyordu onu bir daha bir daha bir dağa. HEP bir şeyin eksik kalacağını bilmenin bilgeliğiyle asıldı mahmuza ve rüzgar beyaz işçi gömleğini okşadı durdu. yeniden dünyaya gelseydi, bu yaşına yine aynı yollardan geçip gelir miydi?


          








21 Nisan 2017 Cuma

BÜYÜK HARFLER



Şimdi ben bazen normal hayatla yolda göz göze geliyorum. Birbirimizi görmezden gelmediğimiz zamanlarda hafifçe selamlaşıyor ve Faulkner hakkında susuyoruz. Yazarı tarafından kollanan bir roman kahramanı olmadığım için yazdığımı risklere bata çıka sahneliyor ve hayatın tam tersine teslim oluyorum. Ölüm değil o, daha beter. Sahne dediysem her şey yüzümde başlayıp bitiyor. 

Fotoğrafı Allah çekti bence.

Geniş bir yolda yürüyoruz, ölüm bir adım geride, ölüm bir adım ötede. Kimin umurunda. Dünyanın bütün orospu çocukları, birleşin bir leşin etrafında. Şiir için hayatımı harcadım diyeceğim, abartıyorsun diyeceksiniz. Ama doğru, şiir için hayatımı harcadım.

Peki şimdi ne yapacağım?

Buraya içimi döküyorum ve görüyorum ki dökülecek bir iç kalmamış. Düşün, hava güzeldir ve taşrada bir saklı yerde bir kulübe kenarındaki bir avuç çimenlikte iki kişi sehpanın etrafında çay içerler. Mümkünse yol kenarı olsun ve vızır vızır araçlar geçsin yoldan ama bizim iki kişi sakinlikleriyle manzarayı dengelesinler. Bak Allah sana kelimeler vermiş. İşte sen o yolsun, o yol kenarısın, o çimenliksin, o sehpa ve o iki kişisin. Ama daima o iki kişiden ikincisisin de.

Ne yapıyorsun Süleyman tuşlara basıp ciddiyetle?
Büyük harflerden bir sığınak, siper.

Gece kelimelere ait
Gündüz cümlelere

Bu gün de yandı bitti kül oldu

17 Nisan 2017 Pazartesi

AKILLI TELEFONUN KALBİ



Kimseye söylemeden ölüyor insan
Mevsimler bilmiyor geçtiklerini
Bende çay sesleri sende bir nisan
Anlıyor gözyaşının sildiklerini

Unutmak masada bir yığın yaprak
Eski bir gömleğe yağmur damlası
Unutmak Sirkeci’de uzun trenler
Unutmak bitmeyen imla hatası

Yıllar diyor adam sonra sessizlik
Sanıyor gecenin verdiklerini
O gecikmiş dua yorgun kitaplar
Yaşamak sayıyor öldüklerini

Çınlıyor boşlukta sözde güzellik
Alın yazısını siliyor zaman
Yabana atılmış sözler kalıyor
Akıllı telefona yalan dünyadan

Cansız fotoğraflar -  o insansızlık
140 karakterden taşan yalnızlık
Elinden kalbine sızan karanlık
Boşa çıkarıyor bildiklerini

Baktıkça kayboluyor ekranda yüzü
Küçük kırmızı kalpler – o çaresizlik
Bir mesaj alıyor Allah katından
Bildirimi olmayan sonsuz sessizlik


itibar 66, mart 2016

14 Nisan 2017 Cuma

KAYIT ALTINDA


Kendimi ifade etmekten nefret ediyorum
Boynum ağrıyor 
Numan geldi maç izledik
Sırtım ağrıyor 
Eski bir kış günüydü yüzün 
Kalbim ağrıyor
Kendini asanlara ve anlatamayanlara sarılıyorum, ağaca
Asılarak öldürülmüş şairler kızlara gibi şiirler
Kendimden estetik olarak nefret ediyorum
Numan kederli bir yüzle puan cetveline baktı ve şampiyonluk şansımız üzerine düşündü
Parmaklarımın topladığı dağ resimleri sonra
Evde bir ağrı

13 Nisan 2017 Perşembe

şairlere dair, nietzsche


   Zerdüşt havarilerinden birine şöyle diyordu: “Bedeni daha iyi tanıyalı beri ruhun bence ehemmiyeti kalmadı. Ve ‘ebedi’ denen her şey bir sembolden ibaret.”   Havari cevap verdi: “Evvelce de böyle bir şey söylemiştin. Fakat şairler çok yalan söylerler diye ilave etmiştin. Bunu neden demiştin.”
   Zerdüşt, “neden diye soruyorsun” dedi. “Ben o adamlardanım ki onlara neden diye sual sorulmaz. Ben bunları henüz dün mü yaşadım. Fikirlerimin sebeplerini yaşayalı beri hayli zaman geçti. Eğer sebeplerimi de yanımda taşımam gerekseydi benim bir hafıza ambarı olmam lazım değil miydi? Fikirlerimi kendim için saklamam bile bana fazla geliyor.
   Ve nice kuşlar uçup gidiyorlar. Bazen güvercinliğime yabancı ve elimle dokunduğum zaman titreyen bir kuşun sığındığını görürüm.Fakat Zerdüşt sana bir zaman ne diyordu? Şairlerin çok yalan söylediğini mi? Fakat Zerdüşt de bir şairdir. Onun bu işte hakikati söylediğine inanıyor musun? Neden inanıyorsun?”Havari cevap verdi: “Ben Zerdüşt’e inanırım.”  Zerdüşt başını salladı ve gülümsedi.
   “İnanman, hele bana inanman, beni mesut etmez. Fakat, birisi ciddiyetle, şairler çok yalan söylerler diyorsa haklıdır. Biz çok yalan söyleriz. Biz pek az şey biliriz. Ve güç öğreniriz. Onun için yalan söylemeye mecburuz.Biz şairlerden, şarabını tağşiş etmeyen kim var? Kilerimizde nice zehirli karıştırmalar yaptık. Tarif edilmez nice işler yaptık.Çok az şey bildiğimiz için ruhça züğürt olanlar hoşumuza gider.
   Hele kadınlar!
   Hatta ihtiyar kadınların akşamları anlattıkları masallara bile hasret duyarız. Ve kendimizce buna “ebedi karanlık” deriz.Sanki hususi ve mahrem bir kapı varmış da öğrenmek isteyenlere oradan bilgi dağıtılıyormuş gibi, halka ve onun vecizelerine inanırız.
Çayırda veya münzevi tepelerde yatıp kulaklarını diken herkesin gökle yer arasındaki şeylerin bazılarına agah olabileceğine bütün şairler inanır.Ve şairler kendilerine nermin heyecanlar gelince bizzat tabiatın kendilerine aşık olduğunu ve tabiatın kulaklarına gizlice okşayıcı sözler fısıldadığını duyarlar ve faniler önünde bununla göğüs kabartırlar.
   Ah yerle gök arasında o kadar çok şey var ki bunları ancak şairler tahayyül edebilir. Hele tanrı hakkında. Çünkü bütün ilahlar şair sembolleri ve şair uydurmalarıdır.Gerçekten, daima göklere yeni bulutların alemine yükseliriz bu bulutların üstüne alaca körüklerimizi kurarız. Ve sonra onlara tanrılar ve üst insanlar deriz. Onlar ancak bu iskemlelere oturabilecek kadar yufkadırlar. Bütün o şairler ve üst insanlar!
   Ah, olağanüstü bir şeymiş gibi görünmek isteyen bütün bu acizlerden ne bıkkınım! Ah bütün şairlerde ne bezginim.”Zerdüşt böyle deyince çömezi ona kızdı. Fakat sustu. Zerdüşt de sustu. Ve gözleri sanki çok uzaklara bakıyormuş gibi içine yöneldi. Nihayet içini çekti ve nefes aldı. Ve şöyle dedi:”Ben bugünün ve dünün eseriyim. Fakat içimde bir şey var ki,yarının, yarından sonranın ve daha uzak bir istikbalindir. Ben eski ve yeni şairlerden bezginim. Bence hepsi sathidirler. Ve sığ sulardır. Derinlere dalamamışlardır. Onun için duyguları dibe nüfuz edememiştir.Biraz şehvet biraz can sıkıntısı. Onların en çok düşündüğü bu idi.Onların saz tıngırtıları bir hayaletin hışırtılarıdır. Seslerin içliliğinden ne anlıyorlardı?
   Onlar temiz de değillerdi. Derin görünsün diye bütün sularını bulandırmışlardır. Ve böylelikle barıştırıcı görünmek istediler.Fakat bence aracı, karıştırıcıdırlar. Yarım ve pistirler.Ah, ben ağımı onların denizlerine daldırdım ve balık avlamak istedim. Fakat daima eski bir tanrının başını çektim.Böylece deniz ancak bir taş vermiş oldu. Bizzat onlar da denizden gelmiş olabilirler.Tabii içlerinde inci vardır. Fakat kabuklu hayvanlara o nispette benzerler.
   Ve kendilerinde ruh yerine ekseriya tuzlu bir sümük buldum.Onlar denizden gurur da öğrenmişlerdir. Deniz tavus kuşlarının en güzeli değil mi? Tavus en çirkin bir manda karşısında bile kuyruğunu açar gümüşten ve ipekten kanatlarından hiç bıkkınlık göstermez.
   Manda hayretle bunu seyreder. Ruhunda kuma yakın, sazlıklara daha yakın, batağa en yakın olarak.Mandaya güzellikten, denizden ve tavus süsünden ne? Şairlere bu sembolü söylerim.Gerçekten, onların ruhları tavusların tavusudur ve bir kibir denizidir.Şairin ruhu seyirci ister. İsterse seyirci manda olsun.Fakat ben, bu ruh dan bezdim. Ve görüyorum ki o da kendinden bezecek.Ben şairleri değişmiş ve bakışları kendilerine yönelmiş görüyorum.Ruh tövbekarlığının geldiğini görüyorum. Bunlar onlardan meydana gelmiştir.
   Zerdüşt böyle dedi.

6 Nisan 2017 Perşembe

arsalarda çocuklar, ahmet murat


Çengelköy’den Rasathane’ye doğru çıkarken, sol tarafta bir yerde yalnız bir topçam ağacı vardı. Çam dediğimiz zaten baştan ayağa hususiyettir ama bu çam ağacı başkalığını onu çevreleyen arsadan alırdı. Yabani otların, geçimsiz dikenlerin, karahindibaların, karınca yuvalarının, özgür böceklerin enikonu işgal ettiği arsa, eski sınırlarından bazılarını hatırlatacak biçimde, yer yer engebeliydi. Arsanın yancağızında da iki katlı küstürülmüş bir ev öylece dururdu.
Tabii peyzajı,  süssüz ama insani evi, dikenleri ve çam ağacı, daha da önemlisi beklenmedik boşluğu sebebiyle görmeyi sevdiğim yerlerden biri olan bu arsa bugün bir inşaat alanı. Ama korkarım bu yenilik, sadece biz arsalarda oynayarak büyüyen çocuklar için buruk bir anlam taşıyor.
Çünkü o arsada oynayan bir çocuk neredeyse hiç görmedim. Oysa o arsa benim on bir yaşıma ne oyunlar ilham ederdi. Tam bağımsızlık ilan etmelik bir yerdi, içine girip akşama kadar kaybolmalık bir yer.
Arsalarda büyüyen çocuklar anlar: Geriye dönüp baktığımızda, oyun çağımıza dair güzel hangi hatıra varsa, hep arsalarda geçmiş.
Arsa dediğimiz bu biçimsiz, kazaen oluşmuş boşluklar yerine, şimdi artık tertipli, düşünülmüş oyun alanları var diyeceksiniz. Demeyin. Çünkü biz zaten tertipli ve rasyonel bir alandan yani evin ve okulun dünyasından, dağınık ama ilham veren, biçimsiz olduğu için müdahalemize açık, gözlerden kaçtığı için bize özgürlük bahşeden arsaların dünyasına kaçıyorduk. İnşaat işlerimizin bu kadar delirmediği dönemlerde, arsalar kolay kolay kimsenin ilgisini çekmezdi. Kırk yılın başında, arsanın sahibi gelir, ölçer biçer, birilerine arsayı gösterir, sonra da uzun süre görünmemek üzere birlikte giderlerdi. Biz sanki arsanın sahibi bizmişiz gibi hissederdik ama bazı kafa dengi arsa sahipleri de bize böyle hissettirirdi zaten. Bu yüzden arsa, asfalt yolların, gri okulların ve iki artı bir dairelerin dünyasından, yani büyüklerin ve devletin basık dünyasından çıkabildiğimiz, çıkıp da soluk alabildiğimiz bir ara dünyaydı.
Arsalar adı konulmamış bir mukaveleyle çocuklara devredilmiş yerlerdi. Yetişkinler zaten gelmezdi, delikanlılar için de olsa olsa Köpeköldüren filan içmeye uygun bir yerdi ama bu da küçük şehirlerde müsamaha ile karşılanacak bir şey olmazdı. Bu sebeple, büyükler dünyası içinde, çocukların fethederek kendi düş ülkelerine dahil ettikleri somut toprak parçalarıydı onlar. Arsalar bu yüzden istisnai yerlerdi: Düş dünyasının fiziki dekorlarıydı.
Şurası ilginçtir: Arsalar, bizim modernleşmemizi insanileştiren, belli bir radikallikten sıyıran bir anlamdı. Apartman yapacak, asfalt dökecek, okul saatlerini kesinlikle belirleyecek kadar modernleşmiş ama bütün bunların ortasında denetleyemediğimiz, modern planlamanın envanterine yerleştiremediğimiz, elimizden ve projelerimizden kaçmış arsalar vardı. Arsaların biçimsizliği, beklenmedikliği, arada kalmışlığı, modern olana el uzatma mesafesinde olup da, ondan sıyrılma sınırında durabilme bakımından kesinlikle ilham vericiydi. Arsa araftı.
Mahalle içindeki arsalar arasında da elbette bazı nitelik farkları oluşuyordu. Yukarı mahallenin büyük arsasında iğde ağaçları vardı mesela. Mayısla birlikte önce kokusu, sonra iğdesi, ardından gölgesi derken, aylar boyunca muhayyilemizi ve keşif iştahımızı meşgul eden bir yoldaşa dönüşüyordu. Ya da istasyonun oradaki, top oynamaya uygun geniş arsa. Bir başkasında, daha baş gösterir göstermez, hemen mayıs ayında yiyip bitirdiğimiz için, elmalarının kızardığını görmediğimiz ağaçlar vardı. Kanalın oradakiyse, yazın yüzdükten sonra sırt üstü yatıp hayal kurmaya bire birdi. Bu arsaların konumları, vasıfları, birbirlerine olan mesafeleri bizim ilk mektepteki coğrafya bilgimizi oluşturuyordu. Sahici coğrafya bilgileriydi bunlar. İşimize yarıyordu.
Arsa şehir ya da kasaba hadisesidir. Köylerde arsa değil, tarla olur, bağ, bahçe, bostan olur. Bu sebeple arsa melankolisi yaşamakta biz kasabalarda ya da şehirlerde büyümüş çocuklar ortağızdır. Arsalar, bu ara dünyalar, bizim futbolu keşfettiğimiz, çizgi roman takas ettiğimiz, birbirimize film anlattığımız, Almanya’dan gelen misketler ya da spor ayakkabıları hakkında söyleştiğimiz yerlerdi. Yani köy çocukları gibi kuzularla, sıpalarla dostluk yaptığımız, köstebek yakaladığımız filan tabiata ait yerler değildi. Modern dünya, burada bir çocuk filtresinden geçerek hazmediliyor, modern dünyanın verimleri arsalarda yumuşatılarak, bize benzetilerek içeriliyordu. Modernleşiyorduk ama hala kendimize benziyorduk. Bu durumun, bize özgü bir modernleşme imkanını düşündürdüğünü söyleyebilirim.
Zamanla şöyle bir şey de oluşabilir: Şehir planlamacıları, mahallelerde, çocukların oyun sahaları olmaları için, arsa benzeri, bilinçli olarak yaban bırakılmış, kasten özensiz duran boş alanlar yaratabilirler. Ama bakalım o zaman geldiğinde çocuklarımız hala bir arsayı bir ülkeye çevirebilecek hayal güçlerine sahip olabilecekler mi?

gerçek hayat, 20 şubat 2017

5 Nisan 2017 Çarşamba

MARDİN itibar 67de

Seni hangi kelimeyle öldürsem
Büyük bir dirim başlar tramvaylar kamaşır

En büyük alfabesi sensen sustuğumuzun
Kalbimin işçileri sana doğru çalışır

Bir adı da senmişsin çocukluk bahçesinin
Sen olmasan bu bahar benle nasıl barışır

.............................................


31 Mart 2017 Cuma

metin altıok, bir acıya kiracı

Sen ey kendiyle yetinen!
Fosforun yeri gece,
Ne yapar gecesiz ateşböceği?
Belki anlamsız ve delice
Kumrunun inanılmaz yuvası
Bir direğin tepesinde.
Ama boşluktur biraz da
bir kuşu biçimleyen,
Bence böyle, seni bilemem.
Sen ey kendiyle yetinen!
Ne derlerse desinler
Su eğimine gidecek.
Sen şaraba banılmış ekmek!
Deltasıyız bütün sözlerin
ve söz sonunda bak nasıl
senle bana gelecek.
Sen yarım kalmış bir aşkın
Kaçınılmaz sürgünü,
Katlanan göğsündeki kayaya,
Sen orda şimdi bir hüznü köpürt,
Ben bir çocuğa su vereyim burada,
Ben ki kiracıyım bir acıya.
Sen imzalarsın sabah akşam
Defterini bensizliğin,
Bense kanla öderim
Kirasını kaldığım evin.
Bir takvimi tersten açardık,
Eğer isteseydin.
Sen ey kendiyle yetinen!
Artık suyumuz bulanık,
bir güneş bile olsa sonunda,
yolumuz kırık, önümüz karanlık
ve ağır tuğrası alnımızda
padişah yalnızlığın,
ama yine de umudumuz kalabalık

26 Mart 2017 Pazar

PAZAR MEZARI


Kitap okumak nasıl bir şeydi? 
Kin gütmek.Nasıl bir?
Demirden cümleler nasıl bir şeydi? 
Yanan bir evde yaşamak 
Hiç bir şeye inanmamak
Hiçliğe bile
Nasıldı?

İntihar edememek?

25 Mart 2017 Cumartesi

"ben, dayı muammer, orhan aktepe bir de nurettin." mustafa kutlu



Nurettin Albayrak


Yüce dağ başından kopup gelen bir türkü gibiydi Nurettin. İnce, uzun, yakışıklı.



Yüzü tunç misali. Güneş yanığı, sarı buğday yanığı, poyraz yanığı.


Kahkaha ile güldüğünü görmedim. Tebessüm ederdi. Melûl, mahzun bakardı. Yüzünde hep o hüzün.


Derler ki Hafız Şerif Vasgirt'te (Erzincan'a bağlı bir köy. Yeni adı Işıkpınar) minareye çıkıp bir türküye asılsa şehir merkezinde duyulurmuş.


Yeşil ördek gibi daldım göllere


Sen düşürdün beni dilden dillere


Başım alıp giden gurbet illere


Ne sen beni unut ne de ben seni


Sevdiğim cemalin, güneşim, ayım


Seni seven âşık çeker ezvakın


Getir el basayım kelam-ı kadim


Ne sen beni unut ne de ben seni.


Türküyü söyleyen sanatçılar “ezvakın” kelimesini ağızlarında yuvarlıyor, ne olduğu anlaşılmıyordu. Yahu hoca şuna bir bak, dedim. Baktı. “Izdırap” imiş.


Biz Erzincan'da Erzincanlı dört arkadaş. Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


Ne çok su başı gezdik, elimizde güveç. Mürdüm eriklerinin gölgesinde oturduk. Nurettin cömertti, hizmet ehli idi. Her işe o koşardı. Tuhaf bir hatıra var şimdi aklımda. O da şu: Fırat'a balığa gitmiştik. Naci Terzi de (sonra Erzincan milletvekili oldu) vardı yanımızda. Birden bir adam bağırıp çağırmaya başladı uzağımızda. Nurettin'le ikimiz koşup yetiştik. “Kızım Fırat'a gitti” diye feryat ediyor.


Nurettin'le göz göze geldik. Anında soyunup dökündük. Kara donlar ile kanlı Fırat'a atladık. Bulanık girdapların ortasına. Yürek ister. Bir daldık yok. Nefeslendik, bir daha. Yine yok. Üçüncüde bulduk kızı. Bir ucundan ben bir ucundan o, yüzüp çıkardık kıyıya. Uzattık bir ağacın dibine. Yuttuğu suyu boşaltmak için çabaladık, nafile. 15-16 yaşlarında bir kız. Babası taş kesildi, başı önüne düştü. Yanında küçük kardeşi. Gözleri yuvalarından fırlamış. Jandarma geldi.


Bunu niçin anlattım? Nurettin böyle idi. Ölümüne arkadaş.


Erzincan Lisesi'nde benden üç devre geride imiş. Ben o yıllarda koltuğunun altında bir kitap, kenar-köşe kahvelere takılıyorum. Meğer o da koltuğunun altında kitap ile dolaşırmış.


Vasgirt'te dişbudak, söğüt gölgeleri altında sulanmış, süpürülmüş toprak kokusu, tahta masa-tahta sandalye, yanıbaşımızda çağlayarak dökülen değirmen suyu ve Selami'nin demli çayları.


Yolumuz orada kesişti.


İkimiz de türkü severdik. O hem çalar hem söylerdi.


Ne kadar çok gittik oraya


Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


Sonra ben İstanbul'a gittim. O da peşimden geldi. Sanki ağabeyime bir şey olursa yanında olayım diyordu. İstanbul'da durağımız Beyaz Saray çarşısı Enderum Kitabevi. Arkadaşlara “İşte bu Nurettin, kardaşımdır, kardaştan ileri” dedim. Hizmet, hürmet, merhametten; saygı ve sevgiden mürekkepti. Elbette benden çok, çok daha vefalı idi.


Şimdi önümde bir fotoğraf. Çemberlitaş'ta Erenler kahvesinden (Çorlulu Ali Paşa Medresesi) çıkmış, duvar dibine dizilmişiz. Ayaktakiler soldan sağa: Ali Bulaç, Nurettin, Durali Yılmaz, ben, Cumali Ünaldı, Beşir Ayvazoğlu. Oturanlar: Mustafa Uzun, Mustafa Ruhi Şirin, İsmail Kara, Muhsin Mete.


Giden gidiyor, geride solgun fotoğraflar kalıyor. Son olarak Sedef Büfe'de yemek yedik. Çıkınca sarıldık birbirimize. Şimdi gözlerim dolarak hatırlıyorum. “Elveda” demişiz birbirimize. O kendi hastalığını, ben kendi hastalığımı kucaklayıp savuştuk.


Birbirimizden habersiz; o hastaneye, ben bıçak altına yatmışız.


O gitti, ben kaldım. Mekânı cennet olsun.


Mihrican mı değdi


Gülün mü soldu


Gel ağlama garip bülbül ağlama


Felek kimi baştan başa güldürdü


Bölük bölük turna geçiyor gökyüzünden. Dualarımı onlar ile gönderiyorum. Kabri üzerinden esen yeller benden ona, ondan bana haber taşıyor. Umarım öte tarafta yine beraber oluruz.


Ben, Dayı Muammer, Orhan Aktepe bir de Nurettin.


yeni şafak, 22 mart 2016

24 Mart 2017 Cuma

bir put olacakken yanlışlıkla biblo /onur ocak

3.

Abar kinim
Eşit aralıklarla dizilmiş bir boşluğa doğru
Muntazam bir obruğun duvarlarından sekerek
Varmaya çalıştığım yere ulaş
Antenlerin kıblesinden, sabit kuzeyden, ışıktan ve sesten daha uzağa
Dikkatlice bakıp görüyormuş gibi yaptığım saydam evren duvarlarına doğru abar
Onlar karanlık bir bitiş gördüler
Sen durma
İçi keskin taşlarla dolu
Daralan bir helezonun dışkıladığı o tarifsiz siyahsızlığa var
Orada kimse yok
Oturup kendi kiniyle konuşan
Kazan, kesen, bedenini katafalk olarak kullanan
Özünde müstakbel larvalar bulunduran
Hiç kimse
Orası diye bir yer yok

Başladı bir kere
Sırf bu yüzden devam etmeli
Ve bu dehşetli devam obur bir kadının öpülmüş yerlerine tekabül eder
Dostlarım! Ne kötü tat
Sürekli “onlar” diye başlayan bir çığlıkla bölünmeli bu serenat
Onlar bir kadının rahminden zehri emerek alır
Onlar bana bileğimi nasıl keseceğimi öğrettiler
Çoğunun tanrısından uzun yaşadım
Onlar toprağın altına doğru fışkıran birer gayzer
Kaçırmazlar asla cambazlık derslerini
Altındaki yerküreden düşmemeye çalışan bir dolu ahmak hepsi

Bu kadar yeter
Birisi çıkıp söylesin bunlar neden var?
Nemlendiriciler, salata çatalları, bizi Yuval’la akraba eden envanter
Bu kadar yeter
Kısık göz, sepya efekti
Gerçek olsa asla böyle güzel gülemezdi
Bu kadar yeter
İyi bir poz
Lütfen
Sonra paydos



22 Mart 2017 Çarşamba

kuşlu gazel



Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın
Geçti artık göğsümde kuş barınmaz anladım

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim
Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım

Kim sürmüş Altıok Metin dünyanın sefasını
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım


METİN ALTIOK


heidegger'in kulübesi

“Kara Ormanların güneyinde geniş bir yayladaki sarp yamaçta, 1150 metre yüksekliğindeki tepede küçük bir kayak kulübesi vardır. Kulübenin zemini 6'ya 7 metredir. Alçak dam 3 odanın üstünü örter: Bir tarafı mutfak olan oturma odası, yatak odası ve bir çalışma odası. Bu benim çalışma dünyamdır… Ben bile aslında hiçbir zaman manzarayı böyle inceden inceye yoklamam. Mevsimlerin büyük iniş ve çıkışlarındaki saatlik, günlük-gecelik değişimlerini seyre dalarım. Dağların ağırlığı ve kütlelerinin sertliği, çam ağaçlarının temkinli büyümesi, parlayan, çiçeklenen çayırların sade ihtişamı, uzun güz akşamlarındaki dağ deresinin şırıldaması, derin karla kaplı düzlüğün sert sadeliği, bütün bunlar -gündelik varoluş boyunca- orada yukarıda sürer gider ve peş peşe gelir ve salınır durur. Bu manzara, yine de, yapmacık anlardaki keyifli bir dalış ve yapay bir empatide değil, aksine kendi varoluşunu, sadece, Çalışmanın içerisine yerleştirdiğinde bulur. Bu Dağ gerçekliği için mekânı sadece Çalışma açar. Çalışmanın gidişi manzarada olup bitenlere gömülmüştür. Soğuk kış akşamında sert bir kar fırtınası vuruşlarıyla kulübenin etrafında kıyameti kopardığında ve her şey karla kaplandığında ve örtüldüğünde, o zaman felsefenin yüksek zamanıdır. İşte o zaman, felsefenin soruları sade ve önemli olmak zorundadır. Her bir düşüncenin inceden inceye çalışılması, sert ve keskin olmaktan başka türlü olamaz. Dilsel biçim vermenin güçlüğü tıpkı fırtınaya karşı yükselen çam ağaçlarının direnişi gibidir. Ve felsefi çalışma, bir münzevinin tuhaf uğraşı olarak yürütülmez. Felsefi çalışma köylülerin yaptığı çalışmanın tam ortasına aittir. Genç köylü ağır kızağını sürükleye sürükleye yamaca çıkardığında ve kızağı hemen orada akgürgen kütükleriyle tepeleme yükledikten sonra tehlikeli bir bayırdan evinin avlusuna doğru yönelttiğinde; çoban ağır-düşünceli adımlarla sürüsünü yamaca doğru sürdüğünde; odasındaki köylü, çatısını onarmak için çok sayıda ince çatı tahtası hazırladığında, o zaman benim çalışmamla aynı türden bir çalışma yapmaktadırlar. Felsefi çalışma doğrudan köylülere ait olanın içinde kök salar… Şehirli sözümona bir taşra ikametiyle olsa olsa bir kez 'esinlenir.' Ancak benim bütün çalışmalarım, bu dağların ve köylülerin dünyası tarafından taşınmış ve yönlendirilmiştir. Şimdilerde ara sıra, orada yukarıdaki çalışmam; burada aşağıdaki toplantılar, konferans yolculukları, tartışmalar ve öğretim etkinlikleri nedeniyle uzunca bir süre sekteye uğramaktadır. Ancak tekrar yukarıya çıkar çıkmaz, kulübedeki varoluşumun daha ilk saatlerinde, önceki sorgulamalarımın bütün dünyası, dahası onları bıraktığım biçimiyle ortaya çıkıyor. Kendimi sadece çalışmanın salınımı içinde bulurum ve aslında onun gizli yasasını asla bütünüyle bilemem. Şehirliler çoğu zaman, dağların arasındaki köylülerin uzun, tekdüze Yalnız olma durumuna hayret ederler. Oysa bu Yalnız olma değil, tek başınalıktır. Gerçi insan büyük şehirlerde de neredeyse başka hiçbir yerde olamayacak kadar kolaylıkla yalnızlığa düşebilir. Ancak insan orada asla tek başına olamaz. Çünkü tek başınalık bizi tecrit eden değil, aksine bütün varoluşumuzun, bütün şeylerin özünün geniş yakınlığının içine doğru açılmasını sağlayan kendine özgü güçtür.”

heidegger'in kulübesi, dergah yay.

19 Mart 2017 Pazar

BANA ZAZACA ÖĞRET karabatak 31de

Bana Zazaca öğret bulutlara benzesin
Yaralı şarkıları alıp götürsün rüzgâr
Allah'ın karlarıyla insin de merhametin
Buğulu camlarında dinlensin hatıralar

Bana Zazaca öğret topraktan başlayarak
Sesinde çatallaşan buğdaylar kadar temiz
Sofrada sıcak ekmek bağrında kuş sesleri
Güneşte tazelenen iman gibi kalbimiz

Bana Zazaca öğret ısıtsın yağan karı
Bir şiire başlasın orada dalgın bahar
Takvimlerden bir mektup ulaşsın ellerine
Tren sesiyle dolsun yapayalnız odalar


...............................................................................

11 Mart 2017 Cumartesi

EDİP CANSEVER'E BİRİNCİ MEKTUP ve BANA BAKIP AĞLADIĞIN OLDU MU BABA? kitap-lık 190da


Dünya bir kez daha yüzümü kararttığında
Marşlarla ıskaladım zorbalığımızı


................................................

Sonsuzluk ne kadar kısaldı değil mi Edip Bey
Size böyle seslendim bunu duydum içimden
Yüksek kaldırımda birdenbire karşıma çıkan bir kasaba kahvesi gördüm
Belki onu siz de görüp geçtiniz
Belki tuşları kanamış bir piyano gibi hissettiniz kendinizi
Pera’dan Galata’ya doğru çırpınan bir üveyik hayal ettiniz
Bilmediğiniz bir dilde kar yağdı sayfalarınıza odanıza
Menekşelerin sessizce kurumasını seyrettiniz

8 Mart 2017 Çarşamba

AKILLI TELEFONUN KALBİ itibar 66da


Kimseye söylemeden ölüyor insan
Mevsimler bilmiyor geçtiklerini
Bende çay sesleri sende bir nisan
Anlıyor gözyaşının sildiklerini

Unutmak masada bir yığın yaprak
Eski bir gömleğe yağmur damlası
Unutmak Sirkeci’de uzun trenler
Unutmak bitmeyen imla hatası

Yıllar diyor adam sonra sessizlik
Sanıyor gecenin verdiklerini
O gecikmiş dua yorgun kitaplar
Yaşamak sayıyor öldüklerini

........................................

7 Mart 2017 Salı

CELTIC TRİBÜNLERİNDE FİLİSTİN BAYRAKLARI hece 243de





Bir beyaz el diledin şarkısı temiz bir yüz
Bir istasyon bir bahar menekşeli bulutlar
Boş bir evin içinde kendini arayan göz
Türkçe’nin kitabında bilmem kaç sayfa tutar

................................................

Sonrası uykusuzluk - vatan yahut sefalet
Utançla çiğnediğim o Temmuz sokakları
Yine de gülümsüyor Büyük Türk Şiiri’ne
Celtic tribünlerinde Filistin bayrakları