28 Ağustos 2016 Pazar

yolların sonu



Bu gün yollanıyorken bir gurbete yeniden 
Belki bir kişi bile gelmeyecektir bize. 
Bir kemiğin ardında saatlerce yol giden 
İtler bile gülecek kimsesizliğimize.

Gidiyorum: gönlümde acısı yanıkların... 

Ordularla yenilmez bir gayız var kanımda. 
Dün benimle birlikte gülen tanıdıkların 
Yalnız bir hatırası kaldı artık yanımda. 

Yufka yüreklilerle çetin yollar aşılmaz; 

Çünkü bu yol kutludur, gider Tanrı Dağına. 
Halbuki yoldaşını bırakıp dönenlerin 
Değişilir topu da bir sokak kaltağına. 

İster düşün... Kendini ister hayale kaptır... 

Uzar uzar, çünkü hiç sonu yoktur yolların. 
Bakarsın aldanmışsın, gördüğün bir seraptır 
Sevimli bir hayale açılırken kolların. 

Ey doğunun anlımı serinleten rüzgarı! 

Ey karanlıkta bana arkadaşlık eden ay! 
Arzularım bir oktur, aşar ulu dağları. 
Düştüğü yer uzakta “DİLEK” adlı bir saray. 

O sarayda bulunca Tanrılaşan erleri 

Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek. 
Hepsi sussa da “Kür şad” uzatarak elini; 
“Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun! ” diyecek.


ATSIZ

19 Ağustos 2016 Cuma

DEDEM VE ZAMAN

Bizim köy bazen bana cahit zarifoglu'nu hatırlatır.  Sanki afganistan'a bagli, lagman vilayetine ait, kayalıkların arasında onun savaş ritimleri romanında anlattığı köy burasıdır.  Bazı kırmızı kayalar, kırmızı topraklar haricinde köy romandaki köyle alakasiz.

Ama bazen bir ağaca uzun uzun kar yagdiriyorum, dedem sararmış kağıtlara osmanlıca cümleler yazıyor,  dağın başındayız ve dışarda büyük bir savaş var. Film bununla başlıyor ya da bitiyor bununla, kitaro'nun howling thunder'i refakatinde . Dedemle uzun namazlar kılıyoruz. Her sabah savaşa gidiyorum, akşam kayalıkların arasındaki magaramiza  dönüyorum.  Dünya buradan çok uzakta. Dedem dua ettikçe rusların buralardan def olup gideceklerine inanıyoruz.

Geceleri gökyüzüne o kadar yakınız ki yıldızlar gözümüzün hizasindan kayıp gidiyor. Dedem gülümseyerek sakallarini sivazliyor, imami birgivi'den ve namaz surelerinden okunmuş sulardan ve osmanlilardan bahsediyor. Kuru bir ekmegi sıcak bir çorbaya dograyip karnımızı doyuruyoruz.  Dedemin cok uzaklara bakan yüzünde asla yenilgiyi degil, büyük fetihlerin haritasını görüyorum ben. O erken uyuyor. Ben uzaklardan gelen top seslerini dinliyorum. Hiç bir şeyden korkmuyorum. Dedem yaşadığı müddetçe sırtimi ona dayayacagim için daglar bana büyük ve serin bir sukunetten başka bir şey vermeyecek.

Gecenin ucurumlarinin bir yerinde kendi cenazemi düşününce gülümsüyorum. Dedem başımda kur'an okuyor, arkadaşlarım vakur bir sekilde cesedime bakıp dualar ediyor, rüzgar estikce ruhum bu dünyadan uzaklaşıyor.  Bir avuç insan beni köyümüz ün o ıssız mezarlığına gömüyor.

Sonra dedem birkaç damla gözyaşıyla dagimiza çıkıyor bastonunu silah gibi tutarak.  Akşamın seslerine çakal sesleri kurt sesleri karışıyor bir daha. Savaş uzaklardan bir haber gibi çöküyor magaramiza,dedemin dualar dolusu yalnizligina, daglarimiza...

Howling thunder eşliğinde bitmek bilmeyen bir kar fırtınası dinliyorum hindikuş dağlarında,  pencere kenarında yazılar yazdikca büyüyen dedemin yeşil gözlerinde,  97de kaldığımız öğrenci evinin büyük salonunda, toprağın altındaki yalnızlığımda.