30 Temmuz 2016 Cumartesi

Afganistan Çağıltısı



Bütün azalarını harbe çağır
Sofran açılsın elin şehit ballarından alsın

Saraylar damlar yeniden kurulsun
Ağaçlar içinden akan nehre
Dalçık günde bin kere ve gecelerde
Omuzbaşlarını denetleyen defterlerden yalnız sağdaki kalsın

Kalem yazsın yazsın
Küheylan bir aşık ol
Öyle yalvar ki ellerim zahmet balyalasın
Kaslar şehit dalgaları ve haykıran kan
Başlasın vuslat gününü toprağa
Başlasın hatırlatmaya denize kumsalını

Şimdi üzgünüz arkadaş
Yolumuza çıkmayın üzgünüz...

Hava çok hoş denizin tuttuğu yerler derin
-Konuş şimdi zaman hiç geriledi mi
Hava çok hoş kuşların tuttuğu yerler berrak
-Konuş şimdi daveti duydun mu
Bir gece uyandın ki ellerin başaklarda
-Konuş şimdi açık ağzına o gül yaprağı konan şehidi gördün mü
Çoktan hayretle dondu kaldı bağlar ovalar
-Konuş şimdi bekliyor mu yalınayak çocukları ağacında buğday

Hava çok hoş insanın tuttuğu yerler azar azar
Kalbin zengin davetleriyle oynar
Çocuklar o anda çok yakında bakarsın bir aşk sayhasında

Yaslanırlar güzel anaların kollarına
Hava çok hoş başın tuttuğu idrak yanımızda

Adamlarımız yiğit
Kadınlarımız hamarat
Çocuklarımız dolu bilinç harmanı
Köpeklerse sayılı

Elimizde cahiliye dönemi sonrası bir pala
(Kavmiyetçilik etme dedik ucu kırılır)

Kırıldı da
Şimdi severiz türkmeni peştunu
Onarılmış gerilmiş bileylenmiş ve doğramakta

Isın gökyüzü ısın
Çocukları kavrulmuş kadınlar yeniden hamarat yeniden gebe

Bunlar gübre insan değil
Gömlekler çelik zırh
Öyle bir çalgı çaldılar ki
Seslerin çağırıp koyunlara bile
Koyduğu zehirli gaz rüyaları

Analara şaşkın çocukların
Üç beş yaştakilerin
Yüzleri harp yarası
Harp yanığı
Ama öpülmekte okşanmakta yanakları

Hangisi hangisine mübadil
(Dünya bu olamazdı)
Hangisi özne hangisi edilmiş gelinmiş bilinmemiş
Yağmur peyderpey kar tane
Gamzem oyuyor düşüncemi
Kime eşitim nasıl nerdeyim
Gamlanmaktayım

Hayır bir tereddüttü geçti
Füsun bu karadağmağdeni
İsyan muannit
Mösyö sevinçli mister memnun ağa yarı tok köylü sarı yaprak
Millet üzgün

Hani dengeler kuracaktık
batının kızıl ulusları bindokuzyüz seksen kölelik yapmak istemiyorum

bu kahveniz
yıldızlarınız şapkanız
buyrun unutmuş olmalısınız dehanız şerefiniz
buyrun cep feneriniz
Buyrun boynumuzdaki halkayı tutunun
Ve semirin

Hani dengeler kuracaktık
Hani çağdaş uygarlıklardan tutunacaktık
Hayır batının ulusları kızıllarla karışık
Bin dokuz yüz seksen bay batıya buna şuna
Cennetlik yapmak istemiyorum
Çevir tarihi çevir
BindörtyüzBİR

Bu kafa ne zaman köreldi
Çalınanlar siren besteleri
İmdatlarla düşün
Bu anne asla merhamet dışında
Gözleri nemli olmamıştı

Hayır batının ulusları yıl bindokuzyüz seksen değil
Bindörtyüz bir
Fakat beşyüz yetmiş dokuz yıl geçmiş değil
Ne bir karışıklık var
Ne bir dev rüya görmüş
Değil

Kıraç bir yamacı bir ekspres kıymıklıyor gibi
Tünellere ses basılmış değil
Elbette bunlar değil
Yazmaktan çektiğim yalnızlık da değil
Bahsi kapatalım ve yatalım için de değil
Hiçbir şey değil hiç biri değil

Anlatabildik mi arkadaş. Acaba
Körebe bitti duvarı kaldır at

Haydi zemini düzledik alt yapısını kurduk savaşın
Dikil yanıma
Ellerimizde birer çakıl taşı
Onlarla dikilelim karşı karşıya
Yüzlerimizin kefen örtülerini yırtalım baştan başa
Görürsün berrak içi
Derisi yüzülmüş kan gibi yüzlerimizin
Bu harp başka

Kim diyorsa ki batılılarla başımız bir taşta
Cellatlarla aynı kaptan yiyoruz
Aynı kirli hava
Aynı kafa ayağımızın bodrumunda
Hayır arkadaş bu hesap bambaşka
Ne son aylardayız ne bu son gün
Sanki dünya bir tek kaldırıp vuracağım gürze gebe

Gözleri yumuşak yüzü yorgun bileği sert toprak
Sanma ki harp derdinden geçtim
Düşünme ki dökeceğin kanlar hunhar
Derimin altında ne belalar baygın
Bir devlet taşıyorum başımda
Bu ev bana dayanmaz
Çöker kızıllar kuduran inleri dünyanın

Arkadaş
Şimdi yalnız savaş

Cahit Zarifoglu

14 Temmuz 2016 Perşembe

KÜÇÜK ÇARKLARIN BÜYÜTÜLMÜŞ UĞULTUSU

Şundan emin olmak lazım:  yazdıkça, boşlukları doldurdukça, başka türlü ele geçirelemeyecek alanları, hayatları fethettikçe, Faulkner in yüzünde görünen o fatih tebessümü belli belirsiz, o içsel rahatlık,  hayata hatta bize tepeden bakan o gözler,  o gözlerdeki muzaffer ışıltı, pek çok kaybın yerini doldurduğu varsayilan enginlik yüzdeki,  ben de bu hayatı yazarak yaşadım belki iki kere yaşamak oldu bu, belki bilinen anlamda hiç yaşamamak ama elimden dilimden gelen bana yetti, yetmedi kendime bir ülke kurdum, orada tanrı da bendim, şeytan da, bu kiyafetim pipom arkadaki karanlık ağaçlar uzak ama yazdıkça anladığım gökyüzü ve ben yıllar önce böyle baktık baktım bakmıştım, sonraya baktım şimdiyi şiire bakan cümlelerle kanırtırken ve oldukça güçlü bir kavrayış olduğunu iddia edebilirim, düz yazı ve şiirin birbirine girdiği cümleler gibiydi hayat hayatım eserim... 

Amerika taşrasina ihanet eden bir canavar gibi yutarken insanlarını ben bir denge aradım kurdum kahramanlarımı yazarken, masamda daktilomda beynimde odamda ellerimde ve sonra onları oraya şefkatle bıraktım savrulan zamanın ortasından zamansızlığın sayfalarına. ..

1 Temmuz 2016 Cuma

ÇAY SAATLERİ









   “ Cenazemde iki yüz dostum bulunacak ve sen de mutlaka mezarımın başında bir konuşma yapacaksın.”

Thomas Bernhard.


   ‘bu zaman kötü\onu biz seçmedik\içinden geçip giderken mesafeler kurmak istedik\izlerimizi gidip uzaklara bıraktık\hassas bir terazide tarttığımız kelimeleri seçtik\yunduk\öyle yerleştirdik kurduğumuz cümlelerin arasına\bir anlama vardığımızda\hakikata dokunduğumuz an durduk ve bekledik\öylesine yalan yanlış yan yana getirilmişti ki bizden önce her şey\korktuk o yığına bir yaprak da bizden eklenir diye\telaşımızı durmadan diri tuttuk\bizim günlerimiz böyle geçti.’

Enis Batur.



   Üzerinde uzun uzun düşünülmüş bir yalnızlık bu dedim ona.yalnızlığımın, düşündüklerimin ve yaşadıklarımın MI hayatımın mı edebiyatın mı dahası edebiyatımın mı bir parçası olduğunu bilmediğimi söyledim.ben dünyaya geldim ve sonra bir şey oldu.bir şey oldu bir şeyler oldu.ben hep onu anlattım aslında.ben hep onu anlatamadım aslında dedim.dünyanın bana verdiği kelimeleri o niyetle kullandım..yaşamak ciddiye alınması gereken bir eylemdir ve bunu anlatmaya çabaladım dedim.duygusal olmak ve edebiyatla uğraşmakla yaftalandım ama bu doğru değil dedim.gerçekçi olmak dedim gerçeğin diplerine nüfus edebilmektir tüm yaptığım.bunun da başka bir yolu yok dedim.kendimi 24 saat bu disipline tabii tuttum ve uykularım bile kaskatı benim dedim.bunlar edebiyat değil dedim sesimi yükselterek.ruhumu böyle terbiye ettikten sonra çok ciddiye aldığım hayatıma başlayabilirim gibi geldi.

    Ama bunun bir sonu olmadığını görebiliyorum. bu disipline iman ettim. bu inanç bende öyle sağlam bir şuur haline geldi ki bunun hem yoran hem de canımı besleyen bir azık olduğunu fark ettim. Allaha inanmanın yolunun da buralardan geçtiğini söyledim.Allaha ve hayata inanırken neye inandığımı anlayabilmek istedim hep.bir görüntünün bir hissin bir düşünmenin bir aşkın iliklerine kadar nüfuz etmeyi kendiliğimden öğrendim.çünkü bunun başka bir yolu yordamı olamaz.bunlar taklit edilemezler.ve ben ne vakit başkaları gibi yapmayı taklit ettiysem başaramadım.ben bir sevgili bir oğul bir abi bir arkadaş olamadım çünkü nasılını bilemedim onların.beni sımsıkı bana ve anlattıklarıma bağlayan unsurlar hiç kaybolmadı ve ben onlarla mukayyettim hep.bunun bencillik olan tarafını kusur olarak görsem de sanırım bencillik insanın sürekli kendisi olmasıydı.artık buna üzülmüyorum.biriyle bir şeyler paylaşma krizleri tuttuğunda kendimi yargılayıp temize çıkardıktan sonra bunlar da zaman da geçip gidiyor.

   Hayrete benzeyen bir hal. anlatma telaşı ve anlattıklarımın yüzümü oluşturduğunu heyecanla fark ettim.başkasına söylemeye çalışırken hep sırıttılar ama.o kadar bana has o kadar bana aittilerdi ki ben bunlarla kalakaldım ve sadece kendi kendime coşkular hüzünler ve kederler duyabildim.yazarak kendime anlatmak kendimi anlatmak belki de benim çıkmazım.ama başka türlüsü gerçekten elimden gelmiyor.hayatım da hayallerim de benden başka herkese kapalı.bunları birkaç arkadaşa yollamaktaki asıl amacım zaman zaman çok güzel yazmışsın lafını duyup içten içe sevinmek olsa da daima şu:ben bunlardan bahsediyorum ama mesele bunların ötesinde.yaşamak meselesi bu.ben böyle bakıyorum ve acaba bu nasıl?sizde olmayışına şaşırmalı mıyım? sizde yoksa bende bunların olması beni uğuldayan bir şey haline getiriyor.bazen taşınmaz oluyor ve ben kendimi kullanarak bu yazıları yazıyorsam siz de okuyarak ve beni kullanarak böyle baksanız bundan bir ferahlık umabilir miyim? tabi sonra asıl mesele doğruları elden bırakmadan güzel bir metin ortaya koyma telaşına karışıyor. işte karışım!ben buyum ve bence hayat da bu!bunları ne şikayet ne edebi mızıltılar ne kendini bir şey zannetme olarak görmemenizi dilerim diye ekledim.ve çocukça bir kırılganlıkla başkalarında bunları görememek bunlarla yalnız olduğumu daha sert hatırlattı.ama şikayet ederek söylenen bir yalnızlık değil.uçlarda yaşayan herkesin tahammül edebilirlerse bu yalnızlıkla tanışacaklarını ve kendilerini bu yalnızlıkta çırılçıplak görebileceklerine eminim.duyguların ve düşüncelerin dibinde hakikatlı ve esaslı bir yalnızlık var çünkü.

   Bazen yalnızlığını bir kenara bırakıp başkasına açılırsın bazen de başkasını bile yalnızlığının bir parçası haline getirirsin. yalnızlığının kelimeleri ve kulakları olurlar. bu böyledir.bu kabul bir denge sağlar.bir sessizlik edinirsin bundan.bu dengenin beni ayakta tuttuğunu görebiliyorum.yazarken bu dengeyi her kelimede sağlayabiliyorum.harcı alem laflarla yaşanacak ve geçiştirilecek bu hayatın belini doğrultmakta hala inad ediyorum.ne kendimden ne başkasından beklediğim öneri ve çözüm yok.ben sadece kimsenin bana böyle şeyler yazmamasına şaşırıyorum.acaba yanlış mıyım diye sorup eğer yeterince sağlam ve güçlü değilsem kendimi fena halde hırpalıyorum.neyi kaybetmemeli neyi gözden çıkarmalıyım bilmiyorum.öyle veya böyle nice emekle nice güzel ve berbat yalnızlıkla oluşmuş Süleyman unutmazı gözden çıkaramadığım gibi hayatı da çöpe atamıyorum.öyle küçük sevinçlere sahibim ki ben bilE şaşıyorum buna.dersen ki ne kendini ne hayatı ihmal etmeden de yaşayabilirsin.bunun benim için çok zor olduğunu günden güne kendim olup kendime saplandıkça anlayabiliyorum.bildim ki aşkın doruğunda bile kendisiyle karşılaşan bir insanım.belki insan değilim.soğuk ve mesafeli bakışlarım beni hayat dışı bir varlık haline getirmiş olabilir.kendini ve yazdıklarını bile yerin dibine batıran bir kişi daha var içerde.galiba asıl kavgam onunla.kafan karışmasın.ben yazı ve hayat sonra başka bir ben.soyut deyip dudak da bükme.yazdıklarım yalan değil.gerçek dediğimiz şey her ne ise oradan fışkırıyorlar.adım atar atmaz bir insanı görür görmez başlıyorlar.


   Sen ne güzel dedin:aslında okuyunca yazacak ne kadar çok şey olduğunu fark ettim.diline sağlık.bu muhteşem bir armağan aslında.bu zenginlik olduğu müddetçe hayatta can sıkıntısı çekilmez çoğu vakit.ama dediğim gibi çilesi de vardır.teorik ya da platonik aşklarla malul olursun.bu mekanizma nasıl kurulmuştur nasıl işler önce yazı şövalyesi olup kendine hayali ya da en gerçeğinden sevgili mi yaratırsın yoksa sevgili oluştuktan hazırlandıktan sonra mı onu ulaşılmaz yaparsın bilemem.böyleleri böyle yaşar diyelim.dilinin ucunda günaydın deme isteğiyle kalmak vardır.ama güzeldir.herkes konuşur sen kızarır bozarsın.ama güzeldir.kendine hakaretler yağdırırsın böyle olduğu ve böyle olduğun için.ama güzeldir.çünkü bilirsin ki büyü bozulursa çekeceğin sıkıntı iyi değildir.o öyle kalsın.bu abartı bu yanılsama içinden gördüğün bu güzellik hayal perdesinde yansımasını sürdürsün.tersini de isterim ama dediğim gibi sonrasını biliyorum….her düğüm bütün hayatıma atıldığı için bütün arada kalışlarım sonsuzdur benim.her güzellik bizi kendine ve başka yerlere çeken bir ideal halinde kalmalı.onu da kaybedersek elimizden beş para etmez bir olgunluk  ve yorgunluk kalıyor.buna tecrübe deniyor ve hayata yenilmenin telafisi olarak kullanılıyor.olgunluk ve yorgunluk ne kadar yakın durdu birbirine.yakıştılar da.ama ben bütün hayatını bir şey için feda edenleri severim.adamak önemli.uğruna hayatlarına yazık ettikleri yalan bile olsa.allah yazarları ve şairleri bir denge unsuru olarak yarattı.bunlar dümdüz insanlara dümdüz insanlar bunlara baktıkça hayatın dengesi kuruldu.aradaki çatışmaların doğurduğu her şey güzel.


   Fildişi kulemde her gece demlediğim çayların içi bunlarla dolu. arabeske bayılıyorum.güzel bir şiir için ruhumu feda edebilirim.sigaralar beni öldürdükçe makbul.hep telaşlı ve heyecanlıyım.hep heyecanlıyım.kasıntı olabilirim.ama yalancı olmadım hiçbir zaman.sırf güzel olsun diye yalan bir cümle kurmadım.zaten kendi doğrularım beni ben yaptı.ama o bene baktığımda dünyaya yeni gelmiş ve yolunu bulamayan birini görüyorum.sevdikçe okudukça ve yazdıkça sessizlikler biriktiren bir ben.yazdıklarım sessizlikleri anlatmak.anlatmaya gücümün ve kabiliyetimin yetmediklerini yarınlara saklıyorum.belki hiç anlatamam.belki anlatsam da bitmez.öyle bir sessizlik ki ne söylesem güzelliğini bozabilirim.öyle bir sevgi ki dokunsam yok olabilir.öyle bir hayat ki yaşansa da yaşanmamış sayılır.


   Kimse kimseyle gerçekten konuşmuyor.konuşulacakları aşmış olduklarından mı?hayır.konuşacak bir şeyleri yok.tek yaptıkları vakit öldürmek.birbirlerine sundukları koca bir hiç.onların arasında bulunmak bile zararlı.sonra insanları sevmemekle suçlarlar seni.yaşadıklarının farkında değiller ama sorsan her şeyi bilirler.bin yıllık yanlışlardan kurdukları hayatın içinde sebzeler gibi yaşarlar.gerçekçi ve olgundurlar..bolca akıl ve nasihat verirler.kafayı yemişsin falan derler.hiç bir şeyi dert etmemişlerdir ıvır zıvırlarından başka.bir meseleleri yoktur.şaşırmazlar.geçek mutluluğu bilmezler.herkes gibi olmanın ruhu nasıl boğduğunu hissedemezler.hayatları geçerli olmadığı gibi onların ölümleri de geçersizdir.çoktan ölmüşlerdir ve bazı boşlukları doldururlar.bakın bu hayat bu kadar değil başka bir hayat daha var ve asıl yurdunuz orası desen anlamazlar.kastettiğim öbür dünya değil.bu dünyanın içinde bambaşka bir hayat daha var biraz geri çekilip bakın.ama hislerin eğitiminden geçmedikleri için doğuştan hayatları kaymıştır onların.dolayısıyla benim onlarla hiç işim olmadı olamaz da.evet insanları sevmiyorum.onlara benzediğimde kendimi de sevmiyorum.


   Hastalık bizi ölümden korur. arada hastalık olmasa ölüme adım atabiliriz.ölümle aramızda bir perdedir hastalık.ağırlaştığında ölürüz.demek ki öldürmeyen her hastalık bir nimet.saydıklarım beni öldürmeyen bir hastalık diyelim.ama ya olmasalardı?ölürdüm her halde.ölümü kullanmak yazının fiyakası niyetine değil.ben ölümü bile hayatım için kullanıyorum.olması gerektiği gibi yani.
Karanlıkta ıslık çalanın ıslığını duyan yoksa bile o ıslık çalmayı sürdürür. kendini kandırdığını bilir.bu yeter.7 yıldır yaptığım bu.ama ben korkudan çalmıyorum ıslığı.ve kendini kandırmak da kötü değildir.hepimiz bunu yaparız.johnny depp bir röportajında demişti:
”BEN HEP KAYBEDENLERİ OYNUYORUM ASLINDA. TANRIM… HANGİMİZ DEĞİLİZ Kİ!”


   Böyle sürüp gidecek. yazarlar hikayeleri için kahramanlar yaratırlar.ben ise Allahın yarattığı bir kahramanım.hem o hem de sen okuyasın diye kendimi koyuyorum ortaya.sanırım ben onlardan daha dürüstüm.yalan yok.hepsi gerçek.yaşadığım gibi.bazen ben yazan oluyorum,bazen her şey birbirine karışıyor yazdıklarımı oynadığımı fark ediyorum.ama bu ne zaman başladı bilmem.dediğim gibi bi şey oldu.o neyse artık ben onun ellerindeyim.

   Yazdıklarına yazdıkça inanan.
   Yaşadıklarına yazdıkça inanan.
   Yazdıklarına yaşadıkça inanan.
   Yazdıklarını yaşayan ve inanan.

   Farkettim ki hayatım hikâyeler kadar gerçek. hikayelerin gerçek olmadığını biliyoruz. ama yine de okuyup inanmayı sürdürüyoruz.çünkü hayatlarımızın da iyi bir yazar tarafından yazılmış güzel ve anlamlı bir hikaye olmasını dileriz.ama ne yapsak öyle olmaz.ve hikayelere kaçmayı sürdürürüz.kim hayatının güzel bir hikayeden daha güzel olduğunu söyleyebilir.değildir çünkü.hikaye kurgulanan bir şeydir.hayat öyle değil.bütününü görüp güzel olmadığını fark ederiz.


   Ben bütüne bakmamaya çalışıyorum. ve kurguladığımda yaşarken mutlu etmeyen her şeyin yazarken güzel göründüğünü fark ediyorum.böyle her anın üzerinden kelimelerle bi kez daha geçtiğimde içimi kaplayan doluluk ertesi güne kadar yetiyor.her gün her şey yeniden ve hiç yaşanmamış gibi başlıyor.ve ben yeniden başlıyorum dağıttıklarımı toplamaya.zor değil mi?

   Kolayının ne olduğunu zaten bilmiyorum.


Eski zamanların birinde bir genç prensese aşık olmuş.prensese haber vermiş onunla evlenmek istediğini.prenses
                de bütün prensesler gibi kendini bir bok sanıp
       ona şu şartı koşmuş:eğer 100 gün
     boyunca penceremin karşısında
    beklersen senin olurum.(verceksen
ver işte ne zorluk çıkarıyosun!)
ama bizim aşık kabul etmiş.
 beklemeye başlamış.
yağmur çamur
açlık soğuk
dememiş
beklemiş.
ve 99.
günün
so
nun
da
çe
kip
git
m
i
ş
.
                                                                                   




 1 Kasım 2008

süleymaniye`de bayram sabahı


Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede
Bir mehâbetli sabah oldu Süleymâniye`de
Kendi gök kubbemiz altında bu bayram saati,
Dokuz asrında bütün halkı, bütün memleketi
Yer yer aksettiriyor mavileşen manzaradan,
Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan.
Gecenin bitmeye yüz tuttuğu andan beridir,
Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir.
Bir geliş var!.. Ne mübârek, ne garîb âlem bu!..
Hava boydan boya binlerce hayâletle dolu...
Her ufuktan bu geliş eski seferlerdendir;
O seferlerle açılmış nice yerlerdendir.
Bu sükûnette karıştıkça karanlıkla ışık
Yürüyor, durmadan, insan ve hayâlet karışık;
Kimi gökten, kimi yerden üşüşüp her kapıya,
Giriyor, birbiri ardınca, ilâhî yapıya.
Tanrının mâbedi her bir tarafından doluyor,
Bu saatlerde Süleymâniye târih oluyor.
Ordu-milletlerin en çok döğüşen, en sarpı
Adamış sevdiği Allah`ına bir böyle yapı.
En güzel mâbedi olsun diye en son dînin
Budur öz şekli hayâl ettiği mîmârînin.
Görebilsin diye sonsuzluğu her yerden iyi,
Seçmiş İstanbul`un ufkunda bu kudsî tepeyi;
Taşımış harcını gâzîleri, serdârıyle,
Taşı yenmiş nice bin işçisi, mîmâriyle.
Hür ve engin vatanın hem gece, hem gündüzüne,
Uhrevî bir kapı açmış buradan gökyüzüne,
Taa ki geçsin ezelî rahmete ruh orduları..
Bir neferdir, bu zafer mâbedinin mîmârı.
Ulu mâbed! Seni ancak bu sabah anlıyorum;
Ben de bir vârisin olmakla bugün mağrûrum;
Bir zaman hendeseden âbide zannettimdi;
Kubben altında bu cumhûra bakarken şimdi,
Senelerden beri rüyâda görüp özlediğim
Cedlerin mağfiret iklîmine girmiş gibiyim.
Dili bir, gönlü bir, îmânî bir insan yığını
Görüyor varlığının bir yere toplandığını;
Büyük Allah`ı anarken bir ağızdan herkes
Nice bin dalgalı Tekbîr oluyor tek bir ses;
Yükselen bir nakaratın büyüyen velvelesi,
Nice tuğlarla karışmış nice bin at yelesi!
Gördüm ön safta oturmuş nefer esvaplı biri
Dinliyor vecd ile tekrar alınan Tekbîr`i
Ne kadar saf idi sîmâsı bu mü`min neferin!
Kimdi? Bânisi mi, mîmârı mı ulvî eserin?
Taa Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu
Bu nefer miydi? Derin gözleri yaşlarla dolu,
Yüzü dünyâda yiğit yüzlerinin en güzeli,
Çok büyük bir iş görmekle yorulmuş belli;
Hem büyük yurdu kuran hem koruyan kudretimiz
Her zaman varlığımız, hem kanımız hem etimiz;
Vatanın hem yaşayan vârisi hem sâhibi o,
Görünür halka bu günlerde teselli gibi o,
Hem bu toprakta bugün, bizde kalan her yerde,
Hem de çoktan beri kaybettiğimiz yerlerde.
Karşı dağlarda tutuşmuş gibi gül bahçeleri,
Koyu bir kırmızılık gökten ayırmakta yeri.
Gökte top sesleri var, belli, derinden derine;
Belki yüzlerce şehir sesleniyor birbirine.
Çok yakından mı bu sesler, çok uzaklardan mı?
Üsküdar`dan mı? Hisar`dan mı? Kavaklar`dan mı?
Bursa`dan, Konya`dan, İzmir`den, uzaktan uzağa,
Çarpıyor birbiri ardınca o dağdan bu dağa;
Şimdi her merhaleden, taa Bâyezîd`den, Van`dan,
Aynı top sesleri birbir geliyor her yandan.
Ne kadar duygulu, engin ve mübârek bu seher!
Kadın erkek ve çocuk, gönlü dolanlar, yer yer,
Dinliyor hepsi büyük hâtırâlar rüzgârını,
Çaldıran topları ardınca Mohaç toplarını.
Gökte top sesleri, bir bir, nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova`dan, Niğbolu`dan, Varna`dan, İstanbul`dan..
Anıyor her biri bir vak`ayı heybetle bu an;
Belgrad`dan mı? Budin, Eğri ve Uyvar`dan mı?
Son hudutlarda yücelmiş sıra dağlardan mı?
Deniz ufkunda bu top sesleri nerden geliyor?
Barbaros, belki, donanmayla seferden geliyor!..
Adalar`dan mı? Tunus`dan m, Cezayir`den mi?
Hür ufuklarda donanmış iki yüz pâre gemi
Yeni doğmus aya baktıkları yerden geliyor;
O mübârek gemiler hangi seherden geliyor?
Ulu mâbedde karıştım vatanın birliğine.
Çok şükür Allaha, gördüm, bu saatlerde yine
Yaşayanlarla beraber bulunan ervâhı.
Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı.

  Yahya Kemal Beyatlı

1.7.2016


27.05.2014




soldan ikinci cemal süreya bey, soldan beşinci adnan menderes bey




hazır ülkede canlı bomba filan patlamamışken bir şeyler yazayım.

01:06 27.5.2014
sabah televizyonda bir simitçi ile röportaj yapıyorlardı. simitçi simitçi ama gençken iki üniversite bitirmiş, başarı hikayeleri yazmış, işinde çok iyiymiş bilmem ne. sonra zamanında kazandığı paraları karıya kıza yedirmiş, şimdi simit dünyası vefasız diye ağlıyor. bu da ilginç tabii. yorum yapmak istemiyorum aslında.

01:09 27.5.2014
okuduğum kitapta güzel bir laf vardı. kitap şu an uzağımda o nedenle tam yazamıyorum fakat yaklaşık olarak şöyle bir şeydi: biliyorsunuz kedilerin insanın dizine oturunca elleriyle ileri geri yapmalarının nedeni dizlerimizin ucunu annelerinin memeleri zannetmeleri. süt emerken, yani çocukken öyle ileri geri yapıyorlar ki daha çok süt aksın. söz bununla alakalı bir şeydi diye hatırlıyorum.

01:14 27.5.2014
kedi demişken, köpek daha sadık tamam yeter.

01:14 27.5.2014
babamla pazara gitmiştik, pazarda ne alırsan bir milyoncu türü tezgahlar. yedi sekiz yaşındayım daha, okulda arkadaşlarla sesli okumalar yapıyor öğretmen adımızı söyleyince birbirimizin kaldığı yerden devam ediyoruz filan. sonra bir gün ben ani bir kriz geçirdim sınıfın ortasında. lanet olsun bu nasıl hayat, sikeyim böyle eğitim sistemini diye çıldırdım. sıranın üzerindeki defterleri silgi ve kalemleri sağa sola attım, ellerimi iki yana açıp sessiz olma, hakkını savun öğrenci milleti diye bağırıyorum. beni epey dövdüler. bu pazar işi de böyle, sürekli bir isyan halinde satıcılar ve anladığım kadarıyla onların da mafyaları var.

01:19 27.5.2014
reenkarne olursam tek isteğim türkiye'de doğmamak. hatta mümkünse dünyada doğmamak. bitki olur, hayvan olur, mutfak robotu olur, mars bakterisi olur. artık bütçemize göre.

01:21 27.5.2014
neyse kalkayım bir çay sallayayım, lipton doğu karadeniz baya iyi seviyorum. evren bunu okuyosan beni bi arasana telefon da uzağımda. dünyanın her şeye en uzak yerindeyim.
01:23 27.5.2014



özgür göreçki bey