24 Mayıs 2016 Salı

“YAŞANMAMIŞ KARLAR ALTINDA BÜTÜN KIŞ”





Pencereden göğe bakıverince ay, sonsuzluktan yapılan bir alıntı gibi, orada, insanlığımızın, çırpınışlarımızın, kahırların ve sevinçlerin çok ötesinde bize bakıyordu. Kağıdın üzerindeki dize ile eşit uzaklıktaydık ona. Bu dize de dünyadaki savaşını bitirmiş ve göğe yükselmişti.  Göğe, ölümün tahammül edilebilir kokularına, aşkın yalnızlık olduğunu bilmenin taraflarına, karanlık sinema seanslarına, kardeşimin ve benim yirmili yaşlarıma, solgun yüzüne yazılar yazdığım sarışın bir kızın sokağı aydınlatan parlak sarı uzun güzel saçlarına, kara saplanan transitin göz yumduğu karlı dağlara, kürt çocuklarına, otlu peynire, radikal kitap’a bakıp bakıp hayalini kurduğum şiir kitaplarıma, romanlarıma, hikâyelerime, tasavvur halindeki bir istikbalin belli belirsiz tebessümüne, çatılarda banklar hayaline, kış güneşinin intihar ettiren soğuk aydınlığına, kahverengi kadife ceketime ve kara kadife ceketime, sadece allah’a yazdığımı bildiğim ve bunun bana yettiği yazılarıma, sobanın mutluluk verdiği ev hayatlarıma, cdlerime, düş sokağı sakinlerine, leonard cohen’e, sean penn’e, sahipsiz mektuplara, kıran resimlerine, gökyüzünün daha da alçaldığı Pazar akşamlarına, hasan ali toptaş’ın gölgesizler romanına, “kar neden yağar kaaar” diye bağıran sayfalarına onun, pileli etek nedir merakıma, sevmek tahammülüyle gelir süleyman seslerime,

“Oradaydık hepimiz
Müheyya bekliyorduk”

Sonradan 6 yıl süren bir kış olduğunu anlayacağım, birkaç haftalık güneşli günlerin nedensiz mutluluklarını yürüyüşlerde erittiğim, yoksul ve yoksun mukadderatım, düşünü kurduğum dağlar, çay ayinleri, kar yağdıkça korunduğumu hissettiren kendinden menkul maneviyatım, yazmadığım şiirler,  kağıttan günler, dünyayı kendinde toplayıp kendine kapatan bir adamın yalnızlıkları, gerçekten yalnızlıkları, bunları hırsla ve hüzünle kağıda döküşlerim kalemle, her güzel şarkının beni anlattığına inanışlarım ve bu inançla dinleyince şarkıları daha da güzelleşmesi müziğin, müziğin zamanı yok edercesine sonsuza doğru gidip gelmesi- gelmemesi, benim küçük sonsuzluklarım, Arthur Schopenhauer,



Soyutlama gibi ama değil, gerçek bana böyle gelirdi. Şimdi yazarken kendime bulaşan suçluluk hissi elimi kolumu bağlıyor. Suçluluk doğru kelime mi bilmiyorum ama en çok ona benziyor. Sonsuzluktan bakınca kısacık bile değil ama varsa sonsuzluk o sonsuzluğa katkı yaptığıma inanıyorum. Birçok inancımı delillendiremezken bu hayali kanıtın gerçeğin etkisinden daha fazla etkisi olduğunu bilmek bu. Sonra aşk zamanı dağıtan şiiriyle çıkıp geliyor ve ben odamla beraber göğe, o şarkılara, zamanın olmadığı yerlere, yazıların beni uçurduğu zamansızlıklara yükseliyorum. Bu yetiyor. Sonrası hayatla dolu sıradanlıklar…

Kalbin en güzel bakımı. Artık unuttuğum ve bir daha olacağını da sanmadığım yenilik, içtenlik, insan olma özlemi, mürekkep lekelerim! Kendimi onun üzerinden anlatırken bulduğum aydınlık yaz denizleri. Otobüsle yanından geçtiğim o denize bırakılan hayali gençlik.

Bir gün hepsi yerli yerine oturacaktı. Bir gün hepsi anlaşılacaktı. Bir gün boşa gitmeyen cümlelerle konuşacaktım. Bir gün kaderimle yaptığım barış bana sükunetler bahşedecekti. Bir gün tüm bunlar beni o güne hazırlayan bir kalbe güzelce veda edecekler ve ben her şey olması gerektiği gibi diyecektim. Bir gün benim asıl hayatımı yaşayan o süleymanla karşılaşacaktım. Bir gün bitmek bilmeyen bu katı bu donmuş bu buzdan zaman eriyecekti hayatın ışığıyla.

“yaşanmamış karlar altında bütün kış”

Pencereleri düşün, battaniyeleri, kızların saçlarını, kırmızı boğazlı kazakları düşün, kahve fincanlarını, otobüs lekelerini, istasyondan havalanan yaprakları, boşa çıkan rüyaları düşün, Nabokov’un sesler hikayesini düşün, o hikayenin ustaca tasvirlerini nasıl kıskandığını düşün, çocukluğun ormanlarından yükselen kokuları sesleri düşün, rüzgarı düşün, Gece Ağacı’nı, kardeşlerini düşün, “ Ruhumun, vicdanımın derinliğinde bir türlü sakinleşmiyen, bütün varlığımın yakıcı bir hüzünle dolmasına sebep olan bir köşe vardı” cümlesini düşün, çok basit pop müziklerine dinlenme arayan aklını ruhunu düşün,

“yaşanmamış karlar altında bütün kış”

Bu dizeyi seninle kardeş yapan kış ikindilerini düşün, bu asla hüzün değil, hüzün değil, bu olsa olsa hayatın ta kendisi, buna hüzün deyip geçme ey okur, bu nedensiz yoksulluk, bu ağır kelime, bu hiçbir güzelliğin iyileştirmeyeceği ahiret duygusuna benziyor, kalbin hayatına yetişememek bu, saplandığın zaman, soğuduğun hayat, çıkmayan leke,

“yaşanmamış karlar altında bütün kış”

Ben bu dizenin etrafında yıllarca dolaştım da bir türlü bu halde söylemedim. Halbuki hep dilimin ucundaydı, hep bunu anlattım sanki. Derin ve durgun bir çift göz camdan sokağa bakmış gibi, dinlenme tesisinde içilen bir çay sana bu dizeyi söylemiş gibi, onu görmek için yürüdüğün sokaklar yürüdükçe bu dizeyi ezmiş gibi, yolculuk sonlarının gri göğünde kartal gibi dolaşan akşamlardan bu dize sofrana düşmüş de ekmeğini boğazına dizmiş gibi, sanki sevgilin başkasıyla evlenmiş de sen yıllar sonra onu penceresinin altında geçerken onun kocasına sofra kuruşuna içerden gelen seslerle beraber şahit olmuşsun gibi, mezarına bakıp gülümsemişsin gibi, mezarındaki toprağı okşayıp avucunda sıkıca tuttuktan sonra savurmuşsun gibi,


“yaşanmamış karlar altında bütün kış”

Dünyaya gelemeyen kızın için mahcubiyet yüklü bir hayat olmuşsun gibi
Yüzünde görülmeyen yaralarla bu yazıya saklanmış ve Allah’tan inayet beklemişsin gibi
Kelimeler dolusu günler ve bazısı bu yüzden buz gibi bazısı bu yüzden sımsıcak
Kağıt üstünde hayatı ve seni sevmek gibi
Kağıt üstünde bunlardan nefret etmek gibi


“yaşanmamış karlar altında bütün kış”


Yaşansaydı hangi eksiklik bu sefer seni konuşturacaktı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder