31 Mart 2016 Perşembe

TÜRKİYE


                              
Atlar şiire koşulu atlar ruh tüccarları
Atlar geceler için bir çocuk emzirmiştir

Hıncının toprakları geçmiştir gençliğini
Hep kendini kanatan bir çiçek yetişmiştir

Babam ölümle yoldaş bakıyor bir duvardan
Kervan boyu uykusuz gün boyu incinmiştir

Benim nasırlarım var dilimde sözlerimde
Annemdir uykusuzdur sesimdir silinmiştir

Seni bir mezar gibi dualarda büyüttüm
Allah ve O ülke ki ürkerek sevilmiştir

Ey toprağa koşan su sen ey gök ağaçları
Kızımın elleridir kökünden kesilmiştir

Ben hep seni düşündüm çöl gibi mevsimlerde
Kırk kalbimde gözyaşı defteri görülmüştür


dergah 313, mart 2016

29 Mart 2016 Salı

dede korkut:dirse han oğlu boğaç hanın destanı











Bir gün Kam Gan oğlu Han Bayındır yerinden kalk­mıştı. Şâmî (Çadır cinsi.) otağını yer yüzüne kurdurmuştu. Ala say­vanı gök yüzüne yükselmişti. Bin yerde ipek seccade dö­şenmişti. Hanlar hanı Han Bayındır yılda bir kerre ziya­fet çekip Oğuz beylerini misafir ederdi.


Gene, ziyafet tertip edip attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmişti. Bir yere ak otağ, bir yere kı­zı! otağ, bir yere kara otağ kurdurmuştu. Kimin oğlu kı­zı yek ise, kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara koyun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin demişti. Oğlu olanı ak otağa, kızı olanı kızıl otağa kondurun, oğlu kızı olmayanı Allah Taâlâ karalamıştır, biz de görmeyiz belli bilsin demiş idi.

Oğuz beyleri bir bir gelip toplanmağa başladı.

Meğer Dirse Han derlerdi bir beyin oğlu kızı yok idi. Söylemiş, görelim Hanım ne söylemiş:


Serin serin tan yelleri estiğinde

Sakallı bozca çayır kuşu öttüğünde

Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda

Yürük atlar sahibini görüp kişnediğinde

Aklı karalı seçilen çağda

Göğsü güzel koca dağlara gün vurunca

Bey yiğitlerle cilasunların birbirine koyulduğu çağda


Sabah, gün doğarken Dirse Han kalkarak yerinden doğru­lup, kırk yiğidini beraberine alıp Bayındır Hanın sohbeti­ne geliyordu.


Bayındır Hanın yiğitleri Dirse Hanı karşıladılar. Geti­rip kara otağa kondurdular. Altına kara keçe döşediler. Sabah, gün doğarken Dirse Han kalkarak yerinden doğru­lup, kırk yiğidini beraberine alıp Bayındır Hanın sohbetine geliyordu.


Bayındır Hanın yiğitleri Dirse Hanı karşıladılar. Ge­tirip kara otağa kondurdular. Altına kara keçe döşediler. Kara koyun yahnisinden önüne getirdiler. «Bayındır Han­dır Han benim ne eksikliğimi gördü, kılıcımdan mı gördü, soframdan mı gördü, benden aşağı kimseleri ak otağa, kızıl otağa kondurdu, benim suçum ne oldu ki kara ota­ğa kondurdu?» dedi, «Hanım, bugün Bayındır Handan buyruk şöyledir ki oğlu kızı olmayanı Tanrı Taâlâ hoş gör­memiştir, biz de hoş görmeyiz demiştir» dediler.


Dirse Han yerinden kalktı: «Kalkın yiğitlerim yerinizden doğru­lun, bu kara ayıp bana ya bendendir ya hatundandır» de­di.


Dirse Han evine geldi. Bağırıp hatununa söyler, gö­relim Hanım ne söyler :


Beri gel başımın bahtı evimin tahtı

Evden çıkıp yürüdüğünde servi boylum

Topuğunda döklüm döklüm kara saçlım

Kuru kurulu yaya benzer çatma kaşlım

İki badem sığmayan dar ağızlım

Kavunun yemişim düvleğim

Görüyor musun neler oldu.


Kalkıp Han Bayındır yerinden doğrulmuş, bir yere ak otağ, bir yere kızıl otağ, bir yere kara otağ diktirmiş, oğulluyu ak otağa, kızlıyı kızıl otağa, oğlu kızı olmayanı kara otağa kondurun, kara keçe altına döşeyin, kara ko­yun yahnisinden önüne getirin, yerse yesin, yemezse kalksın gitsin, kimin oğlu, kızı yoksa Tanrı Taâla onu ka­ralamış olup biz de hoş görmeyiz, demiş. Ben varınca gelip karşıladılar kara otağa kondurdular, kara keçe al­tıma döşediler, kara koyun yahnisinden önüme getirdiler, oğlu kızı olmayanı Tanrı Taâlâ hoş görmemiştir, biz de hoş görmeyiz belli bil dediler. Senden midir, benden midir, Tanrı Taala bize bir topaç gibi oğul vermez nedendir, de­di, söyledi :


Han kızı yerimden kalkayım mı

Yakan ile boğazından tutayım mı

Kaba ökçemin altına dayım mi

Kara polat öz kılıcımı elime dayım mı

Öz gövdenden başım keseyim mi

Can nasıl tatlıymış sana bildireyim mi

Alca kanını yer yüzüne dökeyim mi

Han kızı sebebi nadir söyle bana;

Korkunç gazap ederim şimdi sana


Dirse Hanım hatunu söylemiş, görelim ne söylemiş:


«Hey Dirse Han, bana gazap etme, incinip acı sözler söy­leme, yerinden kalk, ala çadırını, yer yüzüne diktir, at­tan aygır, deveden buğra, koyundan koç kes; İç Oğuzun Dış Oğuzun beylerini başına topla, aç görsen doyur, çıplak görsen giydir, borçluyu borcundan kurtar, tepe gibi et yığ, göl gibi kımız sağdır, büyük ziyafet ver, dilek dile, olur ki bir ağzı dualının hayır duası ile Tanrı bize bir arslan yavrusu gibi bir çocuk verir dedi.


Dirse Han karısının sözü ile büyük bir ziyafet verdi, dilek diledi. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirdi. İç Oğuz, Dış Oğuz beylerini davet etti. Aç gör­se doyurdu. Çıplak görse giydirdi. Borçluyu borcundan kurtardı. Tepe gibi et yığdı, göl gibi kımız sağdırdı. El kaldırdılar, dilek dilediler. Bir ağzı dualının hayır duası île Allah Taâlâ bir çocuk verdi. Karısı hâmile oldu. Bir nice müddetten sonra oğlan doğurdu. Oğlancığını dadı­lara verdi, baktırdı.


At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Her omurgalı gelişir, kaburgalı büyür. Oğlan on beş yasına girdi. Oğla­nın babası Bayındır Hanın ordusuna karıştı.


Meğer Hanım, Bayındır Hanın bir boğası var idi, bir de buğrası var idi. O boğa kayalara boynuz vursa un gi­bi öğütürdü. Bir yazın bir güzün boğa ile buğrayı döğüştürürlerdi. Bayındır Han kudretli Oğuz beyleri ile tema­şa ederdi, seyreder eğlenirdi.


Meğer sultanım, gene yazın boğayı saraydan çıkar­dılar. Üç kişi sağ yanından, üç kişi sol yanından demir zincir ile boğayı tutmuşlardı. Gelip meydanın ortasında koyuverdiler. Meğer sultanım. Dirse Hanın oğlancığı üç arkadaşı ile meydanda aşık oynuyorlardı. Boğayı koyu­verdiler, oğlancıklara kaç dediler.


O üç oğlan kaçtı. Dirse Hanın oğlancığı kaçmadı, ak meydanın ortasında baktı durdu. Boğa da oğlana sürdü geldi. Diledi ki oğlanı helak kılsın. Oğlan yumruğu ile bo­ğanın alnına kıyasıya tutup vurdu. Boğa geri geri gitti. Boğa oğlana sürdü bir daha geldi. Oğlan yine boğanın alnına yumruğu ile sert vurdu. Oğlan bu sefer boğanın alnına yumruğunu dayadı, sürdü meydanın başına çıkar­dı. Boğa ile oğlan bir müddet çekiştiler. Boğanın iki kü­rek kemiğinin üstü köpük bağladı. Ne oğlan yener, rre bo­ğa yener. Oğlan düşündü: Bir darna direk vururlar, o da­ma destek olur, ben bunun alnına niye destek olup du­ruyorum dedi. Oğlan boğanın alnından yumruğunu çek­ti, yolundan savuldu. Boğa ayak üstünde duramadı, düş­tü tepesinin üstüne yıkıldı. Oğlan bıçağına el attı. Boğa­nın başını kesti. Oğuz beyleri gelip oğlanın basına toplan­dılar, aferin dediler. Dedem Korkut gelsin, bu oğlana ad koysun, yanına alıp babasına varsın, babasından oğlana beylik istesin, taht alı versin dediler.

Çağırdılar. Dedem Korkut gelir oldu. Oğlanı alıp ba­basına vardı. Dede Korkut oğlanın babasına söylemiş, gö­relim Hanım ne söylemiş:


Hey Dirse Han Beylik ver bu oğlana

Taht ver erdemlidir

Boynu uzun yürük at ver bu oğlana

Biner uzun yürük et ver bu oğlana

Biner olsun hünerlidir

Ağıllarından on bin koyun ver bu oğlana

Şişlik olsun erdemlidir.

Katarından kızıl deve ver bu oğlana

Yük taşıyıcı olsun hünerlidir

Altın başlı otağ ver bu oğlana

Gölgs olsun erdemlidir

Omuzu kuşlu kaftan ver bu oğlana

Giyer olsun hünerlidir


Bayındır Hanım ak meydanında bu oğlan cenk etmiştir, bir boğa öldürmüş senin oğlun, adı Boğaç olsun, adını ben verdim yaşını Allah versin dedi, Dirse Han oğlana beylik verdi, taht verdi.


Oğlan tahta çıktı, babasının kırk yiğidini anmaz ol­du. O kırk yiğit haset eylediler, birbirine söylediler: Ge­lin oğlanı babasına çekiştirelim, olur ki öldürür, gene bi­zim izzetimiz hürmetimiz onun babasının yanında hoş olur, artar dediler.

Vardı bu kırk yiğidin yirmisi bir yana, yirmisi de bir yana oldu. Önce yirmisi vardı, Dirse Hana şu haberi ge­tirdi:


«Görüyor musun Dirse Han neler oldu, yaşayıp töremesin senin oğlun kötü çıktı hayırsız çıktı, kırk yiğidini yanına aldı, kudretli Oğuzun üstüne yürüyüş etti, nere­de güzel gördüyse çekip aldı, ak sakallı ihtiyarın ağzına sövdü, ak bürçekli kadının sütünü çekti, akan duru su­lardan haber geçer, çapraz yatan Ala Dağdan haber aşar, hanlar hanı Bayındıra haber varır, Dirse Hanın oğlu böy­le işitilmemiş iş yapmış derler, gezdiğinden öldüğün daha İyi olur, Bayındır Han seni çağırır, sona akla gelmez ga­zap eyler, böyle oğul senin nene gerek, böyle oğul ol­maktan olmamak daha iyidir, öldürsene» dediler. Dirse Han: «Varın getirin, öldüreyim» dedi.


Böyle diyince Hanım, o nâmertlerin yirmisi daha çı­ka geldi ve bir dedikodu da onlar getirdiler. Der: «Dir­se Han senin oğlun kalkıp yerinden doğruldu, göğsü gü­zel koca dağa ava çıktı, sen var İken av avladı kuş kuşladı, anasını yanına alıp geldi, al şarabın yitisinden aldı içti, anası ile sohbet eyledi, babasına kast eyledi, senin oğlun kötü çıktı, hayırsız çıktı, çapraz yatan Ala Dağdan haber geçer , hanlar hanı Bayındıra haber varır, Dirse Hanın oğlu böyle işitilmemiş iş yapmış derler, seni çağır­tırlar. Bayındır Hanın katında sana gazap olur, böyle oğul nene gerek, öldürsene» dediler. Dirse Han: «Varın geti­rin öldüreyim böyle oğul bana gerekmez» dedi. Dirse Ha­nın adamları; «Biz senin oğlunu nasıl getirelim, senin oğlun bizim sözümüzü dinlemez, bizim sözümüzle gel­mez kalkıp yerinden doğrul, yiğitlerini okşa beraberine al, oğluna uğra, yanına alıp ava çık, kuş uçurup av avla­yıp yıp oğlunu aklayıp öldürmeğe bak, eğer böyle öldüremezsen bir daha öldüremezsin, belli bil» dediler.


Serin serin tan yelleri estiğinde

Sakallı bozca çayır kuşu öttüğünde,

Yürük atlar sahibini görüp kîşnediğinde

Sakalı uzun müezzin ezan okuduğunda

Aklı karalı seçilen çağda

Kudretli Oğuzun gelininin kızının bezendiği çağda,

Göğsü güzel koca dağlara gün vurunca

Bey yiğitlerle cilasunların birbirine koyulduğu çağda


Sabah gün doğarken Dirse Han yerinden kalktı. Oğlancı­ğını yanına alıp kırk yiğidiyle birlikte ava çıktı.


Av avladılar, kuş kuşladılar. O kırk namerdin bir ka­çı oğlanın yanına geldi: «Baban dedi, geyikleri kovala­sın getirsin benim önümde tepelesin, oğlumun at koşturuşunu, kılıç çalışını, ok atışım göreyim, sevineyim, kıva­nayım, güveneyim dedi» dediler. Oğlandır ne bilsin, geyiği kovalıyordu, babasının önünde vuruyordu. Babam at kus­turuşuma baksın kıvansın, ok atışıma baksın güvensin, kılıç çalışıma baksın sevinsin diye düşünüyordu. O kırk nâmert: «Dirse Han, görüyor musun oğlanı, yazıda ya­ban geyiği kovalıyor senin önüne getiriyor, geyiğe atarken ok ile seni vurup öldürecek, oğlun seni öldürmeden sen onu öldürmeğe bak» dediler.

Oğlan geyiği kovalarken babasının önünden gelip gidiyordu. Dirse Han kurt sinirinden sert yayını eline al­dı. Üzengiye kalkıp kuvvetle çekti, doğrultup attı oğla­nı iki küreğinin arasından vurup çaktı, yıktı. Ok vurdu­ğunda alca kanı fışkırdı koynu doldu, yürük atının boy­nunu kucakladı yere düştü. Dirse Han istedi ki oğlancığı­nın üstüne gürleyip düşsün. O kırk nâmert bırakmadı. A-tının dizginini döndürdü, yurduna gelir oldu.

Dirse Hanın hatunu oğlancığımın ilk avıdır diye at­tan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirdi, kanlı Oğuz beylerine ziyafet vereyim dedi. Derlenip toplanıp yerinden kalktı, kırk ince kızı beraberine aldı, Dirse Ha­nın yüzüne baktı. Sağ İle soluna göz gezdirdi, oğlancı­ğını görmedi. Kara bağrı sarsıldı bütün yüreği oynadı, ka­ra çekik gözleri kan yaş doldu. Çağırıp Dirse Hana söy­ler, görelim Hanım ne söyler :


Beri gel başımın bahtı evimin tahtı

Han babamın güveyisi

Kadın anamın sevgilisi

Atamın anamın verdiği

Göz açıp gördüğüm

Gönül verip sevdiğim

A Dirse Han

Kalktın yerin yerinden doğruldun

Yelesi kara soylu atına bindin

Göğsü güzel koca dağa ava çıktın

İki vardın bir geliyorsun yavrum hani

Karanlık gecede bulduğum oğul hani

Çıksın benim görür gözüm a Dirse Han yaman seğriyor

Kesilsin oğlumun emdiği süt damarım yaman sızlıyor

Sarı yılan sokmadan akça tenim kalkıp şişiyor
Yalnızca oğul görünmüyor bağrım yanıyor
Kuru kuru çaylara su saldım
Kara elbiseli dervişlere adaklar verdim
Aç görsem doyurdum çıplak görsem donattım
Tepe gibi et yığdım göl gibi kımız sağdırdım
Dilek ite bir oğul zor buldum

Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle hana

Karsı yatan Ala Dağdan bîr oğul uçurdunsa söyle bana

Taşkın çıkan deli sudan bir oğul akıttınsa söyle bana

Aslen ile kaplana bir oğul yedirdinse söyle bana

Kara cübbeli azgın dinli kâfirlere bir oğul aldırdınsa söyle bana

Han babamın katına ben varayım
Ağır hazîne bol asker alayım

Azgın dinli kâfire ben varayım

Paralanıp cins atımdan inmeyince

Yenim i!e alca kanımı silmeyince

Kol but olup yer üstüne düşmeyince

Yalnız oğul haberini a Dirse Han söyle bana

Kara başım kurban olsun bugün sana


dedi, inim inim inildeyip ağladı.


Böyle deyince Dirse Han hatununa cevap vermedi, o kırk nâmert karşı geldi; «Oğ­lun sağdır esendir, avdadır, bugün yarın nerde ise gelir, korkma kaygılanma, bey sarhoştur cevap veremez» dediler.


Dirse Hanım hatunu çekildi geri döndü. Dayanamadı kırk ince kızı beraberine aldı, yürük ata binip oğlancığını aramağa gitti. Kışta yazda karı buzu erimeyen Kazılık Dağına geldi çıktı. Alçaktan yüce yerlere koşup çıktı. Bakıp gördü bir derenin içine karga kuzgun iner çıkar, konar kalkar. Yürük atını ökçeledi, o tarafa yürüdü.

Meğer sultanım, oğlan o derecede yıkılmıştı. Karga kuzgun kan görüp oğlanın üstüne konmak istedi. Oğla­nın iki köpekçeğizi var idi, kargayı kuzgunu kovalardı, kondurmazdı. Oğlan orada yıkılınca boz atlı Hızır, imda­dına yetişti, üç defa yarasını eli ite sıvazladı: «Sana bu yaradan korkma ölüm yoktur, dağ çiçeği ananın sütü İle senin yarana merhemdir» dedi, kayboldu.

Oğlanın anası oğlanın üstüne koşup çıka geldi. Baktı gördü oğlancığı alca, kana bulanmış yatıyor. Çağırarak oğlancığına söyler, görelim Hanım ne söyler :


Kara çekik gözlerini uyku bürümüş aç artık

On iki kemikçiğin harap olmuş topla artık

Tanrının verdiği tatlı çorun seyranda imiş tut artık

Öz gövdende canın var ise oğul haber bana

Kara başım kurban olsun oğul sana

Akar senin suların Kazılık Dağı

Akar iken akmaz olsun

Biter senin otların Kazılık Dağı

Biter iken bitmez olsun

Koşar senin geyiklerin Kazılık Dağı

Koşar iken koşmaz olsun taşa dönsün

Ne bileyim oğul arslandan mı oldu

Yoksa kaplandan mı oldu ne bileyim oğul

Bu kazalar sana nereden geldi

O gövdende canın var ise oğul haber bana

Kara başım kurban olsun oğul sana

Ağız dilden bir kaç kelime haber bana


Böyle diyince oğlanın kulağına ses geldi. Başını kaldırdı. ansızın gözünü açtı, anasının yüzüne baktı. Söylemiş, gö­relim Hanım ne söylemiş :


Beri gel ak sütünü emdiğim kadınım ana

Ak pürçekti izzetli canım ana

Akarlı sularına kötü söyleme

Kazılık Dağının günahı yoktur

Biterli otlarına kötü söyleme

Kazdık Dağının suçu yoktur

Biterli otlarına kötü söyleme

Kazılık Dağının suçu yoktur

Koşan geyiklerine kötü söyleme

Kazılık Dağının günahı yoktur

Arslan ile kaplanına kötü söyleme

Kazılık Dağının suçu yoktur

İlenirsen babama ilen

Bu suç bu günah babamındır.


Oğlan yine de: «Ana ağlama, bana bu yaradan ölüm yoktur korkma, boz atlı Hızır bana geldi, üç kere yara­mı sığadı, «bu yaradan sana ölüm yoktur, dağ çiçeği ananın sütü sana merhemdir» dedi. Böyle diyince kırk ince kız yayıldılar, dağ çiçeği topladılar. Oğlanın anası meme­sini sıktı sütü gelmedi, iki sıktı sütü gelmedi, üçüncüde kendisini zorladı. İyice doldu, sıktı süt ile kan karışık gel­di. Dağ çiçeği ile sütü oğlanın yarasına sürdüler. Oğlanı ata bindirdiler, alarak, yurduna gittiler. Oğlanı hekimlere emanet edip Dirse Handan sakladılar.


At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Hanım, öğlenin kırk günde yarası iyileşti, sapa sağlam oldu. Oğlan ata bîner kılıç kuşanır oldu, av avlar kuş kuşlar oldu, Dirse Hanın haberi yok, oğlancığını öldü biliyor.


O kırk nâmert bunu duydular, ne eyleyelim diye ko­nuştular: «Dirse Han eğer oğlancığını görürse, bırakmaz bizi hep öldürür» dediler. «Gelin Dirse Hanı tutalım, ak ellerini ardına bağlayalım, kıl sicimi ak boynuna takalım, alıp kâfir ellerine yönelelim» diyerek, Dirse Hanı tuttu­lar. Ak ellerini ardına bağladılar, kıl sicimi boynuna tak­tılar, ak etinden kan çıkıncaya kadar dövdüler. Dirse Han yayan, bunlar atlı yürüdüler, alıp kâfir ellerine yöneldiler. Dirse Han esir oldu gider. Dirse Hanın esir olduğundan Oğuz beylerin haberi yok.

Meğer sultanım. Dirse Hanım hatunu bunu duymuş. Oğlancığına karşı varıp söylemiş, görelim hanım ne söy­lemiş :


Görüyor musun ay oğul neler oldu

Sarp kayalar oynamadı yer oyuldu

yurtta düşman yok iken senin babanın üstüne düşman geldi, o kırk namert, babanın yoldaşları babanı tuttular, ak ellerini ardına bağladılar, kıl sicimi ak boynuna tak­tılar, kendileri atlı babanı yayan yürüttüler, alıp kanlı kâ­fir ellerine yöneldiler, hanım oğul kalk yerinden doğrul, kırk yiğidini beraberine al, babanı o kırk nâmertten kur­tar, yürü oğul, baban sana kıydı ise sen babana kıyma» dedi.


Oğlan anasının sözünü kırmadı. Boğaç Bey yerinden kalktı kara çelik öz kılıcını beline kuşandı, ak kirişli sert yayını eline aldı, altın mızrağını koluna aldı, yürük atını tutturdu sıçrayıp bindi, kırk yiğidini beraberine aldı, ba­basının ardınca koşturup gitti.


O nâmertler de bir yerde konmuşlardı, al şarabın yitisinden içiyorlardı. Boğaç Han koşup yetişti. O kırk nâmert de bunu gördüler. Dediler: «Gelin varalım şu yiğidi tutup getirelim, ikisini bir arada kâfire yetiştirelim» dedi­ler. Dirse Han :

«Kırk yoldaşım aman

Tanrının birliğine yoktur güman

benim elimi çözün, kolca kopuzumu elime verin, o yiğidi döndüreyim ister beni öldürün ister diriltin, bırakı verin» dedi. Elini çözdüler, kolca kopuzunu eline verdiler. Dirse Han oğlancığı olduğunu bilmedi, karşı geldi. Söyler, gö­relim Hanım ne söyler :


Boynu uzun yürük atlar giter ise benim gider

Senin de içinde bineğin var ise yiğit söyle bana

Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri

Ağıllardan on bin koyun gider ise benim gider

Senin de içinde şişliğin var ise söyle bana

Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri

Katarlardan kızıl deve gider ise benim gider

Senin de içinde odan var ise yiğit söyle barsa

Savaşmadan vuruşmadan alı vereyim dön geri

Altın başlı otağlar gider ise benim gider

Senin de içinde odan var ise yiğit söyle bana

Savaşmadan vuruşmadan ah vereyim dön geri

Ak yüzlü e!â gözlü gelinler gider ise benim gider

Senin de içinde nişanlın var ise yiğit söyle bana

Savaşmadan vuruşmadan ah vereyim dön geri

Ak sakallı kocalar gider ise benim gider

Senin da içinde ak sakallı baban var ise yiğit söyle bana

Savaşmadan vuruşmadan kurtarayım dön geri

Benim için geldin ise oğlancımı öldürmüşüm

Yiğit sana günahı yok dön geri


Oğlan burada babasına söylemiş, görelim Hanım ne söy­lemiş :


Boynu uzun yürük atlar senin gider

Benim de içinde bineğim var

Bırakamam kırk nâmerde

Katarlardan kızıl deve senin gider

Benim de içinde devem var

Bırakamam kırk nâmerde

Ağıllarda on bin koyun senin gider

Benim de içinde etliğim var

Bırakamam kırk nâmerde

Ak yüzlü ela gözlü gelin senin gider ise

Benim de içinde nişanlım var

Bırakır mıyım kırk nâmerde

Altın başlı otağlar senin gider ise

Benim de içinde odam var

Bırakır mıyım kırk nâmerde

Ak sakallı kocalar senin gider ise

Benim de içinde bir aklı şaşmış bilmesini unutmuş kocalmıs babam var

Bırakır mıyım kırk nâmerde


Kırk yiğidine tülbent salladı, el eyledi. Kırk yiğit soy­lu atlarını sürdü, oğlanın çevresine toplandı. Oğlan kırk yiğidini beraberine aldı, at tepti, cenk ve savaş etti. Ki­minin 'boynunu vurdu, kimini esir eyledi. Babasını kur­tardı, çekildi geri döndü. Dirse Han burada oğlancığının sağ olduğunu bildi. Hanlar hanı Bayındır oğlana beylik verdi, taht verdi. Dedem Korkut destan söyledi deyiş dedi, bu Oğuznâmeyi düzdü koştu, böyle dedi :


Onlar da bu dünyaya geldi geçti

Kervan gibi kondu göçtü

Onları da ecel aldı yer gizledi

Fâni dünya yine kaldı

Gelimli gidimli dünya

Son ucu ölümlü dünya

Kara ölüm geldiğinde geçit versin. Sağlıkla akılla dev­letini Hak artırsın. O övdüğüm yüce Tanrı dost olarak me­det eriştirsin.

Dua edeyim Hanım:


Yerli kara dağların yıkılmasın.

Gölgeli ulu ağacın kesilmesin.

Taşkın akan güzel suyun kurumasın.

Kanatlarının uçları kırılmasın.

Koşar iken ak boz atın tökezlenmesin.

Vuruşunca kara çelik öz kılıcın çentilmesin.

Dürtüşürken alaca mızrağın utanmasın.

Ak bürçekli ananın yeri cennet olsun.

Ak sakallı babanın ye­ri cennet olsun.

Hakkın yandırdığı çırağın yana dursun,

Kadir Tanrı seni nâmerde muhtaç eylemesin Hanım hey!





(Mustafa Necati Sepetçioğlu, Dede Korkut, Toker Yayınları)

28 Mart 2016 Pazartesi

ağıt



annem mi bir kadın
geciken bir kadın gece yatısına
ölüm kendini göstereli babamın saçlarından
günübirlik bir kadın
üsküdar’la istanbul arasında
babamdı sakalıydı babamın
bir akşam göle batırdı
çıkmamak üzere bir daha
hepsi de ekmek kokardı
sayısı unutulan parmaklarının
akşam bir attır bütün ülkelerde
serin esmer bir attır
terkisine çocukların bindiği

kemal özer

26 Mart 2016 Cumartesi

vincit omnia veritas!



                               


Ama bunun gönlüme inmesi için Cezayir’de olmam
Gerektiğini zannetmiyorum.
Zaten Talat Paşa değil miydi Hayriye
Tütüncüye giderken sırtından tamamlanan?
Korkutulmamıştıküstelik ekmek tutmaya da çalışabilirdik
elimizleekmek.
Meleklere cisim sunardık ve öldüm memleketim belki de
Belki de et deniyorum aşkın koparılmasına karşı ağzımdan
Bir yanımda kardeşim, bir yanımda selman adlı bir bulut
Radiallahüanh!
İşte bu yüzden bu yüzden işte bu yüzden
Kaburgalarımı da baştan düzenlemem gerekecek
Ve üstüne dans eklemem kaskatı:
22 ağustos 1996!

Su ciğerimizden kaçardı denizlerden bilinirdik
Bir tohumu ağaçtan beri açıklayabilirdik
Yanlışlıkla Simurglanırdık uçurtma uçururduk aslında
Şimdi oturmuş otobüsün gelmesini bekliyor
Ve gül üstüne gül düşlüyor mutlaka.
İşte susku gönlüme iniyor indi
Şehirli bin balniyö geçti üstümden sustum
Ama beni üflememişler ki beni
Ben aslında taşradan önce kuruldum.
Kutsal kitaplar gibi içime sinmişti adın
Gözlerinin dindiği yerde cildin Uzzalaşırdı
İçerenköyde inmeyeydin o otobüsten ah
Ah sanki Ebu Dücane ata çıkardı ama
Gözlerime öyle bakma annem ilkokul öğretmeniydi benim!

Ah işte gidiyorsun ve yığılmamam için
Baba da ölebilmesine dair bir kuşun kanatları memleket
biçimini alıyor
Telefonları pek tedirgin açıyorum bu yıl yağmurlar aniden
başlıyor
Etlik’te bir pasaja girmiştimçıktım, hastaneye uğradım
İkindi dört buçuğa kadar indi
Gül devrildi çan kırıldı yıldız söndü ay yandı
Recep Peker, Kütahya, 1946!

BEN BU ÇAĞDAN BİR KERE DE ŞEREFİMLE GEÇECEĞİM LAZIM GELEN GÜLLERİ GÖĞSÜME GÖMMÜŞTÜM 
BİRLEŞMEMİZ RADİKAL OLACAK BEN KAN VERECEĞİM 
BUNU DAHA ÇOK KÜÇÜKKEN 
BİR FİLMDE GÖRMÜŞTÜM!

Ah laikse aşkımız elbet biter bir kışbaharyaz günü
Gözlerin uçurumlar kaydeder avuçlarıma
Bir çınar gövdesini bir hamle daha yayar
Üç içbükey komodin silah çeker vurulur
Sen gidersin denklem düşer ben aşk olduğumu ağlarım
Bir kelebek konduğu yerde bir mayın olduğunu anlar.
Ben dünyaya karşı “durmak" ile meşhurum
Olma! Yokluğun dudağıma laciverd lavlar bırakır
Nasıl çekip gitmş bir şaman
Çekip gitmiş bir şaman değilse en çok
Benim gibi sonsuz bir at
Hiç koşmuyorken de attır!

Biliyorum lir sızmıyor yanaklarımdan
Ve yüzümde şeyh çıldırtan yarıklar da yok
Annem beni hep çok sevdi kız gördüm mü ağlıyorum
Modern bir alışkanlıktır ölmek, seni doğasıya seviyorum
BEN SANA DÜZENLİ OLARAK TELEFON EDİYORUM!
Vincit omnia veritas!
Belki inanmayacaksın ama ben bu şiiri ellerimle yazıyorum sevgilim
Çünkü benim gömdüğüm kızlar ara sıra boğulur
Ve laik aşk çarpık toplumlaştırır, doğurma ne olur.
Sirk deseler tek hırkam var, çatışmada bıraktım
Şimdi gidip Beckett okuyacağım, beni de seyret Tanrım!
Öfkemi devletle bir toprağa gömüyorum
Aklımsa çamura saplandı saplanacak
Şems çeker çıkarır kitabı havuzdan; kuru
Ertan, alsana şu tüfeği duvardan benim ellerim ıslak.

AH MUHSİN ÜNLÜ





23 Mart 2016 Çarşamba

yalınayak şiirdir


1.Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük kardeşim

Emrazı Zühreviye Hastanesi'ne kapatıldı anamız
Adıyla çalışan ermiş Sirkeci kadınlarındandır

Şeker atar hâlâ mazgallardan Cankurtaran'da
Acı Bacı'nın acı bilmez uçurtma çocuklarına

Yıl sonu müsamerelerine kimler çıkarılmaz?

2.Velhasıl onlar vurdu biz büyüdük kardeşim

Babamız dövüldü güllabici odunlarla tımarhanede
Acaba halk nedir diye düşünür arada işittiği

Dudullu'dan tâ Salacak'a koşarak alkışlayalım
Fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları

Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir?


ece ayhan
 

21 Mart 2016 Pazartesi

karşılıklı çekilmişti duvarlar




dokuz metre, yedi arşın, yirmibir verst, beş yarda
doksan kilo, kırkbir şinik, altmışüç pud, bir okka
onbeş kapik, kırkbir şiling, otuzbeş sent, yüz para
üçyüz dekar, bir mil kare, yirmi dönüm, sonbahar
tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

seni bildim bir altının bağışlamaz sesiydin
amcan nerde baban var mı, kimin hemşerisiydin
yedi-dokuz, ikiyüzüç, yüz ton gibi bir şeydin
hatırla ne güzeldi, deniz dağlar ve rüzgar
tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

işte burda bıraksam ya sonsuz şiir adına
ırmakları hüzünlerle uyuşturan adına
ama nerde o bilgelik! bin ton gibi bir şeydin
alfa gibi, elif gibi, mega gibi bir şeydin
ölüm gibi, zulüm gibi, açlık gibi bir olanlar
tepemizden gürültüyle geçti uçaklar

o annesi tam ölürken saçlarını okşadı
bir kız sevdi, koca kenti bıkmadan arşınladı
kim dredi ki ondan böyle bir savaşçı çıkacak
içi dışı kardan beyaz, kandan kızıl, duvarlar
tepemizden gürültüyle geçti durdu uçaklar.




turgut uyar

"bir çiçek çizdim bu akşam avcuma / ismini her şey koydum" didem madak, müsveddeler


20 Mart 2016 Pazar

seni öylesine düşledim ki

Seni öylesine düşledim ki yitirdin gerçekliğini.
Bu canlı bedene sahip olmanın ve benim taptığım sesin çıktığı bu
                      ağzı öpmenin daha zamanı değil midir?
Seni öylesine düşledim ki senin gölgeni kucaklaya kucaklaya,
                      göğsümün üstünde kavuşmaya alışmış olan kollarım
                      belki de senin belini saramayacak.
Beni günler boyu ve yıllar boyu yöneten ve kendine çeken gerçek
                      görüntün karşısında bir gölge gibi kalacağım kuşkusuz.
Ey duygusal dengeler.
Seni öylesine düşledim ki zaman yok artık uyanmama hiç kuşkusuz.
                      Ayakta uyuyorum, yaşamın ve aşkın bütün görünümlerine
                      sunulmuş beden ve sana, benim için bugün tek önemli şey olan
                      sana, senin alnına ve dudaklarına belik de hiç dokunamam, ilk
                      gördüğüm birinin dudaklarına ve alnına dokunduğum kadar.
Seni öylesine düşledim, görüntünle öylesine yürüdüm, konuştum,yattım ki
                      görüntün bile silindi gözlerimin önünden ve yine de yaşamının
                      güneş saati üstünde ağır ağır gezinen ve gezinecek olan gölgeden
                      yüz kat daha gölge ve hayaletler arasında hayalet olmaktan başka
                      bir şey kalmıyor bana yine de.


robert desnos

18 Mart 2016 Cuma

faciayı yazmasaydım yaza yazık olurdu,ismet özel


Beri bak ben o zamanlar genç idim tek başıma çılgınca

Neler yaptım bilir misin etrafımda başka gençler bulamayınca
İt resmini kartonun bir yüzüne özene bezene yaptım
Öte yüzüne çiziverdim geniş bir kafes
Don lastiği takıp noktasız suratla
Dondurtduğum zaman kartonu
Noktalarını koyup sür’atle
Döndürtdüğüm zaman kart-önü
Kafese girmiş görünüyordu it
Etmiyordu ihtiva karbondioksit
Benim dışa verdiğim nefes
Nasıl Abdullah Yüce idiyse
Ve idiyse Hamiyet Yüceses
Vitrinde güllü lokum
Yeminler olsun tokum.

Serde gençlik beni bağlar sanmayındı hoppacılık şartına
Ah, bulaydım, bir olaydı diri bir kız beni görüp örtüne

Yakam dar parça pörçüktür paçam yenlerim ucucuna yetişir
Saçlarım dökülmediğinden olsa gerek ki tarağım şimşir

İyi de neden kazara senin cebinden çıkıveriyor benim tarak
Ki senin ensene kadar alnın açık istikbalin benden parlak

Okuyup yazabilirdin madem bu mührü bana neden kazıttın
Haklamak varken Calut’u ilk fırsatta mahremiyle azıttın

Löksün rafa senin gibilerini kaldırmak pek ağır masraf ister
Satsan seni kim alır deppoda çok yer kaplar senin gibiler

Bir benim bulduğum çare sana bol bol gol atmak
Ha bir karış ha bir milim girmiş mi sen ona bak

Kısa yolu elden ayaktan düşmeden tarif etsem mollaya
Veriversem Coni’ye ders öyle Monreo James belleye

Ey yârenler unutmayın benim çağım kehribarî çağ idi
İki kusurluca gözüm sağa sola bakmaktandır seğridi

Biri bari deseydi ya bu seğrime zelzeleye delalet
Biri bari deseydi ya çok hakkın geçti helal et

Ne gezer iftiranın haddi yok ben mi nadim olayım
Zorluk bilanço tutturmakta harcanmakta kolayım

Konuş konuş ne mümkün ciddiye aldırmak patlangıcı
Siz kozalak dersiniz bizim köylüye sorsan gıcı

Hasılı yetişmem iktiza etti bizzat kendim
Nikâh neden masada kıyılıyor bunu çok merak ettim
Durur muyum balıklama elâlemlik deryalarına daldım
Anahtar deliğine kadar eğildiğimle kaldım
Kalp kaslarım mükemmel çalışırdı
Ruhuma koydun mu karbon kağıdı çıkarırdı yüz nüsha
Karbon kağıdından üçüncü hamura iftira kara leke
Nesini arıtacaktım İspanyol paça giyenlerin
Fikir kazınacak yer mi vardı zihinlerinde
Ben o zamanlar gençtim De Gaulle, Kennedy, İnönü, Bayar sağdılar
Jetli füzeli ihtilâl aşırtmalı yıllardaydık
Tarihe sadeceleyin karışmıştı mancınık
Yadırgılı kalıntıydı altın dişli kadınlar
Domuzlar körfezi işgal ettiği için
Her ihtiyar köpek saygındı ve düşündürücüydü
O günlerde udîler bile düşünürdü
Azdı sayısı kahvesini tahmisçilerden satın alanların
Gençtim tığ gibiydim ne rüzgâr
Kaçın kur’ası ibaresinden kirleniyordu
Ne de bir mavna gocunurdu
Görünen ve görünmeyen
Münasebetli ve münasebetsiz
Yerlerine kına kırmızısı
Türbe yeşili çalınmaktan
Kulaklarımdaki gençlik çınlamasında
Kimin beni andığı ki besbelli
Döş ileri kefel geri bizi sol pezevenkler
Redifi refakatinde yürüttü bizi kumandan
Edirne’den ve Van’dan

Beni başkasına benzetme ben Türküm
Tavan bilip Edirne’yi büyüdüm Van’ı taban.


 

16 Mart 2016 Çarşamba

vasıf hayal'in "yaşamak" mevzulu gravürü üzerine

La historia marka bisikletim ve malum çantam
Bindörtyüzondördün şevvalinde cemiyet-i akvama kaydoldum
Uzay çalgılarının armağanı bir hayatı deniyorum
Avucumda hep bir kadın kalbi hissi ve güneşin sürrealliği mühim
Küçük ayıdan oldukça uzaktayım ve biraz morisko
Annem beni öpünce Allah’ın bıraktığı yerden
Canlanan bir roman kahramanıyım ve biraz italyan
ve biraz güneyde ve manhattan lağvedilmeli
Seçimsiz gramofonlar ülkesinde ölen
ve beyoğlunun hatrına bir plaklık dünyamıza dönen
Eksik bir hatırayım Divan-ı Yunusta
ve Sri Lanka’da! İç savaştan beri emanet bir ismi taşıyorum
Yalnızım; evden kovuldum.

Evrenin bir köşesinden
Baharat çocuklarını düşündüğümden yani
Mutluluğun demirbaşına. Herkes hayretler içinde
Gelecek zamansız yerlilerin aşkını kolluyorum
Evrenin hep aynı köşesinde.
Bir soykırım mecmuası alıyorum elime
Bir şehir iniyor: BABİL
Bir dağ konuşuyor benimle: POMPEİ
(İsviçrelilere göre bu olacak iş değil)
Bir soykırım mecmuası alınca elime
Pulbiber mahallesinde meteliksiz bir kaldırım ölümünde
Eski dünya ikizlerini tanıyorum:
Sam Murder ve Kurnaz Theodor
Yalnızlık ve Çoğulculuk
Sodom ve Gomore
Alıp başımı gidiyorum
Ben bir bisiklet tamircisiyim
ve pusula koleksiyoneri
Kozmik patlamaların kutsadığı bir boşluğu yaşıyorum
Uzaktayım; evden kovuldum

Jurnal’da, zapatistaların kampına yakın bir yerde
Adam Smith bir hurma ağacının gölgesine gömülürken
Ben de kendime yer buluyorum bir kelebek güncesinde
Adam Smith bir hurma ağacının gölgesine gömülünce ben
Bir kalyonun batışına benziyorum, ağır ağır ve çağ dışı
—hâlbuki bir kalyon çabucak batmalı!
Jurnal ’da, zapatistaların kampına yakın her yerde
Ne işi olabilir ki bir bisiklet tamircisinin
Ay taşları toplamaktan başka
Belki bir meksika köylüsünü de sevebilirim
bir zamanlar gökyüzünü de böyle sevmiştim
sultan ahmet’in otuz bin hortlağını dinlerken
franz marc’tan
Ben bir bisiklet tamircisiyim
ve atlantisin kayıp müzisyeni
Jurnal ‘da, zapatistaların kalbine yakın bir yerde
Bir kuvay-ı milliye gerillasının sigarasını sarıyorum
Savaştayım; evden kovuldum.


Solgun kış ıskalarını ve erken ölenleri seçerek
Başımda yağmurun tacı boynumda aruz halkaları
Balın kaynağı ve sütün merhameti
Gövdem bırakıyor mavzerimi dalga kırana
İnceliyor tarihin yüz hatları birden gümüş saplı bir yunus
Biçim veriyor cadde ırklarına ve ben
Kalakalıyorum eflatun şeritler çizerek şarkıya
Çağıran şehrin anaçlığına oysa
Ben kısayım çirkinim yaralıyım
Elimden bir iş gelmez dünyayı dolaşırım
Avucumda hep aynı kadın kalbi hissi
Kalabalığın göbeğinde bir inzivanın bekçisiyim
Beni bir bisiklet tamircisiyim
ve mutlu şehirler avcısı
—yüzümde hep o aynı narçiçeği yarası
Sürekli koşan ve kanayan bir acının ilhamını soluyorum
Mülteciyim; evden kovuldum


Yokuşların en bıçkınlarına kristal izler bırakıyor etim
Buruluyor neft sıçrattığım parşömen talih
İleriye dörtnala oğlan kumaşları ve
Yosun çekirdekleri yaklaştırıyor kanıma
Dikişlerim milyonlarca sese pay ediliyor
Tanıdık çok tanıdık bir tazı borusu işaretliyor
Oyluk yığınlar kümesine daldırıp
Aşkları galeyana gelmiş aşçı yamakları
Beni tanıyorlar gözüme sıvanan gaddar yarıktan
ve kader ihtilal geceleri ayırsın beni
Diğer sofra cinlerinden diye sarığıma
Meze ettiğim cemiyet-i talebe nişanıyla
Buradayım işte kalenderhane minberinde
Binyılın ahdini veriyorum buhurizade efendiye
Ben bir bisiklet tamircisiyim
ve doğu halkları teorisyeni
Yirmi bir yıldır bir melek tapınağının odalarını arşınlıyorum
Yorgunum; evden kovuldum.




Enes Gündoğdu

 dergah 313, mart 2016

12 Mart 2016 Cumartesi

satranç dersleri, ilhami çiçek


1

uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşı veba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güzyontan adam
bırak oyunu

artık 
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar



2


nicoldu onca oyuncu
oyarak 
ette oyuk seyirmesinden
oyun kurarlardı

kaçıp 
da süleymandan
kaf dağında otururdu
anka nicoldu

o mağrur gemiler ki açıklarda
güneşin şanla her akşam ufala ufala battığı
suların kabarıp taşarak savrulduğu oradan
kesik bir insan başı gibi taşra düşüp
helak oldular

ün geldi ey iskender
çok acaip gördün ömrün tükendi
geri dön
ürktü
ki endişe
dünyadandır ve hayal hiçtir
sözü onun
...avda
yine geri dön bu son
yoksa öleceksin gurbette
dedi ses ve işitip ağladı
o koca iskender ki
tuhaf matlar yapardı
mat oldu olağan biçimde

artık anlaşılmıştır günün akşamlılığı
kesin mat yok
iyi oyun vardır sadece
ve satranç aslında dalgınların oyunudur
dalgının ölüm karşısındaki sükuneti
düşmana
ölümün dehşetinden korkuludur

eğilip o oyuncu
uzatsa boynunu buyruğa

taşlar sürüldüğünde 
kaleyi buyruksuz düşündü mü kişi
demek ki bütündür sallantıda
demek ki gök de anlaşılmaz bir biçimde ölü
cinayetlerde yeryüzüne paramparça dağılmıştır
aşk ve umut dağılmıştır
koygun bir gece gibi günü kaplayan
sevgilinin gözlerindeki zeytin siyahını
o oylum oylum kabarık şiiri
kaplayan
bir şeyse buyruksuzluk
taşlar sürüldüğünde
alıp kişiyi kayalar çarpar buyruksuzluk

çağı binip
cübbesinden gözükara süvariler çıkaran
o beyaz taş oyuncusunu nerde bulmalı
tutup üzengisinden öpüp koklamalı



3


söyleyelim eBİR
ha
in
dir
eSekiz yok
yok ayrı bir düşman falan
genç çeri
ey e hattındaki budala
-Tanrım ne saflık-

bir ara dilim sürçse
de at kıskacını anlatsam
desem ki Ha-
derler ki kemik atıyor
köpek resmine bu adam

anlat
apaçık olanı
gecedir halk
etinin önünde anlam
katledilmiştir

vardın
söylemezler otlar
çok sutün düştü
nice bir taş
ne zamana yetiştin

aykırı sür
çalka
de ki ey at kıskacı kabaran
ateş almış ve ey at kıskacı
diye bağırarak
o oyuncu
oynadığında seni
konuş benimle
sana hizmet danışayım



4


hüzün
yalındır-dağdan
aparılmış kar topakları gibi

yel ki ince
ipince bir teldir kopmuştur

insan
azar azar kopmuştur

yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur
çepçevre şeytan kilitleri

sınav



5


bir oyuna rasgeldim
her taşı yakup hüznü

anlat
bu boşalmış at
hüzündür

yanında 
kalfa
çırak
ben bir oyuncu tanıdım
daha
ataktı

gördüm ki çatlıyordu
kara kuzgun

kabusa beyaz bir su
oyuluyordu

've sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?'



6


bu hüznün 
mesnevisi yazılmadı
gürbüz tarhlar öldü
o ceylanda
bir kaç minyatür
mütekeddir
-de bana bu esrime
bu koygun minyatür yalnızlığından
başka nedir-oysa
kocamandır aşk
usanç
hep eksiler alanında
olup biten bir şeydir
parçala bu trajik geçidi
o taşı sür ey insan
taşı taş-çünkü saat
sınanan bir süreçtir ve atlar
yanıldıklarında
kaygan
o karangu duvarına çarpıp kuşkunun
düşer ölü atlar

çünkü satrançta 
çünkü orada ve burada 
her zaman
öğretidir zaman
aşkın da 
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı

ey aşk
elbet başındasındır bela kitabının
ne çok dilin var
gece ki anlamadı
şu anda
o
ibrahim ve ishak
yargıç yok taşı kim atacak
leyla bilmez mi gerekli olduğunu
diye döğünüp duran
gece ki ey gece
o külli aynalar
seni ararlar
ıssız bir hat fotoğrafın
dan sana çıktım

oynanan 
göstermelik bir sonoyunuydu
aldandın
ağır taşlar verdik
...ve ay seni bulduğunda
yani ki kanıtladığında kendini
ben
müthiş bir başlık atacağım
şiirime
sevgili gecem diye


7


şebçerağ
söndü mü
diye bir ses

sahi şebçerağ nerde
iskender! iskender!
diye bir ünlem

bu nasıl iskender
aramaz bengisuyu
diye bir hüzün

'hişt! dostlarıma şunu haber ver
denize açıldım
ve gemim parça parça oldu'
diye bir im
denli narindir intikam

intikam içli bir marştır gerçekte
bir ara ses aygıtını yırtarak çıkarılırdı
o şimdi
dışlanmış bir taş olarak
karlı kış gecelerinde
acılı bir genç şairin her geçişte
hüznüne tanık olduğu
metruk bir kümbet denli müşahhas
aşktır-ve o
ne rahim bir yürüyüştür gecede

(o yıllar bir ressam tanırdım
gök çizemezdi
yüksek evler yapardı yitik kadın yüzleri- bir güm
o kentin
-tarihsel bir kenttir-
o çarşısındaki hasır iskemleli kahvede
onu bir cenini çizerken ağlar gördüm
bütün öğeleri belliydi ama neden gözsüz
ama neden bir kaleden artmış kapı tokmağı gibi
ıssız ve dokunaklı
diye sormadım çünkü ben
ağlayanları severim ve güzeldir ağlamak
denebilir ki-
bir insan en çok ağlarken güzeldir
vakit de akşamdı dışarda kar vardı
kar yüzyıllardır alabildiğine vardı
insanlar doğar konardı konar göçerdi
sonra o bütün resimlerini yırttı-
birden kaybolmuştu
arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye'si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi)

bu taşı da sürüyorum
koyar gibi o güzel yapının üstüne
ya da komaz gibi taş üstüne taş
(ben daha çok taşları mı anlıyorum nedir
ve nedir taş-
çakmak taşı satranç taşı
sapan taşı göktaşı)
reddetmek gerekiyor kimi taşları ve şeyleri

sözgelimi sapan taşını 
-o göz çıkarır sadece-
ortadaki gökkasabı gökdeleni
tanrısız tecimevlerini caminin hemen önündeki
ana caddedeki aykırı kadın salınışını
yanlış konumunu gülün evlerde bahçelerde
ve hatta parklarını bile bu taş mekanın
reddetmek gerekiyor

çağa çıktığımda 
kan- çoğalan bir suret ve kendini
ta içerlerde bir yerin üşüyor-duymuyormusundur
yinelenir durur -şu sanki ne diye- akşam ki
dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün -paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku
kuşku

(çağı deştiğimde 
o yüz
diyor yoruldum -aynalar
gösterebilir mi hiç -bana sonumu
nedensiz başladım oyunculuğa
bitireceğim raslantıyla -oyunumu
dostlarım da
var -intiharlar
her akşam ıslak-yapışkan
saçlarıyla girip odama
paniğimden pay toplarlar)

azaldı
halk içinde yüzdeki ben gibiler
eldeki siğile
çıbana -etin yumuşak bir yerinden sökün eden-
döndü halk ve cüzzam ne yürüdü
ve hep bir yaprak değil miyiz ki
bir zaman yarıp çıkmak serüveninde
özdalımızı
topu topu bir mevsimi yaşarız işte
müşa'şa' bir sonbahar figüranıyız
hepimiz de
ve cüzzam ne gün yürüdü sormalı
değil mi ki ebabil
adil
bir infazın adıdır
ve insan
-ne şu ne bu-
iyioyunundan
sorulmayacak mıdır


8


(kıstak)
her dakika
henüz ölmüş gibi ebuzer
kimsesizsindir
içlemin gamevi ay emek

kesik kesik solur
avcının elegözlü nesnesi
kaybettiğin divit -kırdır
faniliğindir o ağaç ki
zekeriya onda saklıydı

yazı ebediyyen vardır
-ortadaki göçük
içerdeki dehşet
pusudaki bungu 
kıyım mahzen kan -
çok kandil kırılmış -sanki geç
herşey için - niçin
ertelenir sanır insan herşeyi
öyle sanır - yeniden han
o ölümsüzlük gibi mutantan
taş - düşmüş
vardır - orada nasılsalar öyle
apaçık
kırıktırlar

dili faldır aşkın ey taş