27 Ocak 2016 Çarşamba

track 01


İnsanlar beni hatırlar
Ak kuğular kara kuğular
Çingenelerin kesik boyu
Çeker arabasını kocamış katırlar
Yol boyunca bir sürü gecekondu
Ve uydu anteniyle dolu çatılar

Kim sökmüş Arnavut taşlarını buradan
Yıkıp giydirmiş bir gâvur asfaltı
Sonra kurdu kuşu kovalamış yağmurlar

Kovalamış ve
bir trafik bırakmış yerine
Bir trafik bırakmış o çatık kaşlı cadılar
Bir trafik bir üretkenlik bir denge
Öyle içten öyle canciğer ki bizlere
Uykumuzda bile bizi ağırlar

Dahası bu trafikte
Yani her iki yakasında yolun
Her iki yakayı birden tutan
komik arabalar var
-tıpkı Türkçe polisiyelerdeki gibi-
Kaçan bir tavşanı kovalayan
bir tavşanı yakalayan dakikalar
Dolaşır kanımda aşkınla her an
Anlatır bana boyuna seni
Anlatır her yerde o iğreti
O sözdizimsel barikatlar


hakan şarkdemir



"istemiyorum biliyorsun"


ece ayhan

2000 senesinde böyle şeyler yapmışım.

usulca aktık denize, levent sunal


gizliliğiydi akşamüstleri bir gülün
hayatın solduğu anlar
nazı alınmıştır köpükler içindeki günün
her lahza biraz daha kapanarak öldüğümüzün

bir tufan yaratır sanmıştık inancımızı
beyhude havalarda içimizdeki inatla
doğrulur kan kanı hatırlatır aşkla
çizerken en geniş resimleriyle hayatı

sustuk savruk bir coşkunluğun ertesinde
hep sustuk dilsiz kesildi kayın ağacı
geldik kıvamına yer altı sularının
aktık usulca denize.


 DERGÂH 100, Haziran 1998

25 Ocak 2016 Pazartesi

hayat


Bu gün hayatı müselsel bir ihtiyac-ı siyah
Bu gün saadeti gafil bir iştiyak-ı tebah;
Bu gün teneffüsü yorgun, kadid bir sürü
“Ah!” Olan bu cemiyet
Bu gün zehirlerinin ka’r-ı neş’esinde yüzen,
Bu gün doğan çocuğundan terane beklerken 
Figan duyan beşeriyet, bu nuhbe-i hilkat,
Nedir, bilir misin oğlum?... Önünde hârelenen
Şu mâî safhaya bak: şimdi ansızın seni ben
Tutup da fırlatıversem onun derinliğine,
Düşün biraz ne olur?... Korku bilmesen de, yine 
Tahammül eyleyemez çırpınırsın, ağlarsın; 
Zavallı kollarının hükmü yok ki kurtarsın!
O mâî şey seni yuttukça haykırır, bağırır,
Fakat halâs olamazsın; omuzlarından ağır, 
Haşin, demir iki el muttasıl itip zedeler;
Ve çâre yok ineceksin... Bu işte ömr-i beşer.
Hayır, bu zehrine sen vâris olma, evlâdım;
Yarın, ümmid ediyorlar ki, bir genişçe adım,
Bir atlayış - ne diyorlardı pek anlamadım, - hayatı kurtaracak;
Beşer... Bu şimdi muazzeb sürüklenen meflûc, 
Adım adım edecek zirve-i halâsa urûc...
İnan, Halûk ezelî bir şifadır aldanmak!

tevfik fikret

24 Ocak 2016 Pazar

sait faik abasıyanık, öyle bir hikaye



sinemadan çıktığım zaman yağmur yine başlamıştı. ne yapacağım? küfrettim. ana avrat küfrettim. canım bir yürümek istiyordu ki... şöförün biri:
- atikali, atikali! – diye bağırdı.

gider miyim atikali’ye gecenin bu saatinde, giderim. atladım şöförün yanına. dere tepe düz gittik. otomobilin buğulu, damlalı camlarında kırmızı, sarı, yeşil, türlü ışıklar görerek, bir renk dalgası içinde atikali’ye vardık.
şişli’de bomonti durağından yüz adım yürüsem evime varır, iki yorganlı yatağımın çukuruna büzülür, dostum panco’yu düşünürüm. şimdilik başka kimsem yok. istanbul adalarının birinde hasta anam yatar döşeğinde. kara köpeğim de karyolasının altında onu ve beni bekler. panco, çilek isimli bir sokakta oturur. futbol oynayanları görür rüyasında. yahut da yine rüyasında pişpirik oynar. ben gece yarısından sonra yağmurlu bir havada atikali’deyim. sözümona bir bulvar üstündeyim. yürüyorum. yağmur da yağıyor. evet, yağmurun, yalnızlığın, atikali’nin hakkı var: uzaklaştıkça anamı, panco’yu, köpeğim arabı daha çok özlüyorum.
üçü de uykudadır. annem uyuyor, arap uyanmış, sokağa kulak veriyor, panco rüya da görmüyor, demincek attım.
ben, iki insan ve bir hayvan düşünerek yağmurun altında, atikali’nin bilmediğim sokaklarına sapıyorum. bekçi düdükleri geliyor. bir evden deli gibi birisi fırlıyor. üstüme çullanıyor.

- dostumu öldürdüm abi! – diyor - , sakla beni.
paltomun cebini gösteriyorum. dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simidin susamları kokan cebimi. girip kayboluyor.

- ismin ne senin? – diye sesleniyorum cebime.

- hidayet.

- neden öldürdün, hidayet?

- seviyordum be abi!

- nasıl seviyordun, hidayet?

- deli gibi be abi! gün onunla ağarıyordu. ben susam helvası satarım abi gündüzleri. cebin de mis gibi simit kokuyor abi. gün onunla ağarır; onunla kararırdı. bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. abi, rüyada gibi yaşardım. her laf gelir gider ona dayanırdı. insanlar bana bir laf söylerdi. o ne cevap verebilir, diye düşünürdüm. bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba? derdim. bir şey yesem içime sinmezdi. biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o, yol göstermeyince aptal aptal bakardım. bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden.

- ismi neydi?

- pakize.

- sonra hidayet?

- sonra abi... hava kararırdı. susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, ısıcacık.

- sahiden mi?

- yok be yalancıktan, hulyadan be abi! artık konuşur dururdum abi.

- sus, gelen var, hidayet.

hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzülürdü.
yağmur dinmişti. ortalık bir parça ağarmış gibiydi.
hidayet cebimden seslendi:

- anlatayım mı ötesini abi?

- anlatma, yeter bu kadarı.

- peki abi, sustum. nasıl istersen abi. ama anlat beni panco’ya emi?

- anlatırım hidayet.

- ama ötesi daha kıyak abi.

- ötesini ben uydururum hidayet. sen çık cebimden. palto da ıslandı. 
ikinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum.

- peki abi.

cebimdeki susam pire oldu. fatih camii avlusunun çitlembik ağacının

dibine doğru fırladı gitti. karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi parıldadı.

bir oh çektim. rahatlamıştım. keyiflenmiştim. panco’ya domuzuna bir hikaye anlatacaktım. hidayet, pakize’nin ta kalbine bir vuruşta kocaman bir çivi saplamıştı. başka çaresi yoktu. susam helvaları yiyen çocuklar, kadınlar hidayet’ten bu hikayeyi beklemezlerdi. susam helvası karın doyurmazdı. pakize, susam helvacıya da varamam a, demişti. seviyormuş... sevgi karın doyurur mu? hidayet o akşam süslenmiş, taksim’e çıkmıştı. on sekiz lira otuz yedi kuruş parası vardı. bir meyhaneye girdi, içti de içti. içtikçe hidayet’e koydu. artık minareye baktığı zaman minarenin aleminin göğe doğru yükselişini, pakize ilen bir bulutsuz ay mehtaplı gecede seyretmeyecekti, demek. hırkayışerif’e bu yol mu gider, diye bir kadıncağız sorduğu zaman, hidayet kafasının içinde sarı yün kazağı altında kaybolmuş, pakize’ye aynı suali sorup da: “bu yol mu gider, öteki mi, ben ne bileyim fatma hanım!” derse, o da kadıncağızın şaşırmış yüzüne gülümseyerek aynı şeyleri söylemeyecekti, ha!

başını tüyler gibi, kediler gibi, temiz tülbentler ve mendiller gibi kokan pakize’nin dizlerine hiç mi hiç koyamacaktı. 
ulan bu çiviyi de kim koymuştu cebine? o piç abdullah yok mu? o canım çocuk, o çilli, esmer yüzlü, badik burunlu, karakaplan kulübü santrhafı canım oğlan abdullah. o koymuş olacaktı çiviyi. yarım sinema bileti, yarım stadyum bileti, diş fırçası, ingiliz anahtarı, bozuk yale kilidi, ispermeçet mumu, çiklet, kurtlu kiraz, sabun, karpuz kavun çekirdeği, soğan sarmısak koyan piç kurusu çiviyi ne bok yemeğe kor? kocaman temel enserisi. pırıl pırıl da. bız gibi de ince... panco’ya hazırda hikaye.

- ne arıyorsun buralarda gece yarısı hemşerim sen?

- bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. ordan dönüyorum. geç kalmışım.

- nerde oturuyorsun?

- şişli’de.

üstümü aradılar. kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var. bir hikaye 
müsveddesi, panco’nun bir resmi, bir kalem daha.

- nüfus kağıdın yok mu yanında?

- yok!

- ne iş yaparsın?

- yazı yazarım.

- ne yazısı, katip misin?

- katibim.

- kimin yanında?

- kocaeli, ikbal anbarında.
nereden aklıma geldi de birdenbire söyleyiverdim kocaeli ikbal 
anbarını?

- hadi bakalım. tabana kuvvet. dolaşma gece vakti, ihtiyar halinde.
fatih parkının kenarından yürüyorum, panco. adamın biri oturmuş ıslak yere. bacaklarını dimdik dikmiş. kafasını parkın sınır demirlerine dayamış. 

- yaşasın demokrasi, yaşasın millet, yaşasın cumhuriyet! – diye 
bağırıyordu.

- yaşasın hemşerim – dedim.

- otur yanıma – dedi. 
oturdum. oh! sahiden rahatmış be. isalk ıslak. soğuk soğuk. 

- benim bir karım var hemşerim. suratını görsen bir aylık yola kaçarsın.
bir kızım var. allah senin gibisine nasip etsin. evli misin? evli isen, boşa benim kızı al. bir gözü kör, öteki gözü yaradana yan bakar. bir burnu var. enfiye mendili dayanmaz. sümüğü kokar. mendili kokar, kendisi kokar. yanından geçemezsin. buram buram aybaşı kokar. bir oğlum var. on dokuz yaşında, sidik kokar. ayak kokar, cıgara kokar. ev desen evlere şenlik abdesane kokar. hey büyük allahım! şu taşlara bak. yıkadın pırıl pırıl. şu yeşile boyanmış demirlere bak! katı, katı ama mis gibi boya ve yağmur kokuyor. şu çimenler. şu bulutlar, şu kara kara, sarı sarı, kırmızı kırmızı, sarışın sarışın, esmer esmer geçen bulutlara bak! şu gözlerimde büyüyüp büyüyüp, yıldız yıldız açılıp, ok ok, sivri sivri kapanan fenerlere bak! şu baştan ayağa yıkanmış daireye bak! soğukmuş, yağmurmuş. vızgelir. tertemiz, kokusuz, ışık ve su içinde, bulut içinde kainatın altında yatıyorum. başımı demirlere dayamışım. kıçım sular içinde ne çıkar? kainat tepemde akıl ermez oyunlar oynuyor. buhar su oluyor. su çamurları, pislikleri temizliyor, çimenleri yeşil ediyor, ağaçları ağaç. ne işim var evde? otur sen de. sen de gitme evine. yatalım burada. uyuyalım. dur önce bir cigara yakalım.

şu kibritin, şu yanmam diye fısır fısır fısırdayıp da sonradan, peki emret anam yanayım, diyen şu kibritin ışığına bak. bu olur mu arkadaş? böyle bir el sürçmesiyle açılıveren hararet, ışık, bayram gördün mü sen? gül, sevin arkadaş. şu ağzımızdan çıkan dumanlara bak! nasıl uçuyorlar? yaşıyorsun efendi. pırıl pırıl, tane tane, ıslak ıslak. cam cam, billur billur, fanus fanus, çeşmibülbüller gibi yaşıyorsun dostum. dumanlarımıza, cigaralarımızın dumanlarına bak efendi! bu mavi şey nedir? bu insanın içini sevinçten, keyiften parlatan şey nedir? ne kadınla yatmak, ne şarap içmek, ne arkadaşlarla prafa oynamak, ne tiyatro, sinema seyretmek... hepsi bir yana dünyayı seyret. al gözüm bak efendim. işte sana kibrit alevi. işte sana cigara dumanı! hadi uyuyalım hemşerim. 

ha, uyumadan evvel panco’ya anlat beni. fatih parkının demirine dayalı uyuyan adamı, cigarasının dumanını. panco iyi çocuktur. candır can. selam söyle benden.

iyi ki şu ayakkabıları almışım... bereket ki ayaklarım su çekmiyor. her yanım su içinde. ayaklarım kaloriferli.

“cigaramın dumanı, yoktur yarin imanı. altından köşk yaptırdım, gümüşten merdivanı” türküsünü bağıra bağıra uzaklaşırken arkamdan sesleniyordu:

- var o! gördün mü? var mı imiş dünya. panco’nun arkadaşı! faik beyin oğlu.

zeyrek’teki setlerin üzerine oturdum. önümde vefa. atatürk bulvarında cinler top oynuyor. rüzgar bir kaleden bir kaleye bulut atıyor. yaşasın futbol maçları, diyorum. setin hangi tarafından ineceğimi düşünmek istiyorum. ömrümde bir kere esrar çekmiştim bursa’da. yeşil camisinin avlusundaki sette oturmuş nilüfer ovasına şiir düzerken ne taraftan ineceğimi şaşırmıştım. adamın biri geçerken çağırıp, ne taraftan ineceğim ağabey, diye sorunca, adamcağız gözümün içine korku ile bakmış, sonra gülümseyerek elimden tutup indirmişti. gözlerini lise kasketinin şemsiperine dikip:

- yapma bir daha delikanlı – demişti -, inmesi kolay. biri gelir indirir. ama, bir de çıkmasını unutursan iflah olmazsın sonra! – demişti.

şimdi artık böyleşeyler kullanmıyoruz ama, o zamandan beri bir sete çıkmaya görelim. hep iniş yolunu unutuveriyoruz.

panco hep kabahat sende. sen ettin bu işi bana. gece yarısı senin hesabına dolaşıyorum. sen ettin bu işi.
baktım, zeyrek yokuşunun dibinde uyumuş bir köpek. yanına oturdum. gözünü açtı. böcül böcül baktı. korka korka kafasını okşadım. gözünü yumdu. bir konferans da ben ona çektim. dedim ki:

- oğlum patlak göz. ben insanoğlu. sen hayvanoğlu. bundan milyonlarca sene evvel, her ikimiz de kurttuk, solucandık, tek hücreli mahluktuk. ondan evvel boşlukta bir tozduk. sonra bak, işte bu hale geldik. bundan sonra belki böyle kalırız. belki değişiriz. ama böyle kalmayalım. siz de bedbahtsınız, biz de. evlerde uyuyanlar, ipekler içinde uyuyanlar, kadın koynunda uyuyanlar, soba başında kıvrılmış bobiler de var. lastikten kemikleri, topları var. hanımları atar koşup getirirler. sabahları kapıcılar gezmeğe çıkarırlar. insanlar var, sevdiklerini almışlar şu saatte koyunlarına, dalmışlar iki kişilik rüyalarına. pekala ne yapalım? ama sen zeyrek yokuşunda kuyruksuz, tüysüz, uyuz, soğuktan titreyen bir sokak köpeği; ben panco’nun arkadaşı, başka hiç bir şey değil, yağmura vurmuş, uykusuz, canı burnunda, yüreği ağaççileği sokağında, kafası bomonti tramvay durağından yüz metre uzakta kirli bir yastıkta bir adamcağızım. ne yapalım? günün birinde dostluklardan, insanlardan ve hayvanlardan ve ağaçlardan ve kuşlardan ve çimnelerden yapılmış vazife hissi ile çarpan yüreklerle dolu bir alemde yaşayacağımızı düşünelim. bir ahlakımız olacak ki, hiç birkitap daha yazmadı. bir ahlakımız, bugün yaptıklarımıza, yapcaklarımıza,

düşündüklerimize, düşüneceklerimize hayretler içinde bakan bir ahlakımız. o zaman seninle daha uzun dostluklar
ederiz patlak göz. o zaman hiç merak etme. dostum panco da bana hak verecektir. kilise ahlakından söz açmayacak. dostluğun olağanüstü güzelliğini çocuklarına anlatacaktır.

atatürk köprüsü’nde rastladım adama. iki elini trabzana dayamış, haliç’e öğürüyordu. yanında durdum. zıplar gibi iki üç defa daha ayakkabılarının ucuna basarak yükseldi. sonra durdu. mendilimi çıkarıp gidip yüzünü sildim. ağzını sildim. gözüne düşen saçlarını elimle taradım. yüzünü bana çevirince iki büyük ve siyah göz dostça baktı.

- çok içtim amca – dedi.
ukalalık etmedim:

- içmeli delikanlı – dedim -, içince çok içmeli.

- aşkolsun amca – dedi -, sen de bizdenmişsin. 

- zamanında – dedim.

- çok mu içerdin? – dedi. 
alt dudağımı üst dudağıma adamakıllı yapıştırıp sağ elimle de havaya
hafiften iki üç tokat salladım. panco, sen de yap böyle, ne demek istediğimi anlarsın.

- belli, belli amca – dedi – suratında nur kalmamış.
kızdım:

- nurum içimde oğlum – dedim - , içim pırıl pırıl. içim aşkla dolu, dostlukla dolu, hiç olmazsa bu akşamlık. sen bakma o yüzdeki nura. yalancıdır, aldatır. 

- öyle mi dersin ? – dedi. arkasından - : “öyle miderler tombul gelin böyle mi derler?” şarkısını söylerek uzaklaşırken yakaladım.

- yok – dedim - , salıvermem seni. anlat bana, nerde içtin?

- nerde olacak amca, bırak gece yarısı hoşbeşi, nerede olacak allahaşkına, aydım artık, gidip yatayım. yarın erken araba koşacağız. moruk kıyameti koparır, uyutamazsak. senin anlayacağın amca, na şu karşıki evde bir karı oturur: yahudi karısı. kocası ankara’ya gitmiş. bizi çağırdı. gittik, beraberce içtik. herif gece yarısı damlamaz mı? pişkin adammış. bizi karşı karşıya görünce bir tek kelime söylemedi. bir kenara oturdu. karı da pişkinmiş, o da sanki odada kimse yokmuş gibi bir bana, bir kendisine, bir herife dayadı rakıyı. üçümüz bir kelime söylemeden yedişer kadeh daha içtik. “ee bana müsaade!” dedim. karı, “müsaade sizin efendim!” dedi. herif yüzü sapsarı, mükemmel bir türkçe ile: “şerefi ikballe!” dedi. ben kırdım. sonra ne oldu evde, bilmem.

- uy anam!– dedim ben.

- ya, uy anam! – dedi, genç, yakışıklı bıçkın arabacı.
ikimiz de atatürk köprüsü’nü ters tarafından arşınlayarak haliç’in öteki yakalarına vardık.
ben azapkapı’da iken onun unkapanı’ndan narasını duydum.

- uy anam! – diyordu.

işte bu minval üzre panco, geldim sizin mahalleye, yağmur yine başladı.
tam sizin evin önünde bir küp kırılmış, yarısı paramparça, yarısı sapasağlam. küpün içine oturdum. başladım anlatmaya atikalipaşa’ya bir gece yarısı nasıl gittiğimi, hidayet’in cebime nasıl girdiğini, fatih parkında yatan adamı, sokak köpeğini ve yahudi karının arabacı zamparasını.
sen uyuyordun.

- hey, panco, panco – seslendim.
sesim bir pencereyi deldi. gitti senin kulağını buldu. uyandım. ama artık benim sana kadar yetiştirecek ne sesim, ne halim kalmıştı. sen de tekrar uykuya daldın. bir otomobil geçiyordu.

- bomonti’ye gidiyor musun ağabey? – dedim.

- atla! – dedi.

atladım.


23 Ocak 2016 Cumartesi

besleme, başkalarının derdi, nişanlı kız, çehov anton



BESLEME


Geceyarısı. On üç yaşındaki besleme Varka, beşiği sallarken bir yandan da uykulu
bir ninni tutturmuş, mırıldanıyordu:
Uyusun da büyüsün, ninnii, Tıpış tıpış yürüsün, ninnii...
Meryem Ana tasvirinin önünde küçük, yeşil bir lâmba yanıyor. Odanın bir başından
öteki başına gerili ipte, kurumaları için kundak bezleri, iri, kara pantolonlar
asılı. Lâmbanın ışığı, tavanda geniş, yeşil bir yuvarlak çizmiş, kundakların,
pantolonların uzun gölgeleri sobanın, beşiğin, Varka' nın üstüne düşmüş...
Lâmbanın ışığı titreştiğinde tavandaki yuvarlak ile gölgeler canlanıyor,
rüzgârdanmış gibi dalgalanıyorlar. Boğucu bir hava var içeride. Koyu bir lahana
çorbası ve kösele kokusu sarmış her yanı.
Bebek ağlıyor. Bağırmaktan.sesi kısıldığı, bitkin düştüğü halde yine de ağlamayı
kesmiyor. Yatışacağa da benzemiyor. Varka'nın uykusu var. Gözkapakları
kapanıyor, başı ikide bir önüne düşüyor, boynu çok ağrıyor. Ne gözkapaklarını
kaldıracak, ne de dudaklarını oynatacak gücü var. Yüzü kurumuş, odunlaşmış, başı
topluiğne başı kadar küçülmüş gibi geliyor ona.
-- Uyusun da büyüsün ninnii, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...
Bir cırcırböceği sobanın içinde cırlıyor. Yan odada, duvarın ötesinde bey ve
Kalfa Afanasiy horluyorlar... Beşik acıklı acıklı gıcırdıyor, Varka mırıltıyla
ninni söylüyor... Gecenin sessizliğinde her şey birleşiyor, rahat döşekte
yatarken dinlemesi pek tatlı bir ninni oluveriyor. Ama bu müzik inşanın sinirini
bozmaktan, onu canından bezdirmekten başka bir şeye yaramıyor şimdi. Çünkü
Varka'nın üzerine gevşeklik çöktürüyor, uykusunu getiriyor. Oysa uyuyamaz Varka.
Allah saklasın, bir uyuşa, hanımla bey canını çıkartana kadar döverler onu
sonra.
Lâmba göz kırpıyor sanki. Yeşil yuvarlak ile gölgeler harekete geçiyor,
Varka'nın yarı açık, dalgın gözlerinin önünde öteye beriye kayıyor, uykulu
beyninde dumanlı düşler yaratıyorlar. Varka, gökyüzünde birbiri ardından
koşuşan, bebek gibi ağlaşan kapkara bulutlar görüyor hayâlinde. Ve işte güçlü
bir rüzgâr çıkıp tümünü dağıtıyor. Varka, cıvık çamurla kaplı geniş bir şose
görüyor. Bir dizi yük arabası güçlükle ilerliyor, omuzlarında ağır çuvallarla
iki büklüm insanlar el ele tutuşmuş yol almaya çalışıyor, karmakarışık bir sürü
gölge, ortalıkta dolaşıyor. Soğuk görünüşlü bulutların arasından şosenin iki
yanında ormanlar gözüktü. Çuval taşıyan iki büklüm insanlarla gölgeler birden
çamura yatıyor. "Niçin çamurun içinde yatıyorsunuz?" diye soruyor Varka.
"Uyuyacağız, uyuyacağız!" diyorlar, berikiler. Ve derin, tatlı bir uykuya
dalıyorlar. Bir sürü saksağan ve karga gelip telgraf teline konuyor, küçük çocuk
gibi bağrışarak uyuyanları uyandırmaya çalışıyor Varka,
.-- Ninni, ninnii... diye mırıldanırken kendini karanlık, havasız bir köy evinde
görüyor şimdi.
Rahmetli babası Yefim Stepanov yerde kıvranıyor. Varka onu görmüyor, ama acıdan
tahtaların üzerinde yuvarlanışını, inleyişini işitiyor. Kendi deyişiyle: 'fıtığı
ağrıyor'. Acısı öylesine dayanılmaz ki, tek sözcük bile söylemiyor, yalnızca
derin derin, hırsla soluyor, dişlerini 'tak taktak' diye trampet gibi
takırdatıyor.
Biraz önce annesi Pelagey, beylere, Yefim'in ölmek üzere olduğunu söylemek için
koşarak çıkıp gitmişti. Bu zamana kadar dönmüş olmalıydı. Varka, sobanın
üstündeki döşeğinde yatıyor. İstiyor, ama uyuyamıyor, babasının 'taktak'larını
dinliyor, îşte, bir arabanın tekerlek sesleri duyuldu. Buraya
geliyor, Bey, kentten onlara konuk gelen genç doktoru göndermiş. Doktor içeri
giriyor. Karanlıkta görünmüyor, ama öksürüğü ve kapıyı kapayışı işitiliyor.
-- Işığı yakın, diyor. Yefim karşılık veriyor:
-- Taktaktak...
 
Pelagey, aceleyle sobanın üstüne atılıp kibritleri koydukları çanak parçasını
aramaya koyuluyor. Aradan hayli zaman geçiyor, ama kibrit hâlâ bulunamadı.
Sessizlikte doktor, cebinden kendi kibritini çıkarıp yakıyor.
Pelagey,
-- Bir dakika, efendim, bir dakika, diyor ve koşarak dışarı çıkıyor, biraz sonra
elinde yana yana ufacık kalmış bir mum parçasıyla geri geliyor.
Yefim'in yanakları al al, gözleri faltaşı gibi açık, bakışları keskin.
Oradakilerin içlerini okuyor sanki. Doktor üzerine eğilerek:
-- Neyin var? diyor. Dur bakayım! O!.. Ne zamandan beri buran böyle?
-- Ne bileyim ben. Ecel geldi, beyim, ecel... Ömrü tükettik...
-- Saçmalama... İyileştiririz seni!..
-- Canınız nasıl isterse öyle yapın anam babam. Candan teşekkür ederim size, ama
boşuna yorulacaksınız, bir şeyi değiştiremeyeceksiniz, biliyorum... Ölüm insanın
başucuna konduktan sonra insanoğlunun elinden bir şey gelmez.
On beş dakika muayene ediyor doktor Yefim'i. Sonra doğruluyor:
-- Benim yapabileceğim bir şey yok... diyor. Hastaneye gitmen gerek, ancak orada
ameliyat edebilirler seni. Zaman kaybetmeden hemen git... Gitmemezlik etme
sakın! Vakit hayli geç, şimdi herkes uyuyor, ama zararı yok, bir pusula veririm
sana. Duydun mu?
Pelagey atılıyor yandan:
-- Efendim, neyle gitsin istiyorsunuz? Atımız yok ki bi
zım.
-- Olsun, beye söylerim, bir araba verir size.
Doktor gidiyor, mum sönüyor ve 'taktak'lar yine başlıyor... Yarım saat sonra bir
arabanın daha yaklaştığı işitiliyor. Bu, beyin hastaneye gitmesi için Yefim'e
gönderdiği arabadır. Yefim hazırlanıyor ve gidiyor...
Ve işte güzel, ışık dolu bir gün doğuyor. Pelagey evde yok: Hastaneye, Yefim'in
başına gelenleri öğrenmeye gitti. Bir yerde bir çocuk ağlıyor. Varka, birinin
kendi sesiyle ninni söylediğini duyuyor:
-- Uyusun da büyüsün, ninnii; tıpış tıpış yürüsün, ninnii...
Kapı açılıyor, Pelagey içeri giriyor. Haç çıkardıktan sonra fısıltıyla,
-- Gece, ağrısını dindirmişler, sabah ruhunu teslim etmiş, diyor. Allah rahmet
eylesin, nur içinde yatsın... Doktorlar, 'geç kaldınız' dediler... Daha önce
gitseymiş kurtulurmuş...
Varka koşarak ormana gidiyor, ağlamaya başlıyor. Birisi ensesine aniden öyle bir
vuruyor ki, alnı kayın ağacının gövdesine hızla çarpıyor. Gözlerini kaldırıyor,
ayakkabıcılık yapan beyini karşısında görüyor.
-- Ne yapıyorsun, Allahın belâsı? diyor bey. Yavrum ağlıyor, duymuyor musun?
Ve kulağından yakalayarak hızla sarsıyor Varka'yı. Bey gittikten sonra Varka
beşiği sallamaya, ninni mırıldanmaya devam ediyor. Yeşil yuvarlak ile pantolon,
kundak bezi gölgeleri göz kırpıyorlar ona ve biraz sonra yine kendilerine
bağlıyorlar onu. Cıvık çamur şoseyi yine görüyor. Omuzlarında ağır torbalar
taşıyan iki büklüm insanlar ile gölgeler hâlâ uyuyorlar. Onları seyrederken
ölesiye uyumak istiyor Varka. Neredeyse ayakta uyuyacak, ama yanısıra yürüyen
annesi Pelagey habire daha çabuk yürümesi için dürtüklüyor onu. İşe girmek için
kente gidiyorlar. Varka, karşılaştıkları yolculara yakarıyor:
10
-- Allah rızası için bir sadaka verin! İyi yürekli beylerimiz, küçük bir sadakayı
esirgemeyin bizden!
Tanıdık bir ses yanıt veriyor ona:
-- Çocuğu ver bana!
Varka ayılamıyor, aynı ses bu kez daha kızgın,
-- Çocuğu ver bana, diyorum! diye bağırıyor. Uyuyorsun değil mi, geberesice!
Varka şaşkınlıkla yerinden sıçrayıp çevresine bakmıyor ve durumu hemen kavrıyor:
Ne şose, ne Pelagey, ne de sadaka veren yolcular var. Yalnız, bebeği emzirmeye
gelen hanım var. Odanın ortasında ayakta duruyor. Şişko, iriyarı bayan, bebeği
emzirip yatıştırmaya çalışırken Varka ayakta duruyor, ona bakıyor. Hanımının
işini bitirmesini bekliyor. Dışarıda gök yavaş yavaş mavileşiyor, tavandaki
yeşil yuvarlak ve gölgeler, belli belirsiz soluklaşıyor. Sabah olmak üzere.
Hanım, geceliğinin önünü iliklerken;
-- Al! diyor. Çok ağlıyor, herhalde göz değdi.
Varka bebeği alıyor, beşiğine koyuyor ve yeniden sallamaya başlıyor. Yeşil
yuvarlakla gölgeler yavaş yavaş kayboluyorlar. Artık hiçbir şey kafasına girip
aklını karıştırmıyor. Uyumak istiyor, hem çok istiyor. Uykusunu dağıtmak için
başını beşiğin kenarına dayayıp kendisi de birlikte sallanıyor, ama boşuna,
gözkapakları yine kapanıyor, başı dönüyor. Sessizlikte birden, öteki odadan
beyin sesi gürlüyor:
-- Varka, sobayı yak!
Artık kalkıp işe girişme zamanının geldiğini anlıyor Varka. Beşiği bırakıp odun
almak için odunluğa koşuyor. Varka daha rahattır şimdi. Koşarken, dolaşırken,
oturduğu zamanki gibi başına vurmuyor uyku. Odunu getirip sobayı yakmaya
koyuluyor. Odunlaşmış yüzünün yumuşadığını, düşüncelerinin aydınlığa kavuştuğunu
seziyor.
Hanım,
-- Varka, semaveri yak! diye bağırıyor.
Varka henüz çırayı yarmış, ateşlemiş, semaverin altına sokuyor ki, bir ses daha
işitiliyor:
11
l-- Varka, beyin çizmelerinin çamurunu temizle! Döşemeye oturup çizmeleri
temizlemeye kovuluyor. Bir
yandan da, başını geniş, derin çizmenin içine sokup biraz kestirse ne iyi olurdu
diye geçiriyor içinden... Ve birden çizmeler büyüyor, büyüyor, şişiyor, bütün
odayı dolduruyor. Varka'nın elindeki fırça yere düşüyor. Hemen, eşya gözünde
büyümesin, oynayıp durmasın diye başım iki yana sallıyor, gözlerini iyice
açıyor.
-- Varka, dış merdivenleri yıka, müşterilere ayıp oluyor!
Varka merdivenleri yıkıyor, odaları topluyor, öteki sobayı yakıyor, alışverişe
koşuyor. Başını kaşıyacak zamanı yok.
Ama şu, mutfakta dikilip patates soymak olmasa... Başını bir şey yere doğru
çekiyor sanki, gözlerinin önünde patatesler kararıyor, bıçak elinden kayıyor.
Bunlar yetmiyormuş gibi bir de, giysisinin kolunu dirseğine kadar sıvamış öfkeli
bayan, çevresinde dolaşıp bağıra çağıra söylenmiyor mu... Kafasının içinde çan
gibi çınlıyor bu ses Varka'nın. Öğleden sonraki çamaşır, dikiş işleri de oldukça
yorucu. Öyle anlar oluyor ki, her şeye boş vererek şöyle yere uzanıp doyasıya
bir uyku çekmek istiyor canı.
Gün akşam oluyor. Dışarıda havanın yavaş yavaş kararmasını uykulu gözlerle
seyrederken uyuşmuş şakaklarını ovuyor ve nedenini kendisinin de bilmediği bir
gülümseme dolaşıyor dudaklarında. Akşamın loşluğu, kapanan gözlerini okşuyor,
derin bir uyku müjdeliyor ona. Gece oturmaya konuklar geliyor.
Hanım,
-- Varka, semaveri koy! diye sesleniyor.
Semaver de o kadar küçük ki... Konuklar çaya doyuncaya dek beş kere yakmak
gerekiyor onu. Çay içildikten sonra Varka tam bir saat kapı dibinde dikilip
konuklara bakıyor, buyruk bekliyor.
-- Varka, koş iki şişe bira al!
Varka ok gibi fırlayıp uykusuyla yarışıyormuş gibi olan
12
ca gücüyle koşuyor.
-- Varka, bir koşu git votka getir bakayım! Varka, şişe açacağı nerede? Varka,
balıkları temizle!
Ve işte konuklar da gidiyorlar. Işıklar bir bir sönüyor, hanımla bey yatıyorlar.
Son bir buyuru daha duyuluyor:
-- Varka, çocuğu salla!
Sobanın içinde cırcır böceği cırlıyor, yeşil yuvarlak tavanda, pantolon ve
kundak bezlerinin gölgeleri yine Varka'nın yarı açık gözleri önünde oynaşıyor,
titreşiyor, düşüncelerini bulandırıyor.
-- Uyusun da büyüsün, ninni, diye mırıldanıyor Varka, tıpış tıpış yürüsün...
Ama bebek susacağa benzemiyor, çatlayacak gibi ağlıyor. Varka yine çamurlu
şoseyi, çuval taşıyan iki büklüm insanları, Pelage/i, Yefim'i görüyor. Hepsini
tanıyor, anlıyor, ama bu yarı uykulu halinde, elini ayağını zincire vuran, soluk
almasını engelleyen görünmez gücü bir türlü anlayamıyor. Ondan kurtulmak için
 
çevresine bakıyor, arıyor, ama boşuna, bulamıyor. Sonunda bu acılara
dayanamayacağını açıkça görüp bütün gücünü toplayarak yukarıya, tavanda titreşen
yeşil yuvarlağa bakıyor, çocuğun sesini dinliyor ve soluk almasını engelleyen
düşmanı buluyor:
Bebeği...
Varka gülümsüyor. Böyle basit bir şeyi şimdiye dek anlayamamış olmasına şaşıyor.
Yeşil yuvarlak, gölgeler ve cırcırböceği de gülümsüyor, şaşırıyorlar.
Düş, Varka'yı iyice sarıyor. Taburesinden kalkıp içten gülümsüyor, gözlerini
kırpmadan odanın içinde dolaşmaya başlıyor. Ellerini ayaklarını zincire vuran
bebekten biraz sonra kurtulacağını düşünmek rahatlatıyor onu... Çocuğu
öldürdükten sonra uyuyacak, uyuyacak, uyuyacak...
Gülümseyerek yeşil yuvarlağa işaret parmağını sallıyor, usul usul beşiğe
yaklaşıyor, bebeğin üzerine eğiliyor, bunca sıkıntıdan sonra sonunda
uyuyabileceğini düşünerek gülümsüyor.
13
geçmeden, derin, çok derin bir uyku
1888
14




BAŞKALARININ DERDİ
Hukuk fakültesini yeni bitiren Kovalev"le genç karısı arabaya binip yola
düzüldüklerinde daha sabahın altısı bile olmamıştı. Köye gidiyorlardı.
Ömürlerinde hiç erken kalkmamışlardı ve şimdi durgun bir yaz sabahının
güzelliği, ancak masallarda karşılaşılabilecek olağanüstü hoş bir şeymiş gibi
geliyordu onlara. Yeşillerle bezenmiş, elmas çiğ tanecikleriyle kaplı toprağın
göze hoş gelen, mutlu bir görünümü vardı. Güneş ışınları, parlak gölgeler
yaparak ormanın koyuluğunda uzanıyor, pırıl pırıl nehirde titreşiyorlardı.
Olağanüstü mavi ve berrak havada öyle bir tazelik vardı ki, sanki doğa, banyodan
çıkmış da daha bir genç ve sağlıklı olmuştu.
Sonraları kendilerinin de söyledikleri gibi, bu sabah Kovalev'lerin
halaylarının, hatta belki de hayatlarının, en mutlu sabahı olmuştu. Hiç susmadan
gevezelik ediyor, şarkı söylüyor, nedensiz yere kahkahalar atıyorlardı. Sonunda
çocukluğu öylesine ileri götürdüler ki, arabacıdan bile utandılar. Mutluluk
yalnız o anda 'değil, gelecek yaşantılarında da gülümsüyordu onlara: evlenmeye
karar verdikleri günden beri hayâl ettikleri çiftliği, küçücük şirin
çiftliklerini görmeye gidiyorlardı. Gelecek, ikisine de parlak umutlar
vermekteydi. Erkeğe, toprakla uğraşı, bilimsel tarım çalışmaları, el emeğinin
karşılığını görmek, kitaplarda okuduğu, dinlediği onca mutluluklar göz
kırpıyordu. Kadınınsa işin romantik yanı başını döndürüyordu: yarı karanlık park
yollarında kol kola dolaşmalar, oltayla balık avlamak, hoş kokulu geceler...
Gülüp oynarken on sekiz verst yolun nasıl bittiğini fark etmediler bile. Görmeye
gittikleri yedinci dereceden Mihaylov'un çiftliği, derenin dik yamacında,
genişçe bir kayın ormanının içine gizlenmişti... Koyu yeşilliğin arasından
kırmızı
30
bir çatı gözüküyordu. Dere kıyısına, bir baştan bir başa fidanlar dikilmişti.
Araba, geçit yerinden karşı yakaya geçerken Kovalev,
-- Görünüm fena değil! dedi. Ev yamaçta. Yamacın dibinde de dere! Bundan iyisi
can sağlığı! Ama Veroçka'çığım, merdivende iş yok... Kaba duruşuyla bütün
görünümü bozuyor... Burayı alırsak ilk işimiz yeni bir demir merdiven yaptırmak
olsun...
Görünüm Veroçka'nın da hoşuna gitmişti. Kahkaha atarak, bütün bedenini, şakayla
sağa sola oynatarak merdivenden yukarı tırmanmaya başladı; kocası da peşinden...
Soluyarak koruluğa daldılar: Evin yanında karşılarına ilk çıkan, iriyarı, uykulu
yüzlü, saçı başı karmakarışık bir köylü oldu. Kapının eşiğinde oturmuş, bir çift
çocuk çizmesinin çamurlarım temizliyordu.
Kovalev,
-- Bay Mihaylov evde mi? diye sordu. Koş, çiftliği görmeye geldiğimizi haber ver
kendisine.
Köylü şaşkın şaşkın gelenlere baktı ve ağır adımlarla yürüdü, eve gideceğine
biraz ötedeki mutfağa girdi. Mutfağın pencerelerinden, birbirinden uykulu,
şaşkın yüzler uzandı.
-- Alıcılar gelmiş! diye bir ses işitildi. Allahım, sen yardım et bize.
Mihaylovo'yu satıyorlar! Bak hele ne de genç
şeyler!
Yapıların arkasında bir köpek havladı, kedinin kuyruğuna basıldığında çıkardığı
sesi andıran bir çığlık işitildi. Avludaki huzursuzluk, kısa zamanda, iki yanı
ağaçlık yollarda sakin sakin dolaşan tavuklara, kazlara, hindilere de geçti.
Uşağa benzeyen kısa boylu bir adam, mutfaktan çıkıp Kovalev'lere bir baktıktan
sonra, yolda ceketini giymeye çalışarak eve koştu... Kovalev'lere pek gülünç
gelmişti bu telâş. Gülmemek için güç tutuyorlardı kendilerini. Kovalev,
karısıyla bakışarak,
-- Ne tuhaf yüzleri var! dedi. Merih'ten gelmişiz gibi bakıyorlar bize.
Bir süre sonra evden ufak tefek, sakalsız, ihtiyar yüzlü, saçları karışık bir
adam çıktı. Yırtık, altın işlemeli terliklerini sürüyerek Kovalev'lere yaklaştı,
soğuk soğuk gülümsedi, dalgın bakışlarını çağrılmadan gelen konuklara dikti.
Kovalev, şapkasını çıkararak,
-- Bay Mihaylov olacaksınız sanırım? dedi. Saygılarımı sunarım... Tarım
Bankasının, çiftliğinizin satışa çıkarıldığını bildiren duyurusunu okuduk, bir
görelim dedik. Belki alırız... Karımla beni gezdirir misiniz zahmet olmazsa...
Mihaylov, bir kere daha soğuk soğuk gülümsedi, kızardı, gözlerini
kırpıştırdı/Şaşkınlıktan başını kaşıyıp zaten karışık olan saçlarını daha da
karıştırdı. Sakalsız yüzünde öyle bir sıkılganlık ifadesi vardı ki, Kovalev ile
Veroçka'sı bakışıp kendilerini tutamadılar, gülümsediler. Mihaylov,
-- Pekâlâ, dedi, emrinizdeyim... Uzaktan mı geliyorsunuz?
-- Konkuvo'dan... Orada yazlıktayız.
-- Yazlıktan mı?.. Hayret!.. Affedersiniz, yataktan yeni kalkmıştık, henüz her
yer karmakarışık, bağışlayın.
Mihaylov, soğuk soğuk gülümseyerek ellerini ovuşturdu, konuklarını evin öte
yanına götürdü. Kovalev gözlüklerini takıp tarihî değerli yapıtları inceleyen
bilgili bir turist tavrıyla çevresine göz gezdirmeye başladı. Önce eski ağır
üslupta, armalı, aslanlı, sıvaları yer yer dökülmüş büyük kagir evi inceledi.
Uzun zamandan beri çatısı boyanmamış, camları temizlenmemiş, merdivenlerinin
basamakları arasında otlar büyümüştü. Her yanı eski, çok eskiydi. Ama ev yine de
hoşuna gitmişti. Her zaman çocuk kalan bir teyze gibi duygulu, alçakgönüllü,
cana yakın bir görünümü vardı. Giriş kapısının önünde, içinde iki ördekle bir
oyuncak kayığın yüzdüğü bir havuz vardı. Aynı boy ve kalınlıkta kayın ağaçlan
kuşatıyordu çevresini.
Kovalev, güneşten gözlerini kısarak,
-- O! dedi, havuz da var. Bu güzel işte. Alabalık var mı
32
içinde?
-- Var, efendim... Bir zamanlar havuz sazanı bile vardı. İçini temizlemeyi
bırakınca hepsi öldü.
Kovalev, bir öğretmen tavrıyla,
-- Yazık, dedi. Havuzu elden geldiğince sık temizlemek gerek. Üstelik dibinden
çıkarılan pislik ve yosun, ekinler için pek yararlı bir gübredir. Vera, burayı
satın alırsak havuzun içine ayaklar üzerine oturan bir kameriyeyle onu kıyıya
bağlayan küçük bir köprü yaptırırız. Böyle bir köprü Prens Afrontov'un köşkünde
görmüştüm.
Veroçka, tatlı tatlı soludu:
-- Sabahları içinde çay içmek ne hoş olur...
-- Haklısın... Şu tepesi sivri kule ne? Mihaylov,
-- Konuk odaları.
-- Ha çöktü ha çökecek... Orayı da yıktırmamız gerekecek.
Ansızın bir kadın hıçkırığı işitildi. KovalevMer sesin geldiği yana baktılar,
tam o sırada pencerelerden birinin kanadı kapandı, kirli camların arkasında
ağlamaktan şişmiş bir çift iri göz görünüp kayboldu. Ağladığı için sıkılmış
olacak, hemen perdenin arkasına gizlenmişti. Mihaylov, zaten buruşuk yüzünü
soğuk gülümsemesiyle daha da buruşturarak,
-- Bahçeyle öteki yapıları da görmek ister misiniz? diye sordu. Gidelim...
Gerçekte önemli olan onlardır...
Ahır ve ambarlan görmek için yürüdüler. Hukukçu, her ambarı bir bir gezip
inceledi, yokladı. Bu işlere yabancı olmadığı belliydi. Çiftliğin kaç dönüm
olduğunu, ahırlardaki hayvan sayısını sordu, ormanların kesilmesine engel
olmadığı için Çar'ı yerdi, bunca gübreyi kullanmadığı için Mihaylov'a çıkıştı...
Konuşurken arada bir de Veroçka'sına bakıyordu. Öteki, tutku dolu bakışlarını
kocasının yüzünden ayırmıyor, içinden, "Ne zekisin, sevgilim!" diye geçiriyordu.
Ahırları dolaşırlarken biraz önceki hıçkırığı yine duydular.
33/3
Veroçka,
-- Bir dakika, dedi, orada kim ağlıyor?
Mihaylov, 'Boşver' der gibi elini salladı, öte yana döndü.
Hıçkırıklar çoğalınca Veroçka,
-- Çok tuhaf, diye mırıldandı. Birini dövüyorlar, kesiyorlar sanki.
Mihaylov,
-- Karım... dedi. Allah yardımcısı olsun.
-- Niçin ağlıyor?
-- Zayıf yaratılışlı bir kadındır. Doğup büyüdüğü yuvasının satılmak üzere
olduğunu görmek dokunuyor ona.
Veroçka,
-- Madem istemiyor niçin satıyorsunuz siz de?
-- Ben satmıyorum ki, bayanım, banka...
-- Sattırmayın, niçin engel olmuyorsunuz satmalarına? Mihaylov, şaşkınlıkla
Veroçka'nın yüzüne baktı, omuz
silkti.
-- Faizleri ödeyemiyoruz, dedi. Her yıl iki bin ruble! Nerede bulalım bu parayı?
İster istemez susuyoruz. Kadınlar böyle şeylere dayanamıyorlar. Yuvasını,
çocuklarını, beni bu durumda görmek üzüyor onu... Hizmetçi takımından da
utanıyor ayrıca... Havuzun başında konuşurken şunu yıktırmak, buraya şöyle bir
şey yaptırmak gerekecek diyordunuz. Bıçak gibi saplanmıştır yüreğine
sözleriniz...
Dönüşte evin yanından geçerlerken Bayan Kovaleva, pencerede, saçları dibinden
kazınmış bir lise öğrencisiyle iki kız çocuğu gördü. Mihaylov'un çocuklarıydı
bunlar. Alıcılara bakarak acaba ne düşünüyorlardı? Kafalarından geçenleri
Veroçka anlıyordu...
Kente gitmek için arabaya bindiklerinde taze sabah da, şirin çiftlik hayâlleri
de tüm çekiciliklerini kaybetmişlerdi. Kocasına dönerek,
-- Çok acı bir durum! dedi. İki bin rubleyi verip onları kurtarsak daha iyi
ederdik gibime geliyor! Satılmazdı zavallı
34
ların çiftliği, yuvalarından olmazlardı. Kovalev, gülümsedi.
-- Ne de akıllısın ya, yavrum! Ben de acıyorum, ama suç onların. Çiftliklerini
ipotek ettirmelerini kim söyledi onlara? Niçin hiç ilgilenmediler topraklarıyla?
Acımaman böylelerine! Bu toprağı kafalarıyla işleselerdi, bilimsel tarım
yapsalardı... hayvancılığa, şuna buna hakkını verselerdi, pekâlâ
yaşayabilirlerdi burada... Allanın tembelleri, yemiş, içmiş, yatmışlar...
Muhakkak sarhoşun, kumarbazın biridir. Suratını görmedin mi? Karısının da
giyime, kuşama, süse müse düşkün şıllığın biri olduğuna kalıbımı basarım.
Bilirim böylelerini!
-- Nerden bilirmişsin bakalım?
-- Bilirim işte! Faizi ödeyemiyormuş beyefendi. İki bin rubleyi böyle bir
çiftlikten nasıl çıkaramaz insan! Bilimsel bir tarımcılık yapsaydı... toprağı
gübrelese, hayvancılığa hakkını verseydi... iklim koşullarını, ekonomik durumu
iyi hesap etseydi bu parayı bir dönümden bile çıkarması işten değildi!
Yol boyunca hep konuştu Kovalev. Karısı dinliyor, her söylediğinin doğru
olduğuna bütün kalbiyle inanıyordu. Ama sabahki neşesini bir türlü bulamadı.
Mihaylov'un soğuk gülümsemesiyle pencerede bir an görünüp kaybolan ağlamaktan
şişmiş bir çift iri göz aklından çıkmıyordu.
Birkaç gidip gelmeden sonra kocası onun drahomasıyla Mihaylova çiftliğini satın
alınca üzüntüsü bir kat daha arttı... Mihaylov'un ailesiyle birlikte arabaya
binip bunca yıl yaşadıkları yuvalarını ağlayarak bırakıp gidişlerini görür gibi
oluyordu hep. Hüznü ve insanî yanı derinleştikçe gözünde kocası değerini
yitiriyordu: Kendine aşırı bir güvenle akla yatkın tarımdan söz ediyor, sürüyle
kitap ve dergi getirtiyor, Mihaylov'un işbilmezliğiyle alay ediyordu. Tarımcılık
üzerine konuşmaları, sonunda düşüncesiz, sıkılmak bilmez bir övünme alışkanlığı
olup çıktı...
-- Göreceksin! diyordu, Mihaylov değilim ben, bu işin nasıl yapılacağını herkese
göstereceğim! Göreceksin!
Kovalev'ler, Mihaylov'lardan boşalan çiftliğe geldiklerinde Veroçka'nın gözüne
ilk çarpan şunlar oldu: Çocuk eliyle yazıldığı belli ders notlan, başı kopmuş
bir oyuncak bebek, yerdeki ekmek kırıntılarını gagalayan bir arı kuşu ve duvarda
tebeşirle 'Pis Nataşa' yazısı... Başkalarının derdini unutabilmek için çok şeyi
boyamak, değiştirmek ya da kırmak gerekecekti...









NİŞANLI KIZ
Gecenin onu olmuştu. Parlak bir mehtap vardı dışarıda. Büyükanne Marfa
Nikolayevna'nm, rahmetli kocasının ruhuna okuttuğu dua yeni bitmişti. Biraz hava
almak için bahçeye çıkan Nadya, salonda yemek hazırlıklarının yapıldığını, allı
pullu ipek giysisiyle büyükannenin ortalıkta koşuştuğunu görüyordu. Kilisenin en
kıdemli papazı Peder Andrey ise, Nadya'nın annesi Nina İvanovna'yla birşeyler
konuşuyordu. İyice aydınlatılmış salonda, camların ardında daha bir genç
görüyordu annesini şimdi Nadya. Hemen yanlarında Peder Andrey5 in, oğlu Andrey
dikiliyor, dikkatle onları dinliyordu.
Bahçe sessiz, serindi. Kara gölgeler yerde hareketsiz yatıyorlar, yalnızca
uzaklarda, pek uzaklarda, belki de kentin öte yanında kurbağaların bağırtılan
işitiliyordu. Mayıs, kişinin içine bir sıcaklık salan mayıs hissediliyordu her
yanda! Kişi daha bir rahat soluyor; buralardan pek uzaklarda, gökkubbe altında
bir yerde, ağaçların üzerinde, kentin dışındaki kırlarda, ormanlarda günahkâr
basit insanların anlayamayacağı esrarlı, hoş, neşeli ve kutsal ilkbahar
yaşantısının doğmakta olduğunu düşünmek geliyordu içinden. Neredeyse ağ
"layacaktı Nadya.
Daha yirmi üç yaşındaydı. On altı yaşından bu yana hep evlenmeyi, bir yuva
sahibi olmayı hayâl etmişti. Ve şimdi salonda annesiyle Peder Andrey'in yanında
dikilip onları dinleyen Andrey Andreyiç'in nişanlısıydı. Kocası olacak erkekten
hoşlanıyordu. Yedi temmuzda düğünleri olacaktı ya, nedense sevinemiyordu.
Geceleri rahat Uyuyamıyordu; tüm neşesi uçup gitmişti... Mutfağın bulunduğu
bodrum katının açık penceresinden, içeride büyük bir telaş olduğu işitiliyor;
çatal kaşık, hızla kapatılan kapı sesleriyle, kızartılmış hindi, vişne
37
turşusu kokusu geliyordu. Bunun hep böyle sürüp gideceği, en küçük bir
değişikliğin olmayacağı duygusu vardı Nadya' nın içinde nedense.
İşte biri evden çıkıp merdivenin başında durdu. On gün önce Moskova'dan gelen
konuklan Aleksandr Timofeiç, ya da kısaca Saşa'ydı bu. Yıllarca önce,
büyükanneye yardım almak için Mariya Petrovna adında ufak tefek, sıska,
hastalıklı, yoksul düşmüş, soylu, dul bir kadın gelip giderdi. Bu kadının Şaşa
diye bir de oğlu vardı. Nedense herkes bu çocuğun sanatçı bir yaratılışı olduğu
inanandaydı. Saşa'nın annesi ölünce büyükanne sevap kazanmak için onu Moskova'da
polis okuluna yatırmıştı. İki yıl sonra Şaşa bu okulu bırakarak güzel sanatlar
okulunun mimarî bölümüne girmiş, ancak on beş yılda, o da şöyle böyle,
bitirebilmişti. Hayata atıldıktan sonra mimarlığı da bırakmıştı. Moskova'da, taş
basma yapan bir atölyede çalışıyordu şimdi. Hemen hemen her yaz, son derece
bitkin bir durumda, dinlenmek ve biraz iyileşmek için büyükanneye gelirdi.
Üstünde düğmeleri iliklenmiş bir ceketle, eski, bol paçalı, keten bir pantolon
vardı. Gömleği ütüsüzdü. Pek bitkin bir hali vardı. Son derece zayıf; iri gözlü,
uzun kuru parmaklı, sakallı, esmer olmasına karşın, yine de yakışıklıydı.
Şumihin'lere baba evi gibi alışmıştı, içlerinde kendisini hiç yabancı
hissetmezdi. Geldiği yazlar kaldığı odanın adı bile çoktandır 'Saşa'nın
odası'ydı.
Merdivenin başında dikilirken bahçedeki Nadya'yı görüp yanına gitti.
• -- Buraları çok güzel, dedi.
-- Tabii. Sonbahara kadar kalmalısınız.
-- Sanırım öyle olacak. Eylüle kadar kahrım bekli. Nedensiz gülümsedi Şaşa ve
Nadya'nın yanına oturdu.
Öteki: -- Oturmuş, annemi seyrediyordum, dedi. Olduğundan bir o kadar daha genç
 
ve güzel görünüyor böyle.
Bir an sustuktan sonra ekledi:
38
-- Annemin bazı zayıf yanları var kuşkusuz, ama yine de bulunmaz bir kadındır.
-- Haklısınız, iyidir... dedi Şaşa. Anneniz bir kadın olarak gerçekten de pek iyi
yürekli, sevimlidir, ama... nasıl söyleyeyim? Bu sabah erken kalkmıştım, mutfağa
gittim. Dört hizmetçi de yerde yatıyorlardı. Karyolaları yoktu, döşek yerine de
eski püskü birşeyler vardı. İğrenç bir koku vardı içerde, bit ve tahtakurusundan
geçilmiyordu... Yirmi yıl önce de böyleydi, şimdi de böyle. En küçük bir
değişiklik yok. Büyükanneyi bırakın hadi, yaşlı kadındır, bilmez; ya anneniz?
Fransızca konuşuyor, tiyatroya gidiyor. Birazcık da anlayışlı
olması gerekirdi.
Dinleyicisinin önünde iki uzun ince parmağını uzatarak
konuşuyordu Şaşa.
-- Buradaki her şey pek garibime gidiyor, diye devam etti. Herkes sırtüstü
yatmış, armut piş, ağzıma düş, bekliyor. Anneniz sabahtan akşama kadar bir
kontes gibi dolaşıyor sadece. Büyükanne de boş oturuyor. Hatta siz bile.
Nişanlınız Andrey Andreyiç'in de bir şey yaptığı yok.
Nadya, geçen yıl da, ondan önceki yıl da, daha önceki yıllar da dinlemişti
bunları. Saşa'nın başka türlü düşünemeyeceğini biliyordu. Onun bu çeşit
sözlerine güler geçerdi önceleri, ama şimdi, nedense bir sıkıntı düşmüştü içine.
Ayağa
kalkarak,
-- Yıllardan beri dinliyoruz bunları, dedi. Başka birşeyler bulup konuşamaz
mısınız siz?
Şaşa gülümsedi, o da ayağa kalktı; eve doğru yürümeye başladılar. Uzun boylu,
güzel yapılı Nadya yanında yürürken, daha bir sağlıklı, daha güzel giyimli
görünüyordu Şaşa. O da fark etti bunu ve acıdı Saşa'ya, içi bir tuhaf oldu:
-- Çok boş konuşuyorsunuz, dedi. Örneğin, Andrey'im hakkında düşündüklerinizi
söylediniz az önce, oysa daha hiç
tanımıyorsunuz onu.
-- Andrey'! mi... Umurumda değil Anderyiniz. Sizin
gençliğinize, canlılığınıza acıyorum ben.
39
Salona girdiklerinde herkes masadaki yerini almak üzereydi. Büyükanne, ya da
evdeki adıyla 'Babiş', pek şişko, çirkin, kalın kaşlı, bıyıklı bir ihtiyardı.
Daima yüksek sesle konuşurdu. Sesinin tonundan, yüzünün anlatımından evde en
büyüğün o olduğunu hemen anlamak hiç de güç değildi. Çarşıda birkaç dükkânı
vardı. Büyük, eski ev de bahçesiyle birlikte onundu. Ama o yine de her sabah,
Tanrının onu yoksul düşmekten koruması için dua eder, ağlardı. Gelini Nina
İvanovna Nadya'nın annesi, burundan sıkma gözlüklü, parmaklan pırlanta yüzük
dolu bir sarışındı. Peder Andrey, zayıf, dişsizdi. Yüzünde, pek gülünç bir şey
anlatmaya hazırlanıyormuş gibi garip bir anlatım vardı. Nadya'nın nişanlısı
Andrey Andreyiç ise şişmanca, sanatçı ya da artistinkileri andıran kıvırcık
saçlarıyla oldukça yakışıklı bir gençti. Üçü hipnotizma üzerine konuşuyorlardı.
Babiş, Saşa'ya dönerek,
-- Bir haftaya kalmaz, düzelirsin burada, dedi. Yeter ki biraz bol ye. Neye
benziyorsun bu halinle? derin bir iç geçirdi İnsanlıktan çıkmışsın! Yolunu
şaşırmış çocuklardan farkın yok.
Peder Andrey, güleç gözlerle tane tane konuşarak,
-- Mel'un, babasının varını yoğunu iç ettikten sonra vardı gitti akılsız
hayvanların arasına çöp gibi kurumaya... diye söylendi.
Andrey Andreyiç, babasının omzunu okşayarak,
-- Babacığımı pek severim, dedi. Bulunmaz bir ihtiyardır, tertemiz bir yüreği
vardır.
Bir an herkes sustu. Şaşa, peçeteyi ağzına götürerek birdenbire gülmeye başladı.
Peder Andrey, Nina İvanovna'ya,
-- Demek ki hipnotizmaya inanıyorsunuz? diye sordu. Beriki, yüzüne ciddi, hatta
sert bir ifade takınarak,
-- Kesin olarak inandığımı söyleyemem, dedi. Ama, doğanın esrarlı, anlaşılamayan
birçok yanları olduğu da su götürmez bir gerçek bence.
40
-- Sizinle aynı fikirdeyim. Ancak şunu da biliyorum ki, din, esrarlı, anlaşılmaz
sandığımız birçok şeyi açıklar bize.
Kocaman, yağlı bir kızartılmış hindi getirdiler masaya. Peder Andrey ile Nina
İvanovna konuşmalarına devam ediyorlardı. Pırlantalar parıldıyordu Nina
İvanovna'nın parmaklarında. Biraz sonra gözlerinde yaşlar parıldamaya başladı,
heyecanlanmıştı:
-- Her ne kadar sizinle bir tartışmaya girmeye cesaretim yoksa da, dünyada esrarı
çözülememiş çok şey var, diyeceğim, yine de!
-- İnanın ki, bir tek şey bile yok.
Yemekten sonra Andrey Andreyiç, Nina İvanovna'nın piyanoda eşliğiyle, keman
çaldı. Edebiyat fakültesini bundan on yıl önce bitirdiği halde, hiçbir yerde
çalışmıyordu. Arasıra, hayır için düzenlenen konserlerde keman çalmaktan başka
belli başlı bir işi yoktu. 'Artist' derlerdi ona kentte.
Andrey Andreyiç, çalıyor, herkes sessizce onu dinliyordu. Masada semaver
kaynıyordu ya, Şaşa'dan başka çay içen yoktu. Saat on ikide birdenbire kemanın
teli koptu; herkes gülümsedi, vaktin geç olduğunu öğrenince kalkmaya
hazırlandılar.
Nadya, nişanlısını geçirdikten sonra, annesiyle birlikte olduğu üst kata çıktı
(alt kat büyükanneye aitti). Salonun ışıklarım söndürmeye başlamışlardı. Şaşa
ise oturmuş, hâlâ çay içiyordu. Daima uzun uzun, Moskova usulü, bir oturmada
yedi sekiz bardak içerdi çayı. Soyunup yatağına girdikten sonra uzun süre, aşağı
katta hizmetçilerin takımları toplayışından çıkan gürültüyü, büyükannenin
söylenişini dinledi Nadya. Sonunda her şey sustu. Aşağı kattaki odasında
Saşa'nın, kalın sesiyle öksürdüğü işitiliyordu sadece, arada bir.
Nadya uyandığında saat beş olmalıydı, hava yeni yeni aydınlanmaya başlamıştı
çünkü. Uzaklardan bir bekçinin ayak sesleri geliyordu. Canı uyumak istemiyordu,
uykusu kaçmıştı. Yatakta uyanık durmak da hoş değildi. Eski mayıs gecele
41
rinde yaptığı gibi, yatağının içinde bağdaş kurup düşünmeye başladı. Bir önceki
gece düşündüklerini düşünüyordu yine. Andrey Andreyiç'in ona kur yapmaya
başladığı zamanlan, evlenme önerisini kabul edişini, bu iyi yürekli, zeki gencin
değerini zamanla daha iyi anladığını hatırlatan hep birörnek, gereksiz bir sürü
düşünce üşüşmüştü kafasına. Düğüne bir aydan daha kısa bir zaman kaldığı bu son
günlerde, nedense bir korku, bir huzursuzluk düşmüştü içine. Önceden bilinemeyen
pek ağır bir şey bekliyordu onu sanki. Bekçinin ayak sesleri yaklaşıyordu:
"Tik, tok... Tik, tok..."
Geniş pencereden bahçe, daha ötede gecenin serinliğinden uykulu, solgun leylâk
ağacı görünüyor; koyu, beyaz bir sis, örtmek için sessiz sessiz ona yaklaşıyor;
ötelerde kargalar uykulu uykulu gaklıyordu.
-- Allahım, niçin sıkılıyor canım bu kadar? Düğünden önce her nişanlı kız böyle
olurdu belki de. kimbilir! Yoksa Saşa'nın etkisi mi vardı bunda? Ama kaç yıldır
aynı şeyleri söyler o, hem konuşurken de garip, anlaşılmaz bir hali vardır.
Bütün bunlara karşın, aklını yitirmemesi de şaşılacak şeydi doğrusu Saşa'nın!
Bekçinin ayak sesleri çoktandır işitilmiyordu artık. Pencerenin dibinde, bahçede
kuşlar cıvıldamaya başlamıştı. Sis dağılmış, gülümseme gibi tatlı bir aydınlığa
bürünmüştü çevre. Biraz sonra, güneşin ışıtmasıyla canlandı bahçe; çiy taneleri
yapraklarda elmas taneleri gibi parıldamaya başladı. Uzun zamandır bakımsız
kalan bahçe, genç, görkemli bir görünüm kazandı.
Babiş de uyanmıştı. Şaşa, kalın sesiyle öksürüyordu. Salondan, semaverin
kurulma, sandalyelerin düzeltilme sesleri geliyordu.
Nedense pek yavaş geçiyordu saatler. Nadya kalkıp penceresinden bahçeyi
seyretmeye başlayalı hayli zaman olduğu halde, hâlâ sabahtı.
İşte, ağlamaktan gözleri şişmiş Nina İvanovna, elinde
42
maden suyu dolu bardağıyla göründü. Ruh çağırmayla, omeopatiyle uğraşır, çok
okur, kafasına takılan kuşkular üzerinde konuşmayı pek severdi. Nadya, bunları
derin, anlamlı şeyler sanırdı. Annesinin elini öpüp yanısıra merdivenlerden
inmeye başladı:
-- Niçin ağladın, anne?
-- Bir ihtiyarla kızım anlatan uzunca bir öykü okuyordum dün akşam. İhtiyar, bir
yerde çalışıyordu; amiri de kızına tutkun. Sonuna kadar okuyamadım ya, bir yeri
vardı tutamadım kendimi, ağladım.
Nina İvanovna bir yudum maden suyu içtikten sonra ekledi:
-- Demin yine aklıma geldi, yine ağladım. Nadya, bir an sustuktan sonra,
-- Bugünlerde benim de çok canı sıkılıyor, dedi. Geceleri gözüme niçin uyku
girmiyor dersin?
-- Bilmem ki, canım. Uyuyamadığım geceler gözlerimi sıkı sıkı kapar, işte şöyle,
Anna Karenina'yı getiririm gözümün önüne. Yürüyüşünü, konuşmasını .canlandırırım
kafamda. Bazan, tarihten bir olayı düşündüğüm de olur...
Nadya, annesinin onu anlamadığını, anlayamayacağını
sezinliyordu..Bu.duygu,ömründe ilk kez yer ediyordu onda. İçine bir yılgı
düşmüş; her şeyden kaçmak, gizlenmek istiyordu. Koşarak odasına çıktı.
Saat ikide öğle yemeğine oturdular. Çarşamba, oruç günüydü. Büyükanneye pancar
çorbasıyla balıklı pilav getirdiler.
Şaşa, büyükanneyi kızdırmak için, oruç günlerinde yenmesi günah olan etli
çorbayla pancar çorbasını birlikte yiyordu. Yemek süresince durmadan şaka
yapmaya, çevresindekileri güldürmeye çalışıyordu ya, pek başarılı olamıyordu bu
çabaları. Gülünç bir şey söylemeye hazırlanırken son derece uzun, ölününkiler
gibi kupkuru parmaklarını havaya kaldırdığında çok hasta olduğu, belki de bu
dünyada günlerinin sayılı olduğu düşüncesi aklına geliyormuş gibi, yüreğine bir
so
43
ğukluk giriyor, yüzü acıklı, elemli bir anlatımla kaplanıyor; dokunsalar
ağlayacak gibi oluyordu.
Yemekten sonra büyükanne dinlenmek için odasına çekildi. Nina İvanovna da biraz
piyano çaldıktan sonra gitti.
Alışılmış yemek sonrası söylevine başladı hemen Şaşa:
-- Ah, sevgili Nadya, beni dinleseydiniz!
Nadya eski bir koltuğa iyice gömülmüş, gözlerini kapamıştı. Şaşa odanın içinde
bir köşeden öteki köşeye sessiz adımlarla gidip geliyordu:
-- Öğrenim yapmaya gitseydiniz! Öğrenim görmüş, aydın, kutsal kişilerdir sadece
topluma gerekli olanlar. Böyleleri ne kadar çoğalırsa, yeryüzü Tanrının
cennetine o kadar daha benzeyecektir. O zaman kentiniz yavaş yavaş değişecek,
tersyüz olacak, her şey sihirli bir değnek dokunmuşçasına, tanınmaz bir durum
alacaktır. Pek büyük yapılar, cennet gibi bahçeler, görülmemiş fıskiyeler,
tertemiz yürekli insanlar dolduracaktır buraları... Ama yine de önemli olan bu
değil. Bu toplumun değişmesi, herkes inanacağı, niçin yaşadığını bileceği, kimse
kendinden önce başkasına güvenmeyeceği için en büyük kazanç, şimdi her yanı
dolduran bu kötülüklerin ortadan kalkması olacaktır. Sevgili, temiz çocuk, gidin
buralardan! Bu durgun, sıkıcı, günahkâr yaşantıdan kaçın; ondan bıktığınızı
gösterin herkese. Öz benliğinizi bulun!
-- Olamaz, Şaşa, evleniyorum.
-- Eh... Bırakın evlenmeyi şimdi! Başka zorunuz yok mu?
Bahçeye çıkıp biraz yürüdüler. Şaşa devam ediyordu:
-- Bu avare yaşantınızın ne derece boş, pis, töredışı olduğunu iyice düşünmeli,
anlamalısınız canım. Siz de, anneniz de, Babiş'iniz de bir şey yapmıyor, hep boş
oturuyorsunuz. Öyleyse sizin için başkaları çalışıyordur demek oluyor bu. Sizler
onların emeğini, hayatlarını tüketiyorsunuz. Bu, iğrenç, bayağı bir şey değil de
nedir?
"Haklısınız," demek istiyordu Nadya; tam bunları anladığını söylemeye
hazırlanıyordu ki, gözleri doldu, durgunlaştı,
44
titremeye başladı ve kalkıp koşarak odasına gitti.
Akşam üzeri Andrey Andreyiç geldi. Her zamanki gibi uzun süre keman çaldı. Pek
konuşkan bir insan değildi. Belki de çalarken susmak zorunda olduğu için kemanı
bu denli seviyordu. On birde, serinlik olduğu için pardösüsüyle eve dönerken
kapıda Nadya'yı kucaklayıp omuzlarım, ellerini tutkuyla öpmeye başladı. Bir
yandan da,
-- Sevgilim, bir tanem, güzelim!., diye mırıldanıyordu. Oh, ne mutluyum
bilemezsiniz! Başım dönüyor mutluluktan!
Bu sözleri önceleri yine duyduğunu, ya da bir yerde okuduğunu düşünüyordu
Nadya... Eski, yırtık, rengi sararmış, çoktandır bir kenara atılmış bir romanda.
Salonda Şaşa masanın başına oturmuş, uzun ince parmaklan üzerine fincan tabağını
yerleştirmiş, çay içiyordu. Babiş fal bakıyor, Nina İvanovna okuyordu. Nadya,
nişanlısını yolcu ettikten sonra odasına çıkıp yattı, hemen uykuya daldı. Ama
bir önceki gece olduğu gibi, daha hava yeni aydınlanmaya başlamışken uyanmıştı.
Uyumak istemiyordu canı. İçinde dayanılmaz bir ağırlık, heyecan vardı.
Yatağında, başını dizlerinin üzerine koyarak oturmuş; nişanlısını, düğününü
düşünüyordu... Nedense,,annesinin, ölen kocasını hiç sevmediğini, şimdi de
parasız pulsuz, kaynanasının boyunduruğu altına girmek zorunda kaldığını
fısıldıyordu kulağına bir ses. Ne kadar düşündüyse, annesini şimdiye dek
herkesten başka, olağanüstü bir kadın bilmesine; onun basit, olağan, mutsuz bir
kadın olduğunu görememesine bir anlam veremedi.
Aşağı katta Şaşa da uyumuyordu. Kesik kesik öksürük sesi gecenin sessizliğinde
pek derinden işitiliyordu. Ne garip, saf adam, diye düşünüyordu Nadya. Anlattığı
cennet bahçeleri, görülmemiş fıskiyelerde olmayacak, pek aptalca birşeyler
varmış gibi geliyordu ona. Ama onun bu aptalca düşüncelerinde, hatta saflığında
yine de o denli güzel, çekici bir şey vardı ki, öğrenim yapmaya gitse nasıl olur
acaba? diye düşünmeye bile başlamıştı Nadya. Yüreği küt küt vuruyor, içi'bir
45
hoş oluyor, heyecanlanıyordu.
-- Düşünmemek daha iyi, düşünmemek daha iyi... diye mırıldandı kendi kendine.
Böyle şeyler düşünmemeliyim.
Uzaktan bekçinin ayak sesi geliyordu: "Tik, tok... tik, tok... tik, tok..."
Haziranın ortalarında Saşa'nın canı birdenbire sıkılmaya başladı. Moskova'ya
yolculuk hazırlıklarını tamamlarken sıkıntılı sıkıntılı,
-- Bu kentte kalamam artık, diyordu. Ne su var bu kentte, ne de kanalizasyon!
Ağzıma bir lokma yemek koymaya iğreniyorum; mutfakta pislik diz boyu...
Büyükanne, nedense alçak sesle, kandırmaya çalışıyordu onu:
-- Biraz daha kal, yavrum! Ayın yedisinde düğün olacak!
-- İstemem.
-- Hani eylüle kadar kalacaktın!
-- Kalmayacağım. Çalışmam gerek!
Islak ve serin bir yaz başlamıştı. Ağaçlar nemli, bahçede her şey hüzünlüydü.
Gerçekten de çalışmak istiyordu kişinin canı. Evin tüm odalarında tanıdık
olmayan kadın sesleri çınlıyor, büyükannenin odasındaki dikiş makinesi durmadan
çalışıyordu: çeyizi hazırlamaya çalışıyorlardı. Nadya'nın çeyizinde,
büyükannenin söylediğine göre, en ucuzu üç bin ruble değerinde yedi tane kürk
vardı sadece! Evdeki telâş sinirlerini bozuyordu Saşa'nın. Odasında oturuyor,
durmadan diş gıcırdatıyordu. Kalması için herkes yalvarıyordu ona. Sonunda,
temmuzun birinden önce gitmeyeceğine söz verdi.
Zaman pek çabuk geçiyordu. 'Petrov Günü' öğleden sonra Andrey Andreyiç ile
Nadya, kendilerine kiralanıp hazırlanan evi bir daha görmek için Moskova
Sokağına gittiler. İki katlı bir evdi bu. Ancak ikinci katını hazırlamayı
yetiştirebilmişlerdi. Salonun döşemesi cilalanmış, pırıl pırıldı. Viyana stili
sandalyeler, piyano, keman çalarken notaları koymak
46
için çatkı... her şey yerli yerindeydi. Taze boya kokuyordu içerisi. Altın
çerçeveli, yağlıboya bir tablo vardı duvarda: sapı kırılmış mor bir vazonun
yanında ayakta duran çıplak bir
kadın.
Andrey Andreyiç saygıdan derin bir soluk alarak, -- Pek hoş bir tablo, dedi.
Şişmaçevskiy1 indir. Sonra, ortasında yuvarlak bir masa duran konuk odasına
geçtiler. Masa, kanepe ve koltuklar parlak mavi bir kumaşla kaplıydı. Kanepenin
arkasındaki duvar, Peder Andrey'in nişanlarıyla kaplıydı; bir de din
giysileriyle çektirdiği bir portresi asılıydı. Oradan, her şeyi tamam yemek
odasına geçtiler. Daha sonra, loş yatak odasına girdiler. İki karyola yan yana
kurulmuştu. Bu odayı döşeyenler, burada daima mutluluğun egemen olacağını, başka
türlü bir yaşantının kapıdan içeri giremeyeceğini göz önünde tutarak döşemişlerdi
 
sanki. Andrey Andreyiç, nişanlısına odaları bir bir gösteriyor,
elini belinden hiç çekmiyordu. Nadya kendisini zayıf, suçlu hissediyor, bütün bu
odalardan, karyolalardan, koltuklardan, tablodaki çıplak kadından nefret
ediyordu. Andrey Andreyiç'e olan sevgisini artık yitirdiğini anlamıştı. Belki de
hiç sevmemişti onu. Ama kime, nasıl söyleyecekti bunu? Gündüz gece hep
onu,düşündüğü halde, şimdiye dek niçin anlayamamıştı nişanlısını sevmediğini?..
Andrey Andreyiç kolunu beline dolamış, kulağına tatlı sözler fısıldıyordu. Kendi
evinde, yarın karısı olacak kızla dolaşırken pek mutlu olduğu belliydi. Ama
Nadya bütün bunlarda sadece basitlik; aptalca, saf, sıkıcı, dayanılmaz bir
bayağılık görüyordu. Beline dolanan kol, sert, soğuk bir demir çember gibi
geliyordu ona. Kaçmaya, avazı çıktığınca bağırmaya, pencereden aşağı atlamaya
her an hazırdı. Andrey, banyoya götürdü onu, duvarın içine yerleştirilmiş
musluğu çevirdi; birdenbire su akmaya
başladı.
-- Nasıl? dedi Andrey. Yüz kova su alabilecek bir depo
yaptırdım tavan arasına. Her an suyumuz olacak.
Dışarı çıkıp avluyu gezdiler, sokağa çıkıp bir araba kira
47
layarak eve yollandılar. Rüzgâr, koyu toz bulutlarını öteye beriye savuruyor,
her an yağmur bekleniyordu. Andrey Andreyiç, tozdan gözlerini kısarak,
-- Üşüyor musunuz? diye sordu.
Nadya susuyordu. Andrey bir süre yanıt bekledikten sonra,
-- Hatırlıyor musunuz? dedi, çalışmadığım için sitem etmişti bana Şaşa, dün
akşam. Haklı! Hiçbir şey yaptığım yok, yapamam da. Niçin acaba, sevgilim? Bir
gün alnıma kokartımı takıp çalışmaya gidebileceğimi düşünmek bile niçin
iğrendiriyor beni? Niçin bir avukat, Latince öğretmeni ya da belediye memuru
görünce rahatsız oluyorum? Hey anayurdum Rusya! İşsiz güçsüz, bir şeye yaramayan
ne de çok evlâdın var! Benim gibi çilekeş ne çok insan barınıyor koynunda!
Andrey Andreyiç, çalışmamanın genelliğini, bu durumun zamandan ileri geldiğini
göstermeye uğraşıyordu.
-- Evlendikten sonra, diye devam etti, köye gider, orada çalışırız, sevgilim!
İçinden dere geçen küçük bir çiftlik alır, var gücümüzle çalışırız... Ne mutlu
olacağız sizinle!
Şapkasını çıkarmış, saçlarını rüzgâra koyvernıişti. Nadya onu dinliyor, bir
yandan da şöyle düşünüyordu: "Tanrım! Bir an önce evde olmak istiyorum! Tanrım!"
Bahçenin girişinde Peder Andrey'e yetiştiler. Andrey Andreyiç, şapkasını
sallayarak sevinçli bir sesle,
-- Bakın, babam da size gidiyor! dedi. Ve arabacıya parasını verirken,
-- Babamı pek severim, diye ekledi. Gerçekten, can bir ihtiyardır. Üzerine
yoktur.
Konukların geç vakte kadar oturacaklarını; onlarla ilgilenmesinin,
gülümsemesinin, keman ve bir sürü ipe sapa gelmez saçmalıklar dinlemesinin, hep
düğünden konuşmasının gerektiğini bildiği için eve girdiğinde Nadya'nın canı son
derece sıkkındı. Allı pullu ipek giysilerinin içinde kurulan büyükanne,
konukların yanında her zaman takındığı kibirli tavrıyla semaverin başında
oturuyordu. Peder Andrey, dudakların
48
da kurnaz bir gülümsemeyle içeri girdiğinde büyükanneye yönelerek,
-- Sizi sağlıklı görmekle büyük sevinç ve yüreğime su serpen bir teselli
duymaktayım, dedi.
Şaka mı yoksa ciddi mi konuştuğunu anlamak güçtü.
Rüzgâr kapıları pencereleri takırdatıyor; her yandan ıslık sesi geliyor, evin
meleği sobanın içinde içli şarkısını söylüyordu. Geceyarısı, saat birdi. Evde
herkes yatmıştı ya, henüz kimse uykuya dalmamıştı. Alt katta biri keman
çalıyormuş gibi geliyordu Nadya'ya. Keskin bir gürültü işitildi: Pancurlardan
biri kopmuş olmalıydı. Bir dakika sonra Nadya'nın odasına elinde bir mumla Nina
İvanovna girdi:
-- Ne vurdu öyle, Nadya?
Bu rüzgârlı gecede örgülü saçları, ürkek gülürrisemesiyle annesi daha bir yaşlı,
çirkin ve bodur göründü ona. Yakın zamana kadar onu gözünde nasıl da büyüttüğünü,
 
ağzından çıkan her sözü nasıl gururla dinlediğini hatırladı
nedense. Bu sözlerden hiçbiri yoktu aklında şimdi.
Sobadaki şarkıya birkaç kalın ses daha katıldı. Hatta "Aaaah, Allahım!" gibi bir
de ses işitildi. Nadya karyolasında oturuyordu. Birden başını avuçlarının içine
alıp hıçkırarak ağlamaya başladı.
-- Anneciğim, anneciğim, diyordu. Kalbimi bir bilsen, anneciğim! Yalvarırım,
ayaklarına kapanırım, bırak beni gideyim buradan! Yalvarırım, ne olur!
Nina İvanovna şaşırmıştı. Karyolanın kenarına ilişerek,
-- Nereye? diye sordu. Nereye gideceksin?
Uzun uzun ağladı Nadya. Hıçkırıklar konuşmasına engel oluyordu. Sonunda, biraz
açıldıktan sonra,
-- Buradan gitmeme izin ver, dedi. Düğün olmamalı, olmayacak da, anladın mı? Onu
sevmiyorum... adını bile etmek istemiyor canım.
Çok korkmuştu Nina İvanovna. Çabuk çabuk konuşarak,
Besleme
49/4
-- Olmaz, yavrum, dedi, çıkar bunu aklından. Biraz sakinleş, göreceksin kendin de
güleceksin bu söylediklerine. Yorgunluktan sinirlerin bozuldu. Olur böyle
şeyler. Bir konuda atıştınız Andrey'le herhalde. Daima öyledir sevgililer, ama
sonra barışırlar, her şeyi unutuverirler hemen.
Nadyâ hıçkırarak ağlıyordu:
-- Git yanımdan anne, git!
Biraz bekledikten sonra Nina İvanovna,
-- Ah, yavrum, dedi. Daha dün bir bebektin, sonra büyüdün, genç kız oldun, şimdi
yuva kurmaya hazırlanıyorsun. Doğada hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Göz açıp
kapayana dek bakacaksın anne, hatta büyükanne olmuşsun. Senin de böyle hırçın
bir kızın olacak.
-- Sevgili anneciğim, akıllısın, biliyorum, ama mutsuz, çok mutsuzsun da. Niçin
boş konuşuyorsun? Niçin?
Bir şey söylemek için ağzını açtı Nina İvanovna, ama hıçkırik boğazında
düğümlendiği için söyleyemedi, ağlayarak çıkıp odasına gitti. Sobadaki sesler
yine başladılar, birdenbire korkunç, ürküntü verici bir şey dolmuştu odaya.
Nadya aceleyle karyolasından atlayıp annesinin yanına koştu. Gözleri yaşlı Nina
İvanovna yatağına girmiş, mavi battaniyesini göğsünün üzerine kadar çekmiş,
elinde bir kitap tutuyordu.
-- Anne, beni dinle, dedi. Yalvarırım iyi düşün ve anla beni! Yaşantımızın ne
denli anlamsız ve bayağı olduğunu anla yeter. Gözlerim açıldı artık, şimdi her
şeyi bütün çıplaklığıyla görebiliyorum. Andrey Andreyiç'in ne mal olduğunu da
biliyorum. Sandığınız gibi zeki biri değil o, anne! Tanrım, bir aptal o, bir
aptal!
Nina İvanovna, aceleci bir hareketle yatağının içinde oturdu. Hıçkırarak,
-- Büyükannen de sen de çok üzüyorsunuz beni! dedi. Ben .de yaşamak istiyorum
oysa! Yaşamak!
Yumruğuyla iki kere göğsüne vurduktan sonra devam etti:
-- Biraz özgürlük de bana verin! Daha gencim, ben de 50
yaşamak istiyorum, hakkım değil mi bu? Çöktürdünüz beni
siz!..
Acı acı ağlamaya başlamıştı. Battaniyenin altına girip iki büklüm oldu. Öyle
küçük, zavallı, anlamsız bir görünümü vardı ki... Nadya odasına gidip giyindi,
pencerede oturup sabahı beklemeye koyuldu. Sabaha dek düşündü, düşündü.
Pancurları birisi takırdatıyor, ıslık çalıyordu sanki.
Rüzgârın bahçedeki tüm elmaları yere döktüğünü, yaşlı bir erik ağacını
devirdiğini söyledi büyükanne sabahleyin. Bulutlu, ışık bile yakılsa yine de
insanın içine kasvet salan puslu bir gündü. Herkes soğuktan sızlanıyor, yağmur
pencere camlarında takırdıyordu.
Çaydan sonra Nadya, Saşa'nın odasına gitti. Bir sözcük bile söylemeden koltuğun
dibinde diz çöküp elleriyle yüzünü
kapadı.
-- Neniz var? diye sordu Şaşa.
-- Yapamayacağım... Şimdiye dek burada yaşayabilmeme bir türlü akıl
erdiremiyorum, anlayamıyorum. Nişanlımdan, kendimden, bu başıboş, anlamsız
yaşayışımdan iğreniyorum...
-- Ya... dedi. Üzülecek bir durum değil bu... İyi bile.
Nadya devam etti:
-- Canıma tak dedi bu yaşantı artık. Bir gün daha kalamam burada. Yarın
gidiyorum. Allah aşkına birlikte gidelim!
Bir süre şaşkın şaşkın Nadya'nın yüzüne baktı Şaşa. Sonunda durumu kavramış, bir
çocuk gibi sevinmişti. Sevinçten ellerini kollarını sallıyor, odanın içinde zıp
zıp zıplıyordu. Ellerini ovuşturarak:
-- Pek güzel! dedi. Tanrım, ne kadar sevinçliyim!
Nadya, iri, tutku dolu gözlerini kırpmadan bakıyordu Saşa'ya. Büyülenmiş gibi,
karşısındaki erkeğin önemiyle oranlı, pek anlamlı, olağanüstü birşeyler
söylemesini bekliyordu. Daha bir şey söylememişti ya, şimdiye dek bilmediği,
yeni, sonsuz ufuklar açılmaktaydı Nadya'nın önünde. Ölüme bile
51
olsa, hiç düşünmeden gidebilecek bir ruhsal yapı içinde, gözlerinde sonsuz bir
bekleyişle bakıyordu Saşa'ya. Bir süre düşündükten sonra:
-- Yarın gidiyorum, dedi Şaşa. Beni yolcu etmek için tren istasyonuna gelin...
Çantanızı bavulumun içine koyar, biletinizi de alırım. Üçüncü zil çaldığında
koşup trene binin, gideriz. Moskova'ya kadar birlikte oluruz, oradan
Petersburg'a bir başınıza devam edersiniz. Nüfus kâğıdınız var mı?
-- Var.
Şaşa, duygulu bir sesle,
-- Yemin ederim ki pişman olmayacaksınız, diye devam etti. Gidip bir okula girin,
sıkıntı bile çekseniz, yılmayın. Yaşantınızı düzelttiğinizde her şey değişecek.
Önemli olan yaşamasını bilmektir, geri kalan boştur. Öyleyse yarın gidiyoruz.
-- Evet! Lütfen!
Pek heyecanlı olduğunu, hayatında ilk kez bu denli ağır bir sorumluluğun altına
girdiğini, gidene dek çok acı çekeceğini, kötü kötü düşüneceğini sanıyordu
Nadya. Ama odasına çıkıp yatağına girer girmez derin bir uykuya daldı. Yüzünde,
ağlamanın verdiği rahatlık ve saf bir gülümsemeyle sabaha dek uyudu.
Uşağı araba çağırmaya göndermişlerdi. Nadya tüm hazırlıklarını tamamlamış,
şapkasıyla pardösüsünü de giymişti. Annesiyle kendi odasını son bir kere daha
görmek için üst kata çıktı. Sıcaklığını daha yitirmemiş karyolasının ayakucunda
durup odasını bir daha gözden geçirdi, sessiz adımlarla annesinin odasına gitti.
Hâlâ uyuyordu Nina İvanovna. Odası sessizdi. Nadya annesini öptü, saçlarını
düzeltti, iki dakika bekledi... Sonra ağır adımlarla aşağı indi.
Dışarıda bardaktan boşanırcasma yağmur yağıyordu. Üstü kapalı arabanın sürücüsü
sırılsıklamdı.
Hizmetçiler bavulları arabaya yerleştirirlerken büyükanne,
-- Araba seni güç alacak, Nadya, diyordu. Böyle bir ha
52
vada adam geçirmek de nerden geldi aklına? Gitmesen iyi ederdin. Baksana, nasıl
yağmur yağıyor!
Nadya birşeyler söylemek istiyordu ya, başaramıyordu. Şaşa, Nadya'yı arabaya
yerleştirip dizlerini yol battaniyesiyle örttü, kendisi de geçip yanına oturdu.
Arkalarından büyükanne:
-- Yolunuz açık olsun! Tanrı yardımcınız olsun! diye bağırıyordu. Moskova'dan yaz
bize, Şaşa!
-- Olur, Babiş, Allahaısmarladık!
-- Tanrı korusun seni!
-- Sağ ol!
Nadya sadece ağlıyordu. Büyükannesiyle vedalaşırken, annesini seyrederken tam
olarak inanamadığı şeyin, buralardan uzaklara gidişinin gerçek olduğunu
görüyordu şimdi. Elveda, kent... Birdenbire her şeyi, Andrey'le babasını, yeni
evlileri, tablodaki çıplak kadını hatırladı. Bütün bunlardan korkmuyor,
sıkılmıyordu artık. Gittikçe uzaklaşıyordu onlardan.
Kompartımanda yerlerini aldıktan sonra tren kalkınca öylesine anlamlı, asık
yüzlü geçmişi sıkışıp küçücük bir top oluvermişti. Şimdiye dek fark edilemeyecek
kadar ufak olan gelecek ise .büyüdü, bütün görüş ufkunu kapladı. Yağmur,
 
kompartımanın pencerelerinde fıkırdıyor, yemyeşil tarlalarla telgraf direkleri
hızla geriye doğru koşuyor; tellere konmuş kuşlar uçuşuyorlardı. Mutluluktan
soluğu tutulacak gibi oluyordu Nadya'nın: özgürlüğe, öğrenmeye gidiyordu; bir
zamanlar, çok eskiden Kazakların savaş sanatını öğrenmek için Zaporojya'ya
gitmeleri gibi bir şeydi bu.
Şaşa, gülümseyerek,.
-- Olur! diyordu, olur böyle şeyler! Üzülmeyin.
Sonbahar, arkasından kış geçti. Annesini, büyükannesini, Saşa'yı pek özlemişti
Nadya. Hep onları düşünüyordu. Evden aldığı mektuplar sakin, sevgi doluydu. Her
şey bağışlanmışa, unutulmuşa benziyordu. Mayısta sınavlarını verdik
53
ten sonra sağlıklı, neşeli bir şekilde eve dönerken Saşa'yla görüşmek üzere
Moskova'ya uğradı. Geçen yazki gibiydi Şaşa: sakallı, saçı başı darmadağınık.
Aynı ceket ve keten pantolon üzerindeydi. Güzel gözleriyle pek değişmemişti ya,
yalnızca biraz zayıflamış, çökmüştü. Yüzünde acıklı bir anlatım vardı. Hep
öksürüyordu, benzi de uçuktu. Nedense Şaşa, bu kez biraz taşralı, bilgisiz,
görgüsüz, gelmişti Nadya'ya. Şaşa, onu görünce neşeyle gülümsemiş,
-- Tanrım, Nadya gelmiş! diye haykırmıştı. Kardeşim, bir tanem!
Koyu bir sigara dumanının doldurduğu atölyede oturdular. Boğucu bir çini
mürekkebi ve boya kokusu sigara dumanına karışmış, havayı son derece
ağırlaştırmıştı. Güç soluk alınıyordu içeride. Sonra Saşa'nın, yine sigara
dumanı ve döşemesi tükürük dolu odasına gittiler. Masanın üstündeki sönmüş
semaverin yanında, içinde siyah bir kâğıt olan kırık bir tabak duruyordu.
Masanın üzeri ve döşeme sinek ölüsü doluydu. Her şey, Saşa'nın özel yaşantısını
pek önemsemediğini, kolayına geldiği gibi, rahatlığına aldırmadan yaşadığını
söylüyordu. Biri çıkıp ona mutlu olması için yapması gerekli şeylerden,
yaşantısını bir düzene sokmasının yararından, onu sevdiğinden söz etse bir şey
anlamaz, sadece gülerdi. Nadya, heyecanla anlatıyordu:
-- Her şey yolunda gitti. Sonbaharda annem Petersburg'a, bana geldi. Büyükannemin
kaçmama pek kızmadığını, her gün odama çıkıp dua ettiğini söyledi.
Saşa'nın gözlerinde bir mutluluk okunuyordu. Ama ikide bir öksürüyor, çatlak bir
sesle konuşuyordu. Nadya dikkatle yüzüne bakıyor, gerçekten hasta olup
olmadığını anlamaya çalışıyordu.
-- Siz hastasınız, Şaşa!
-- Boşverin, hastayım, ama çok değil... Nadya telâşlanmıştı:
-- Tanrım! Niçin bakmıyorsunuz kendinize? Niçin tedavi olmuyorsunuz?
54
\Gözleri yaşarmıştı Nadya'nın. Birdenbire Andrey Andreyiç'i, tablodaki çıplak
kadını, çocukluk çağı gibi pek uzaklarda kalmış görünen geçmişi hatırladı.
Gözünde daha geçen yıl o denli aydın, bilgili, ilginç olan Saşa'yı artık öyle
göremediğine ağlıyordu:
-- Sevgili Şaşa, çok hastasınız siz, dedi. Sizi böyle solgun yüzlü ve zayıf
görmemek için yapamayacağım şey yoktu, canımı bile seve seve verebilirdim. Çok
şey borçluyum size! Benim için ne büyük bir anlamınızın olduğunu, yaşantımı
nasıl değiştirdiğinizi bilemezsiniz, benim iyi Şaşa'çığım! Gerçekte benim en
yakınım, en candan yakınmışınız.
Oturup uzun uzun konuştular. Petersburg'da bir kış geçirmesinden, Saşa'nın
yaşayışıyla gülümseyişini görüp söylediklerini dinledikten sonra Nadya, ona
gerçeği gösteren bu insanın artık yaşama dönemini bitirmiş, ilginçliğini
yitirmiş, eski, belki de mezara girmesi pek yakın bir yarı canlı olduğunu yavaş
yavaş kavramaya başlamıştı.
-- İki gün sonra Volga'ya gidiyorum, dedi Şaşa. Kımız içeceğim orada. Bir
arkadaşım da karısıyla geliyor. Pek iyi bir karısı var, öğrenim yapmak için
Petersburg'a gitmesini söylüyorum ona hep. Yaşantısını değiştirmesini istiyorum.
Sonra gara gittiler. Şaşa çay ve elmayla ağırladı konuğunu. Tren hareket
ettiğinde gülümseyerek mendil sallarken pek ağır hasta olduğu, daha uzun süre
yaşayamayacağı titreyen bacaklarından da belliydi.
Kentine gün ortasında vardı Nadya. İstasyondan eve giderken sokaklar hayli
geniş, ama evler küçük, birbirine pek sokulmuş geldiler ona. Sokaklarda
kimsecikler yoktu. Yalnızca müzik aletleri tamircisi Almanı gördü: sarı
 

pardösüsünü giymiş, aceleyle bir yere gidiyordu. Tüm evler tozla kaplıydı sanki.
Artık iyice ihtiyarlamış şişko, yine çirkin büyükanne, Nadya'yı kucaklayarak
yüzünü omzuna dayayıp uzun uzun ağladı. Nina İvanovna da çökmüş, çirkinleşmiş,
bir deri bir kemik kalmıştı. Ama pırlantalar eskisi gibi yine parıldıyordu
parmaklarında. Kızın görünce tüm bedeni titreyerek,
55
-- Yavrum! dedi. Bir tanem!
Sonra oturup hep birlikte sessizce ağlaştılar. Büyükannenin de, annenin de
geçmişi bir daha dönmemek üzere yitirdiklerini düşündüğü belliydi: toplum içinde
bir yerleri, eski onurları, evlerine konuk çağırmaya haklan yoktu artık. Rahat,
tasasız yaşarken geceleyin birdenbire polisin evi basıp arama yaparak ev
sahibinin bir sahtekâr olduğunu açığa çıkardığı zamanlarda da böyle olur kişi.
Rahat, tasasız yaşantıya elveda! demekten başka çaresi kalmaz.
Nadya odasına çıkıp karyolasını, beyaz sevimli perdelerini, tüm eşyalarını yerli
yerinde gördü. Dışarıdaki güneş ışığıyla dolu, neşeli, gürültülü bahçe de
değişmemişti hiç. Parmağıyla masasına dokundu, oturup derin düşüncelere daldı.
Sonra alt kata inip iştahla yemeğini yedi; lezzetli, yağlı kaymakla çay içti.
Bütün bunlara karşın, yine de bir eksiklik varmış gibi geliyordu ona: odalar
boş, tavanlar alçaktı sanki. Gece yatağına girip battaniyesini boğazına kadar
çektiğinde, bu sıcak, yumuşacık döşekte yatmak gülünç geldi ona.
Annesi geldi yanına. Suçlu gibi ürkek, çevresine bakınarak karyolanın ayaklığına
ilişiverdi. Bir süre dalgın durduktan sonra,
-- Nasılsın, Nadya? diye sordu. Hayatından memnun musun? Çok mu memnunsun?
-- Evet, anne.
Nina İvanovna kalkıp Nadya'yla pencereleri kutsadı.
-- Gördüğün gibi dindar oldum artık, dedi. Felsefeyle uğraşıyor, hep düşünüyorum,
düşünüyorum... Çok şeyi daha iyi görüyor, anlıyorum şimdi. Her şeyden önce
hayatın prizmadan geçirilmesinin gerektiğini öğrendim.
-- Büyükannemin sağlığı nasıl, anne?
-- İyi. O zaman, Şaşa ile kaçtıktan sonra senden aldığımız telgrafı okuyunca küt
diye düşüp bayılmış, üç gün hareketsiz yatmıştı. Sonra Tanrıya yalvarmaya,
ağlamaya başladı. Şimdi iyi.
Nina İvanovna odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşı56
yordu.
Bekçinin ayak sesleri işitiliyordu: "Tik, tok... tik, tok..."
-- Her şeyden önce hayatın prizmadan geçirilmesi gerekir. Yani, daha açık
söyleyeyim, ışığın yedi ana renge ayrıldığı gibi, hayatın da en basit elamanlara
bölünmesi, her birinin ayrı ayrı incelenmesi gerekir.
Nina İvanovna' nın daha neler anlattığını, ne zaman gittiğini bilmiyordu Nadya.
Hemen uyuyuvermişti.
Mayıs geçti, haziran girdi. Eve alışmıştı Nadya artık. Büyükanne hep semaverle
uğraşıyor, sık sık soluyordu. Akşamları Nina İvanovna, ötekiler dinlese de
dinlemese de, felsefesini anlatıyordu. Önceleri olduğu gibi yine bir yanaşma
gibiydi evde. Harcayacağı her on köpek için büyükanneye danışmak zorundaydı.
Evde çok sinek vardı. Tavanlar her gün biraz daha alçalıyormuş gibi geliyordu
Nadya'ya. Babiş'le Nina İvanovna, Peder Andrey ya da Andrey Andreyiç'le
karşılaşmaktan korktukları için sokağa çıkamıyorlardı. Oysa Nadya bahçede,
sokakta hiç çekinmeden dolaşıyor; evleri, köhne çitleri seyrediyor, gözden
geçiriyordu. Kentte her şeyin çoktan ömrünü tükettiği, genç, taze bir şeyin
doğmasını beklediği kanısındaydı. Ah, bir an önce başlasaydı o yeni, parlak
hayat... O zaman kaderinin gözlerinin içine cesaretle bakabilecek; neşeli, özgür
olma hakkını kazanacaktı! Ergeç başlayacaktı o hayat! Dört hizmetçi için,
bodrumdaki ufacık, pis odada yaşamaktan başka bir yaşantı düşünülemeyen
büyükannenin evinden iz kalmayacağı, onu kimsenin, hiç kimsenin hatırlamayacağı
bir zaman gelecekti elbet.
Komşu evin çocukları pek eğlendiriyorlardı Nadya'yi. O, bahçede dolaşırken, çite
taşla vuruyorlar, kızdırmak için
gülerek,
-- Nişanlı kız! Nişanlı kız! Nişanlın nerde? diye bağrışıyorlardı.
Şaşa, Saratov'dan bir mektup gönderdi. Oynak, neşeli elyazısıyla Volga
bölgesindeki gezisinin pek iyi geçtiğini, yalnız, Saratov'da biraz hastalandığını,
sesinin kısıldığını, iki haftadan beri
hastanede yattığını yazıyordu. Bunun ne demek olduğunu anlamıştı Nadya. İnanca
benzeyen bir önsezi sarmıştı içini. Yalnız, bu önseziyle Şaşa hakkındaki
düşüncelerinin onu eskisi gibi heyecanlandırmamasına canı sıkılıyordu. Yaşamayı,
yeniden Petersburg'a gitmeyi pek istiyordu. Saşa'yla tanışması artık tatlı, ama
uzak, çok uzak bir anıydı onun için. Gece hiç uyuyamadı. Gün daha ağarmadan
pencereye oturup dinlemeye koyuldu: Alt kattan sesler geliyordu. Büyükanne
heyecanlı heyecanlı birşeyler soruyordu. Sonra, birisi sesli ağlamaya başladı...
Nadya aşağı indiğinde büyükanneyi gözleri yaşlı, köşede dua ederken buldu.
Masanın üzerinde bir telgraf duruyordu.
Nadya, büyükannenin ağlamasını dinleyerek bir süre salonda dolaştı, sonra
telgrafı alıp okudu. Dün sabah Saratov"da, Aleksandr Timofeiç, yahut kısaca
Saşa'nın veremden öldüğü bildiriliyordu.
Büyükanneyle Nina İvanovna, ölünün ruhuna okutulacak duanın hazırlıklarını
yaptırmak için kalkıp kiliseye gittiler. Nadya ise odalarda dalgın dalgın
dolaşıyor, düşünüyordu. Yaşantısını Saşa'nm istediği gibi değiştirdiğini
sezinliyor, kendisinin buralarda bir başına, yabancı, gereksiz olduğunu, bu
kentteki her şeyin de onun için gereksiz, anlamsız olduğunu, geçmişinin artık
ondan koptuğunu, yanıp kül olmuş, külü de rüzgârla savrulmuş gibi tümüyle yok
olduğunu biliyordu. Saşa'nın odasına girip ortasında dikildi.
"Elveda, sevgili Şaşa!" diye mırıldandı. Önünde yepye• ni, özgür, anlamlı bir
hayat vardı. Henüz karanlık, bilinmezliklerle dolu bir hayat çekiyordu onu.
Yol hazırlığı yapmak için odasına çıktı. Ertesi sabah evdekilerle vedalaştı,
neşeli, mutlu olarak doğup büyüdüğü kentinden çıkıp gitti. Niyeti bir daha
dönmemekti.
1903