22 Aralık 2015 Salı

resulullahla benim aramdaki farklar



resulullah süper bir insandı, ben o kadar değilim,
resulullah yolda ebu bekir’i görse ‘es selamu aleyküm ya sıddık’ derdi,
ben yolda ebu bekir’i görsem tanımam.
resulullah asla yalan söylemezdi; ben annem ölürken hiç ağlamadım.
ben annem ölürken çok ağladım çünkü annem
gırtlağından hırıltılar çıkarırken nasıl terliyordu, görmeliydiniz.

resulullah azrail’i yolda görse tanırdı;
ben azrail’i annemin yanında görseydim ona bir çift lafım olurdu,
derdim ki şimdi yani af edersin ama o sıktığın annemin gırtlağı.

resulullah olsa ona bunları söylesem o bana gülümserdi;
o bana gülümserdi ben ona derdim ki, anam babam yoluna feda olsun ey allah’ın resulü; fakat şu koca melek, annemin gırtlağını sıkıyor, bir şeyler yapamaz mıyız?

resulullah orada olsaydı annemin elini tutardı derdi ki ‘kızım ha gayret!’;
ben orada olsaydım annemin elini tutardım ve derdim ki ‘anneciğim ölmesen…’

ben oradaydım annemin elini tuttum ve dedim ki ‘anneciğim seni ben…’;
annem döndü bana bir baktı o bakışı görmeliydiniz

resulullah o bakışı görseydi merhametten ağlardı;
ben o bakışı gördüm haşyetten bayılacaktım ama annem elimden tuttu.

ne tuhaf, anneler ölürken bile çocuklarının

anneler ölürken bile çocuklarının ellerini bırakmıyor ne tuhaf…

resulullah çok şanslı bir insan
annesi öldüğünde o küçücüktü;
benim annem öldüğünde ben küçücük değildim,
zaten şanslı birisi de değilimdir, filmlerim iş yapmaz.

annem daha yeni öldü fazla uzaklaşmış olamaz!

olamaz dedim annem son nefesini alıp da vermeyince
verse de ben alsam onu, içim ferahlasa, siz de görseniz
resulullah tutsa annemin elinden birlikte geçseler çölü
nasıl olsa resulullah da ölü annem de ölü.

Ah Muhsin Ünlü

14 Aralık 2015 Pazartesi

fena'yı okuma denemesi

Şair kendi varlığının kalabilmesi adına çıktığı yolculuğu şiirle sağlayabiliyor. Şiirin ona açtığı yeni yol ve uzam, bazen onu kurtaran bir alanı da işaretliyor. On beş yıllık şiir yürüyüşünün geldiği nokta FENA’yı çıkardı Süleyman Unutmaz için. Çağımız insanının kaosunu işaret etti kapak. Kitabın adı da herkese yetecek anlam nüansını barındırıyor. Şiir toplamımız için yeni bir nefes niteliğinde. Kitaptaki ilk şiiriyle birlikte besmele, hamdele ve salveleyle hakka yönelir. Münacat’la başlar kitap. “ Ve bana göster rüyamda sonsuzluğu/ Sonsuzluğu rüyasında görmüş birinin/ Sabahını anlatayım onlara./…Sen hiç beni yalnız bırakmadın.” Şairin her insan gibi, anlatma derdi var. Bu dert sonsuzluk. Ama özne şair. ‘Onlar’ ise nesne olarak sosyal yapıdaki paydaşlar. Hoş şiirin ne kadar paydaşı kalmışsa.

Şiiri temellendiren, hatta kelimelerden örülmüş sağlam bir örgü haline getiren etkenlerin başında ontolojik meyil olduğu açıktır: Nefis sahibi her insan için asla vazgeçemeyeceği, kendini var kılmak zorunluluğu… Şiirin hakikate yaslanan, hatta bağlanan yanı bunu ifade etmek içinse eğer; nihai aşama da nefsini terbiye eden bir olgunluğa ulaşmaktır. Kalabalıkların içi ne kadar yalnızlar içindir bunu bilir modern birey. Yalnızlıklar için de şiir bire birdir bunu da şair bilir. Dostoyevski’nin de söylediği gibi, “Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır... Her şeyi anlıyorum ve bu beni öldürecek.''

Şairlerin, müteşair ve söz ustası zanaat ehli gibi davrandıkları, cari olan yapı içinde tüm eleştirilere rağmen vazgeçemedikleri zaafları vardır. Şiirin özünü üçe beşe bakmadan bir ortaoyunu figüranı gibi harcamaları. Karadenizli, Rumelili, Kayserili, Ermeni, Rum, Yahudi, Sarhoş, Bekçi. Hepsinden bir miktar ya da hepsi bir yerde. Sahnede bedensel kıvraklıklar  ve mazrufu örtmek için zarf üzerine “dikkat kıvraklığı”. Bunu tiyatrocular yıllar boyu çalışarak elde ederler oysa. Bunlar abartıp şiirin reis-i cumhurunu bile seçerler! Hatta yüzyılın şairini bile seçerler. Şiire kendilerini pazarlama görevlisiymiş gibi davranırlar. Bir kez daha ve sağlam, titretip kendilerine, yani yitiklerine ulaştırmak gerek onları; bu da muhalif bir ahlak sahibine, (Süleyman’a) yakışırdı: “göğe uzatıp tanrısal kulaklarını/ vahiy bekler gibi ölü azizlerden/ şiir okuyor şairler/ gecenin müstehzi bakışı/ henüz dokunmuyor narin ruhlarına/…/ ne kadar hüzünlüler ne çok yorulmuşlar/…/ kendilerine gülümseyen kediler gibi.” (Şiir Gecesinde Şairler) 

Şairin varlık olarak içine doğduğu hayatı, kendisine sunulan yaşama formunu ve kendisinin oluşturduğu yaşama formunu, anlamlı/anlamsız kılma isteği, belki de bununla yüzleşmesi. Önünde olan olumsuzluklara ve insan aklıyla üretilmiş olan cari sisteme karşı aldığı tavır, geliştirdiği savunma refleksi. Her insanın yapısı farklı olduğu için, bu mekanizma bazen saldırı şeklinde de tebellür edebilir. Hem sistemi hem de toplumun normlarını yerden yere vurabilir. “büyük bir şiirin içinden konuşuyor gibisin/insanları sevememeyi öğrenmişsin/ sıkıntının inceliğisin.” (Zamanımızın Bir Kahramanı)

Esasen yeryüzünde tanımlanmış bir amaçla bulunmaktan mütevellit sancıların, zamane ile çatışık sonuçlara yol açması, şairi idealin olmasa da gerçekliğin dönüştürücü öznesi olmaya zorlar. Çünkü şiirden kurulan her bir form estetik bir güzellik ve inceliği peşin peşin ortaya koymayı amaçlar. “Aşk, diye bilinen yüzük lekesi/ Kalbimize çiviyle kazınan/ Her harfini bildiğimiz hayalsin sen/Ayırma yalnızlığını bizden.” (Sevgili Öyküler)

Ortalama hayat tarzının, şairi sınırlama eğilimi, onda hayatın bizatihi kendisine ve sistemsel getirilerine karşı bir zorlamanın psikolojik kırılmalarını ortaya çıkarır. Hayatın önüne çıkardığı cerbezelerle yüzleşme şekli, onu evvelemirde kendini tanıma ve tanımlamaya götürür. Bu yolculuk şairin şahsi tekamül evrelerini bir bir yaşamasını zorunluluk olarak vaz etmiştir. Bu en başta insanın kişisel gelişimidir.  “Ben onu hayattan geçerken gördüm/… oturduk sofrasına şu beyhude günlerin/… ben onu kalbime bakarken gördüm.” (Hasbelkader)

Şair kendi içindeki savaşta yitme lüksü olmayan insandır. Sadece kendini ilgilendiren içsel bir sorunu ve bu meselelerle mücadelesini farkındalık olarak sunarak şiirin özü olan şuura yaklaşmış sayılamaz. Bu içsel savaş sonuçlarının önemli olması, sosyal bir öz yakalanması bakımından,  sosyal öz’deki yaraların teşhisi bakımından değerlidir… Sosyal yaranın yanında bulunmalı, yarayı sağaltmalıdır. Mazlumun, mağdurun, masumun ve aşkın yanında bulunmalı, statükoyu silkeleyen, tehdit eden bir güç olmalıdır.Mesnevi okuyup sigara içen mütesettir kızlar kiminle evlenir Erkan?/ Mavi Marmara’dan galip dönen İslamcılarla mı?/ Risale-i nur talebeleri değil Erkan olur mu?/ Bak ben severim onları da onların evliliğini de/ Onların yumuşacık Müslümanlıklarında semirttikleri saadetlerini de”

İnsanı merkeze almak, insandan uzayan sosyal bir boyut yakalanması adına önemlidir. İşte şiirin varlık olarak, sağlam bir metin olmasının sırrı buradadır. Şairin kendi olması, kendi olarak kalmaması ile sağlanabilir. Çünkü asl’olan kendini yok edebilme eşiğine ulaşmaktır. Kendini/nefsini yok edebilmenin sosyale gömülmek olmadığını yinelemek şarttır bu noktada. Şair kendi gerçekliği üzerinden içinde yaşadığı sosyal yapı ile bağ kurmak durumundadır. Sosyal bir varlıktır nihayetinde. Eğer kendi gerçekliğini kutsamaya başlıyorsa şair, ben tuzağındaki sanal tahtına kuruluyorsa, içinde yaşadığı yapı ile arasına ördüğü duvar, toplumla kopan bağı, onu sırça sarayında erittikçe, şiiriyetini ve ahlakını da eritir. Oysa kişisel gerçekliği ile sosyal gerçekliğin bağı gün be gün sağlamlaşmalı, şairin durduğu yer sosyal yapı ile kesişmelidir. “Biraz monna biraz rosa yani aşkı nasıl servis edeceğini iyi bilen/Kitaplarda saklı yaralar gibiyken o kızların yüzleri/ Sadra şifa şeylerden güneşin gördüğü şeylerden bahseden/Aşkı 12den vurup o yüzleri yere seren”

Kendini soyutlayan her şairi, kendini yineleme tehlikesi bekler. Hayatla sıkı bağlar kurmaktan gelen ayrımdır, şiirin ve şairin farkı.  Bir diğer tehlikeyi de burada ifade etmek gerekiyor.  Şairin kendisine itibar ve anlam kazandıracak dünyevi oyunlarla iştigali ve bu esnada şiiri bir meta olarak kullanması,  şiirin/şiiriyetin hakiki/sahih alanına saldırıdır her yönüyle. Şairi koruyacak olan da yukarıda sözünü ettiğimiz gerçekliktir. Yani nefsî olanı, dünyevi olanı, moral değerler bakımından kabul edilebilir ölçülerde tutmak ve sosyal yapıyla bağdaştırmak.  Bu tasavvufta fena fil ihvan olarak karşılanır. Fena fil ihvan içeriğinde taşıdığı şeyler bakımından modern insan/şair için bir çeşit sigortadır. Diğer yandan dünyevi meşguliyetler, moral değerlere giden kapalı yolları açmak içindir. Yoksa maksat dünya değildir. Nefsin bencilliğini ve serkeşliğini kırmanın yegâne çaresi; Fena fil ihvandır. Eskiler diğergam olmak derler. Kardeşler için kendini yok etmek. Kendinden yola çıkan şair ulaştığı yerde kendini bulamamalıdır. İçinde yok olduğu bir şiiriyete ulaşmalıdır. Ulaşılması gereken bu yer, bir tavır almanın somut alanıdır, modern yaşama biçimine karşı. Bu tavrın adı; insanlığı harekete geçirecek sağlam ve gerçek şiire olan ihtiyaçtır. “Ben henüz ölmemiştim ellerimde salıncak/dağların Kürtçesinde mosmordu intiharlar/bir ova bir rüzgarı sorgulardı çırçıplak/…uzak kış uzak insan uzak ekmek uzak tan/hem sana delirirken bulurdum esenlikti.”
                                                                                                             

Ethem ERDOĞAN

YEDİ İKLİM 309, ARALIK 2015

12 Aralık 2015 Cumartesi

annem için

                                     
   

                                                                       Bir günümüz bile sensiz geçmezken
                                                                       Şimdi mezarına hasretiz anne...

Issız bir mezarlık, kimsesiz bir yer
Gölgesinde ulu, loş bir mâbedin
Bir yığın toprakla bir parça mermer
Sırrıyla haşr olmuş orda ebedin.

Bir yığın toprakla bir parça mermer,
Üstünde yazılı yaşınla, adın;
Baş ucunda matem renkli serviler
Hüznüyle titreşir sanki hayatın.

Seni gömdük anne yıllarca evvel
Göz yaşlarımızla bu ıssız yere
Kimsesiz bir akşam ziyaya bedel
Matem dağıtırken hasta kalblere.

Kimsesiz bir akşam, ezelden yorgun
Hüznüyle erirken Dicle de sessiz,
Öksüzlük denilen acıyla vurgun
Bir başka ölüydük bu toprakta biz.


Tanpınar

7 Aralık 2015 Pazartesi

ils sont eux


Ağır ceza reisi duruşmaya girerken
safir bir göz yapışıyor kırmızı yakasına
kırmızı yakaları var yargıç cübbelerinin
Fransız ihtilalelinden kalma.
Burslu okuduğu yıllardan kalma ceza reisinin
garip bir tarafı var
kaşlarını çatınca bir çocukluk
dolduruyor yüzünü
ürkünç bir uğursuzluk
gülümsediği sıra.
Garip bir tarafı var valinin
makam arabasına binerken her seferinde
bakır bir dudak karışıyor kırmızı saçlarına
saçlarını parmaklarıyla taradığı zamanlar
bu dudak
öpüyor onu hain bir yumuşaklıkla.
Safir göz görünmüyor yargıca
kendini valiye vermiyor bakır dudak
görmüyor alay komutanı tekmil alırken
gömleğine bir damla civanın sızdığını
bir gözyaşı, bir ukde anlamı kazanarak.
Kimse görmüyor buruşuk pardesüsüyle bir babanın
kırılgan bir yelpaze olduğunu akşam eve girince
karısı
katlanmış kilimlerle uyum içinde
kolunu büküyor, dayıyor elini yanağına
büyük kız kanepede bu ara
bir göl gezintisine çıkmıştır
kelebek ölülerinden bir ırmakta
sürüklenmektedir lisebirdeki oğlan.
Kız için
sırlara karışmaktır
bir gölün ortasında olmak
erkek kardeşi bir türlü
varamaz herhangi bir sırra…
İki yanında neden akar binlerce bu kelebek?
Binlerce kanatlı çekirge neden uçar
beyninin yukarsında?
Evde soba yanıyor
önce çalılar geçiyor çocukların boğazından
sonra ağaç kökleri yırtıyor damarlarını
bütün ailenin.
Dışarda soğuk
safirden, bakırdan, cıvadan bir gece uçuyor
gece uçarken kulaklarına dokunuyor bekçinin
bekçi
mavi zehir şiddetinde düdük çalarak
bir soru soruyor karanlığa
bütün cevaplar sendedir, saklama
diyor karanlık ona
bekçi en saklı yerinden bir banka broşürü
bir piyango bileti çıkarıp gösteriyor
copunu gösteriyor lisebirdeki oğlana
sonra acılı olduğu açıkça anlaşılan
bir kadına bıyık buruyor
buruk bir sabah
başlıyor acılı olduğu
açıkça anlaşılmayan
dünyada.
Ağır ceza reisi
santa luçia söylüyor traş olurken
maiyet memurluğundan beri aksatmadan
yaptığı gibi vali sabah sabah
parlatıyor
zaten pırıl pırıl olan siyah
kunduralarını.
Kışlada alay komutanı
barakaların kar altında öksüz
duruşlarına bakarak
susuyor, söylemiyor bildiği tek şiiri
'güzel olan hiçbir şey hülasa edilemez'
demiş çünkü Valéry.
Çünkü serbest düşünme zamanı geçti artık
şimdi mesai saati
disiplin kurulunun toplantısı var
arşivde sicil belgeleri damgalanacak
tayinler imzaya girecek
teftişe gidecek generaller
rüya, okşayış, Tevrat
gibi kelimeler
gündemin dışında.
Yurttaşlar uygunadım çalışmalarıyla
söktüler kariha yarımküresini yerinden
bir pusula koydular açtıkları boşluğa
titreyen, korkak ibresiyle bu pusula
kuzeyi gösteriyor serbest
düşünme zamanlarında;
safir bir göz görünce karıştırıyor yönü
tırnaklarını yiyor bakır bir
dudak ona yaklaşınca;
cıvadan bir gözyaşı
bari olsun istiyor
bütün mesai boyunca.
Buruşuk pardesülü adam dalgın
gittikçe daha dalgın, elinde cetvel
masada hesap makinesi, pusula
yetmiyor dibe dalmasına
bağlıyor kalın bir urganla beline
ağır bir sandık
salıyor kendini
yeşil yosunların
kırmızı balıkların
uçan kabarcıkların
derinliklerine
orada
bir sandık buluyor
yakutlar, altınlar, pırlantalar
adam dibe inmek için beline bağladığı
sandığını keşfediyor dibe ulaştığında.
Öyleyse adamın eyvah ışıdı yüreği
eve dönmesine gerekçe
bulamıyacak bir daha.
Eyvah çattı kaşlarını, ayağa kalktı yargıç
elindeki kalemi
gülümsüyor, kıracak!
Atıldı öne, denize doğru lisebirdeki oğlan
denize, yakuta, entegral hesaplarına.
Kardeşim!
diye haykırdı ablası arkasından
fırladı kanepeden
kopardı kafasını bekçinin
safirden bir baltayla.
Anneleri
mutfakta kalan son bakır sahanı
alüminyum olanıyla değiştirdi.
Mesainin bitimine on kala
istifa etti vali
çamurlu bir yoldan
yayan yürüdü sınıf arkadaşı
olan nalbantın dükkanına.
Alay komutanı oğlu için
otomobil satın aldı
Mercury marka.
Kış geçti, öksürük haplarıyla
geçti cumartesi
hiçbirşey söylemeyen sözlere varmak için
herşeyin sonuna kadar söylenmesi gerekti
incir… yarpuz… karamela…
la havle ve la kuvvete illa billah.

(1981)



İsmet Özel

6 Aralık 2015 Pazar

istanbul'u dinliyorum, orhan veli kanık



İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı
Önce hafiften bir rüzgar esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgarında ter kokuları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski alemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Birşey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
                   
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.
                   
                                 

kumgüzeli / ulus baker



En elde edilmemiş şiirdin sen. Kuşluk vakti yazılanlardan... Bıkkın bir rahibin, bir sabah, yorgun bir vezirin akşamın alacakaranlığında muhtemelen yazacağı... Masadan doymadan kalkmış gibi okunmalı... güzelsin...
Uzaktan zor seçilebilir bir harf... Hayır hayır! Şimdi anlıyorum... Gizli bir rakam, Kabala'dan... kumun üzerine çizilen... Çöldeyiz ve başka bir yerde değiliz... ama güzelsin...
Dansederken göğüsleri sallanan kadınlardan, karadelikleri saatlerce uçuşup duranlardan, sessiz sitemleri kargaşada bile belli olanlardan tırsma öyle kolay kolay... Öyleyse bu bir nasihat... çünkü güzelsin...
Onlar bitecekler: Çizgi roman gibi kolayca, tatile çıkarken boşanan yağmur gibi apansız, menemen pişirmek gibi aceleyle... hâlâ güzelsin...
İskemle hasır ve ayaklarında yatay, ayaklarını dizlerini böğrüne çekmeye razı olarak basabileceğin yatay tahta çubuklar... Rahatına düşkün keyiften uzak Osmanlı "effendi"sinin (ephendi?) garip kahvehane illeti bu iskemleler... Otur o illete gerçekten, çekinmeden, sereserpe... orada güzelsin...
Yılgın geçilir sokaklardan, kuş gibi değil, işportacı kertenkeleler gibi de değil... Ağır aksak, akşam dörtten sonra yaz günü... Akşam mı? O kayıtsızdır... Bildiği gibi değişir, geçer, gider... güzelsin...
Kes kulakları, geçir bir sicime... Ama kaybetme... Başka ne göstereceksin savaşa dair? Kara delikler işitmiş bu öyküyü... Islanarak... Ama güzeller...
Kalp kalbe karşı... Bir arkadaşın evinde... Çiçekmiş... Hemen uzmanı geçindim. Ah! O güneş ister. Ah! Bol su asla olmaz. Oysa hiç anlamam çiçekten... Devetabanını pazı sanabilirim... Neden yaptım bunu? Çiçeğin adı sardı beni... Çünkü güzelsin...
Sözlerine delik kulağım... Özürlere sağır... Kör bir kuyu olacağım... Sen ise, güzelsin...
Güzel sözcüğünü senden başkasına lâyık göremem... Ama bir önceki cümlede görmüş olabilirim... Aldırma, güzelsin...
Mikroskop mucidi Leeuwenkoek dostu ressam Vermeer'e "su böyle işte ve başka türlü değil" demiş... Bir öpüş damlasında milyarlarca gözle görülmez yaratık... Ressamın tarafını tutuyorum... Çünkü, güzelsin...
Birkaç tel beyaz... Bizi gazlamaz... Sakınmazsın görüntünü, biliyorum... Çünkü güzelsin...
Mikroskopun mucidi Leeuvvenhoek, aynı günde doğdukları, hep komşuluk yaşadıkları dostu ressam Vermeer'e bir su damlası gösterip, "su işte böyle ve değil başka türlü" demiş... Bir öpüş damlasında kanyuvarları... Mucidin tarafım tutsam da... Sen güzelsin...
Teleskopla bulamadım... Mikroskopla bulacağım... Ayın yüzeyinin de bir dokusu var elbet... Gözenekler, sivilceler... Onlarla çok güzelsin...
Neo-liberalizm, ruhçuluk, tarikat, entellektüel, ordu, çok-insansız şirketler, öykü yazarları, kestaneyi çizdirenler, uzaktan bakanlar, Şemdinliler, tavşan falcıları, kurban sömürgenleri, onmaz kuşkuculuk, araba tamircileri, taksitle alın tutkumu, hadi... Kazık ve pazarlık... Ama son kumarım sensin... Sen, güzelsin...
Sen, güzelsin... Kuraldışı... Bastıbacak... Minicik... Ama sen, güzelsin...
Kapımın eşiği, gözümün bakışı, son ruhsal tatil, duruşum, bozuluşumsun... Pazarlık etmem... Markette yoksun... Reklamın yok! Gerçekten... Güzelsin...
Kedi sakladım senden, öykü sakladım, belki bunu da saklayacağım... İhanet... Ama sen, güzelsin...
Ruhumu saran sacayağı, gözümün bağı, son ruhsal kaatil, ölümüm, mahvoluşumsun...
Cazgırlık etmem... Gönlünde yokum... Aşkımız, yok! Gerçekten... Güzeldin...

5 Aralık 2015 Cumartesi

gidemediklerimiz

görüyor musunuz?
denizin ötesinde
kumsaldan hayli uzakta
bir ev var
tek pencereli bir ev 
içerde bir iskemle
üzerinde gençliğim
bir yatak, bir yorgan, bir kırık masa..
bir ip sallanır boynumda.

odama sımsıcak iklimlerle geldiniz.
gözleriniz kararlıysa
sevmeye sevilmeye
bu gece sabaha dek
ipi siz çekeceksiniz.
sımsıcak deniz
gidemediklerimiz.


hür yumer

4 Aralık 2015 Cuma

sen güzelsin diye getirdiklerim


Sen güzelsin diye bak bu elmayı güneşli
bir yerden getirdim
Eğildi dallar saygıyla o uzaktan getirdim
Sedef kakmalı bir bıçak saplanmıştı toprak karanlığına
Öldürücü bak sevimsiz bir aydınlıktan getirdim.
Ormanlar gibi içine düşmüş gibi dinç rüzgâr
Büyülü bir düşünce gibiydi senin güzelliğin
Sen bak bir dalın yaprakları hışırtısıyla
Sen güzelsin diye bak bu elması karanlık 
bir topraktan getirdim
Yılkı atlar koşardı ölmeden biraz önce
Yeşil bir sarmaşık saçlarını isterdim
Sen bak bir dalın yaprakları hışırtısıyla
Sen güzelsin diye bak bu elması karanlık 
bir topraktan getirdim
öldürücü, sevimsiz bir aydınlıktan getirdim.

mustafa altay sönmez


2 Aralık 2015 Çarşamba

kaybola / edip cansever

Sana her zaman söylüyorum, senin yüzünde gülmek var
Bakınca bir yaşama ordusu çıkıyor aydınlığa
Bir çiçek geliyorsun yer altı çevresinden
Bir kartal gidiyorsun çıplağın ayaklarla
Şimdi bir pembeyi kovuşturuyor
Omzundan yukarıya üç kişi
Deli ediyor onları saçlarında
Bir karanfil çok
Bir karanfil azala azala

En saklı yerlerinden en güzelliğin çıkıyor
Ansızın doğan hayvanlar gibi güzel
Bakınca bir şiir canlıyorum dünyaya
Yapılan bir şeydir şiir; yuvarlak, kırmızı, geniş
En genişi en kırmızısı o ezilmişler katında
Şimdi bir gizliyi kovuşturuyor
Gözlerinden içeriye üç kişi
Deli ediyor onları mısralarımda
Bir karanfil az
Bir karanfil çoğala çoğala

Bilmem mi, ellerin vardır, umuttan yuvarlar çizer
Bakılan bir şeydir el, boşluğu dengede tutan
Bir uzantıdır işte umutla insan arası
Bir yonudur ne belli, görmekle anlaşılan
Geceden gün yapılan o sevişme yakınlığında.
Şimdi bir sevdayı izliyor
Uluslar arası üç kişi
Deli ediyor onları sonsuzda
Çok isimli bir çay
Çok yuvarlak bir masa.

Sanki bir tarih içindeyiz, günaydın minyatürler!
Üç köle uzanık bir dünyayı imzalıyaraktan
Ansızın dört köşe, ansızın ehram
En duymalı yerlerinde bir sessizlik
Güneşin çok parladığı bir arka
Başları dünyadan dışarıya sarkıyor
Bozgunda çiçekler örneği; duyulmaz bağırtılarla
Şimdi bir tarihi sürdürüyor
Yüzünün gizlerinde üç kişi
Deli ediyor onları Mısır'da
Bir insan az
Bir insan inana inana.

Duymakla, atların çıngıraklardan duyduğunu
Bir ateş yakımını dağda
En korkulu çağ bu, onu altımızdaki şehirlerden çıkarıyor
Küflü ev süsleri, geyik durmalı bir hayvan
Bizi bakmaya zorluyorlar ayrıca
Şimdi bir aydınlığı durduruyor
Beyazlar giyinmiş üç kişi
Deli ediyor onları boşlukta
Bir pencere az
Bir pencere kaybola kaybola...



//:: Sonrası Kalır - I, Edip Cansever'in Bütün Şiirleri, YKY, 2007 ( Yerçekimli Karanfil, Yeditepe Y., 1957)