28 Eylül 2015 Pazartesi

sezai karakoç, ötesini söylemeyeceğim

kırmızı kiremitler üzerine yağmur yağıyor
evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
yağmur yağıyor ve bazı tahtalar vardır
suyun içinde gürül gürül yanan
dudağımı büküyorum ve topladığım çalıları
bekçi halilin kız kardeşinin oğluna ait
daha doğrusu halasından kendisine kalacak olan
arsasındaki yıkık duvarın iç tarafına saklıyorum
hiç kimsenin bilmesine imkan yok
imkan ve ihtimal bile yok sizin bilmenize bay yabancı
ve yağmur yağıyor ben bir şeyler olacağını biliyorum
ellerime bakıyorum ve ellerimin benden bilgili
bir hayli bilgili olduğunu biliyorum
bilgili fakat parmaklarım ince ve uzun değil
sizin bayanınızınki gibi ince ve uzun değil
annemi babamı karıştırmayın işin içine
inanmazsınız ama onların şuncacık
şuncacık evet şuncacık bir alakaları bile yok
sizin def olup gitmenizi istiyorum işte o kadar
ali de istiyor ama söylemekten çekiniyor
halbuki siz insanı öldürmezsiniz değil mi?
gidiniz ve öteki yabancıları da beraber götürünüz
tuhaf ve acaip şapkalarınızı da beraber götürünüz emi
boynunuzdaki o uzun ve süslü şeritleri de
kirli çamaşırları tahta döşemelerin
üzerinde bırakmamanızı yalvararak istiyeceğim
yalvararak istiyeceğim diyorum medeni adam
siz bilmezsiniz size anlatmak da istemem
kardeşim ali gömleğinizi mutlaka giyecektir
halbuki ben bay fransız sizin gömleğinizi
hatta matmazel nikolun o kırmızı ipekli gömleğini
hani etekleri şöyle kıvrım kıvrımdır ya
bile giymek istemem istemiyeceğim
evimizin tahtadan olduğunu biliyorsunuz
kibrit gibi iç içe sıkışmış tahtadan
hem şu bildiğiniz usule de lüzum yok
tepesi demir askerleriniz babamı alıp götürmeseler
o zaman siz görürsünüz bay yabancı
ağaçların tepesine çıkabileceğimizi
ben ve kardeşim alinin anlayabileceğinizi umarım
siz uyuduktan sonra odanıza girebileceğimizi
-ben bunu ispat edeceğim-
hani sizin şu yüzü kurabiye bir bayanınız var ya
beyaz ve yumuşak
hani tepesinde ikisi kısa biri uzun üç tüy var
onu siz başka yerlerden getiriyordunuz
sayın bayanınızın gözleri çakmak çakmak yanıyordu
siz ötekini bay yabancı gizli gizli öpüyordunuz
elinizle onu belinden tutuyordunuz sonra öpüyordunuz
siz bizi görmüyordunuz
biz ağacın tepesinden seyrediyorduk
siz onu çok öpüyordunuz
ötesini söylemiyeceğim bay yabancı
ben siz belki bilmezsiniz on yaşındayım
annem böyle konuşmak ayıptır dedi
annem o kadına şeytan diyor
bizim kediler de ona tuhaf tuhaf bakıyorlar
siz şeytanı çok seviyorsunuz galiba bay yabancı
siz şeytanı niçin bu kadar çok öpüyorsunuz
kabul ediyorum sizinki bizimkinden daha güzel
ama bizimki sizinkinden daha efendi daha utangaç
onu hiç görmedim o bize hiç gelmiyor
hele yağmur onu hiç deliğinden çıkarmıyor sanıyorum
ben yağmuru çok seviyorum bay yabancı
sizin ıslak saçlarınızı hiç sevmiyorum
tunusluların saçlarına benzemiyor sizin saçlarınız
bizim saçlarımıza benzemiyor sizin saçlarınız
ben karayım beni de amcamın oğlu seviyor
sizin o kadını sevmiyor süleyman
süleyman benden başka kimseyi sevmiyor
ben de onu seviyorum
onu ve bizim evi seviyorum
bizim evin her tarafı tahtadandır
ayrıca matmazelin üzerine
bir akrep atabileceğimi de düşünün
tam karnının beyaz yerinden tutarsanız bir şey yapmaz
ama onu matmazel bilmez ki o tam kuyruğundan tutar
sizin matmazel bir ölse siz onu bir daha göremezsiniz
halbuki bizim ölülerimizi teyzem görüyor
onlarla konuşuyor onlara ekmek veriyor
onlar ekmek yiyor anladın mı bay yabancı
matmazel bir ölse ona kimse ekmek vermez
onun için gidip şapkalarınızı da beraber götürün
melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar
her biri bir damla atıyor aşağıya
işte yağmur bunun için yağıyor
ben bunun için yağmuru seviyorum
yağmur bizim için yağıyor
çalılar için süleymanın tabancası için
kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine
bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor


1953, Eylül

kocelisin sen bizim canımız!-

                                                     
feat tomwaits…

yıkıldık. yıkıldıkça kanatlarımız
kanatlarımız morardı gökleri gördük.
...kalemizde erhan vardı, görkleri gördük.
orta saha canavardı, götleri gördük.
gördük kıyamet mormuş imam vaazından
işte amcam bir kirişi öpmüş ağzından
‘ve insan buna ne oluyor dediği zaman’

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

çürüdük. çürüdükçe babalarımız
babalarımız koktu toprağa döktük
toprak koktu toprağı allah’a döktük
allah çoktu cehennemi cennete döktük.
döktük gitti aklımız al pasiflora iç!
ali gelme okul çökmüş seni şanslı piç!
göklerdeki babamız geç kalmazdı hiç?

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

uyandık. uyandıkça sakallarımız
sakallarımız vardı dervişe kestik
devlet aciz, rahmet olduk yolları kestik
mecbur kaldık cesetlerden kolları kestik.
kestik, boş tabuta bari bir uzuv girsin
bitsin bu azap burda, dünyada bitsin
bağırmayan taraftar siktirsin gitsin

u must say good-bai 2 me.
ınh! ınh!

Ah Muhsin Ünlü

Yolculuk bitti. Ben Allah'ın beni beklediği durakta indim.


19 Eylül 2015 Cumartesi

O MUHTEŞEM SIKINTI





Orada nasıl da dağılıyor hayata benzeyen suskun bir dağ suskun bir dağ
Orada dağlıyor şarkının omzuma aktığı yerlerden suskun bir dağ dağ
Güzel kansızlık güzel güzel kansızlık sol şeritte kürt alfabeleri
Orada dudakları kendini öpmekten gelen solda kul boşlukları
Orada senin kadınlara benzeyen geceyarısı yüzün burada bir dağ dağ
Orada beni anlasalar da asarlar sayılara itliklere karanlığın piçine



............................................................................................................................





37 ve ESKİ'DEN OĞUL kitap-lık 181de.


16 Eylül 2015 Çarşamba

ZEPLİN




insanın acılarında huzur araması gibi kaçıslara uğruyor zeplin. Yazının bitmeyecek felsefelerine sigaralarına akla gelen kalbe kalbin koruduğu akla memur tişörtlerine kertenkelelere


insansız bir zeplin kadar yalnızdım yandığımda
düştüğümde

uçan bir zeplin beni alakadar etmiyor ama yanarak düşen bir zeplin 

ama senin güzelliğin 

dünyanın en güzel aşk şiirini yazan adam dünyanın en mutsuz adamıdır.




yorgun

Ölüler beni serinliğe yakıştıramaz
çünkü hiç kimse çıkmak istemez bu mevsimden dışarı
çünkü bitkinliklerini günden saklar ekinler
ekinler çocukların en rahat uykuları

gece ayakları kokan bir adam gibi gelir
eşiklere oturmuş aya doğru çocuklar
o serin bereket gölgeleri çocuklar
yani çocuk o güzel tüccar
yorgunluklar alıp kargılar dağıtan
geceye karanlıktan önce gelen çocuklar

bu şaşkınlığı çünkü gece uyuyamaz
sanki ne kalmıştır çocuklara isa'dan
ölüler beni ölüme yakıştıramaz
gibi hala saçlarımda tozlu bir akşam.


1962

anne, hiçbir zaman anlamayacaksın


kalbin bir mendil
olgun kayısıları saran gömleğini deler
tadı süt gibi olan ahududun
buraya bak,salla beni,kucakla beni
evleneceğim kişi öldü
kim olduğunu sor bana
sonra tam olarak ne zaman terk edeceğini söyle usulca
sana küpeler alacağım koşulsuz
yahudi bir kuyumcudan
bir çiçek bahçesi yaptın
bir metal fabrikası ruhumdan
anne hiçbir zaman anlamayacaksın
yine de olağanüstü bir şey bir şiirin içinde olman
TRISTAN TZARA

Dada manifestoları ve seçme şiirler - sayfa 74

15 Eylül 2015 Salı

sosyal, süleyman çobanoğlu


saatların tıkırtısı, yusuf atılgan





Tabelâcı dükkânının önünde yaş yaş, kurusunlar diye duvara dayanmış iki levha vardı. Baktım birinde "Saatçi A. Yayladan" yazılı. İçimi bir hüzün bürüdü. Karşıdaki saatçinindi bu levha, sormuş öğrenmiş gibi biliyordum bunu. Küçücük dükkânın önünden her geçişimde hep aynı hüzün kaplardı içimi. Bütün gün orada oturan benmişim gibi. Yolun çarşılığından kurtulup evlerinin başladığı ucundaydı dükkân. Daracıktı. İçi karanlıktır diye düşünürdüm. Saatçının hikâyesini yazmak istiyordum.

Karşıya geçtim. Saatçinin kapısındaki cama dayadım burnumu, içeriye baktım. Loştu. Saatçi bir masanın ardında oturuyordu. Gözlüklüydü. Bıyıksız oluşuna şaştım. Kafamdaki bıyıklıydı. Gözlüklerinin üstünden dik dik bakıyordu bana. Hoşuma gitti. Çekildim. Başka biri olsaydım belki dükkâna girer, saatimi çıkarır, "Usta, günde üç dakika geri kalıyor bu derdim." O saati ayarlarken ben dükkânın girdisine çıktısına bakardım. Birkaç soru da sorardım saatçıya. Hikâyenin olayı daha baştan kafamda hazır olurdu. Değişmezdi bu: Belediye Başkanı, onarsın diye saatini gönderecek odacıyla. Saatçi parçaları silecek. Aksilik bu ya, silerken çarklardan biri elinden düşecek. Tabandaki tahta yarıklarından aşağı girecek. Saatçi saati ödemeye hazır; ama başkan düşman kesilecek ona. Sağa baktın suç, sola baktın suç. Sonunda dükkânı kapattıracak saatçıya.

Sevmem bu çeşit hikâyeyi, yalanmış gibi gelir bana. Belediye başkanı saatini hiç bu çarşı ucundaki saatçıya gönderir mi?

Büyük caddede, pencereleri yeşil demir parmaklıklı, yeni açılan bankanın karşısındaki bilmem ne acentası saatçıya gönderir. O dükkânın tabanı tahta değil, parkedir. Düşen çark bulunur. Genel Kitaplık memurunun saatini dört liraya silen o saatçi başkandan iki lira ister.

Ben saatçıya soru sormak gereğini de duymuyorum. Yalan söyleyeceğini biliyorum. "İşler nasıl ustam?" desem gözlüklerinin üstünden kuşkuyla bakar bana. "Kim bu herif? Neden soruşturup duruyor? Vergimi arttırmak için mi gönderdiler bunu?" diye düşünür. "Kötü, kötü" der. Ne soracağım ona? Evli olduğunu, çocuğu olmadığını, çocuk istemediğini de biliyorum. Bütün uyanık düş görenler gibi o da az bencildir. Dükkânın içini göreceğim de ne olacak? Duvarlarda durmadan işleyen saatlar asılı olduğunu bilmek bana yeter. Adını da bilmek istemiyorum. Soyadıyla dükkânı arasındaki zıtlık içimi burkuyor. İzmir fuarındaki sırtlanı düşünüyorum. Kafesinin beton tabanı çepeçevre aşınmış; gezinmekten. Aşınan yer kafesin en uzun yolu. Adını öğrenmekten korkuyorum. Tabelâcının önündeki levhada. 'A. Yayladan' yazılı. "Ali ya da Ahmet'tir" diyorum içimden. Birisine sorsam? Sormam. Abdülkerim deyiverir de üzülürüm.

Bu gece saatçi yatağında beni düşünecek. "Bugün bir adam geldi, kapının camına burnunu dayadı diyecek." Oda karanlıktır. Yanında yatan karısının soluk alışında bir değişiklik yok; uyumuş. Başını çevirip bakacak karısına. Sıkıntılı acıyan bir bakış olacak bu. (Ne çabuk uyumuş.) Saatçi daha alçak bir sesle, kendi kendine anlatır gibi anlatacak: "Burnu camda yassılmış. Dik dik baktım yüzüne. Neden? Ne bileyim. Şimdi pişmanım. Çağırıp konuşsaydım onunla diyorum."

Birden döndüm. Gidip saatçıyla konuşacaktım. Güç tuttum kendimi. Gece olmamıştı daha. Benim kendisini götürdüğüm kıvamda değildi o. Hem hikâyemi yazmam için öğrenmem gereken önemli bir şey daha vardı. Bunu ondan soramazdım. Komşularından birine soracaktım. Ama kime? Karşıki bakkala mı? Olmaz güvenim yok ona. Kendi açısından görür insanları, "Saatimi karşı saatçıya onartmak istiyorum. Nasıl adamdır? İçinden değerli bir parçayı değiştirir mi dersin?" diye sorsam, "Eh, hiç duymadım ama belli olmaz. Kişioğlu bu" falan deyip kuşkulandırır beni yok yere. İyisi mi şu tabelâcıya sorayım. Ne de olsa bir çeşit sanatçıdır o. İnanılır sözüne. Yürüdüm. Deminki yaş tabelâlar gene kaldırımın üstündeydi. Birden camın ardında vitrine asık, sülüs yazısıyla yazılmış levhalar takıldı gözüme. Besmeleler, "Tevekkeltü al-Allah"lar "El Kasibü habibul-lah"lar vardı. Hiç olmazsa bir tane "Ah, minelaşk" olsaydı aralarında, hani "he"nin iki gözünden iki damla yaş akan soyundan, yoktu. Nasıl güvenirdim böylesi bir adama! Döndüm. Aşçıya soracaktım. 'Aşçılar iyi kişilerdir. Kişi oğlunu doyururlar, yoksullara parasız artık yemekler yedirirler, diyordum. Dükkânın kapısından baktım. Bir delikanlı masanın önünde oturmuş patates soyuyordu. Erkendi. Başka kimse yoktu içerde. Bu çocuk aşçının çırağı olacaktı.

— Merhaba! dedim.

— Merhaba.

— Saatim bozuldu da. Şu karşıki saatçıya yaptırmak istiyorum. Bir sorayım dedim. Nasıl adamdır, ha? İçinden bir parçasını çalmasın?

— Yok abi, dedi, öyle adam değildir o. Korkma.

Kirli uzun tırnakları vardı çocuğun. Yüzüne ustura değmediği belliydi. Yumuşak, uzunca tüyler vardı sakal başlarında. Yüzü toplu ama sarımsı, gözleri parlak. İnandım bu çocuğa, yalan söylemez o. İçim rahatladı. "Ocağına düştün abi." Deseydi inanacak mıydım ona? Ne bileyim ben, demedi işte. Birine daha, sormak geçti içimden. Aşçının yanında elektrik araçları satan bir dükkân vardı. Sormadım. Gittim bir kahveye oturdum. Çay istedim.

Şimdi tıkır tıkır işleyen saatların arasında saatçinin canı sıkılıyordur. (Ben de sıkıntılıyım burda.) Gözlüğünü çıkarmış, gözüne büyütkeni yerleştirmiş, bir saatin bozuk yerini arıyordur. Saatların tıkırtısıyla içinin sıkıntısı arasında bir ilgi vardır sanki. Bu durmayan tıkırtı dünyanın düzeni gibi bir şeydir. Değişmez. Dursa sıkıntısı geçecek" belki. Oysa bu sıkıntıyı yaratan kendisidir. Her sabah dükkâna girdi mi ilk işi birer birer bu saatları kurmaktır. İğrene iğrene yapar bu işi. Kurmayıverse olmaz mı? Olmaz? O zaman kendi kendisi olmaktan, saatçi olmaktan çıkar. Zorunludur bu. Nasıl her akşam eve gider, yemek yer, oturur, yatarsa bunu da yapacak. Pazar günlerinin bile bir kurulu düzeni vardır. Kahveye çıkılır, tavla oynanır. Geceleri yatakta yatarlar karısıyla. Kışın, uykuda döndükçe yorgan kayar, üşürler. Ayrı yatakta yatamazlar. İsteksiz, ara sıra, ödev yapar gibi sarılmalar, tümü. "Bir güreşken horoz beslesem" diye düşündü dün gece. Gerçek bir heyecan kaynağı olurdu bu horoz. Ama evde kümeslik yer yok.

Karşıdaki bakkal köşedeki kahveciye iki çay bağırıyor. "Birini kazıklıyacak yine" diyor saatçi kendi kendine. Sonra yeniden saatlara dönüyor. Bunların çoğu İsviçre'de yapılır. Duyduğuna göre dağlık bir yermiş orası. Dağlarında kar varmış. Bir özlem kabarıyor içinde. "Bir gün kurmayacam şunları" diyor. Ürperiyor, daha bir büyümüş sanıyor kendini.

Ben yakında saatçinin bir gün saatları kurmayıvereceğini biliyorum. Dükkândan fırlayacak. "Saatların yapıldığı yere!" diye bağıracak. Konu komşu sımsıkı yakalayacaklar onu; bırakmayacaklar; delirdi diyecekler. Bana bunları dükkânın önünden geçeceğim zaman kepenkleri inik görüp sebebini soracağım deminki aşçı çırağı anlatacak. Yüzünde bir üzüntü, bir acıma izi olmayacak. Benim de...

Şimdi büyük bir sevgi duyuyorum saatçıya. Onunla tanışmayacak kadar, saatim bozulsa ona değgin düşüncelerim değişir korkusuyla saatimi ona değil gidip o acenta saatçısına onartacak kadar büyük bir sevgi. Yazmayacağım onun hikâyesini, vazgeçtim. Beceremem, yanlış anlatırım diye korkuyorum.

Kahveden çıktım. Sıkışmışım. Genel ayakyoluna doğru yürüdüm. Sokağa saptım. Baktım sağımda bir ayakkabı onarıcısının dükkânı vardı. İçerisi görünmüyordu.

13 Eylül 2015 Pazar

5402, mustafa kutlu



                                  


Meşelerin yaprakları kan-kızıla çalar, palamutlar yağmur gibi yağar yarlardan, yarpuzlar kurur. Toy kuşları turnaların peşine takılır. Irmağın suyu titreye titreye çekilir. Deli poyraz azgınlaşır. Güz gelir...

Yaylacılar sürüleri indirirler. Çan sesleri gece boyu inim inim iniler; uzar gider içine işler adamın. Kavallar susar, ırmağın türküsü ağıda döner. Ufuklar küle belenir, güllere gönüllere bozartı düşer. Güz gelir...

Göçler toplanır, denkler tutulur, tahta bavulların ipleri çekilir. Yapraklar bir bir düşer, dağları tipi tutar, çimen çiçek görünmez olur, yaylaların şenliği biter.

Akşam olur, gün yıkılır, derin derelere karanlık iner. Dağların doruklarından sini gibi bir ay, ağır ağır yükselir.

İşte bu sırada uzaktan uzağa bir tiren sesi. Bir çığlık; ayrılığın, hasretin, gidip de dönememenin sararmış fotoğrafı.

Ben o zaman ateşle yanan alnımı cama dayarım. Yağmur kırbaç gibi iner tepelere. Süzülen damlaların arasından, aşağılara, vadide ışıltılarla kıvrılıp giden demiryoluna bakarım. Kara tiren az sonra karanlığın içinden o büyülü projektörünü yaka yaka çıkıp gelecektir; küçük istasyonda gözyaşlarını yağmura karıştıran, dudakları titreyen, birbirine sarılan bir avuç yolcu ile onları uğurlayanları bir süre aydınlatıp, sonra bir kısmını koparıp alarak çekip gidecektir.

Geride düğümlenen hıçkırıklar, yağmurun dinmeyen sesi ve yalnızlık. Kimse kıpırdıyamaz. Tâ ki kara tiren tünele doğru kıvrılan tepenin ardında kaybolan son vagonun son penceresindeki son kırmızı fenerini söndürünceye kadar. Geride kalanlar bir süre birbirlerine bakarlar, sonra kırılgan, küskün ve yorgun; neşesi tükenmiş, ışığı sönmeye yüz tutmuş evlerine, ocaklarına dönerler.

Güz sarı yapraklarını giden tirenin ardından uçurur. Kara tirenin karanlığa savurduğu duman tuhaf bir geniz yangısı, unutulmayan bir koku ile gurbetçileri uğurlarken; geride kalanları sonsuz bir bekleyişin kapısına bırakır.

O küçük istasyonda, gurbetçi köylüler, sepetler, çuvallar, haşlanmış yumurtalar, kırmızı ve yeşil bayraklar, makasçı düdükleri, izine giden askerler, yabani güvercinler, vagonlar ve raylar arasında ne kadar kalmışım. Lokomotifin yürek ürperten homurtusu, üzerinden sular damlayan yağlı-kara görüntüsü, beyaz buğulara bulanmış koca gövdesi, çocuk kalbimde sevimli bir dev imajı barındırıyor.

Onu rüyalarımda sevgi ve hasret ile yaşatıyorum. Bazan kendimi alamayarak banliyö duraklarında, sigara izmaritleri ve raylar arasında uzun süren o düdük sesini yeniden yakalamak için saatlerce dolaşıyorum.

İçimdeki çocuk 5402 numaralı marşandiz katarına doğru koşuyor. Lokomotifin lambasının altında, ayyıldızlı kokartın kenarından iki yana doğru açılan rayları bir siyah martı gibi hayal ederek, onun kanat uçlarına bir kez olsun dokunmak üzere nefes nefese koşuyor. Lokomotif bu çırpıntılı koşuya karşılık beyaz istim buharı fışkırtarak beni kucaklamaya hazırlanıyor.

Ve o çelimsiz, dizleri yara içinde, avuçlarında böğürtlen moru lekeler, başı üç numara tıraşlı çocuk bu beyazlığa sevinçle atılıyor.

Buğular arasından makinist Haydar, iki kolunu yana açarak iri-yarı bir masal kişisi gibi çıkıyor; isten, kömür tozundan, terden ve dumandan kararmış, ocak önünde kızıl alev ile yanmış yüzünde dişlerinin inanılmaz beyazlığını parlatarak beni kucaklıyor.

Makinist Haydar'ın ter ve tiren kokan kucağında kayboluyorum. Birlikte emektar marşandizin üstüne tırmanıyoruz. O pırasa gibi çelimsiz kollarımla düdüğe, evet düdüğe asılıyorum. Marşandiz binlerce tıslama, öksürük ve yaşlı gövdesinden taşan gıcırtılarla yürüyor. Pencereden başımı çıkarıp, küçük istasyonun üzerindeki evimize, evimizin önündeki bahçeden bize el sallayan kızkardeşime ve ablama doğru haykırıyorum.

Bekleme odasının buzla kaplı camlarını hohlayıp açıyorum. Dışarıda kar, camlarda buzdan kanaviçe desenleri. Yıpranmış ahşap sıralarda Deli Dursun derin bir uykuya dalmış yatıyor. Ortadaki garip şekilli soba soğumuş. Üzerinde gövdesi simsiyah bir çay demliği.

Sıvaları yer yer dökülmüş bu bekleme odalarından kimler gelip geçti, hangi sözler sarfedildi, sevinçler üzüntüler yaşandı. Kara tiren bütün bu birikintiyi, bu insan tortusunu nasıl yığdı buraya ve neden sonra acaba niçin kendi kaderine terkedip gitti.

Bundan böyle sıvalar dökülür, boyalar çatlar, şu döküntü soba çaydanlıkla birlikte pılı-pırtıyı toplayıp çeker gider buralardan. Böylesine ayaz bir gecenin sabahında Deli Dursun dahi öldüğünden bîhaber büzülüp kalır köşesinde.

Çatıdan kılıç gibi buzlar sarkar, bir köpek kuyruğunu paçaları arasına sıkıştırıp sarsak adımlarla su deposunun arkasına dolanır.

Peşine asker yüklü bir posta tireni çıkagelir. Uykulu gözler, hâki üniformalar, beyaz fanilalar ve karlara bata çıka koşup duran postallar, ellerde şişeler, bidonlar ve mataralarla istasyonun önündeki çeşmeye birikirler. Meraklı bir ses sorar.

— Neresi bura? diye,

Titrek bir çocuk sesi:

— Cebesoy, Dumanlı, Güllübağ vb. gibi bir ad söyler.

Kar yağar, yağar...

Irmağın üzerini buz kaplar.

Serçeler donar dallarda, "pıt" diye yumuşacık karlara düşerler.

Posta katarı dinlenir bir süre; su alır, ocağını ateşler. Askerler ellerini hohlayarak bir koşu itiş-kakış kompartımanların ağır kokulu sıcaklığına sığınırlar.

Etrafta ne salepçi vardır, ne simit, ne çörek.

Gözalabildiğine uzanan bembeyaz tepecikler, tepelerde ince çizgili ağaçlar, bodur fundalıklar, çalılar. Ve gri gökler altında yılankavi uzanan tiren yolları.

Posta katarı istasyondan koltuğunun altına iki sıcak somun sıkıştırıp, bir demli çay içtikten sonra ağır ağır kalkar. Lokomotif birbiri peşisıra patlattığı öksürükler ile gökyüzüne siyah dumanlar üfürür. Tiren gitmektedir artık.

Ufkun beyazı, gökyüzünün gri bulanıklığı ve tepelerdeki ağaçların ortasından gitgide açılarak koyuluğunu yitiren bir duman izi beni peşinden sürükler.

Elimde yün eldivenler, yanaklarım koşmaktan kızarmış, peşimde fingirdek bir fino köpeği, dizlerime vuran karı yara yara istasyona doğru yokuş aşağı koşarım.

Geride ne kalmıştır.

İzmaritler, portakal kabukları, gazete artıkları.

Belki tam sayfalı bir Yeni Sabah gazetesi yakalarım. İri punto ile atılmış manşetleri okurum.

Hareket memuru Refik Bey kırmızı şapkasını çıkarır. Babam iskambil kağıtlarını karıştırır. Makasçı yün başlığını bir yana bırakır, ellerini oğuşturarak sobaya doğru gider.

İri bardaklara çay konacaktır.

Kimbilir ne zaman bitecek bir iskambil, bir domino partisi başlayacaktır.

Ben ay yıldızlı camların desenlerine, TCDD Demiryolu Şebekesi ve İstasyonları haritasına, manyetolu telefonlara, tıkır tıkır işleyip kendi başına şerit çıkaran telgraf aletine dalarım.

Soba üzerindeki demlik cızırdamaya başlar. Dışarının soğuğuna karşılık içeride baygınlık veren, kuştüyü yorganları çağrıştıran bir sıcaklık vardır.

Ve istasyon şefinin tavukları dışarıda gıdaklar.

Kıymet Abla üst kattaki odasında radyoyu açar. Zeki Müren bir şarkı okumaktadır. ''Uzayıp giden o tiren yolları..." Etli kuru fasulya mutfaktaki maltızda kaynamaktadır. Çocuk bezleri soba kenarındaki iplerde kururken duvardaki takvim, takvimdeki deniz, denizdeki yelkenli Kıymet Ablayı uzaklara, ilk gençlik heveslerine doğru uçurur. Kıymet Abla beyaz gelinliği ile bir ekspres tirenin en ardına takılan yataklı vagon penceresinden başını çıkarır.

Boşluğa doğru, ufukta kaybolmuş, ardında belli belirsiz bir duman izi bırakmış posta katarına doğru, o kararda sarsılarak yolalan Beykozlu onbaşı İlhami'ye doğru el sallar.

Oysa ne ipekli mendil var ortalıkta; ne gözyaşı, ne mektup. Belki hasret, belki gurbet bile tükenmiştir. Manyetolu telefonlar, çürüğe çıkarılmış bir marşandiz lokomotifi ile birlikte buğulu bir âleme göç etmişlerdir.

İstasyonun üstündeki o küçük ve yalnız ev. Tek başına bir ev. Önü bahçe, arkası tepecik. Niçin oradayız? Galiba babamın nahiyedeki görevi gereği. Münasip bir ev bulunamamış; hem ayrıca sık-sık vilayete gidip-gelme var.

Babamla birlikte ırmak kıyısına iniyoruz. Dallarda buz parıltıları. Yılgınlara bağladığımız oltaları çekiyoruz. Bir-iki kiloluk sazanlar, bıyıklı balıklar oltaları gere gere geliyorlar. Annem vazgeç şu balık sevdasından bey çok pis kokuyor dedikçe, biz babamla bu kıpırtısız kış günlerinde ırmağa doğru gitmekten vazgeçmiyoruz.

5402 manevra yapıyor.

Ardında bir dizi kara vagon.

Dağ köylerinden yün başlıklı köylüler bir sürü indirmişler. İri çoban köpekleri vakur duruşları ile etrafı kolluyor.

5402 nin her yanı yağ içinde. Gençirisi bir makinist yardımcısı, elinde üstüpüler ve yağdanlık bir o yana bir bu yana gidip geliyor.

Lokomotifin tıslamalarına paralel olarak yüzlerce borusundan, deliğinden sıcak buharlar fışkırıyor. Deli Dursun raylar arasında kömür topluyor.

Elimde, ayağımda tatlı bir sıcaklık, karıncalanma. Balıkları babama verip tirene doğru koşuyorum.

Az sonra makinanın içindeyim. Sanki bir uzay gemisi, bir denizaltı, bir masal cenneti.

Ocağın açık ağzından neredeyse beyaza doğru evrilen bir kızıl-sarı ışıltı yayılıyor. Büyülenmiş gibi o cehennem ağzına dalıyorum

Ateşçi Bekir tütün sarıyor; deri yeleğinin cebinden sarı bir ayva çıkarıp bana uzatıyor.

İliklerim ısınıyor sanki.

Bu sıcaklık, bu macera sürse diyorum. Alıp götürse beni, bilmediğim diyarlara, görmediğim yerlere...

Çocukluğumun uzanıp giden karlı beyaz bozkırlarında hep bir tiren sesi var. Bu tiren beni hayal iklimlerinde dolaştırmaktadır. Ama nedense ırmak boylarından, uzun kara ağızlı tünellerden, dik kayalı boğazlardan, çıplak tepeler arasından sıyrılıp şehirlere, kalabalıklara, evlere apartmanlara ulaşmayan bir tiren.

O hep kırlarda, ovalarda yol aldı.

Yalnız, bir başına, dumanı ve düdüğü ile rüyalarımı çizip geçti.

Sonra ansızın bir sabah bahar çıkageldi.

Bir kardelen toprağı yardı. Ardından sarı çiğdem, nevruz ve dağ lalesi.

Sakanın kafesini balkona çıkarmıştık.

Dağ alıçları, ahlatlar, bahçemizin mürdüm erikleri çiçeklenmişti.

Irmak boz-bulanık akıyordu, coşmuştu. Dağlarda karlar eriyordu. Annem bahçedeki ocakta sac kurmuş bazlama yapıyordu. Koyunlar kuzulamıştı, elimde yarısı yenmiş bir bazlama, yanımda o küçük köpek, tüneli gören tepeye oturmuş 5402 nin geçmesini bekliyordum.

Bu tünele bir kaç kez kızkardeşimle beraber elele tutunarak girmiştik. Kalbimizin gümbürtüsü tünelin taş duvarlarında yankılanıyordu. Bilmem ne kadar ileriye gidebildik.

Ya bir yarasa uçuşu, veya bir kaya güvercinin şakırtılı kanat vuruşu bizi yüz geri etti. Nefes nefese tünelden, karanlığın esrarlı ve korkunç atmosferinden kaçıverdik.

Bizi makasçı Mehmet Amca karşıladı. Yanında yeşil bayrağı, uç vermiş çimenlere oturmuştu. Bir yandan sigara içiyor, bir yandan tuhaf bir türkü mırıldanıyordu.

Anlamıştı; yumuşak bir tonda bir daha tünele girmememiz gerektiğini ihtar etti.

Sonra etrafı taze söğüt dalları ile süslenmiş bir drezina geçti önümüzden. Demiryolu insanlarının mütevekkil, çilekeş, tirenin ve ray sesinin ritmi ilen zikreden eğilip-doğrulmalarını izledik. Sanki drezinanın koluna karşılıklı bastıklarında "Ya Hayy" diye soluk veriyorlardı.

Drezina geçip gitti önümüzden.

İstasyona doğru yürüdük.

Kardeşim ablam için mor sünbül topluyordu.

Her yan çimene-çiçeğe kesmişti.

Ah bu bozkırın kısa süren baharı.

Güzün ağıtlarla, uzun havalarla, gözyaşları arasında geçip giden tirenler, baharda oynak türküler ile dönüp gelirdi.

Yoncalar biçilecek, arpalar başağa duracaktı.

Gurbetçiler yeni kasketleri, boğazdan ilikli beyaz mintanları, lacivert fiyakalı ceketleri ve yeni bavulları ile dönerdi.

İstasyonda mutlaka gelenleri karşılayacak heyecanlı bir kalabalık olurdu.

Babam bize o yıllarda pasta gibi görünen francala ekmekleri, bisküviler, cam misketler, kimbilir ne zaman kaybolacak lastik toplar ile vilayetten dönerdi.

Ben raylar arasında kurşun parçaları toplardım. Sonra bunları istasyon şefinin oğluyla birlikte biriktirir, az sonra geçecek 3.35 tireninin önü sıra raylar üzerine dizerdik. Tiren geçip gittikten sonra ezilmiş, parlamış, birer levha haline gelmiş kurşunları toplar bunlardan metal oyuncaklar yapardık. Bu oyuncaklar neydi acaba? Neye benzerdi?

Akşama doğru muvakkat demiryolu işçilerinin kaldıkları vagon evin ışıkları yanardı. Bir petrol lambasının ölgün ziyası camlardan dışarı taşardı.

Oradan, yani tepedeki evimizden, bu küçümen vagona dalar giderdim. Ara sıra bir bağlama sesi, gecenin kıpırtısız karanlığına doğru bir içli türkü yankılanırdı.

Geç kalmış bir 9.40 tireni bütün bu görüntüyü kısa bir süre kapatıp etrafa patırtılar, koşuşturmalar, telaşlı sesler yayar, sonra yine aynı manzaranın sükûneti avdet ederdi.

Bir gün bu vagon evin daracık kapısından içeri baktığımda, ilk gördüğüm tahta duvara çivilenmiş bir çocuk resmi oldu. Bir dergi sayfasından mı, Hayat mecmuasının ortasından mı, Saatli Maarif Takvimi'nin artık geçmişte kalmış bir nüshasından mı gelmişti, bilemem. Lâkin gürbüz ve gülen bu çocuk fotoğrafı, bu perişan vagon evin içine bir istikbal, bir aydınlık gelecek, bir umut ve sabır ilahisi fısıldıyordu. Duvardaki çivilere asılmış elbiseler, çamaşırlar, sepetler ve torbalar; yer yatakları, partal ayakkabı kümeleri, su küpleri ve kap kacak; acınası hallerine rağmen çocuğun gülücüğüne sığınmış bu demiryolu dünyasının münzevi duyarlığını, alçakgönüllü direnişini sergiliyordu. Kırık bir çay demliği içinde bir demet papatya vardı.

Çinkonun mavisi, papatyanın beyazı.

Onlar, o demiryolu adamları, lacivert üniformaları, sarı parlak kokartlı şapkaları, fesrengi apoletleri ile süregelen bir asaletin son temsilcileri sayılsalar da; benim için hep el örgüsü yün kazaklar, yün başlıklar, buz tutmuş bıyıklar ve beklemekten, ufukları gözlemekten donmuş heykeller olarak kalacaklar.

Bozkırın bu küçük istasyonu neyi bekler?

Hep gelip-geçecek olan bir şeyi bekler.

Hayat sanki ve sadece bir "an"dır. Gelir-geçer...

Bir nefes, göz açıp-kapamakla tamamlanan bir süreç.

Yeşil yandı geç, kırmızı durulacak demektir.

Sonu sonu bir saatlik telaki vardır belki.

Bir dinlenme "an"ı, bir muhasebe

İşte küçük istasyonların serencamı.

Oraların gerçek sahipleri aslında terkedilmiş vagonlar, yağlı travers yığınları, kararmış metruk su depoları, saçaklarda birikmiş is ve kurum, rayların ışıltısına karışan gençlik hayalleridir.

Bu siyah-beyaz fotoğrafın anlattığı hikâye, gitmekle katedilecek bir yol değil; sabırla, beklemekle varılacak bir menzildir.

Beklemek... Neyi?

Her tiren bir yığın umut, hayal, ihtiras ve arzu yüklenip gelir. Ardında düş kırıklıkları, göz yaşları, hayıflanmalar, bir tutam ağarmış saç bırakıp gider.

Ben de bir gün yolcular arasına karışırım. İçimde oynak uçurtmalar. Üçüncü mevki kompartımanların tahta sıralarına otururum. Babam vilayete dava takibine giden köylülerle konuşur. Elimde bir dilim yafa portakalı, vagon penceresinden birbiri peşi sıra kayıp giden telgraf direklerine, tellerde donup kalmış kargalara, uyuz akasyalara ve biçilmiş tarlalara bakarak şehre gitmenin garip, dayanılmaz heyecanını yaşarım.

Bitmez- tükenmez tünellere girip-çıkarız. Köylülerin sigara uçları kırmızı kırmızı yanıp-söner. İçeriye dumanlar dolar, bir kurum parçacığı kaçan gözlerim yaşarır. Kara tirenin o garip, unutulmaz kokusu her yanımı kuşatmıştır artık.

Başlarında atkıları, beyaz başörtüleri ağızlarını örten kadınlar, yanakları güz elması renkli aslan gibi gelinler, kopul oğlanlar ve mısır püskülü saçlı kız çocukları, çuvallar, sepetler, tandır ekmekleri, tulum peynirleri ve bir salkım üzüm arasında mütevekkil, korkulu, heyecanlı bekleşirler.

Neden sonra biri ağzını ve midesini tuta tuta, koridorda bir o yana, bir bu yana çarpa çarpa tuvalete doğru gider.

Irmak kıyısındaki tarlalarda çift sürenler, tepelerde koyun-kuzu otlatanlar, değirmenden dönenler, gelip geçen tirene el sallar.

Bu ıssız topraklardan dumanlarını savura savura gelip geçen tiren yıllar yılı belleklerden silinmeyen seyirlik bir oyun gibidir.

Hatta belki bir efsane gibidir. Bütün ışıklarını yakmış, karanlığı yarıp geçen, her bir vagonunda, basamağında, pencere ve koltuğunda yüzlerce hikâye, dram, bilmece saklayan bir antoloji.

Ben, elim babamın elinde, sarı-mavi-yeşil-kırmızı ampullerin aydınlattığı bahçe sinemalarının önünden, cıvıl-cıvıl aydınlık vitrinleri ile şehrin ana caddesinden, tatlılarla dolu pastanelerden, gazozlardan ve oyuncaklar arasından bin-bir heyecan ile geçerim.

Ve belki ilk defa geçerim.

Babam Optimus marka bir gazocağı alır.

Köylüler beş numara gaz lambası şişelerini boyunlarına asarlar. Ablam için Örenbayan nakış iplikleri, kızkardeşime Sümer basması mor çiçekli bir elbiselik, anneme bir çift iskarpin ve koltuğumun altında köy okulları için İlkokuluma kitabı.

Tiren bizi alıp yaza götürür.

Harmanlara, sığırcık kuşlarına.

Başaklardan kundağın,

Bağ- bahçe solun sağın,

Ağlama güzel çocuk,

Anan orak biçiyor.

Tiren bizi hep bunlara götürür. Tünelden çıkıp, tepeyi kıvrılınca o neşeli düdüğünü çalar. Annem, ablam, kızkardeşim evimizin önündedirler. Çığlık çığlığa el sallayarak onlara doğru atılıyorum. İşte bu sevinç, bu pırıl pırıl çocuk neşesi hep o tirenlerin, o dumanların, o efsanevî istasyonun hatırasıdır.

Böylece kavak fidanları boy atar.

İstasyonun sahipsiz köpeği altı yavru doğurur. Kıymet Abla nahiyenin tahrirat katibi ile evlenir.

Güneş haftalar boyu, lekesiz mavi gökte gülümser, başaklar altın rengine döner.

Artık gölgelere sığınmanın vaktidir. Terli lokomotifler su deposunun altına uzanırlar. Kalın borulardan neredeyse bir değirmen arkı su, sağa sola damlacıklar fışkırtarak süt gibi akar. Bir süt çağlayanı altında kalır kara tiren.

Taze söğüt dalından düdüğümü son bir kez öttürdükten sonra, artık dayanamaz olup saklandığım gölgeden fırlayıp giderim.

O süt çağlayanı altında neşeli çığlıklar ile zıplayıp durur, keten gömleğim ve kısa pantolonum ile sırılsıklam olurum. Lokomotif ile birlikte devasa bir küvette, bir ırmak göletinde, bir ışık seli içinde yıkanıp çıkarız.

Meğer köpeğim Gümüş dahi birliktedir.

Su altından tiril tiril çaktığımızda bütün istasyon ahalisi halimize gülecektir. Babam bile kendini alamayıp gülecektir. Bir küçük istasyondan böylesine gülümseyen, çocukluğumun tavanarasında unutulmuş kaç fotoğraf var acaba?

Yaz günleri ıssızlığını, garipliğini, terkedilmiş görüntüsünü kaybeder istasyon. Tirenler daha kalabalıktır. Sığır taşıyan tahta vagonların çatlaklarından, kapı aralarından, enlemesine demirli daracık pençelerinden iri gözlü

Kars tosunları dehşet içinde bakarlar.

Açık vagonlara ot ve saman yüklenir. Daha yüksekçe bir vagonun çatısından bu yumuşak otlar, samanlar üzerine atlayışlar yapar, kalecilere taş çıkartırım.

İkindi gölgeleri uzadığında odacı, istasyon şefinin minyatür havuzla, yediveren güllerini köpürten ufacık asma çardağının altını sulayıp süpürür. Şef bekar hayatının yalnızlığını, bu küçük istasyonlarda geçen gençliğini, kırlaşan şakaklarını portatif masaya yayarak bir küçük rakı açar. Orada, akşamı getiren sesleri dinleyerek kimbilir hangi sahillerin özlemi içinde demlenmeye başlar.

Ben buğday çuvallarından dökülen daneleri gagalayan serçeler, güvercinler arasından onları ürkütmemeye çalışarak ayaklarımın ucuna basa basa geçerim. Şef bir ara kızaran gözleri ile bana doğru bakar, ama göremez.

Yaz, saman tozlarını, karpuz kabuklarını, şehirden ırmak kenarındaki gözelere mesire için gelen şamatalı kalabalığını ve beyaz pamuktan bulutlarını toparlayarak göç hazırlığına başlar.

Tatilini tamamlayan öğrenciler, tiren pencerelerinden sarkan şarkıları, mevsimlik aşkları ve memleket hatıraları ile, analarının kuru köftelerini, puf böreklerini yiyerek geçip giderler.

Muvakkat demiryolu işçilerinin vagon evi kapanır. İstasyona ot ve saman taşıyan at arabaları görünmez olur. Şefin çardaklı havuzunun suyu yosun tutar; içindeki balıklardan çoğu ölür. Havuzun büyülü fıskiyesi üzerindeki pin- pon topunu fırlatmaktan vazgeçer.

Çok geçmez şimal rüzgârlarının serinliği duyulmaya başlar. Bir gün başımızı gökyüzüne kaldırdığımızda leylekleri katar katar göçerken görürüz.

Tabiat içine çekilir, yorganına bürünür.

Düğün, dernek dağılır.

Evli evine, sıçan deliğine deriz artık.

Irak cephelerde, çöllerde, dağ başlarında, bilinmedik diyarlarda yıllarca süren bir uzun savaşın yedi yerden yara almış yorgun gazileri gibi, bizim 5402 de gün gelir sefere çıkamaz olur. Onu artık kurtuluş umudu kalmamış bir hasta misali köhne karanlıklı, rutubetli bir cer atelyesinin unutulmuş bir köşesine çekeceklerdir.

Belki emekliye ayrılmış ve ardından hacca gidip dönmüş sakallı bir makinist, atelyedeki eski muavinlerini, yardımcılarını, ateşçi ve yağcı dostlarını görmek için uğradığında, o unutulmuş köşeden kırık, küskün bir fısıltı işiterek dönüp bakar.

Eski dostlar bir an için göz göze gelirler.

Makinist titreyen çeneleri ile sarsak adımlarını birleştirip ona doğru atılmayı, onu bir yerinden kucaklamayı, okşamayı geçirir aklından. Sonra cayar, umarsız hamleyi içine gömer, ıslanan gözlerini siler, alacakaranlıkta belli-belirsiz bir veda selamı gönderir sadece.

Makinist karanlık atelyenin ışıklı kapısına, güne ve güneşe, hayatın hay-huyuna doğru sırtını kamburlaştırmış bir emekli olarak yürürken, 5402 köşesinde derin bir "âh" çekerek son nefesini verir.

Galiba bu yüzden müzeler soğuktur.

yaş:ombir

Bahçeleri, gölgelerin cinlerini anlardım
Çocukken, sessizce bitenlerin, bitki olanların
Ve çıtırtıyla büyüyen her şeyin
Sarmaşıkları inletirdi (yemin ederim)
Sanki tutuşurdu kılcalları
Toprağın uykusuzluğu ve rüzgarın
Çatlayan toynakları.

Mevsimlerin dikiş yerlerinden severdim bırakılmayı
Gördükçe seviliyorum sanırdım
Göğü dalgın kılan o kuş hayatlarını
O bulutların
Ki perdeleri kapattırmayan hayatlarını.
Daha sınırdan geçip uçurtmalaşmadan
Gemleri çürüten köpüklercileyin hafifleşmeden
Katılmadan yollarda ölmüş hacıların yeğni ruhlarına, önce
Eski ülkeme bakardım ne çabuk eskirdi
O sincapsız sinbadsız toprak yoksa hep böyle miydi.
Ben geçerdim kaşık bala gömülüyor gibi ağır
Bir çocuğa bir rüya damlıyor gibi hafif
Hayır! Anlatamadım.

....................................................




Ahmet MURAT

8 Eylül 2015 Salı

BU O SONBAHAR MI?



                                                                           sevgi ve sefaletle



Ama gökler fazla İngiliz Virginia Woolf fazla boğulmuş
Fazla bakışlarıyla güneş fazla soğuk
Kabloları yemiş
Sincapları okşamış çorbaları içmiş cenaze arabalarını seyre
Dudakları bağ bozumu gibi aklımda kalmış

The beatles 2
Gitarlar fazla soğuk
Adem kahve içmeye gelmedi ne biriktiyse orada kaldı
Kahve bahane
Orada hiçbir şeye başlamamanın neşesinde
Sanki bir şatoya yürüyoruz da sen yorulmuşsun
Sanki süvarisiz bir at koşmaktan delirmiş
Sanki uyuduğun bir hikâyeye kar
Sanki ellerime demir inmiş

Gözlerin sigara içen birinin gözleri olmasa da
Bavyera’dan Karanlık Ormanlar’dan bütün Almanya’lardan
Sen sanki fazladan anlatmışsın bize şeyleri
Şeyler mızıkadan yayılan posta kutuları
Yazamadığım yaz denizleri
Şimdi seni gösteriyor bir şiir diğerine

Coğrafyaya senin gözlerinle bakarken bunlar
Bunlar erken uyuyan kızın (güz) lekeleri
Erken uyuyan uykusunu babasına anlatan
Sonra iç denizler kadar susan susan susan
Şimdi seni anlatıyor bir sessizlik diğerine

Sanırım öldüm



8.9.2015






1 Eylül 2015 Salı

BEŞ ŞİİR



Dergah, temmuz 2014

MUHTAÇ, izdiham 18


ırkımız


ziya'ya mektuplar

Cahit Sıtkı Tarancı
Ziya'cığım, İstanbul'dayken içime sıkıntı bastığı zaman sana koşardım, çünkü sen benim için yalnız vefakâr ve halden anlar bir dost değil, aynı zamanda, açık havayı, güneşi, baharı, iyiliği de temsil eden, nasıl olup da insan kalıbına girdiğine daima hayret ettiğim bir meleksin. Melek olduğun şundan da belli ki bana 'vefasız' demeye dilin varmıyor.
... Ne diyeyim, bana senin gibi bir dost verdiği için Allah'a hamd-ü sena etmekten başka ne gelir elimden! Allah'ın sevgili kullarından biri olduğuma yavaş yavaş kanaat getiriyorum. Emin ol ki, seni tanıyanlar için yeryüzünde senden daha büyük biri revelation (keşif, ifşa) yoktur. Bu satırları seni özlediğim için yazdığımı zannetme. Bunları daima düşündüm, ancak bugün söylemek fırsatını buluyorsam, bu gecikmeyi mâzur gör. Bilirsin ki öteden beri şifahî bir sıkılganlığım, dil tutukluğum vardır. Fakat seni özlemeye gelince, bunun ne yaman bir hasret olduğunu Paris'e geldikten sonra anladım. Meğer İstanbul'un en büyük cazibesi, istediğim zaman seni görebilmek imkânını bahşetmesiymiş. Paris'in bu primordial (pek önemli) cazibeden mahrumiyetine zor katlanıyorum. Canım İstanbul! Nasıl tütmesin ki gözümde, on iki şerefeli minarelerinin üzerinde senin dost çehren gülümsüyordur. Ziya'cığım, yaşamakla ölmek arasında ter döken bir adam olduğumu ve bir çok defalar ölüme teslim olmaya kadar gittiğimi yakından bilirsin. Her seferinde beni eteğimden tutup geri çeken mukaddes 'el'in parmaklarından biri de sen olduğunu gene bugün burada itiraf edeceğim. Hayata her dönüşüm biraz da senin eserin olmuştur. Paris 1.2.1939"
Ziya Osman Saba Sevgisi
Mehmet Nuri Yardım
Nesil Yayınları
2. Baskı, Aralık 2010
Shf. 25

ormanların gümbürtüsünden


bir yüzük yaptım sana güvercin teleğinden,
Bir yüzük bükerek hoşçakal sözcüğünden.
Bir yüzük yaptım belli belirsiz,
Eski bir gramafon sesinden.
Bir yüzük serçe parmağın için,
Bulutsuz bir gecede kayan yıldız izinden.
Bir yüzük yaptım terli bir yüzük,
Avucumdan geçen ince hayat çizgisinden.
Yanmasını bilen bakır bir yüzük,
Evime akım taşıyan elektrik telinden.
Bir yüzük yaptım, bir yüzük ki;
Yıllardır dinmeyen ormanların gümbürtüsünden.

metin altıok