31 Mayıs 2015 Pazar

PEYNİR SEVMEYEN KIZLAR


onar mısra



II

Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak.
Gözlerine yavaşça, yavaşça doldu akşam,
Göklerin ateşini kalbime boşaltarak,
Benim içimde yaktı sanki gurubu akşam,
Senin kirpiklerinde bir damla oldu akşam.
Gündüzden, gürültüden ve kâinattan ırak,
Akşamı seyredeyim bakışlarında bırak,
Ayırma gözlerini gözlerimden bu akşam,
Böyle saatlerce bak, böyle asırlarca bak..

IV

Yeşil çamlar altında uyuyor şimdi ada,
Şimdi kımıldamıyor zaman bile yerinden,
Ve apaçık gözlerin en derin bir rüyada
Ve güneş pırıl pırıl akıyor gözlerinden.
Bilsen duracak gibi nasıl yavaş vurmada 
Kalbin öyle muntazam, kalbin öyle derinden.
Yüzünü ipek bir tül gibi saran terinden, 
Güneşi yudum yudum içtiğim şu lahzada, 
Ruhumuz yıkanıyor yanan sonsuz semada,
Fırtınalı, karanlık günlerin kederinden...

VI

Yeşil çamlar süzerken mehtabı kuytulara,
Ellerini usulca bırak ılık sulara.
Sen de yan benim gibi, sen de hisset ki bir an
Sular değil zamandır akan avuçlarından.
Denizde ne bir köpük, ne bir kırışıktan iz
Ve yüzün altındaki deniz gibi çizgisiz..
Bu gece hatıralar içimizde bir cihan,
Duyarsın söylenmemiş sözlerimi dinlesen.
Bu gece gözlerinde senin can buldu deniz,
Ve karıştın denize ela gözlerinle sen...


Yaşar Nabi Nayır 
( 1908 - 1981 )


dört palto



Edebiyatseverler Gogol’ün “Palto” hikâyesini hatırlayacaktır. Silik kişilikli, yoksul bir küçük memur olan Akakiy Akakiyeviç’in bin bir zorlukla diktirdiği palto çalınır.

Adam görünürde soğuktan fakat daha çok paltosunu ararken uğradığı aşağılanmadan dolayı ölür. Ölümünden sonra sokaklarda dolaşan hayaleti insanların paltolarını alır. Bu sade hikâye Rus edebiyatında gerçekçiliğin kapısını açar. O kadar ki Dostoyevski onun etkisini işareten “Hepimiz Gogol’ün ‘Palto’sundan çıktık” der.

Bizim edebiyatımızdan ilk anda üç palto geliyor aklıma. Gerçi bunlar doğrudan yazarların hayatından çıkma paltolar ama işaret ettikleri mana Gogol’ün “Palto”sundan daha az etkileyici değil.

İlki Yahya Kemal’in paltosu: Yahya Kemal, Nazım Hikmet’in annesi, güzelliğiyle meşhur Celile Hanım’la büyük bir aşkı paylaşmıştır. O sıralarda Bahriye Mektebi’nde okuyan genç Nazım Hikmet’in hocası olan Yahya Kemal, özel hoca olarak da eve gelip gitmektedir. Fakat Nazım bu aşkı fark eder ve Yahya Kemal, bir gün evden çıkıp yürürken sağ elini paltosunun cebine soktuğunda bir not bulur. Nazım Hikmet yazmıştır: “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremezsiniz.”
Kıskanç, vehimli ve kendisini evliliğe hazır hissetmeyen Yahya Kemal’in Celile Hanım’a bir özür mektubu yazarak büyük aşkı bitirmesinde bu notun da payı olmalı. Mutsuz bir evliliğin ardından ikinci evliliğini yapmak üzere bir genç kız gibi çeyiz hazırlayan Celile Hanım’ın ise çok sarsıldığı ve uzun süre kalmak üzere Paris’e gittiği anlaşılmaktadır. Nikâh evrakını bile tamamlayan Celile Hanım’ın uğradığı hüsran üzer bizi. Yahya Kemal’e kızarız için için. Fakat o da az bedel ödememiş, ömür boyu evlenmeyen şair, kendisini yalnızlığa mahkûm etmiştir.

İkinci palto Haşim’in: Kadınlarla ilişkisi hayli problemli olan Haşim de –geçirdiği iki çok kısa evlilik ve bir nişana rağmen- edebiyatın yalnızlarındandır. Onun bireysel şiiri ile yaşantısı arasındaki bağlantıları arayan Asım Bezirci, Haşim’in kendisini yakışıklı bulmayışına da değinir ve “Başım” şiiri üzerinde durur. Bilindiği üzere Haşim, bu şiirinde dışarıdan bir göz olarak kendi fotoğrafına bakar ve seyrettiği başta güzellikten çok çetinlik ve mihnet bulur. Nişanlı olduğu sırada yemeğe davet edilen Haşim’e müstakbel kayınvalide mükellef bir sofra kurar. Özellikle uskumru dolması Haşim’in iltifatına mazhar olur. Anlaşılan o ki, iyi niyetli kadın, damadına bir sürpriz yapmak ister ve bir kâğıda sardığı üç adet uskumru dolmasını gizlice Haşim’in paltosunun cebine koyar. Ertesi gün Haşim vapurda elini cebine soktuğunda kâğıdı yağlanmış paket içinde uskumru dolmalarını fark eder. Hayatı da saf estetik ölçülerde yaşamak istediğinden olacak bu hareketi çok bayağı bulur ve nişanı bozar. Oysa gerçekten sevilen bir nişanlıdan insanı ne vazgeçirebilir ki? Aşk meşk babında cesur olmayan Haşim acaba bahane mi arıyordu?

Üçüncü palto Akif’inki. Bundan daha önce de bahsetmiştim, defalarca yazsam yine bıkmam. Akif, bir milletin varlık yokluk savaşı verdiği o günlerde I. Millet Meclisi’nde Burdur mebusudur. “İstiklâl Marşı”nın güfte yarışmasına para ödüllü olduğu gerekçesiyle girmemiş, Hamdullah Suphi’nin ödül meselesinin bir şekilde halledilebileceği sözü üzerine kabul etmiş ve o ihtişamlı şiiri yazmıştır. Nitekim güfte yarışmasının birincisine vaat edilen ve o gün için ciddi bir meblağ olan beş yüz liralık ödülü bir hayır derneği olan Darülmesai’ye bağışlar. “İstiklâl Marşı” güftesinin kabul edildiği gün Meclis’e gelen Akif’in cebinde bir arkadaşından borç aldığı iki lira vardır ve sırtındaki palto, Baytar Şefik Kolaylı ile nöbetleşe kullandığı paltodur.

Şaşılacak bir şey yok aslında. Akif ki Milli Mücadele’ye katılmak için yanında oğlu Emin’le yolun büyük kısmını neredeyse yürüyerek Ankara’ya geçerken taşıdığı pakette Sebilürreşad’ın klişeleri ile tek kat çamaşır vardı. Yazdıklarıyla yaşadıkları arasında mesafe olmayan, fikri ile zikri bir Akif samimidir. Samimiyet ise her zaman saygı uyandırır ve bana göre Gogol’ünkü dâhil palto hikâyelerinin en güzeli Akif’inkidir.


Nazan Bekiroğlu


fotoğraftaki gariban: orhan veli


28 Mayıs 2015 Perşembe

ÇOCUK, DAĞLARCA VE ALLAH

  Dağlarca’nın 1940’da yayımlanan ikinci kitabı Çocuk ve Allah 73 yıldır rengini – elbette beyaz- koruyor. Türk şiirinin bu eskimeyen başyapıtı hep taze, hep yeni ve her zaman şiirimizin sıfır noktasında…

  Henüz 26 yaşındayken kaleme aldığı bu şiirlerde Dağlarca, dünyaya şiirden uyanan çocuğun hayretini, dünyayı kabul ederken bunu iman diliyle söylemenin coşkusunu, erken metafizikin insanı, şairi korkutan taraflarını nerdeyse dua aydınlığına kavuşmuş şiirlerle alt etmesini, vatanı duymanın saadetlerini gece vakti akan uzak bir nehrin içten içe duyulan seslerini andıran şiirleriyle dile getirir. Pek çok şair için daima mesele olarak kalan şairin varoluş karşısındaki şüpheleri, sarsıntıları onda yoktur. Belki de yolun başında Dağlarca, varlığının şükür borcunu ödediği bu şiirlerle aşmıştır onları…

  Türkçe ilk fethini Yunus Emre ile yapmıştır ve yüzyıllar içinde o kalenin burcuna her Türk şairi bir taş koymuştur. Çocuk ve Allah da o kalenin burçlarından biridir. Dağlarca’nın Türkçeye olan sevgisinin meyveleri bu kitapta olanca temizliği ve duruluğu içinde bize gülümser.


  Çocuk ve Allah, her okunuşundan sonra elimizin ve dilimizin kendiliğinden duaya kalkmasının kitabıdır ve hala bizimle konuşmayı sürdürüyor. Üstelik her yaştan okur için…

  “Nasip” kelimesiyle kurduğu bağa sadakati ölçüsünde okur o şiirden aydınlığını alacaktır.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

özgür çağrı

Elverir ki çoşku 
Haylaz çocuklarını boğazlamasın 
Avunmak elbette kolaydır 
Şehri yiğit bir türkü gibi dolaşmak 
Dağlara destanlar, düşünmek kolaydır 
Hapislere bir sevinç çığlığı gibi düşmek 
Kızların diri gögüslerinde 
Matbaalarda 
Ve kongre zabıtlarında dünyayı tazelemek 
Yeryüzüne depremler düşürmek 
Çünkü binlerce militanın rüzgarlı macerası 
Bir kurşun bile değildir namusun mavzerine 
Gönlün kahpeliğine tutsaksın açıkçası 
Asıl savaş alanı suskundur arkadaş 
Sahipsizdir 
Asıl savaşcılar afyonlu, mütevekkil 
Öyleyse 
Şehrin girdabında çalkalanan zulüm 
Halkın şanlı isyanına işaret değil 
Bodrum duvarlarına öfkeli yazıları 
Tırnaklarınla kazıyorsan da
.......................
Bulvara dökülen bildiriler 
Harcanan bunca emek, bunca değer 
Fokurdayan metal potası 
İşleyen rotatifler 
Cesetleri iğnelemek gibi birseydir 
Ve zaman usulca göz kırpıp telaşına 
Homurdanarak çekip gitmiştir 
Yani bu 
Aşağılık bir dramdır artık 
Çünkü jarjuruna 
Boş kovanları dolduran adam 
En azından kendinden utanmalıdır 
Yani yetsin diyorum 
Şarkılarınızı dağlarıma sürün diyorum 
Uzatın ellerinizi diyorum 
Uzatın tanışalım 
HELALLAŞALIM....

Orhan Kotan


inançsız



Açılır gecesi inançsızların
Tanrı sarı bir çiçektir
Ormanin içinden atlılar
Geçerken çocuklar ölecektir

Denizin gözlerinden tuzlu
Bir sıkıntı vurur karalara
Uzakta olduğumuzu köprülerden
Atlar nereden bilecektir

Mavi kuşlar çiziyor biri
Eli değdikçe camlarına
Avcılar doğrultup namlularını
Nasılsa bir bir düşürecektir

Yorgun yıkılmış ölü
Bir yaz büyütür karnında
Soyunup toprağa yatınca
Kadınlar göklerle sevişecektir

Açılır gecesi inançsızların
Tanı sarı bir çiçektir
Ormanın içinden atlılar 
Geçerken çocuklar ölecektir

hilmi yavuz


9 Mayıs 2015 Cumartesi

genç bir şairden genç bir şaire mektuplar


"sevgili süleyman fena'ya nihayet ulaştım yoğun zamanlar geçirdim okurken biraz yoruldum biraz gerildim koca şehrin ortasında modernizmin ortasında kalbine aşina fakat kafası karışık tek başına bir şairle yürümek güzel şiirlerle yürümek oturmuş mısralarla yürümek ne hoştu... kolay beğenmem ben ama son dönemde beğendiğim iki şairden birisin ne iyi etmişin de şair olmuşun bize güzel şiirler armağan etmişin seni tebrik ediyorum kitap hakkında usturuplu cümleler kurup poetik çıkarsama artisliğinde bulunmayacağım. çünkü bu tür söylemler uçuk geliyor bana. şiir ya beğenilir ya da beğenilmez. sevilir ya da sevilmez ya kendini bulursun ya da hiçbi şey... yapabileceğim tek eleştiri "allah'ın bütün isimleri" bölümü kitabın genel dokusuna uymamış. konmaya bilirdi. selam ile..."


 ‘Fena’ bir şiir kitabı için gerçekten tahrip gücü yüksek fena bir isim. Bir münacaatla söze başlayan şairin ilk kalp ağrısı bu kitap. İlk dikkat çeken şey, şairinin daha çok söyleyeceği şeyi olduğu. Yani şiirsel yoğunluk. Belki de bitmeyeni yazıyordur şairimiz. İşte bitimsiz olana göz kırpan bir dize: “ Bütün yazdıklarım sonsuzluğu içerir”

hüseyin akın, milli gazete


"....Süleyman Unutmaz özellikle kitap-lık dergisinde yayımladığı kimi şiirlerde, sözünü ettiğim yeni gerçekliğin eleştirel dilini, ironi ve coşkuyla birlikte kurmaya aday gözükmüştü. Fena adlı yeni kitabına giren “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” şiiri, belli başlı çevrelerde dilden dile dolaşır olmuştu. Bu dolaşımı da şairin hem cesaretine hem de yaşamakla kurduğu esaslı temasa bağlayabiliriz. Eleştirellik, açık dil, gönderme zenginliği ve asıl önemlisi ayrışma potansiyeli uzun vadede çok önemli. Süleyman Unutmaz’ın uzun vadede, kendi şiiri içinde de bir ayrışıma, duruluğa gitmesi şart. Pınar Öğünç’ün şimdilik kimi yoklamalarını hoş gördüğümüz gibi ona da umut bağlamalıyız."

ömer erdem, yeni gerçekliğin eleştirel dili, radikal kitap,

7 Mayıs 2015 Perşembe

muhafazakar şairin atlası: fena



  Dilden dile dolaşan ve sosyal medyada çokça paylaşılan bir şiir vardı: “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?”. Süleyman Unutmaz ismini ilk kez bu şiirin altında gördüm.(Bu konuda özeleştiri yapmam gerekiyor. Çünkü 99’dan beri, dergilerde şiirleri yayımlanıyormuş şairin.)
                
  Şiirin tamamını okuduğumda “Helal olsun.” dedim. Çünkü onlarca yılın “kafasını” veren bir şiirdi bu. Lise ve üniversite yıllarında, bir başka şiir daha vermişti bunu bana. Kemal Sayar’ın Sonsuza Dek Sophie’si. Bütün muhafazakâr çevrenin; umutsuz aşkına, ilk vicdan azaplarına, inandığı değerler ve “asla konuşamayacağı kızlara aşklanmak” arasında kalışlarına üzülmüştük o şiirle. Kendimiz hariç değildik. Zaten kendimize üzüldük en çok.
               
   “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” çağına geldiğimizde ise, artık pek çok şey değişmişti. Artık “solcu kızlara aşklanan İslamcı erkeklerin hüznü” diye bir kavramın olmasına gerek yoktu. Çünkü değişen siyasi ortam ile mütesettir kızlar; evlerden Divan Yolu’na inmiş; Türkiye Yazarlar Birliği’nde ve Türk Edebiyatı Vakfı’nda kendini göstermeye başlamıştı. Rengârenk eşarp takmış ve çiçek çiçek açan ahlaklı ve kültürlü kızlar ile şiire ve edebiyata dair konuşabilir, dergiler çıkarabilir, bu süreçte onlara rahatça âşık olabilir ve tabi ki evlenebilirdiniz. Bu şiirin önemli olmasının nedeninin, bunların hepsini tek satırda resmetmesinden ileri geldiğini düşünüyorum. Evet; mesnevi okuyor, sigara içiyor ve bir masanın etrafında sakallı oğlanlarla edebiyata dair sohbet ederken öğle ve ikindi namazı vaktinin masadan sessizce kalktığını önemsemiyor. Ben olsaydım Yeni Türkiye’yi cumhurbaşkanlığı seçimleriyle değil bu dizeyle başlatırdım:
- “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?”
                
  Erkan’ı herkesten çok kıskandım. Keşke dedim Erkan olsaydı adım. Herkesin diline pelesenk olsaydım, keşke. Süleyman Unutmaz’ı neden mi kıskanmadım? Aslında ikimizin de sakalı yok, benzerliklerimiz var yani. Fakat; hayatın içinde çok nadir karşılaştığımız insanlar gibi, çayına dişiyle kırdığı yarım şekeri atıyor o. Ben bunu yapamam.
                
  Şiir kitabına gelecek olursak, adı “Fena”. Mustafa Kutlu Beyefendi kitabın adına dair yorumlarda bulunduğu için ben yazmayacağım. “Fena” altı bölümden oluşuyor.
               
   1.Bölüm Münacat: Bu bölümde, “Münacat” başlıklı tek bir şiir var. Anlamını hepimiz biliriz. “Allah’a yakarış”. Allah demişken, Allah’ın yeri kitap boyunca sabit değil. Şunu demek istiyorum: Bu şiirde el açılıp sonsuzluk istenen, kulunu hiç yalnız bırakmayan bir Allah resmedilirken; Allah’ın durduğu yer kitap boyu değişiyor.
Bazen tanrı oluyor: “Nasılsın tanrım?”
Bazen anlaşılmıyor: “Türkçe konuş Ya Rabbi anlamıyorum Sen’i”
Bazen yalnızlık: “Allah’ım sen ve ben varız bu odada”
Bazen sorun: “Tanrının istemediği şiirler nedir?”
Bazen görünen: “Müziği açtığımda tanrı görünecekti”
Bazen soru: “Tanrım henüz kimsenin söylemediği bir dize sende bulunur mu?”
Bazen tespit: “Kendini uzatıyor Allah’ın isimlerine”
Bazen gözlem: “Baktım acemileri gökyüzünde öldürüyor Allah”
               
   Allah ve tanrı ayrımı bariz şekilde göze çarpıyor. Şairin bir güç olarak sığındığında yazdığı kelime Allah iken, bir arkadaş olarak veya şımarık bir oğlan olarak sorguladığında yazdığı kelime, tanrı.
               
   2.Bölüm Çöl Saati: Bölüm adını oldukça zarif buldum. Çünkü bildiğimiz-belki de bilmediğimiz- çölden daha yalnız, daha kimsesiz olduğumuz yerden bahsediyor. Yani modern çölden, içinde yaşadığımız bu vakitten. Çöldeki seraplara benzeyen ve insanı insana susatan akıllı ekranlardan. Doğal olarak, “Mesnevi Okuyup Sigara İçen Mütesettir Kızlar Beni Neden Sevmezler Erkan?” şiiri de bu bölümde. 15 şiir boyunca seyrediyoruz modern çölü: la bohem hayatlar, no mahrem barış çubukları, şairler kız ayarlasın için post moderne ayna tutmak, biraz monna-biraz rosa, adisyonlara incelikle indirmek, cumartesi sabahları, cuma akşamları, romantizm tüccarlığı, şark usulü mihnet, 72 model Michigan ve Clint Eastwood, minyatür sevgiler, edebiyat dergileri, kitap kapakları, halk otobüsleri, kulaklık ve şiir gecesinde şairler…
                
  Bu bölümde, şiir başlıkları da oldukça anlamlı ve dikkat çekici. Sadece bir tanesini söyleyeceğim. Çünkü herhangi bir tanesi bunu ispatlayacak nitelikte.: “Arınma Risalesi”. Özel isimlerin çokluğu, değinmek istediğim diğer mevzu. Zaten, modern çölde olmak da bunu gerektirir: Divan Yolu, Çorlulu Ali, Üç İstanbul, Kurşunlu Medrese, Sultanahmet, Kanuni, Mustafa Kutlu, İsmet Özel, Amerika, İsa, Türkçe, Farsça, İbranice, Sanskritçe..

 Dillere gelmişken, “Neden bir dil olarak Türkçeye bu kadar düşkünsünüz?” demek isterdim şaire.
“Türkçesi olmayan uykular bulmalıyım”
“Ses veriyor Türkçeye o kırgın yapraklarım”
“Ben eski Türkçe sularla akarken”
                
  Bu bölümün en sevimli yeri ise, şairin kahverengi hırkası ve ceketiydi. Süleyman Unutmaz yahut “ceketineşiirleryazanadam”
3.Bölüm ‘Şairin İlk Kitabı’: Bölüm, 5 şiirden oluşuyor. Yalnızlık, aşk ve sevgiliden bahsederken; ahiret, cennet, cehennem giriyor araya. Bölümün son şiiri “Elma”. Bu şiirle, kendimize rağmen kendimizi kovdurmayalım cennetten diye düşünüyoruz.

  4.Bölüm-Ölümün Çocukluk Fotoğrafları: 5 şiir daha. “Nereye varsam beni yüzüm karşılar.” dizesinin etrafında dolaşan bir bölüm. Yüzleşme dersek sert olur; kendini anlama ve kendine varma arayışındaki şiirler toplanmış buraya.

  5.Bölüm-Allah’ın Bütün İsimleri: Bu bölümde, şairin hece ölçüsüyle yazdığı şiirler çıkıyor karşımıza. Hecenin (belki haksız olarak ama gerçek) çağrıştırdığı basitliğin farkında olup onu örtmek ister gibi yazılmış alabildiğine derin şiirler görüyoruz. Bölüm boyunca; Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas şiirselliğini koklarken en son şiirle Ahmet Haşim’e de selam verilmiş: “Bir Gülün Sonunda Arzu”.

  6.Bölüm-Kavuşma Bitti: 4.bölümdeki “arayış şiirleri” menziline varmış olmalı ki bu bölümde, kendinin farkına varan ve kendini daha iyi tanıyan bir şair görüyoruz. Yalnızlık, kasvet, yas, ölüm, cennet; hepsi kabullenilmiş ve yerine oturmuş. Fakat şair, her zaman “Evet, İsyan” değil midir? Kitabın en son şiiri Kürt’ü böyle yorumlamak gerekiyor. En azından adını. Çünkü bu bir aşk şiiri. Türkçe’nin en güzel ve en hırçın aşk şiiri:
“Kürt beni şefkatinle, beni ekmeğinle böl.”

  İddia ediyorum: Süleyman Unutmaz muhafazakar şairin yeni atlasıdır.


                                                                                                                     Gülhan Tuba ÇELİK - fosforlu elma sayı:1