2 Kasım 2014 Pazar

SOĞUKKANLILIKLA

                             

Her şey yavaş yavaş ama hissettirerek başladı. Hafif, az ağrılı ve müzikliydi. Bol dumanlı, mektupsuz ve deliliğin gölgesine bakarak başladı. Saçlarımdan itibaren kendini hissettirdi ve gitmedi. Gelmemişti zaten ve de gitmedi. Gitmez. Her şey sessizliğe çok benziyordu başta. Yaşlı bir şairin sakallarına benziyordu. Klavye sesleri ve harf sesleri olarak da başladı. Bitmeyen bir yağmur müziği gibi başladı. Sakindim. Seyrediyordum.

Bunu bir kurbağadan duymuştum. Ona hak vermiş ve başıma gelmemesi içinde hiçbir şey yapmamıştım. Zaten ne yaparsam yapayım başıma geldikten sonra hiçbir şeye dönüşecekti her şey.

Eşyaların eski huzurunu yitirmeleri ve daha sert bakmaları da aynı zamana rastlar. Çay bardağının benden uzaklaşması, halının katılığı, masanın soğuması, yastığın üşümesi, ayakkabılardaki küskünlük, solan gömlekler, çorapların mesafeli duruşu, suyun dindirmemesi, evin daha da buyurgan bir makine haline gelmesi, gündüz kullandığım insanlardaki yabancılık…. Hep aynı zamana rastladı.

Zamanla fotoğraflardan yüzüm silindi. Zamanla bazı kelimeleri kullanamaz oldum. Yüzüm ve kelimelerim en çok kullandığım eşyalardı halbuki. Bana sadece bunları anlamanın soğukluğu kaldı. Bazen onu sıcaklığa çevirebilsem de bu aslında sıcak değildi.

Kırmızıydık. Kırmızı deryasıydık. Benim her güne bir yazı borcum vardı. Ben cesaretim yüzünden mutsuzdum sense korkaklığın yüzünden mutsuzdun. Boşa çıkan rüyalar benim değildi. Benim olsalar boşa mı çıkarlardı?

Ev yanarken bunu ısınma vesilesi sayan büyük mavi sakallı bir adamın ruhuydum çoğu kez. Yüklerini attıkça uzayı bulan bir balon ya da. Roman yazmalıyım. En azından hikâye. Üslubum zindanım olduğundan burada bile rahat yok. Ben isterdim ki birkaç kişi gelsin bu yazıya. Bazı konuşmalar edilsin. Tartışma çıksın. Olay olsun. Bunu yaparsam kendimden uzaklaşacağım için bunu yapmaya korkuyordum ben.

O şey ne ise parmaklarım dışında her şeye sahip. Belki parmaklarıma çoktan sahip olmuştur da o yazdırıyordur bunları.


Sevgili Gogol

Umarım dünyada bulamadığın huzuru orada bulmuşsundur desem bana güler miyiz birlikte?

Neleri başlattığını edebiyatta ve bende hiç düşündün mü?

Seni “palto”ya hapseden ahmaklara sen de kızdın mı ben gibi?

Allah aşkına söyle “burun” diye bir hikâye neden yazar bir yazar? Tamam ben biliyorum da onlara söyle!

Her şey senin kahkahana değmeyecek kadar ucuzladı Nikolay, her şey acımasız bir kalem tarafından delik deşik edilmeyi bekliyor biliyor musun?

Bilmiyorsun elbette ve bilmemenin ve olmamanın sonsuz deniz altlarında havalanan kaftanınla ve huzurunla muhtemelen 162 yıldır dibe çöküyor musun?

Dip deyişime bakma sen, aslında zihnimin zirvelerine yükseldiğini söylesem eserinde bir yaprak kıpırdar mı ikimizin göreceği şekilde?

Gogol’ü okumayı eserlerini aşıp sana ulaşamadan yapanlarla, seni okuduğunu zannedenlerle dolu bir dünyada meramımızı rüzgara mı anlatalım?

Nabokov bile seni ustalığının soğukluğuna mahkum etti senin için yazdığı kitapta, birkaç tebessüm aralığı dışında seni gösterecek bir aynası yoktu ve sana damardan dokunacak kadar yenik değil miydi o?

Bugünlerde ben yokluğumu gördüğüm – yokluğu görmek!- her yerde seni de görüyorum sanki. Sanki sen cümlelerini üfürüp duruyorsun buralara doğru. Doğru ya da yanlış ama gerçek bu ve hakikate daha çok yolumuz var. Yolumuz, yolum, yol.

İnanmak. Zekânın tuzaklarına bile isteye düşmek ve yanan bir evi soğukkanlılıkla anlatmak en sonunda seni yedi bitirdi. Sorulardan cevaplar dışında her şeyin doğduğu bu asırda bu çoğaltım işlemine fazla girmek istemiyorum.

Helvadan putlarımızın tozunu alıyoruz her gün ve onları sevmeyi hayat zannediyoruz.  Aklına âşık budalalar dünyasında seni bile edebiyata dair bir bilgi nesnesine çevirdiler. Ölü canlar, eeee? Palto, sonra?

Peki sen kimdin?

Edebiyat burada susar ve cevabı saklar.  Her kitapta o cevabın biraz biraz açık edildiğini bilir.

Sonra sessizlik.







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder