24 Kasım 2014 Pazartesi

SABAHLARI HAYATTA OLMAK

               
Sabahları hava kapalı ve neredeyse karanlık oluyor. Yarısı gecede ve kelimelerde kalmış olan ben, otobüste ve özellikle okuldaki öğretmen türlerinin içine karışıp, onları görmek zorunda kaldığımda kendimi çok eski zamanlardan gelecek yüzyılların metalik atmosferine zoraki savrulmuş biri gibi yapayalnız hissediyorum. Dillerini, huylarını ve manalarını anlayamadığım onca insanı görmenin yorgunluğuyla şiddetle kendime dönüyorum. Yaşıyorlar, konuşuyorlar ve gülüyorlar, görevleri var, amaçları da vardır, ilişkiler içindeler, planlı ve ustalar saatleri ve günleri geçirmek konusunda. Hepsi sanki bana “yanlış yoldasın” der gibi geçip gidiyorlar önümden, ömrümden. Sonra ben eve gittiğimde kuracağım hayalleri düşünüyorum. Bunun şifa vermeyen tarafına alıştıktan beri bir alışkanlık olarak onu ve kendimi yaşıyorum.

Sabahları serin ve yağmurlu havaların eskisi gibi ruhuma iyi geldiğini düşünmüyorum. Çünkü bu aldanış yüzünden harcadıklarımın karşıma dikilip bana hesap sorduğunu fark ediyorum. İkiye bölünmüşlüğün cehenneminde kalakalmak da nasıl olsa ilk fırsatta bertaraf ediliyor içimde bana rağmen kurulduğuna inandığım ve beni adeta makineye çeviren mekanizmalar tarafından. Sabahın olanca sıkışmışlığının ağırlığını hafifleten tek şey “sonra” düşüncesi. Sonra diye bir şey var. Kaderini kendi yazan – ki o benim – sonrasında neler yaşayacağını bildiği için biraz rahatlıyor.

Sabahları ilk aklıma gelen geceleri kendimle yaptığım bütün konuşmaların gözüme ne kadar hayat dışı görünmesi ve nerelerde yorulup bu sabahın ortasında yarım kalan bir düş gibi kırılganlıklar içinde düşüşüm oluyor. Düşüş, bilincinin iplerini sımsıkı elinde tutan ben için an be an gözlemlenen bir hal. Çıktığım avlardan elim boş döndükçe bunu da hafifletmek konusundan ustalaştığımı dehşetle fark ediyorum. Gerçekten üzülmek ya da gerçekten sevinmek mümkün olamadığı için her şey öğütülmek üzere o mekanizmaya havale ediliveriyor.

Sabahları, yarım kalmış bir düş ya da yarım kalmış cümlelerle yola koyulduğumda, en çok yüzümde taşıdığım gecenin seslerini dinledikçe bunca umutsuzluğun gücü etkisinde umuda malzeme taşıdığını bilmek benim asıl derdim. Ne o umutsuzluk hakkında ne de umutsuzluğun beslediği umut hakkında hiçbir fikrim yok. Ama bu cümle hemen şu cümleyi doğuruyor ki bu da mekanizmanın çalıştığına delalet ettiği için kısır döngünün görkemine işaret: Sen o umudun içini de doldurmayı nasıl olsa becerirsin.

Çünkü senin varlığın adını ancak senin koyabileceğin o umudun içini kendinle doldurmak. Bu yüzden yaşayamaz hale geldiysen elinden gelenin sadece bu olduğunu da biliyorsun zaten.


Şimdi bunları sus!

trapezin elleri




Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden dağların başına resim olan keklikleri
Bekleyip bir ağacın gölgesine yatarak
Vururlar ve kan hiçbir şeydir onlar için.
Şehirden köylere eskimiş diye gönderilen elbiselerin
Kederini de bilmezler
Çünkü modadır unutmak.
Parmağını prize şaşkınlıkla sokan çocuklara
Ceza verirler otobanlarda ateş aldıkları levhaları unutup.
Şiir yazar ve sadece korkudan şarkı söylerler
Oysa mercedesi olanın umudu artık kalmamıştır.
Zorbalaşırlar, sevişmekten gövdelerinde yer kalmayınca
Ve enteresan bir aşktır tekrar koca evine dönmek
İhanetin gözleri yataktan beri yoktur
Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden tütüncü dükkânlarında trapezi över
Ama uzatmazlar kimseye ellerini.
Savaş günleri olmasa bile ekmek kuyruklarında torpil ararlar
Birkaç adım önde olmak için / Park etmiş araba iyi bir bahanedir
Çağ atlarlar ama bilmezler
Acıya dokunmadan düşmenin bir önemi olmadığını.
Bütün düşünceleri kazanmak üzerinedir
Aşkta kaybetmeyi borsada kaybetmeye tercih ederler
Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden çıkardıkları yasalara uygun birer ecnebi olur
Adliyede; bir hastaya yalandan bakan hastabakıcı gibi
Müvekkiline ilgi gösteren avukatlardan kanunlarda yırtık isterler.
Çünkü hiçbir mısranın sevgilisi olamamışlardır.
Devletin koridorlarına sığınıp pencereden baktığı boşluk olmasa
Varlığı anlaşılmayacak olan hademenin ölümünü
Kütükte açılacak bir kişilik kontenjan olarak algılarlar
Onlara göre yoksulluk kışla başlar, yazla biter
Ama bilmezler
Yaşamak varlığın kanıtı değildir
Bülent Parlak

16 Kasım 2014 Pazar

ben var ölmek, ülkü tamer





Ben var ölmek
İstemek bir boyalı tebeşir
Karalamak ölümü
Ondan sonra gidilir

Bir uzansam çatıya
Kuş uçursam ilmikten
Ağzında cam kırığı
Keser ipimi birden

Dokusam kadehimi ince bir arsenikle
Kandırır tezgahımı, dostluk kurar mekikle
Suda görsem kendimi bakarım ayna olmuş
Ne kemik tarağı var, saçımdaysa üç yüz kuş

Ben var ölmek
İstemek, vişne renkli bir balta
Tırnaklarımı kesmek
Sonra atlamak, ata

pişmanlık



Mantes'da "Saval Baba" olarak bilinen Bay Saval yeni kalkıyordu yatağından. Dışarıda yağmur yağıyor. Hüzünlü bir sonbahar günü; yapraklar dökülüyor. Yağmurla birlikte usul usul düşüyorlar. Daha yoğun, daha yavaş başka bir yağmur gibi düşüyor yapraklar.
Bay Saval'in keyfi yok. Şömineden pencereye, pencereden şömineye gidip geliyor. Yaşamda, bazen, iç karartıcı günler vardır. O artık altmış iki yaşındadır ve yaşamında bundan böyle hep karanlık günler olacaktır. Yalnız, evde kalmış, kimsiz kimsesizdir. Ne acı böyle yapayalnız, gerçek sevgiden yoksun ölmek!


Bomboş, çırılçıplak yaşamını düşünüyor. Geçmişini, ta çocukluğunu, evini, ailesiyle birlikte yaşadığı evini; lise yıllarını, gezintilerini, Paris'te hukuk yıllarını hatırlıyor. Sonra da babasının hastalığı ve ölümünü. Annesinin yanına geri dönmüştü. Yaşlı kadın ve genç adam, birlikle, herhangi bir beklentileri olmadan sessiz sedasız sürdürmüşlerdi yaşamlarını. Daha sonra, o da ölmüştü. Ne kötü şey şu yaşam!


Şimdi yalnız kalmıştı. Ve çok yakında sıra onundu, o da ölecekti. Kaybolup gidecek ve her şey bitecekti. Artık yeryüzünde Bay Saval olmayacaktı. Ne korkunç şey bu! Diğer insanlar yaşayacaklar, birbirlerini sevecekler, güleceklerdi. Evet, insanlar eğlenecekler, ama o olmayacaktı. Ne garip ölümün önüne geçilemeyeceğini bile bile neşelenmek, eğlenmek, gülmek. Ölüm olası bir şey olsaydı bari, bir umut kapısı olabilirdi hiç değilse. Ama yoo… kaçınılmazdı ölüm, tıpkı gündüzün ardından gecenin gelişi kadar kaçınılmaz.
Dolu bir yaşamı olmuş olsaydı hiç değilse! Bir şeyler yapmış, serüvenler yaşamış, büyük zevkler tatmış, başarılara, her türden doyumlara ulaşmış olsaydı! Hiç, ama hiçbir şey yapmamıştı. Uyumak, aynı saatlerde yemek yemek ve yatmaktan başka hiçbir şey. Ve böylece altmış iki yaşına kadar gelmişti.


Diğer erkekler gibi evlenmemişti bile. Neden? Evet, neden evlenmemişti? Oysa evlenebilirdi çünkü fakir sayılamayacak kadar mala mülke sahipti. Acaba eline fırsat mı geçmemişti? Belki de! Ama fırsatları insan kendisi yaratmaz mı! Uyuşuktu. Evet bütün sorun buydu. Uyuşukluk onun en büyük derdi, kusuru, en kötü yanıydı. O kadar çok insan uyuşukluğu yüzünden yaşamını boşa harcar ki! Bazı insanlar için kalkmak, hareket etmek, adım atmak, konuşmak, sorunlara kafa yormak ne büyük iştir!
Sevilmemişti bile, hiçbir kadın aşkından mest olup göğsünde uyumamıştı. Beklemenin o tadına doyulmaz sıkıntısını, sabırsız bir elin o kutsal ürpertisini, coşkulu bir tutkunun hazzını hiç yaşamamıştı.

Dudaklar ilk kez karşılaştıklarında, sarmaş dolaş dört kolun tek varlığa, birbirleri için çıldıran iki kişinin son derece mutlu tek bir varlığa dönüştüğü sırada, gönül nasıl da insanüstü bir mutlulukta dolup taşar.


 M. Saval, üstünde sabahlığı, ayaklarını ateşe uzatmış oturuyordu. Hiç kuşkusuz, başarısız olmuştu yaşamında, gerçekten başarısız. Ama, aslında o sevmişti. Gizlice, acılar içinde ve her işte olduğu gibi uyuşuk uyuşuk sevmişti. Evet, eski bir arkadaşı olan Sandres'ın karısı, kendisinin de eski dostu, Bayan Sandres'ı sevmişti. Ah, keşke onu, genç kızken tanımış olsaydı! Ne yazık ki çok geç karşılaşmıştı onunla, o evliydi. Hiç şüphesiz evlenmek isterdi onunla! Onu daha ilk günden ve hiç vazgeçmeden öyle sevmişti ki!
Onu her gördüğünde nasıl heyecanlandığını, her ayrılışlarında nasıl hüzünlendiğini, onu düşünmekten gözüne uyku girmeyen geceleri hatırladı. Sabahları hep, akşamkinden daha az âşık uyanırdı. Neden acaba?


 O, bir zamanlar ne kadar güzel ve şirindi. Sarışın, kıvırcık saçlı ve güleçti! Sandres ona göre bir adam değildi. Şimdi, elli iki yaşındaydı Bayan Sandres. Mutlu görünüyordu. Ah keşke o zamanlar, o da, kendisini sevmiş olsaydı! Peki ama neden sevmemişti ki Saval'i, Saval onu, Bayan Sandres'ı bu denli sevmişken?


Hiç değilse bir şeyler olduğunu tahmin edebilseydi. Hiçbir şey sezmemiş, hiçbir şey görmemiş, hiç anlamamış olabilir miydi? Anlasaydı ne düşünürdü acaba? Eğer onunla konuşsaydı, cevabı ne olurdu?

Saval daha binlerce soru sordu kendi kendine. Yaşamını yeniden kafasında canlandırıyor, birçok ayrıntıyı yeniden yakalamaya çalışıyordu.


 Sandres'ın evinde, karısının genç ve olağanüstü çekici olduğu zamanlarda, birlikte geçirdikleri uzun akşamlar aklına geliyordu.
Kadının, kendisine söylediği sözleri, sesinin tınlamasını, o anlam yüklü sessiz gülümsemeleri hatırlıyordu.

Seine nehri boyunca yaptıkları üçlü gezintileri, Sandres kayma kamlıkta memur olarak çalıştığından, sadece pazar günleri, kırlarda yedikleri öğle yemeklerini hatırlıyordu. Ve birden, çok net olarak, nehir kıyısında küçük bir koruda, onunla birlikte geçirdiği bir öğleden sonrayı hatırladı.
Yanlarına paketlerde erzaklarını da alarak sabahleyin çıkmışlardı evden. Canlı bir ilkbahar günüydü. İnsanın aklını başından alan o günlerden biriydi. Her şeyin güzel koktuğu, herkesin mutlu göründüğü günlerden. Kuşların daha neşeli öttüğü, kanatlarını daha hızlı çırptıkları günlerden bir gün. Güneşin sıcaklığıyla kavrulan suyun kenarında, kavakların altında, otların üstünde yemeklerini yemişlerdi. Hava ılıktı, öz su kokularıyla dolu bu havayı zevkle içlerine çekiyorlardı. Gerçekten güzeldi hava o gün!



Yemekten sonra Sandres sırtüstü yatıp uyuyakalmıştı. Uyandığında söylediğine göre, "ömrünün en tatlı uykusunu" çekmişti.
Bayan Sandres, Saval'in koluna girmiş ve birlikte kıyı boyunca yürümüşlerdi. Ona yaslanmış, gülerek şöyle demişti: "Sarhoşum, sarhoş mu sarhoş." Renginin uçtuğunu hissedip, bakışlarının fazla ileri gitmesinden, elinin titremesiyle sırrının açığa çıkmasından korkup, iliklerine kadar titreyerek bakmıştı kadına.


 Kadın, uzun otlardan ve su zambaklarından kendine bir taç yapmış ve "böyle hoşunuza gidiyor muyum?" diye sormuştu.
Cevap vermediğini görünce, – çünkü ne diyeceğini bilememişti, ama dizlerine kapanabilirdi – kadın gülmeye başlamıştı. Hoşnutsuz bir gülüşle suratına şöyle haykırmıştı: "Koca aptal, sen de! İnsan bir şey söyler!"


Söyleyecek tek söz bulamamanın sıkıntısıyla neredeyse ağlayacaktı.


 Şimdi bütün bunlar bir bir, ilk günkü netliğiyle aklına geliyordu. Ona neden böyle demişti ki: "Koca aptal, sen de! İnsan bir şey söyler!"

Kadının kendisine nasıl da sevgiyle yaslandığını hatırladı. Eğik bir ağacın altından geçerlerken, kulağını yanağının üstünde hissetmiş ve kadının bu teması kasıtlı olarak yaptığını düşünmesinden korkarak, birden geri çekilmişti.

"Artık dönme zamanı gelmedi mi?" dediğinde, kadın öyle garip bir bakış fırlatmıştı ki ona. Evet, gerçekten çok tuhaftı bakışı. O zamanlar hiç düşünmemişti, ama şimdi iyi hatırlıyordu bunu.

"Nasıl isterseniz, dostum, eğer yorgunsanız dönelim."

O, "hayır yorgun olduğumdan değil, ama Sandres belki uyanmıştır" diye cevap vermişti.


 "Eğer kocamın uyanmış olmasından korkuyorsanız başka tabii ki, dönelim öyleyse!"


Geri dönerlerken kadın suskundu ve artık koluna yaslanmıyordu. Neden?


Bu "neden"i daha önce hiç sormamıştı kendine. Şimdi, hiç anlamadığı bazı şeylerin farkına varır gibiydi.
Yoksa?..


Bay Saval kızarmaya başladı, şimdi, otuz yaş daha gençken Bayan Sandres'in ona: "Sizi seviyorum!" dediğini işitir gibiydi. Perişan bir halde doğruldu yerinden. Bu mümkün müydü? İçine düşen bu kuşku ona acı veriyordu. Kendisi bunu fark etmemiş, görmemiş olabilir miydi?


 Ah! Ya bu doğruysa, ya böyle farkına varmadan mutluluğu elinden kaçırdıysa! Kendi kendine, "bunu öğrenmek istiyorum, böyle şüphe içinde kalamam, bilmeliyim!" dedi.


Hemen, alelacele giyindi. "Ben altmış iki, o ise elli sekizinde, ona böyle bir şeyi pekâlâ sorabilirim," diye düşündü.
Ve evden çıktı.


 Sandres'ın evi yolun öbür tarafında, kendi eviyle neredeyse karşı karşıyaydı. Eve vardı. Tokmak sesinden hemen sonra genç hizmetçi kız açtı kapıyı.


Hizmetçi kız karşısında onu görünce şaşırdı: "Hayrola, Bay Saval, bu saatte siz, bir şey mi oldu?"

"Hayır kızım, git hanımına kendisiyle hemen konuşmak islediğimi söyle," dedi Saval.

"İyi de, hanımefendi kış için armut reçeli yapıyor, şu an fırında ve giyinik değil, anlarsınız ya…"

"Evet, ama çok önemli olduğu söyle ona."

Genç hizmetçi içeri gidince Saval büyük adımlarla, sinirli sinirli dolaşmaya başladı salonda. Aslında kafası hiç de karışık değildi. Ah! ona bir yemek tarifini sorar gibi soracaktı. Altmış iki yaşındaydı artık!

Kapı açıldı ve o göründü. Yanakları dolgun, gülüşü donuk, kocaman, yuvarlak ve şişman bir kadındı o artık. Elleri vücudundan uzak, elbisesinin kollarını yukarıya kadar kıvırmış, çıplak kollarından şerbetler akarak geldi. Endişeli bir sesle: "Neyiniz var dostum, hasta değilsiniz ya?" diye sordu.

"Hayır sevgili dostum, benim için son derece önemli, içimi kemiren bir konuda bir şey sormak istiyorum size. Bana dürüstçe cevap vereceğinize söz veriyor musunuz?" dedi adam.

Kadın gülümsedi.

"Bakın! Ben, her zaman açık sözlüyümdür."

"Söylüyorum işte. Sizi ilk gördüğüm günden beri sevdim. Bunun farkında mıydınız?"


 Gülerek, geçmiş zamanlardakini andıran bir ses tonuyla cevap verdi. "Hadi sen de, koca aptal! İlk günden gördüm bunu!"

Saval titremeye başladı. "Biliyor muydunuz?.. Peki…" diye mırıldandı Saval. Ve sonra sustu.

"Peki?.. ne?" diye sordu kadın.


 "Peki… ne düşünüyordunuz?.. ne… ne… olurdu cevabınız?" diye yeniden konuştu Saval.

Kadın daha çok güldü bu kez. Şerbet damlaları parmaklarından akıp parkeye dökülüyordu.

"Ben mi?.. Ama siz bana hiçbir şey sormadınız ki. Bunu söylemek bana düşmezdi!"

Bunun üzerine adam, kadına doğru bir adım attı.
"Peki öyleyse, Sandres'ın kırda, yemekten sonra uyuyup kaldığı günü, hani dönemece kadar birlikte gittiğimiz günü hatırlıyor musunuz?"


Bir süre sustu. Kadın da gülümsemiyordu artık ve onun gözlerinin içine bakıyordu.

"Tabii ki hatırlıyorum."


Titrek bir sesle konuşmasını sürdürdü adam.

"Peki… eğer… eğer o gün… ben atılgan davransaydım… ne yapardınız?"

Mutlu ve pişmanlık duymayan bir kadın edasıyla gülümsedi ve hafif alaylı, net bir sesle ve dürüstçe şöyle dedi:

"Kabul ederdim, dostum."

Sonra arkasına dönüp hızla reçellerine doğru gitti.


Saval sokağa çıktı. Büyük bir felaketten sonra yeryüzüne inmiş gibiydi. Yağmurun altında, hızlı adımlarla, sağına soluna bakmadan, nereye gittiğini bilmeden, ırmağa doğru yürüyordu. Kıyıya vardığında sağa dönüp, ırmak boyunca yürümeye devam elti. Bir iç dürtüyle uzun süre yürüdü. Giysileri yağmurdan sırılsıklam olmuş, şapkasının şekli bozulmuş, paçavraya dönmüştü. Çatı gibi sapır şapır sular akıyordu üstünden. O dosdoğru gidiyordu, devam ediyordu yoluna. Anısı yüreğini yakan, çok önceleri, bir gün, birlikte öğle yemeği yedikleri o yerde bulmuştu kendini.

Orada, çıplak ağaçların altında oturdu ve ağladı.


Guy de Maupassant


"kırgınlıkta bir feyz buluyorum."


14 Kasım 2014 Cuma

ben ve uzun heceleri kent

Ne zaman elleri zambaklı padişah olursam
Sana uzun heceli bir kent vereceğim
Girilince kapıları yitecek ve boş!
Azizim, güzel atlar güzel şiirler gibidirler
Öldükten sonra da tersine yarışırlar, vesselam!
ece ayhan, zambaklı padişah

bölge


                                
Evler ve insanlarla ağaçlar mimarın yaptığı
hepsini görürsün kahvenin penceresinden
yakında öyle yaşlanacağım ki her zaman olduğu gibi
başlayacağım çalışmaya özelliklerimin tarihini.

Fakat doğanın yüzü ılık
dünyanın sonuna kadar.
İlkbahar günleri bulanık anı kokarlar,
el, nefes almayı hızlandırır.
orman bir akademidir barbarların tahrip ettiği,
rüzgarda işitilir
yokedilen kuşların türküsü.

Milyonlarca karahindiba-güneşinin kokusu
sonunda uyanıyorum
dünyaya açıklama gerekmez
Köpek havlar: defolur.
Buraya ayakkabılarınla gelme.

Pentti  Saarikoski


kaçışa gazel

Birçok kere yitirdim denizde kendimi 
Yeni kesilmiş çiçeklerle dolu kulaklarım 
Dilim sevgiyle,acıyla dolu. 
Birçok kere yitirdim denizde kendimi 
Bazı çoçukların kalbinde yitirdiğim gibi.

Kimse yoktur duymasın öpüşürken 
Yüzü olmayan insanların gülümseyişini 
Kimse yoktur dokunurken bir bebeğe unutsun 
Durgun kafataslarını atların.

Çünkü aranır alında güller 
O katı görünüşlü kemiklerin, 
Başka işe yaramaz erkeğin elleri 
Toprağın altındaki köklere benzemekten.

Bazı çocukların kalbinde yitirdiğim gibi 
Birçok kere yitirdim denizde kendimi. 
Gidiyorum aramaya; suyu bilmeden, 
Beni çürütecek,ışık yüklü ölümleri.

Federico Garcia Lorca

13 Kasım 2014 Perşembe

"eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı bu sen olurdun. bu kez iyileşemeyeceğim." madam woolf'un "dear leonard" diye başlayan intihar mektubundan...


piyanolu ases




Ben piyano çalıyorum sen orada kaç yıl 
Saçlarını at sevmeyi değiştiriyor çünkü 
Ellerini at gözlerini at dudaklarını at yoksa 
Ben seni okşuyorum senin esmerliğinle yoksa

Senin gökyüzün benim gökyüzümden piyanolu
Kirpiklerini at gözlerini öpüyorum çünkü 
Kaşlarını at ağzını at kulaklarını at 
Ben seni okşuyorum senin esmerliğinle yoksa

Ben senin dişlerinle gülüyorum daha ne 
Senin yıldızların her gece Beethoven li
Piyanoyu al seni düşünmeyi tutuyor çünkü 
Ben seni sevdalıyorum sen orada kaç yıl

Salah BİRSEL


bendedir



Ne azap, ne sitem bu yalnızlıktan,
Kime ne, aşılmaz duvar bendedir,
Süslenmiş gemiler geçse açıktan,
Sanırım gittiği diyar bendedir.

Yaram var, dövemez 
havanlar merhem;
Yüküm var, bulamaz pazarlar dirhem.
Ne çıkar, bir yola düşmemiş gölgem;
Yollar ki, Allah'a çıkar, bendedir.


Necip Fazıl Kısakürek

9 Kasım 2014 Pazar

ÇANTA OLMAK YA DA OLAMAMAK



anday. hiç unutmadığımdır şiir bu.


adam ennio'luk yapmış farkında değil. hatırlattık.



sessizlik





Biz o kadar ağladık ki beraber, 

Gözyaşları doldurdu avucumu şimdilik. 
Şimdilik uzun uzun, bambaşka bir sessizlik 
Yavaşça alçalarak, yavaşça bizi dinler. 

Etrafta kalan sesler kesildi birer birer. 
Hatırlamaz olmuşum, her şey uzakta, silik. 
Yalnız senin vücudun... Ah içte bir içimlik 
Bir su gibi ellerin avucumda serinler. 

Vücudunun gölgesi bak yerde gölgemle bir, 
Yeni bir nefes gibi sessizlik göğsümdedir. 
Sessizlik içerime doluyor yudum yudum. 

Dolu bir yelken gibi göğsümde genişleyiş, 
Ve öyle için için, ve öyle geniş geniş. 
Ben hiç bir şey duymadan, ben yalnız seviyorum.



ziya abi

1001 şey koymuşum ( şiir, müzik, yazı vs) buraya. ama siz tüm bunları bir şeylerden kaçmak için yaptığımı bilemezsiniz.


6 Kasım 2014 Perşembe

EŞYALARIN SÜKÛNETİ VE HAYATIMI KİM YAŞIYOR?



Mikrofon açık ve konuşuyorum.

Buradan itibaren ve sonrasız. Bir insan şiddetinde. Orada gürültülü bir masa ve masaya inen beyazlık. Orada sessiz bir duvar, kolonya şişesi, kâğıtlar, sabunlar, ciltlenen kitap, ağırbaşlı kelime…

Bir insandan daha fazla şiddetle konuşuyorum.

Müziğin bıraktığı ağrılar ve sabır terapileri orada. Ayakkabı tamircisinde huzur ve güneşin alınlığı orada. Seyret bu sessizliği. Onca yorgun eşya sana ne söylüyor onca yorgun eşya?

- Bu arada yolunda gitmeyen bir şey var, karıncalanma burada.

Hayat bir müzik etmiyor ama ben müzik dinlemekten korkuyorum. Eşyalarım da korkuyor BU ARADA.

Müzik dinlemekten korkuyorum burada.

Ben eşyalara bakarken dinleniyorum. Aramızda sessiz bir dil işliyor. Bana nasıl bir yardım ettiklerini çok iyi hissediyorum ama anlatamıyorum. Onlara bakarken ve onların sessizliklerini taşırken kurulan muvazene beni dindiriyor az az…

Gecenin ciddiyetinde oluyor bunlar ve ben konuşuyorum.
Ve ben konuşuyorum gecenin ciddiyetinde eşyalar ağırlaşıyor.
Ben ve konuşuyorum parmaklarım hızlanıyor. Denizler bağırmak istesem de galiba ben sessizce sadece konuşuyorum.

Ben konuşuyorum.

İyi biliyorum ki birisi benim hayatımı yaşıyor. Benim o güzelim A planımı çatır çatır yaşıyor. Mutlu parmakları var onun ve güzel bakıyor. Onun sabahları var. Onun üzerinden durmadan geçtiği zamanları var ben onları uzaktan bilirken.

Onun kitapları bile mutludur. Kâğıtları sevinçle hışırdar.
Mikrofon cızırdıyor ben konuşurken. O konuşurken olmaz bu. O zaten çok konuşmaz. Ben zaten bunu hep anlarım.

Cızırdıyor kelime ben konuşurken mikrofon.

Uzun zamandır farkındayım hayatımı yaşayan birinin varlığından. Şiirlerimi parçalayan varlığından.
Kendime öykü anlatır gibi öykünür gibi yaptığım varlığından.
Fotoğraflarından.

Ben konuşurken o çoktan eskitiyor varlığımdan.

Ve ben konuşuyorum suya dua suya boş suya çok.











tırtıl


Yeryüzünün sahibinin adını anarak çoğalıyor
Azami kırk gün yürüsün bu çağla renginde zamanla
Koysun gördüklerini belleğin simsiyah köşesine
Koşsun  kendi rüzgarını geçen atların ülkesine
Bin nefes versin  ayrılmadan gündüzle gece
İçinde birliği yaşatan yapraklarını emerek
Sallanan saçlarında damıtsın ıslak hevesleri burkarak
Kessin tepelerden inerken şehrin aynasına çarpıp
Çakal seslerine demir seslerine su seslerine karışarak
Toparlan tırtıl kollarımdan karıncalar göçüyor sana
Bin ah işitip öyle varacak yanına kelebek kanatlar
Al beni kıskandır doğmamış çocukları sütlü otları
Çarp bir cin yüzü gibi musallat aynalara

                     Uzak böceklerin  iplerinden doku
İlmek at geç yavaş yavaş  konuşmasına insanlığın
Kireç beyazı alnına hastaların ulaşsın
Yansın su demlenen çay kaşığında kiremit
Kaldırımda kadın kaldırımda erkek kaldırımda yılgınlık  
Canın beyaz demiştin unutuşun kara
Ciltli kitaplar domino taşları kazıyor aklını
Zencefil  kokusuyla baygınsın nasılsa
Dünya döndükçe uzasın tırtılın yolu
Sürsün kem gözlerden ırağa  aynı anda
Hürlüğün dört duvar arasında yanan kağıtla
Durmadan sabır damlar çeşmelerden sarnıçlardan yüzümüzden
Bilmeden söz söylesem  tırtıl yürür tırnaklarımdan içeriye
Bir daha boyana boyana pörsür şehir

Sen tırtıl gibi başkalaştın kurt
Eğlen ve çiziklerinden cumaları ayır
Topla kendini, yürü çarşılara
Ömrünü uzatamayan bir kelebek olmaya
Bu kısa pantolonlu çocuklar bu tene çakılan güneş
Ayıp şeylerden kızaran yüz ve büyükse tırtıl
Namlularını çevirsin vakitsiz derinlerden
Taşrada kaşlar dağların omzunda küllerin altında seni kim harlasın
Tırtıl kendini toplayıp bıraksın aklığa
Bir odanın kapısı çarpıyor diğer tarafa geçiyorsun
Birdenbire her şey kaşla göz  arasında


Adem YAZICI