25 Ekim 2014 Cumartesi

DÜNYANIN EN GÜZEL AŞK ŞİİRİNİ BEKLİYORUZ

    

"Kamyonlar kavun taşır ve ben”

Garamond 16. Savaş başladı. Asansör kullanmıyorum mavi spor ayakkabılarım var. Duvarların önünde şehirden geçiyorum. Soğuk havaları ve köpekleri her mevsim seviyorum. Kadran ve ibre ve kravatlar. Yazı yazan adam savaşır. Yazı yazmak tıpkı kitap okumak gibi ölümcüldür. Burada neye karşı sorumluyum? Mükemmel bir şey var ve ben aklımı ona parçalasın diye sundum. Mükemmel bir mağara.

“Boyuna onu düşünürdüm,”

Mavi spor ayakkabılarımı alınca bana bir çorap hediye eden kadın. Yaz ikindileri yürüdükçe güzelleşiyor. Kıskançlık krizlerim bile edebi. Telefondan telefona akıyor gece. Hayattan bir resim çalmak istiyorum.

“Kamyonlar kavun taşır ve ben”

Ben bir şiiri neresinden yakalarım? Ben neresinden yakalanırım şiire? Ben Akdenizi nasıl anlarım? Ahşap bir evin rüyasını hangi kâğıda tercüme ederim? Ben o sokağa yaptığım hatıraya aptalca yakalanırım. Ben istasyonu ve sis düdüklerini anlarım.

“Boyuna onu düşünürdüm,”

Her şeyi hiçbir şey anlatmadan anlatmayı nasıl başarabilirim? Neyi mi bekliyorum? Kendimi kandırmayı. Kendimi şiirimle kandırmayı. Kendimi iptalimi güzelleştirmeyi. Şarkının yaptığı otopsiyi haklı çıkarmayı. Şiiri hatıraya dönüştürmeyi. O kelimeyi kullanmadan o kelimenin sirayet ettiği tüm kelimeleri kullanmayı yaşıyorum.

“Niksar’da evimizdeyken”

Savaş sadece ciğerlerde değil. Savaş parmaklarda değil. Savaş rüzgara yalvaran ağaçlarda değil. Savaş telefon kulübesinde değil. Savaş yataklarda değil. Savaş kelimelerde değil. Savaş tanrının gölgesinde değil. Savaş kıyıcı bir ömrün ortasında değil. Savaş geri çekildiğinde kendimi tanıyorum tanıyamıyorum’da değil. Okumayı nihayet öğrendim değil savaş. Savaş kaderin sana kendini açık etmesinde değil. Savaş bir gün nihayet kendimle karşılaştım’da değil. Savaş kalbin kalbe verdiği vur emrinde değil.

 “Küçük bir serçe kadar hürdüm.”

 Melek gibi otobüs. Sarı. Su kıyısında.

 “Sonra âlem değişiverdi”

Sessizlik yüzünden uyuyamadı. Uzakta bir kibrit sesi bekledi. Onu yazma bunu yazma şunu yazma dokunma çarpma geç sürtünme ele at yırt boş geç görme bakma beğenme öyle olmasın unut ket vur o cümleyi atla pek çoğunu unut hatırlama daha fenasını ara bul bekle beklet çiz sil kes hor gör ve öyle ki

 “Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.”

Dünya beyaz bir kâğıt ve sen yorgunsun. Dünya öküzün boynuzlarında duruyor ve sen yorgunsun. Dünya savaş meydanı ve sen yorgunsun. Dünya geçersiz ölümlerle dolu ve sen yorgunsun. Dünya bir daha olmaz ve sen yorgunsun. Dünyada güzel şiirler vardı ve sen yorgundun. Dünya Allah’ın kalbi ve sen

 “Sonra âlem değişiverdi”

 Dünya o büyük kül tablası ve sen

 “Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.”

Dünyanın en güzel aşk şiiri kasım 2012- mart 2013 arasında yazıldı, mart 2014- nisan 2014 arasında yazıldı, belki hala yazılıyor hala bitmedi belki haziran 2014de bitti, belki henüz yazılmadı. Dünyanın en güzel aşk şiiri ben yazıldı. Dünyanın en güzel aşk şiiri duyabilenler için müzikle dopdolu. Dünyanın en güzel aşk şiiri orphaned land’ın children şarkısının 5:11. dakikasında yazılmaya başlandı. Bitti mi?

 “Mevsimler ne çabuk geçiverdi”

BEN ZATEN YAHUDİLERDEN DAHA ÇOK PATATES YEDİM.

Ben zaten açık ve güneşli havaları değil de rüzgârlı ve yağmurlu kapalı ve karanlık bulutların hüküm sürdüğü havaları sevdim.

Ben zaten çay soğuduğunda ısıtıp içmedim, yeni bir çay demledim.

Ben zaten paranoyanın zekâyı beslediğini ve paranoyanın zekâyı çürüttüğünü hiç unutmadım.

Ben zaten oldukça tuhaf olan şeylerin derin bir mantığın üzerinde yükseldiği gerçeğinin daima farkındaydım.

Ben zaten tiksinmenin erdem olduğunu bildim.

Ben zaten hep oradaydım.

Ben zaten yıkılıyorsa hayaldir’i anladım.

“ Unutmak, unutmak, unutmak.”

Ruhani disiplin. Hayaletlerle barış. Kablolarla barış. Savaşınla barış. Hafızanın leşiyle barış. Uykusuzlukla barış. Unutmamakla barış. Kendini kullanmayla barış. Parçalanmış zamanlarınla barış.

“Anladım bu şehir başkadır”

 Güzeldi.

“Herkes beni aldattı gitti,”

Piyanoizm. Senin güzel kokulu güzel kemiklerindir.
Senin mezarımızı süsleyen büyüten kanındır.
Dilimizi çizen tırnakuçlarındır. Senin dönülmez dağlarındır. Ağaçlarındır. Kuru yapraklarındır unutulmayan.
Senin gecelerindir burada büyür.
Senin dudaklarındır rüzgâra karşı.
Senin bitmek bilmeyen gençliğindir ömrünü yalanlayan.

Ömrümüzü.

“Anladım bu şehir başkadır”

Anladım bu şehir başkadır. Anladım o şehir başkadır. Anladım uykuların şehri başkadır. Anladım içim dışıma karşı başkadır. Anladım canlandırılan bir hayat yaşanan hayattan başkadır.

“Herkes beni aldattı gitti,”

186 şiir. 2000 kadar yazı. Hala neyi anlatamadın?

“Yine kamyonlar kavun taşır”

Şiirin arkasındaki suskunlukla ve dizelere sığmayan suskunlukla ve şiirin öncesindeki ve sonrasındaki suskunlukla ve o sigaraları ateşleyen ve o sigaraları ateşleyen ve ateşleyen suskunlukla uykudaki ve rüyadaki suskunlukla ve parmaklarımdaki ve göz kapaklarımdaki suskunlukla ve kablolara taşan ve ekranda ve beyazlıkta parlayan suskunlukla ve adımlarımla ezdiğim ve gömdüğüm ve hayal ettiğim suskunlukla ve suskunlukla arkadaşlarla yavşak ve yastıklara sığınan suskunlukla ve öpüşlerde öpüşmelerde dudakları dudaklara kenetleyen suskunla ve kenetleyen suskunlukla ve ezan sesini bizden biri yapan suskunlukla ve secdede suskunlukla ve suskunlukla çocukların saçlarına ellerimle dokunan ve annem olan ve kardeşlerim olan ve masalarda akşam olan suskunlukla ve sofrada kıyamet haberleri olan suskunlukla ve iki paket suskunlukla

ve ALLAHIN EN GÜZEL YALNIZLIĞIYDIM.

“Fakat içimde şarkı bitti.”

Fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı



BİTTİ.

charles bukowski: genç serseriye öğütler


bütün ırmaklar yükselecek ama korkmayın her şey yerli yerinde
okullarda ellerinize cetveller vurulacak ve kurtlar mısırları kemirecek
mitralyözler üç ayaklara monte ediliyor
ve karınlar beyaz ve karınlar siyah ve karınlar karın
insanlar sırf dövülmek adına dövülüyorlar
mahkeme salonlarında karar baştan bellidir
gerisi tiyatrodur
sorgulama sonrası ya yarım-insansın ya da artık değilsin
devrim yanlısı olanlarınız var biliyorum
ama isyan edip yeni hükümetinizi kurunca
bir de bakarsınız sizin hükümetiniz yine eski babanızdır
yüzüne bir maske geçirmiştir sadece
hiçbir yerde değişen fazla birşey yok
prag olayları macaristanı unutan çocukları biraz kıpırdattı
kafalarında che imajı,
boyunlarında castro resimli muskaları,
william burroughs, jean genet ve allen ginsberg'in önderliğinde
parklarda dolaşıp 00000MMMMM çekiyorlar

bu yazarlar yumuşamış, fıttırmış, kocamış, kadınlaşmıştır -homolaşmış değil, kadınlaşmış-
ve ben polis olsam beyinlerini kendi ellerimle dağıtmak isteyebilirim
isterseniz beni asın
sokaktaki yazar birtakım gerizekalılara kıçını yalatıyor
yazmak istiyorsanız yazabileceğiniz bir tek yer var
daktilonuzun başında ve yalnız
sokağa gitmek gereksiniminde olan bir yazar sokağı bilmeyen bir yazardır

yüz kişiye yüz hayat yetecek kadar fabrika, genelev, mapus, bar ve park hatibi gördüm
kendine bir isim yaptıktan sonra sokağa çıkmak işin kolayına kaçmaktır
thomas ve behan'ı sevgilileriyle öldürdüler
viski ile, aptalca hayranlıkları ile, kolay kadınlar ile,
en az bir ellisi daha öyle gitti ve işte şikago, ve işte prag,
her zaman olduğu gibi,
küçük çocuklar dayak yemeye devam edecekler
ve eğer büyüyebilirlerse onlar da başkalarını marizleyecekler
evimde oturup biramı içen,
yemeğimi yiyen ve yanındaki kadın yüzünden havasından geçilmeyen
şu allahın belası devrimcilerin öğrenmesi gereken şey şu:
değişim içerden dışarıya doğru olmalı

sokaktaki adama yeni bir şapka verir gibi yeni bir rejim veremezsiniz
karnını doyurup gizzy dillespie'nin tüm plaklarını hediye etseniz de
iki paralık alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyecektir
ortalıkta devrimin artık kaçınılmaz olduğunu haykıran bir sürü insan var,
ama şahsen bir hiç uğruna insanların ölmesini istemem,
demek istediğim insanların çoğunu öldürseniz de bu işe yaramaz
bir avuç iyi insana da yazık olur
elinize ne geçecek:
yeni bir hükümet,
kuzu postuna bürünmüş yeni bir diktatör,
ideoloji silah satışları üzerine kurulmuş

geçen akşam genç bir adam bana şöyle dedi
(pek hoş ve ruhani bir tavırla halının ortasına oturmuştu)
''kanalizasyonların hepsini tıkayacağım
bu şehir boklar içinde yüzecek!''
tanrı aşkına fikir diye bana sunduğu boklar
tüm los angeles ve pasadena'nın yarısını boka gömmeye yeterdi
sonra da ''bana bir bira versene bukowski'' dedi
yanındaki kaltak bacak bacak üstüne atmıştı
kalktım verdim
devrim kelimesi hoş geliyor kulağınıza değil mi?
ama hiç hoş değildir inanın bana
devrim nedir söyleyeyim
kan, bağırsak ve delilik
yolunuza çıktıkları için ölen küçük çocuklar,
olup bitenden habersiz yavrular,
yanınızdaki orospunun,
hatta karınızın gözünüzün önünde önce kasaturalanıp sonra ırzına geçilmesi
bir zamanlar miki fare filmlerine gülebilen erkeklerin birbirlerine işkence etmeleri
böyle bir eyleme girmeden önce bu eylemin ruhu nerdedir
ve eylem bittiğinde nerde olacaktır diye iyice düşünmek lazım
dostoyevskinin suç ve cezasına katılmıyorum
hani kimseyi şartlar ne olursa olsun öldürmemelisin meselesi
ama çok iyi düşünmek lazım

işin gülünç tarafı tek kurşun sıkmadan canımızı alıyorlar
para babalarının şişko oğlanları beverley hills'te 14 yaşında kızların ırzına geçerken
ben de bir yerlerde asgari ücretle belimi kırıyordum
helada 5 dakika fazla kaldığı için kovulan adamlar gördüm
anlatmak istemediğim çok şey gördüm
ama bir şeyi öldürmeden önce yerine daha iyisini koyabileceğinizden emin olun
parklarda nefret palavraları sıkan siyasi fırsatçılardan daha iyi bir şey olsun elinizde
burnunuzdan gelecek bir eylem için
36 aylık bir garanti ile yetinmeyin
devrime duyulan romantik özlemin dışında
olumlu hiçbirşey göremedim henüz
ne gerçek bir lider
ne de devrim sonrası kesin gelen ihanetin önüne geçebilecek sağlam bir platform

eğer birini yokedeceksem
o adamın bir kopyasının aynı yöntemle yerine konduğunu görmek istemem
tarihi, bir bar helasında barbut satan sarhoşlar gibi harcadık
yanında evden kaçmış 16 yaşında bir kız,
midende de başkasının birası varken devrimden söz etmek kolay
beynelmilel ün sahibi kıçı kırık üç yazarın
00000MMMM oyununa kendini kaptırıp dans ederek
devrim diye haykırmak kolay
ama devrimi başlatmak ,
devrimi gerçekleştirmek başka şeydir dostlar
paris 1870-71 sokaklarda 20000 ölü,
sokaklar kan seli ve fareler cesetleri kemiriyor
ve insanlar aç
ve aç insanlar fareleri cesetlerin üzerinden toplayıp yiyor,
ve paris nerdedir bu akşam dostlar?
nedir paris bu akşam?
karşımda oturan bu genç ortalığı boka bulamak istiyor ve gülümsüyor
henüz yirmi yaşında ve genellikle şiir okuyor
şiir lavabonuzdaki bulaşık bezinden başka nedir ki?




20 Ekim 2014 Pazartesi

RÜZGÂR SANA NE SÖYLEDİ?

                        

Bugün evden çıkmadım. Yani kendimden çıkmadım. Gece rüzgâr yağdı. Allah’ın varlığını ve yokluğunu düşündüm. Terminalleri ve otelleri düşündüm. Duvar diplerini… Dağ kenarı yolculuklarını düşündüm, bu yazı hesapta yoktu.

Rüzgâr uzun soluklu hatıralar yığını gibi birikti dışarıda, panjurlarda, çatıda, alnımda… Sırf onu dinleyebilmek için her şeyin sesini kıstım. Rüzgârın sesi içimden geliyordu aslında.

Yaprakların ıslak sesini düşündüm. Elbiselerini düşündüm. Çıktığın balkonlarda seni seyreden geceyi düşündüm. Tırnaklarını boyadığını düşündüm. Pencereler çarpıldıkça sevindiğimi fark ettim. Sevildiğimi…

Evrenin sırrını düşündüm. Gezegenleri sallayan rüzgâr var mıdır dedim. Yaz denizlerinin şimdi karanlıklarda köpürdüğünü düşündüm. Bizim bir denizimiz olmadı, bunu düşündüm.

Soğuk, kapalı, karanlık, rüzgârlı havaların bana neden iyi geldiğini düşündüm.

Dışarıda, o derin nefes, ben onu buraya tercüme edeyim diye…

O dışarıda ben içerideyken kendimi daha güvende hissedebileyim diye…

Hayatım iç çeken uzun sürmüş bir rüzgâr oldu diye…










gramsci’nin külleri - III


Kırmızı bir bez, direnişçilerin
boyunlarına sardıkları gibi,
ve çanağın yanında, kül rengi toprakta
bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan
o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına
düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla
kuşku arasında varıyorum mezarının başına,
rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,
yeryüzünün özgür insanlar arasında
kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,
daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,
yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında
esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede
-burada mezarların sessizliğinde- nerede
yanıldığını- ama nasıl da haklı
olduğunu duyumsuyorum kaygılı
yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde
kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de
yüzyılların ötesine uzanan
bir mülke bağlı bu ölüler
eskil egemenliğin tohumlarının
yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-
gizliden gizliye yükselen
boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri
sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde
vitrinlerin kaba ışığında yoksulların
gözlerini kamaştıran giysilerle.
bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının
beni güne yabancılaştıran
kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide
azalıyor yaşam kavgası içinde;
ve sevecek olursam dünyayı,
çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle
seviyorum, tıpkı vaktiyle
şaşkın yeniyetmeliğimde,
burjuva hastalığı burjuva benliğimi
sardığında ondan nefret ettiğim gibi :
ve şimdi –seninle- bölünen dünya,
iktidarı elinde tutan bölümün kininin,
neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,
seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,
bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında
bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından
tiksindiğim- bu dünyayı
severek…

PIER PAOLO PASOLINI


16 Ekim 2014 Perşembe

BACH DİNLEYECEKTİM…



                             

   Mutfakla oda arasında duvar yok ve hayal kurmaya yetiyor bu… Ocaktaki çaydanlığı görebiliyorum. Gece, kanatlarını açtıkça bu bile memnun ediyor. Yağmurlar başlamadan evvel niyet etmiştim; mutfak lambasının yalnızlık ışığında monitörün karşısında yazılar yazarım ve ben yazdıkça şiddetlenir yağmur… Kahvenin kokusunun edebiyatı hatırlattığını bir defa daha hatırlarım. Sonra bir kamera beni bana anlatır da, gülümserim. Yorulursam arkadaki vişneçürüğü koltuğa büzülürüm tıpkı köprüyü gören pencereleri olan kahverengi odalar dolusu evler gibi… Sigara dumanları görünür sadece, beni kendimi öldürüşümden tanısınlar diye…
  
   Ağaçların kabuğunu, şenlik ateşlerini, kalbini çekmeceye saklayan kadınları, Rus romanlarını, sinema çıkışı yakılan sigaraları, şiir kitabının arasından yere düşüveren saç telini, kahvaltıda gözlerimi şükürle yaşartan domatesin kokusunu, yolculuk sonlarının gri göğünde kartal gibi dolanan ve korkusu bana kalan akşamları, bir ırmağın uykusunu, Ergin Günçe’nin bazı dizelerini alırım.


   Alırdım.

14 Ekim 2014 Salı

KÜÇÜK BAHÇELERDE

                                          


   O senin adın olsun dilimi titretirken. kiremitler rüzgara dalıp giderken ve “ölümü nasıl alırdınız?” sorusunda titiz bir Azrail oralarda dolaşırken. “musluğu açık bırak ses gelsin kirazlara” dedim ya sana.güneş ışıl ışıl aktı suda.kısacık duvarlardan atladı bakışlarım.güzel tozlar,güzel yeşiller,cinnet rengi gözlerim uyudu.ve bahçende mola vermiş tık nefes hayatım unuttu kendini.
  
   Bu sokağa bakıp ağlamak istedim ben.unuttuğum bir hayatı hatırlamışım gibi,seni sevmeyi ihmal ettiğimi fark etmişim gibi.gençliğim geçmedi ya o dar sokaktan,buna yanıyorum ben.hayat boğazımdan aşağıya yılanlı kelimelerle akmış hep.sakin adımları ağırlayan küçük sokaklar ve kıyıda aniden parlayan hayattan büyük küçük bahçelere düşmedi ya yolum.kötü boyalarla daha bir eskimiş ve eskidikçe yaşanmayan ne varsa ona benzeyen masum evler, şehrin orta yerinde tahta bahçe kapıların ardına sığş bir köy var sanki,şehir girmemiş oraya.orada annelerin hepsi seni büyütmüşler.orada suyu çeşmeden içmiş beyaz tenli kızlar bana bakıp susmuşlar.diyememişim aynı suskunluğun iki ayrı ucundayız biz.diyememişim tahta bir sandalyeye oturayım da bana sessizliklerinizi söyleyin.aşkla değil, sizi merhamete benzeyen gözleri yaşlı bir hisle seveyim.o bahçeler gençliğinizi büyütürken sokağa düşen hüzün benim nasibim olsun.

   anneden alınan asıl kızlar sizsiniz. anneden,bahçeden ve o dar sokaklardan alınan.ipe asılan çamaşırlarda buram buram kokan masum bir şey var.ben onu anlatmışım oralara dolan gözlerimle.birden karşıma çıkan o sokaklarda o bahçelerde ruhumun bulduğu sükunet nasıl susamış size.öyle kelimesiz susmuşum ki gözlerim dolmuş.en güzel siz büyütürsünüz isimsiz sevgileri.siz yazarsınız ucu yanık mektupları.anneleriniz babalarınız ve genç kızlığınızın taşınmaz gölgesini görürüm narin omuzlarınızda.bilmiyorum yüzünüz kızarır mı yabancı gözler size dokunduğunda.kahveler yaparsınız,kahve fincanında ince kaderinizdir sunulan gelin peşindeki kadınlara.onlar kim ki sizi tartmaya biçmeye beğenmeye geliyorlar.köhne namus anlayışlarını sizin üzerinizde sınarlarken sessiz isyanlarınızı anne kokan yastıklarınız mı saklar? ben sizin tertemiz gözyaşlarınızın yazıcısıyım. ben başınızdaki yemeninin kokusunu mahremiyetini aradım her dağınık aşkımda.tepsiyi taşırken titreyen eliniz kalbime naiflik kattı.

   odalarınıza, çekmecelerinize, türkülerinize, sessizliğinize,güzelliğinize,iç çekişlerinize,soğukta pembeleşiveren ellerinize aşık oldum hep.sokağınızdan geçerken bunu duydum içten içe,dıştan içe.uzun yolculuklarımın gecelerinde kasabalarda köylerde o uzak evlerde yanan sarı ışıklarda gördüm de kaderinizi sustum kaldım.beni bilmezsiniz.hiç biriniz dokunmadı gölgeme bile.ama sizi kim sevdiyse benim yerime de sevsin deyişim kaldı bana.
 
   O hikayeleri yazamadım bir türlü. dilimin ucundan titrek bir hasret akıverdi kağıda.o senin de adın olsun dilimi titretirken dedim.annesini çok seven bir kızı daha çok sever oldum.annesine açılan sevgisiyle onun dizinde ağlayan bir kız.kalp atışlarını duydum her zaman.kalp atışları bahçeyi sularla,çiçeklerle,ağaçlarla doldururken geçtim oradan.oraları sevdim.o sokaklara o bahçelere o eski evlere ev içlerine tahta merdivenlere teneke saksılarda büyüyen her şeye. aceleyle eve dönüşlerinize, babalarınızın korkusuyla büyümüş kırılgan umutlarınıza, uzun eteklerinize, tuttuğu eli bırakmamak üzere tutuşunuza, kolay sevinçlerinizdeki çocukluğunuza vuruldum ben. hayat kapı altlarından giren soğuk gibi bahçenize evinize odanıza girdiğinde ve üstünüze üstünüze geldiğinde üşümüş bir çocuk olup nereye baktınız diye sormak istedim size. tuttuğunuz el sizi ısıtsın istedim.


   Sokağınız sıcak sessizliklerle doluyken yaz gecelerinde ve yol huzur dolu anlara bırakmışken kendini, küçük evleriniz bana  ben onlara sokulurken,ağaçlar da güzelce salınırken iki yanda,sizin türkülerinizi dinledim hep.mahiyetini bilmesem de beni yakan hasretin bir tarafı aydınlanırdı o saatlerde.o zaman rüzgarlar ruhumu dinlendirir, özlemenin kendisi nasıl vururdu kalbimin kıyılarına anlatamam.ben dışarıdaydım.ve o bahçeler o evler geçekliğinden kurtulup kurduğum hayale dönüşürlerdi.bütün evler benim kurduğum bir hayaldi ve geçmişleri beni sarardı.ben yorulurdum,yine de bu davetsiz rüzgara bırakırdım kendimi ve oralarda kötü olan mutsuzluk veren ne varsa hayaller kurdukça güzelleştirirdim.eksik hayatımın birazını size sunardım,yarım kalmış hayatlarınızdan hayatlar katardım kendime.benim size her bakışım yaşanmamış bir geçmişle doluydu ki anlatamam.fakir odaların yürek sızlatan temizliği sadeliği ne güzeldi.asıl öykü benim o evlere bakışımdan taşan neyse oydu.

   O senin de adın olsun kalbimi titretirken. bu aşk hep oralarda büyüdü.onu sana taşıyıp durdukça sen hayata doğru ben hayallere doğru uzaklaştık.ama aklımda kırık dökük bir bahçe.gariban bir ev.küçük bir sokak.merdivenlerde sevinçten dizleri titreyen sen.düşmemek için trabzanlara tutunmuşsun.seni güzel yapan beni sana tekrar tekrar aşık eden odur.ben o sokakları bu aşkla doldurdum.ne vakit yolum oralara düşse içimde konuşan odur.ben oralarda hiç yabancılık çekmem.bakışlarım sımsıcak o hayatlara.

   Ve bende saflığını kaybetmeyen neyse,
   o avlularda taşlıklarda, odalarda, divanlarda, minderlerde,
   tahta merdivenlerde, titreyen dizlerinde, o kokularda,
   annelerde,
   pencerelerde, gecelere solgun ışıklar döken uzak evlerde durmadan kurulan bir hayal gibi yaşıyor hala…

   ben hala o bomboş merdivenlere, içinde olduğum ve olmadığım bir hatıraya bakar gibi bakıyorum.

   Ayaklarına kapanıyorum…