25 Ekim 2014 Cumartesi

DÜNYANIN EN GÜZEL AŞK ŞİİRİNİ BEKLİYORUZ

    

"Kamyonlar kavun taşır ve ben”

Garamond 16. Savaş başladı. Asansör kullanmıyorum mavi spor ayakkabılarım var. Duvarların önünde şehirden geçiyorum. Soğuk havaları ve köpekleri her mevsim seviyorum. Kadran ve ibre ve kravatlar. Yazı yazan adam savaşır. Yazı yazmak tıpkı kitap okumak gibi ölümcüldür. Burada neye karşı sorumluyum? Mükemmel bir şey var ve ben aklımı ona parçalasın diye sundum. Mükemmel bir mağara.

“Boyuna onu düşünürdüm,”

Mavi spor ayakkabılarımı alınca bana bir çorap hediye eden kadın. Yaz ikindileri yürüdükçe güzelleşiyor. Kıskançlık krizlerim bile edebi. Telefondan telefona akıyor gece. Hayattan bir resim çalmak istiyorum.

“Kamyonlar kavun taşır ve ben”

Ben bir şiiri neresinden yakalarım? Ben neresinden yakalanırım şiire? Ben Akdenizi nasıl anlarım? Ahşap bir evin rüyasını hangi kâğıda tercüme ederim? Ben o sokağa yaptığım hatıraya aptalca yakalanırım. Ben istasyonu ve sis düdüklerini anlarım.

“Boyuna onu düşünürdüm,”

Her şeyi hiçbir şey anlatmadan anlatmayı nasıl başarabilirim? Neyi mi bekliyorum? Kendimi kandırmayı. Kendimi şiirimle kandırmayı. Kendimi iptalimi güzelleştirmeyi. Şarkının yaptığı otopsiyi haklı çıkarmayı. Şiiri hatıraya dönüştürmeyi. O kelimeyi kullanmadan o kelimenin sirayet ettiği tüm kelimeleri kullanmayı yaşıyorum.

“Niksar’da evimizdeyken”

Savaş sadece ciğerlerde değil. Savaş parmaklarda değil. Savaş rüzgara yalvaran ağaçlarda değil. Savaş telefon kulübesinde değil. Savaş yataklarda değil. Savaş kelimelerde değil. Savaş tanrının gölgesinde değil. Savaş kıyıcı bir ömrün ortasında değil. Savaş geri çekildiğinde kendimi tanıyorum tanıyamıyorum’da değil. Okumayı nihayet öğrendim değil savaş. Savaş kaderin sana kendini açık etmesinde değil. Savaş bir gün nihayet kendimle karşılaştım’da değil. Savaş kalbin kalbe verdiği vur emrinde değil.

 “Küçük bir serçe kadar hürdüm.”

 Melek gibi otobüs. Sarı. Su kıyısında.

 “Sonra âlem değişiverdi”

Sessizlik yüzünden uyuyamadı. Uzakta bir kibrit sesi bekledi. Onu yazma bunu yazma şunu yazma dokunma çarpma geç sürtünme ele at yırt boş geç görme bakma beğenme öyle olmasın unut ket vur o cümleyi atla pek çoğunu unut hatırlama daha fenasını ara bul bekle beklet çiz sil kes hor gör ve öyle ki

 “Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.”

Dünya beyaz bir kâğıt ve sen yorgunsun. Dünya öküzün boynuzlarında duruyor ve sen yorgunsun. Dünya savaş meydanı ve sen yorgunsun. Dünya geçersiz ölümlerle dolu ve sen yorgunsun. Dünya bir daha olmaz ve sen yorgunsun. Dünyada güzel şiirler vardı ve sen yorgundun. Dünya Allah’ın kalbi ve sen

 “Sonra âlem değişiverdi”

 Dünya o büyük kül tablası ve sen

 “Ayrı su, ayrı hava, ayrı toprak.”

Dünyanın en güzel aşk şiiri kasım 2012- mart 2013 arasında yazıldı, mart 2014- nisan 2014 arasında yazıldı, belki hala yazılıyor hala bitmedi belki haziran 2014de bitti, belki henüz yazılmadı. Dünyanın en güzel aşk şiiri ben yazıldı. Dünyanın en güzel aşk şiiri duyabilenler için müzikle dopdolu. Dünyanın en güzel aşk şiiri orphaned land’ın children şarkısının 5:11. dakikasında yazılmaya başlandı. Bitti mi?

 “Mevsimler ne çabuk geçiverdi”

BEN ZATEN YAHUDİLERDEN DAHA ÇOK PATATES YEDİM.

Ben zaten açık ve güneşli havaları değil de rüzgârlı ve yağmurlu kapalı ve karanlık bulutların hüküm sürdüğü havaları sevdim.

Ben zaten çay soğuduğunda ısıtıp içmedim, yeni bir çay demledim.

Ben zaten paranoyanın zekâyı beslediğini ve paranoyanın zekâyı çürüttüğünü hiç unutmadım.

Ben zaten oldukça tuhaf olan şeylerin derin bir mantığın üzerinde yükseldiği gerçeğinin daima farkındaydım.

Ben zaten tiksinmenin erdem olduğunu bildim.

Ben zaten hep oradaydım.

Ben zaten yıkılıyorsa hayaldir’i anladım.

“ Unutmak, unutmak, unutmak.”

Ruhani disiplin. Hayaletlerle barış. Kablolarla barış. Savaşınla barış. Hafızanın leşiyle barış. Uykusuzlukla barış. Unutmamakla barış. Kendini kullanmayla barış. Parçalanmış zamanlarınla barış.

“Anladım bu şehir başkadır”

 Güzeldi.

“Herkes beni aldattı gitti,”

Piyanoizm. Senin güzel kokulu güzel kemiklerindir.
Senin mezarımızı süsleyen büyüten kanındır.
Dilimizi çizen tırnakuçlarındır. Senin dönülmez dağlarındır. Ağaçlarındır. Kuru yapraklarındır unutulmayan.
Senin gecelerindir burada büyür.
Senin dudaklarındır rüzgâra karşı.
Senin bitmek bilmeyen gençliğindir ömrünü yalanlayan.

Ömrümüzü.

“Anladım bu şehir başkadır”

Anladım bu şehir başkadır. Anladım o şehir başkadır. Anladım uykuların şehri başkadır. Anladım içim dışıma karşı başkadır. Anladım canlandırılan bir hayat yaşanan hayattan başkadır.

“Herkes beni aldattı gitti,”

186 şiir. 2000 kadar yazı. Hala neyi anlatamadın?

“Yine kamyonlar kavun taşır”

Şiirin arkasındaki suskunlukla ve dizelere sığmayan suskunlukla ve şiirin öncesindeki ve sonrasındaki suskunlukla ve o sigaraları ateşleyen ve o sigaraları ateşleyen ve ateşleyen suskunlukla uykudaki ve rüyadaki suskunlukla ve parmaklarımdaki ve göz kapaklarımdaki suskunlukla ve kablolara taşan ve ekranda ve beyazlıkta parlayan suskunlukla ve adımlarımla ezdiğim ve gömdüğüm ve hayal ettiğim suskunlukla ve suskunlukla arkadaşlarla yavşak ve yastıklara sığınan suskunlukla ve öpüşlerde öpüşmelerde dudakları dudaklara kenetleyen suskunla ve kenetleyen suskunlukla ve ezan sesini bizden biri yapan suskunlukla ve secdede suskunlukla ve suskunlukla çocukların saçlarına ellerimle dokunan ve annem olan ve kardeşlerim olan ve masalarda akşam olan suskunlukla ve sofrada kıyamet haberleri olan suskunlukla ve iki paket suskunlukla

ve ALLAHIN EN GÜZEL YALNIZLIĞIYDIM.

“Fakat içimde şarkı bitti.”

Fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı bitti fakat içimde şarkı



BİTTİ.

charles bukowski: genç serseriye öğütler


bütün ırmaklar yükselecek ama korkmayın her şey yerli yerinde
okullarda ellerinize cetveller vurulacak ve kurtlar mısırları kemirecek
mitralyözler üç ayaklara monte ediliyor
ve karınlar beyaz ve karınlar siyah ve karınlar karın
insanlar sırf dövülmek adına dövülüyorlar
mahkeme salonlarında karar baştan bellidir
gerisi tiyatrodur
sorgulama sonrası ya yarım-insansın ya da artık değilsin
devrim yanlısı olanlarınız var biliyorum
ama isyan edip yeni hükümetinizi kurunca
bir de bakarsınız sizin hükümetiniz yine eski babanızdır
yüzüne bir maske geçirmiştir sadece
hiçbir yerde değişen fazla birşey yok
prag olayları macaristanı unutan çocukları biraz kıpırdattı
kafalarında che imajı,
boyunlarında castro resimli muskaları,
william burroughs, jean genet ve allen ginsberg'in önderliğinde
parklarda dolaşıp 00000MMMMM çekiyorlar

bu yazarlar yumuşamış, fıttırmış, kocamış, kadınlaşmıştır -homolaşmış değil, kadınlaşmış-
ve ben polis olsam beyinlerini kendi ellerimle dağıtmak isteyebilirim
isterseniz beni asın
sokaktaki yazar birtakım gerizekalılara kıçını yalatıyor
yazmak istiyorsanız yazabileceğiniz bir tek yer var
daktilonuzun başında ve yalnız
sokağa gitmek gereksiniminde olan bir yazar sokağı bilmeyen bir yazardır

yüz kişiye yüz hayat yetecek kadar fabrika, genelev, mapus, bar ve park hatibi gördüm
kendine bir isim yaptıktan sonra sokağa çıkmak işin kolayına kaçmaktır
thomas ve behan'ı sevgilileriyle öldürdüler
viski ile, aptalca hayranlıkları ile, kolay kadınlar ile,
en az bir ellisi daha öyle gitti ve işte şikago, ve işte prag,
her zaman olduğu gibi,
küçük çocuklar dayak yemeye devam edecekler
ve eğer büyüyebilirlerse onlar da başkalarını marizleyecekler
evimde oturup biramı içen,
yemeğimi yiyen ve yanındaki kadın yüzünden havasından geçilmeyen
şu allahın belası devrimcilerin öğrenmesi gereken şey şu:
değişim içerden dışarıya doğru olmalı

sokaktaki adama yeni bir şapka verir gibi yeni bir rejim veremezsiniz
karnını doyurup gizzy dillespie'nin tüm plaklarını hediye etseniz de
iki paralık alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyecektir
ortalıkta devrimin artık kaçınılmaz olduğunu haykıran bir sürü insan var,
ama şahsen bir hiç uğruna insanların ölmesini istemem,
demek istediğim insanların çoğunu öldürseniz de bu işe yaramaz
bir avuç iyi insana da yazık olur
elinize ne geçecek:
yeni bir hükümet,
kuzu postuna bürünmüş yeni bir diktatör,
ideoloji silah satışları üzerine kurulmuş

geçen akşam genç bir adam bana şöyle dedi
(pek hoş ve ruhani bir tavırla halının ortasına oturmuştu)
''kanalizasyonların hepsini tıkayacağım
bu şehir boklar içinde yüzecek!''
tanrı aşkına fikir diye bana sunduğu boklar
tüm los angeles ve pasadena'nın yarısını boka gömmeye yeterdi
sonra da ''bana bir bira versene bukowski'' dedi
yanındaki kaltak bacak bacak üstüne atmıştı
kalktım verdim
devrim kelimesi hoş geliyor kulağınıza değil mi?
ama hiç hoş değildir inanın bana
devrim nedir söyleyeyim
kan, bağırsak ve delilik
yolunuza çıktıkları için ölen küçük çocuklar,
olup bitenden habersiz yavrular,
yanınızdaki orospunun,
hatta karınızın gözünüzün önünde önce kasaturalanıp sonra ırzına geçilmesi
bir zamanlar miki fare filmlerine gülebilen erkeklerin birbirlerine işkence etmeleri
böyle bir eyleme girmeden önce bu eylemin ruhu nerdedir
ve eylem bittiğinde nerde olacaktır diye iyice düşünmek lazım
dostoyevskinin suç ve cezasına katılmıyorum
hani kimseyi şartlar ne olursa olsun öldürmemelisin meselesi
ama çok iyi düşünmek lazım

işin gülünç tarafı tek kurşun sıkmadan canımızı alıyorlar
para babalarının şişko oğlanları beverley hills'te 14 yaşında kızların ırzına geçerken
ben de bir yerlerde asgari ücretle belimi kırıyordum
helada 5 dakika fazla kaldığı için kovulan adamlar gördüm
anlatmak istemediğim çok şey gördüm
ama bir şeyi öldürmeden önce yerine daha iyisini koyabileceğinizden emin olun
parklarda nefret palavraları sıkan siyasi fırsatçılardan daha iyi bir şey olsun elinizde
burnunuzdan gelecek bir eylem için
36 aylık bir garanti ile yetinmeyin
devrime duyulan romantik özlemin dışında
olumlu hiçbirşey göremedim henüz
ne gerçek bir lider
ne de devrim sonrası kesin gelen ihanetin önüne geçebilecek sağlam bir platform

eğer birini yokedeceksem
o adamın bir kopyasının aynı yöntemle yerine konduğunu görmek istemem
tarihi, bir bar helasında barbut satan sarhoşlar gibi harcadık
yanında evden kaçmış 16 yaşında bir kız,
midende de başkasının birası varken devrimden söz etmek kolay
beynelmilel ün sahibi kıçı kırık üç yazarın
00000MMMM oyununa kendini kaptırıp dans ederek
devrim diye haykırmak kolay
ama devrimi başlatmak ,
devrimi gerçekleştirmek başka şeydir dostlar
paris 1870-71 sokaklarda 20000 ölü,
sokaklar kan seli ve fareler cesetleri kemiriyor
ve insanlar aç
ve aç insanlar fareleri cesetlerin üzerinden toplayıp yiyor,
ve paris nerdedir bu akşam dostlar?
nedir paris bu akşam?
karşımda oturan bu genç ortalığı boka bulamak istiyor ve gülümsüyor
henüz yirmi yaşında ve genellikle şiir okuyor
şiir lavabonuzdaki bulaşık bezinden başka nedir ki?




20 Ekim 2014 Pazartesi

RÜZGÂR SANA NE SÖYLEDİ?

                        

Bugün evden çıkmadım. Yani kendimden çıkmadım. Gece rüzgâr yağdı. Allah’ın varlığını ve yokluğunu düşündüm. Terminalleri ve otelleri düşündüm. Duvar diplerini… Dağ kenarı yolculuklarını düşündüm, bu yazı hesapta yoktu.

Rüzgâr uzun soluklu hatıralar yığını gibi birikti dışarıda, panjurlarda, çatıda, alnımda… Sırf onu dinleyebilmek için her şeyin sesini kıstım. Rüzgârın sesi içimden geliyordu aslında.

Yaprakların ıslak sesini düşündüm. Elbiselerini düşündüm. Çıktığın balkonlarda seni seyreden geceyi düşündüm. Tırnaklarını boyadığını düşündüm. Pencereler çarpıldıkça sevindiğimi fark ettim. Sevildiğimi…

Evrenin sırrını düşündüm. Gezegenleri sallayan rüzgâr var mıdır dedim. Yaz denizlerinin şimdi karanlıklarda köpürdüğünü düşündüm. Bizim bir denizimiz olmadı, bunu düşündüm.

Soğuk, kapalı, karanlık, rüzgârlı havaların bana neden iyi geldiğini düşündüm.

Dışarıda, o derin nefes, ben onu buraya tercüme edeyim diye…

O dışarıda ben içerideyken kendimi daha güvende hissedebileyim diye…

Hayatım iç çeken uzun sürmüş bir rüzgâr oldu diye…










gramsci’nin külleri - III


Kırmızı bir bez, direnişçilerin
boyunlarına sardıkları gibi,
ve çanağın yanında, kül rengi toprakta
bir başka kırmızı iki sardunya.

Burada sürgündesin, katolik olmayan
o katı inceliğinle, bu yabancı ölüler arasına
düşülmüş kaydın : gramsci’nin külleri.. Umutla
kuşku arasında varıyorum mezarının başına,
rastlantı sonucu geldiğim bu çorak serada,
yeryüzünün özgür insanlar arasında
kalan ruhunun karşısına. (Başka bir şey mi yoksa,
daha coşkulu belki, daha alçakgönüllü,
yeniyetmelik, cinsellik, ölüm arasında
esrik bir ortam yaşama…)

Tutkunun hiç durulmadığı bu yörede
-burada mezarların sessizliğinde- nerede
yanıldığını- ama nasıl da haklı
olduğunu duyumsuyorum kaygılı
yazgımız içinde- öldürüldüğün günlerde
kaleme almakla son yazılarını.

İğrençliği de büyüklüğü de
yüzyılların ötesine uzanan
bir mülke bağlı bu ölüler
eskil egemenliğin tohumlarının
yok olmadığının tanıkları : ve –aşağı mahalleden-
gizliden gizliye yükselen
boğuk, keskin, ısrarlı çekiç sesleri
sonunun geldiğinin habercileri.

İşte buradayım ben de… yoksul, üstümde
vitrinlerin kaba ışığında yoksulların
gözlerini kamaştıran giysilerle.
bilinmedik sokakların, tramvay koltuklarının
beni güne yabancılaştıran
kirinden arınmışım : böyle avarelikler git gide
azalıyor yaşam kavgası içinde;
ve sevecek olursam dünyayı,
çıkarsız, öfkeli, şehvetli bir sevgiyle
seviyorum, tıpkı vaktiyle
şaşkın yeniyetmeliğimde,
burjuva hastalığı burjuva benliğimi
sardığında ondan nefret ettiğim gibi :
ve şimdi –seninle- bölünen dünya,
iktidarı elinde tutan bölümün kininin,
neredeyse gizemli nefretinin hedefi değil mi?

Senin tutarlığınla olmasa bile dayanamıyorum yine de,
seçim yapmıyorum çünkü. Savaş ertesinin yıkımında,
bir şey istemeden yaşıyorum : loş utancında
bilincimin –tepeden bakan, umarsız bayağılığından
tiksindiğim- bu dünyayı
severek…

PIER PAOLO PASOLINI


16 Ekim 2014 Perşembe

BACH DİNLEYECEKTİM…



                             

   Mutfakla oda arasında duvar yok ve hayal kurmaya yetiyor bu… Ocaktaki çaydanlığı görebiliyorum. Gece, kanatlarını açtıkça bu bile memnun ediyor. Yağmurlar başlamadan evvel niyet etmiştim; mutfak lambasının yalnızlık ışığında monitörün karşısında yazılar yazarım ve ben yazdıkça şiddetlenir yağmur… Kahvenin kokusunun edebiyatı hatırlattığını bir defa daha hatırlarım. Sonra bir kamera beni bana anlatır da, gülümserim. Yorulursam arkadaki vişneçürüğü koltuğa büzülürüm tıpkı köprüyü gören pencereleri olan kahverengi odalar dolusu evler gibi… Sigara dumanları görünür sadece, beni kendimi öldürüşümden tanısınlar diye…
  
   Ağaçların kabuğunu, şenlik ateşlerini, kalbini çekmeceye saklayan kadınları, Rus romanlarını, sinema çıkışı yakılan sigaraları, şiir kitabının arasından yere düşüveren saç telini, kahvaltıda gözlerimi şükürle yaşartan domatesin kokusunu, yolculuk sonlarının gri göğünde kartal gibi dolanan ve korkusu bana kalan akşamları, bir ırmağın uykusunu, Ergin Günçe’nin bazı dizelerini alırım.


   Alırdım.

13 Ekim 2014 Pazartesi

şiir burçları


                                    

Hangi burçta doğdunuz? Şu veya bu! Burç yorumlayıcıla­rının, yıldız fallarına bakarak insanlara, yakın gelecek müjde­leri vermelerine ya da yaklaşan bir felâkete karşı onları uyar­malarına inanmam ya; şiirdeki burçların, olasılıklardan ötede, az değişir bazı gerçeklerin göstergesi olduğu görüşündeyim.

Bence her şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan: Gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor, ilki gurbet burcudur; şair önce bir süre bir gurbeti yaşar. Sanki Robinson gibi, ıssız bir adaya düşmüştür. Sağda solda eline geçirdiği öteberiyle kendine bir barınak yapar. Bir korunma içgüdüsü, onu, bulduklarıyla bir yapı, bir çatı kurmaya ve varlığını böylece kanıtla­maya zorlar. Tam bilincinde değildir yazdıklarının ve bu dö­nemde raslantının payı büyüktür. Beğenisi sağlam temellere oturmamıştır. Beğendikleri, iyi şairler de olabilir, kötü şairler de. Gününün ustalarına raslamışsa, bu onun için bir şanstır. Onlar gibi yazar; onlardan farksız da, onlardan iyi de yazabi­lir. Ne var ki özentidir, taklit ve kendini arayıştır bu dönem ürünleri. Yeri, zamanca kendine yakın bir kaç kuşak içinde bir şairin tekrarıdır. Gurbet burcudur bu. 

Burada ne kadar kalınacağı şairine göre değişir.

Sonra sıra ikinci döneme, hasret burcuna gelir. Şair, kendi şiirini özlüyor, gurbetlerde oyalanmanın zaman kaybından başka bir şey olmadığını gördü. Yazdıklarında ne kadar ken­disi, ne oranda başkaları olduğunu gördü. Kendine özlemiyle dolmuştur. Yoğunlaşır, belirginleşir bu özlem. Şimdi şikâyet­leri, tedirginlikleri kişisel biçimlere girer, kendi bakış açısını, kendi yazış biçimini bu süreçte bulur. Saplantıları, inançları dikeyinde derinleşir. Sularda halkalar eşmerkezlidir, kıyılara daha sert çarpar. Şair, büyülenmiş gibi, içinde uzayıp giden kendi kervanının peşinde, asıl bu hasret döneminde, önleye­mediği bir güçle kendini, kendi dünyasını aktarır bize.

Zaman geçer, birden görür: Çevreyi, dünyayı dilediğince bir biçime sokmanın zorluğunu görür. Mutluluk (çapı belli bir çevrenin ya da çok geniş bir alanın, diyelim dünyanın mutlu­luğu) hâlâ gerçekleşmemiştir. Bunu anlar. Anlar kî, kendi kü­çük özlemlerini bile gerçekleştirememiş, yakın çevreyi bile değiştirememiştir. Gösterdikleri, hatırlattıklarıyüzde kaçuygu­lanmış, sözüne dereceye kadar geçerli olmuştur; görür, yaz­dı da ne oldu!

O zaman hikmet burcuna girer. Hikmet çapraşıktır ve çok az değişir. Geçmişin büyük şairlerini o zaman anlar. Niçin her biri bir yerde kötümser olmuş, dışımızdaki zamanın içimizdeki vakti nasıl çabuk tükettiğini algılamanın acısıyla niçin her biri Yunus`laşmış, Hayyam`laşmış, Galip`leşmiştir. Şair, hikmet dö­neminde daha çok, değişmez alınyazısına geçer. Kader ki alın-yazısı değildir, en ileri uygarlık kesimlerinde de vardır. Ve in­san bıkar. Özlemiştir, olmamıştır, bıkar. Şimdi neye sığınacak­tır: Hikmet burcuna geçer. Şikâyetlerin, isyanın şiiri; zamanla yerini, kabulün, benimsemenin, vazgeçişin şiirine bırakır.

Sözlüklere baksanız, nedir hikmet; Bilgelik, gizli neden, in­sanlarca Tanrı nın anlaşılmaz amacı. Ve bütün büyük şairler, bir gün gelmiş, hattâgünlersiz aylarsız, önceden, hikmet bur­cuna girmişlerdir. Ve kalan, galiba daha çok, hikmet burcu ürünleridir. İnsanın en şaşmaz falını hikmet burcu gösteriyor; çünkü gurbetler geçici, hasretler geçici ve ebedî insan hikmet burcunda yaşıyor.
Ali Şir Nevaî, hayatının dört döneminin şiirlerini dört ayrı divanda toplamış; çocukluk, gençlik, orta yaşlılık ve ihtiyarlık şiirlerini derleyen bu kitaplarına, sırasıyla «garip, seçkin, güzel, faydalı» sıfatlarını taşıyan adlar koymuştu. Çocuklukla gençliği tek kavram olarak alırsak, bu düzenlemeden çıkacak sonuç da, şiirin üç burcu demektir: İnsan önceleri «gurbette yaban­cı», sonra «hasrette güzel» şiirler yazar. Bir ömrün muhase­besi niteliğinde şiirlerse «hikmette faydalı» şiirlerdir.
Burçlar dedik, on iki takımyıldızın ortak adı, yani bir gök­bilim terimi. Ya kale bedenlerindeki çıkıntı yapılar? Yuvarlak, dörtköşe veya çok köşeli kale burçları? Şiirin bu yanı üzerinde de biraz durabiliriz:
Nabi, «Kalmamış» redifli ünlü gazelinin sonunda şöyle di­yor: «Niyaz ehli, gam askerlerinin saldırısından nereye sığın­sın? Himmet kalesinde ne burç kalmış, ne mazgal, ne siper.» Şair de bir «niyaz ehli»dir; uman, bekleyen bir insan; gam as­kerleriyle savaşan biri. Gam yani onu kaygılandıran, düşündü­ren sorunlar. Bu şair, kemiren, aşındıran zamana ne ile karşı koyacaktır?

Şiir kaleleri bir bir çöküp yıkılırken, yalnız gerçek şiirdir ki, hangi yıldız burcunda olursa olsun, çok sağlam bir kale gibi, uzun süre dayatır zamana, hattâ sonsuza kadar. Ger­çek şiir, kolay kolay dişleri düşmüş, sırıtan bir sur kalıntısı ol­maz.

Evet, şairlerin çoğu gurbeti ve hasreti yeter görürler ken­dilerine. Güçlerini bu kesimlerde gösterirler. Aradıklarını onlarda bulmuş gibidirler, fazlası ilgilendirmez onları. Şu var ki olgun, ergin okuyucunun gözü daha çok sonuncu burçtadır, hikmet burcunda. Çünkü insan, daha önce kalmasa bile, so­nunda yalnız kalıyor. Yalnız, kalan nedir, bunu saptamalı! Gur­betler mi, hasretler mi, hikmet mi? Doğu nun İslâm klasikleri­ne bakarsak, gurbetleri, hasretleri bize yalan geliyor. Ancak hikmete bağlıysa o gurbetler, o hasretler; düzenli yanıp sönü­yorlar karanlıkta deniz fenerleri gibi. Kurdukları hisarların harcında mıcır yok, hikmet var; hikmetlerle kalmışlar.

Behçet Necatigil