29 Eylül 2014 Pazartesi

ALLAH’IM SEN BU ŞARKILARI?


                      
Allah’ım sen bu şarkıları kalbimize çiviler çakmak için mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları bizden önce mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları geceyle aynı anda mı yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları birkaç kez ölelim diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları ağzımız burnumuz kırılsın diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları acılarımızın süsü olsun diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları hayatımızın altını kırmızıçizgilerle çizelim diye mi yarattın?
Allah’ım gerçekten var mı bu şarkının anlattığı müzik?
Allah’ım sen bu şarkıları biz âşık ölelim diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları bizi kendimizi öldürüşümüzden tanısınlar diye mi?
Allah’ım sen bu şarkıları bela makamına arz edelim diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları harcıâlem duygularımız aslında derindi ve ölümcüldü diyelim diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları zaman içinde birkaç ebediyet çarpmasına uğrayalım diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları sevgilinin yüzünden mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları sevgilinin yüzünden mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları mezarımızda çiçek açsınlar diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları kalbimiz kan çanağı olsun diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları âşık olalım diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları aşkla bir olup orantısız güç olsunlar başımıza bela olsunlar diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları benimle aynı ruhtan mı yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları kendinden bir parça olarak mı yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları çaresizliklerimizin içi dolsun diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları uçuyor gibi yapabilelim diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları teselli olsunlar yaşarken ve ölürken – ki ikisi de birdir- diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu şarkıları biz uyanık kulların kendilerini yüceltsinler diye mi yarattın?
Allah’ım sen bu soruları cevapsız olsunlar diye mi yarattın?



25 Eylül 2014 Perşembe

PAYLAŞMAKTAN BIKTIM! paylaşmaya "inanmak"tan bıktım! bütün bunları niye yaptığımı kendime sormaktan bıktım! şu pcyi duvara çarpamamaktan bıktım! bunları bile buraya yazmaktan bıktım! bu tür müziklerin mütemadiyen içimden yükselmesinden bıktım! içimdeki ses sen kimsin? demekten bıktım! noktalama işaretlerinden bıktım!

Katil olup rahatlamak varken her gün insanlarla ve hayatla uyuşmaya çalışmaktan; 
delirip kurtulmak varken her gün aklın köleliğinde yaşamaktan; 
düşünmeden takılmak bu dünyada varken aklının senden bağımsız ve de sana rağmen sana saldırmasına maruz kalmaktan; 
kontrol dışı “düşünceler”e çeki düzen veremeyip senden habersiz kurulmuş cümleleri imha etmeye çalışmaktan bıktım!

üzerimi yazılarla örtmekten ve yazdıklarımdan bıktım!
güzellikten bıktım!
hala yaşıyor olmam ahlaksızlıktır ve ahlaksızlığımdan bıktım!
hiç bir yere ait olmamaktan bıktım!
okuduklarımdan bıktım!


gülümsemekten bıktım ama asık suratımdan da bıktım!
bulunduğum yerde olmayışımdan bıktım!
anlamaktan bıktım!

şiir avlamak için yaşadığımı sanmaktan bıktım!
çaydan, çayın yanına yaktığım sigaradan, çocukları sevmekten, telefondan, gazetelerden bıktım!

okuyacağım kitapları sıralamaktan bıktım!
kendimi teşhir etmekten bıkarken kendimi teşhir etmekten bıktım!
şu yazdıklarım da dahil bu tür şeylerin aklıma geliyor olmasından ve hep aklıma geleceklerini bilmekten bıktım!

herhangi bir şeyi sevmekten
bir şeylere kızmaktan
market poşetlerinden
ve ölememekten ölememekten ölememekten bıktım.

yazma eyleminin beni kurtarmasından bıktım!

İçinde küfür olmayan hiçbir cümleye itibar etmiyorum!

hep öyleydi.
hep öyle değil miydi ey pars!
ey anlamlarla doldurulmuş nafile döl fazlalığı!
ey varlıkla hiçlik arasında baş döndüren salıncak!
boyası dökülmüş evler gibiyim

ey kanatsızlık!





24 Eylül 2014 Çarşamba

mustafa ırgat, s. dönüşü


Sen o geçmiş günlerin çekmece şairisin:
Tabut dibeğinde düzgün çarpan kara el, yürek
içinde kefen yazmaları alacalı bulacalı.
Ölümü yaşarken yakalar gibi kol gövde soğumasında yazdığın,
Yazıp da çarşaflayıp damgaladığın, mührü
“cumhuriyet ailem”
Adı çim sandukanın yanında güzün bitirip noktaladığın.
Yokluk! Aralanmış yeşil kapısından görüyorum.
Lale duman Osmanlı paşalar bahçesi ve
küçük boy burjuva leş kargalarının tıkandığı ayak-
yolları mezarlıklara göçüyor.
Hepsi kendiliğinden çepeçevre bir öbürdünyalık artık.
Çıngıraklardan yapılma umutsuz yılan derisi
ay
lağımların üstünü örtüyor.
Ayna diplerinde küpkül olmuş gözyaşları içindesin.
Kolsun gömleğine kan! Kan bulanmış
dinamitlere sarılı çokça damarın patlayışıyım ben!
Ansızın anısız
alınyazısına denk yükselsin kalıtımım
İnsin, insin, insin, insin ve insin,
yükseğe alçalsın, mumyalanmış devlet’li kalın bağırsak benzeri
terlemekten kemikleri erimiş
iskeletimle toprağa…


Derler a, soluk al boşluğuna.
Duyuyoruz. Nicedir konuşuyorsun.


Bir döl fazlalığının şiiri bu, hani şu
halkları eğlendirmek için sokaklarda satılan kör kaval,
hem üfleme hem gerçek
doğumumu unuttum gitti bile. Uykumun manzarası
okunmamış beyazlıkların derininde kalsın.




















"düşüncenin gemlerini biraz bırakınca cinnete ve hikmete beraber gidiyor insan." Cemil Meriç, sosyoloji notları


22 Eylül 2014 Pazartesi

geceye şarkı

                                    
1

Bir nefesin gölgesinden doğma bizler
Dolanıp durmaktayız terk edilmişliklerde
Bizler, yani sonrasızlıkta yitirilenler,
Kurbanlarız, adandıklarımızı bilmezcesine.
Dilenciyiz sanki, yok benim diyebileceğimiz,
Kapalı kapılar önünde birikmiş delileriz.
Körler gibi kulak kabartmışız, içinde
Fısıltılarımızın yitip gittiği sessizliğe.
Hedefi olmayan yolcularız bizler,
Bulutlarız, rüzgârlarda dağılan,
Ya da ölümün soluğunda üşüyen çiçekler,
Yerimizden kopartılmayı beklemekteyiz.


2

Varsın, son acılar da somutlaşsın bende,
Savunmuyorum kendimi, ey karanlık güçler.
En büyük sessizliğin yolu sizlerden geçer,
O yoldan yürürüz en serin gecelere.
Soluğunuzla daha sesli alevlere boğmaktasınız beni,
Sabır! Yıldızlar kora dönüşürken, düşler kaymakta
Bize adlarını söylemekten kaçınan diyarlara,
Oralara ancak feda edersek girebiliriz düşlerimizi.


3

Sen ey kapkara yürek, ey karanlık gece,
Kimdir yansıtan, en kutsal zeminlerinizi,
Ve kötücülüğünüzün son vadilerini?
Acılarımız karşısında donup kalmış maske -
Acılarımız ve hazlarımız karşısında
Taştan bir gülümseme boş maskenin dudaklarında
Bir kaya, bütün ölümlülerin çarpınca kırıldığı,
Üstelik varlığı bize bile kapalı.
Ve sonra dikildiğinde karşımıza bir yabancı düşman,
Alaylarıyla aşağılayarak ölesiye didinmemizi,
O zaman daha bir hüzünlü olur şarkılarımız ezgileri
İçimizde ağlayan ise kalır anlaşılamadan.


4

Sensin, sarhoşluğu geçiren Şarap,
Ben, şimdi güzel danslarla kanamaktayım
Ve taçlandırmak zorundayım acımı çiçeklerle!
Bağrındaki en derin anlamın istediği buysa, ey gece!
Kucağındaki bir arpın telleriyim sanki,
Ve son acılarım uğruna şimdi
Senin karanlık şarkın boğuşmakta yüreğimde,
Beni ölümsüz kılıp, bir şişe çevirmekte.


5

Bu huzur – ey derin huzur!
Yok artık dini bütün çan sesleri,
Sen, ey acıların tatlı anası, sen -
Barışın, sanki ölümün enginliği.
Sar o serin ve sevecen ellerinle,
Sar bütün yaraları -
Böylece içten kanasınlar yalnızca -
Sen, ey acıların tatlı anası!


6

Bırak, suskunluğum senin şarkın olsun!
Ne ifade edebilir ki fısıldayışları sana,
Hayatın bahçesinden ayrılmış bir yoksulun?
Bırak, hiç adın olmasın iç dünyamda -
Ruhumda oluşmuş, ama düşlerden yoksun,
Artık sesi kalmamış bir çan gibi,
Tatlı gelini acılarımın,
Ve uykularımın sarhoş gelinciği.


7

Toprakta ölüşlerini duydum çiçeklerin,
Ve havuzların sarhoş yakınmalarını,
Bir de çanların söylediği bir şarkıyı,
Gece, ve fısıldayan bir soru;
Ve bir yürek – yaralanmış ölesiye,
Yoksul günlerinin ötesinde.


8

Suskundu karanlık, beni söndürdüğünde,
Gün ortasında ölü bir gölgeydim -
O zaman çıkıp mutlulukların evinden
Yürüdüm gecenin derinliklerine.
Şimdi bir gölge oturmakta yüreğimde,
Bir gölge, hissetmeyen günün çoraklığını -
Ve dikenler gibi sana doğrulup gülümseyen,
Senden, yalnız senden yana, ey gece!


9

Ey gece, acılarımın önündeki dilsiz kapı,
Gör artık bu karanlık yara izinin kanadığını
Ve kabından taşmak üzere olduğunu çektiklerimin!
Ey gece, ben hazırım artık!
Ey gece, unutmuşluğun bahçesi, darmaduman,
Yoksulluğumun dünyaya kapalı ihtişamında,
Salkımlarla, dikenli çelenkler de solmakta,
Gel, ey en yüce zaman!


10

Bir zamanlar gülmüştü içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım parıltılı bahçelerde,
Oyunlarla dansların eşliğinde,
Bir de aşkın şarabı, başımı uyuşturan.
Bir zamanlar ağlamıştı içimdeki şeytan.
Ben, bir ışıktım sancılı bahçelerde,
Kadere boyun eğişin eşliğinde,
Parıltısıyla, yoksulluğun evini nura boğan.
Şimdi ağlamadığına ve gülmediğine göre o şeytan,
Yitip gitmiş bir gölgeyim bahçelerde
Ve ölüm karası eşliğinde,
Boş gece yarısının sessizliğiyle dolaşan.


11

Zavallı gülümsemem sana ulaşma çabasında,
Hıçkıran şarkım ise yitip gitmekte karanlıkta.
Artık yolumun sonuna varmak, tek istediğim.
Bırak gireyim senin tapınağına.
Bir zamanlar ki gibi, çılgınca ve dindarca
Ve sessiz bir duayla önünde eğileyim.


12

Gece yarısının derinliğinde, sen
Ölü bir sahilin suskun denizin yanında,
Ölü bir sahil: Bir daha asla!
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gök kubbesin, bir zamanlar yıldızının parladığı,
Bir gök kubbe, artık hiç bir Tanrı’nın çiçek açmadığı.
Gece yarısının derinliğinde, sen
Gece yarısının derinliğinde, sen
Döllenmeden kalansın sıcak bir rahimde,
Ve hiç can bulamamış, öylece!
Gece yarısının derinliğinde, sen

georg trakl

(1887 - 1914)



petersburg


21 Eylül 2014 Pazar

İM MANUEL*

                                              

“ iki şey, düşününce, sık sık ve derin bir biçimde onlarla meşgul olunca, ruhu hep yeni kalan ve gittikçe artan bir hayranlık ve haşyetle dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası.”  İmmanuel KANT

Bunu 20 yıl evvel ilk duyduğumda konuştuğum bütün eşe dosta, cümlelerin ruhuma doldurduğu haşyet ve heyecanla söyler, aynı heyecanı muhatabımda bulamamanın sıkıntısıyla da dolardım.

“ iki şey, düşününce, sık sık ve derin bir biçimde onlarla meşgul olunca, ruhu hep yeni kalan ve gittikçe artan bir hayranlık ve haşyetle dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök ve içimdeki ahlak yasası.”

“….her kim ki rahmetin nihayetsiz denizini bulsa elbette bir katre serab hükmünde olan cüz-i ihtiyarına itimad etmez, rahmeti bırakıp ona müracaat etmez...”
said nursi, sözler

üç şey, düşününce, sık sık ve derin bir biçimde onlarla meşgul olunca, ruhu hep yeni kalan ve gittikçe artan bir hayranlık ve haşyetle dolduruyor: üzerimdeki yıldızlı gök , içimdeki ahlak yasası ve rahmetin nihayetsiz denizi…


*Latince “tanrı bizimle” anlamındadır.

müzik: anthony hopkins

eski ve yeni tanrılar



balkon çıkmazında efendilik tarihi


I
bir örnek giysili efendileri beklemekten yorgun
fincan gibi turtularının gülümsemesi yani afrikalı

artık kimseler gelmiyor; cezayir yabancı dil kursu
parmaklarını taklatınca kuşları havalanmıyor bella’nın

gece uçuşuna çıkamıyor azizler gece kuşları suskun
sigarasını tüttürüyor mısırlı üstüne ortadoğu’nun

efendi efendi hani kul köle korkutan seni
ki bir balkon çıkmazında güneşi seyrediyor
özgür atılımlarıyla sersefil gece ve zenne
hintyağı akışında boyuneğişini ölümlerin

kızların sevgiliye ortak dudaklarında duman
enişteler toplamı temerküz kampı gözlerinde
bir kraliçe özür dilemeye dili dönmüyor
bütün tarih kulağında küpe

bir hatırlatma tek kulağı küpeli şirpençe
kölemenlerin üstüne arasıra birkaç beyit

II

/anlamıyoruz sizi; sizin futbol sahası danslarınız
karşılamaya yetmiyor bir genç kızı
ve o genç kızın kulakmemelerinden
akan saf süt tazeliğinde pıhtılaşmış küpelerini

ana karnında cennetini yaşamış bir delinin
göğsüne bir zafer madalyası gibi iliştirilmesine yetmiyor/

yollar bomboş sürekli uykular mutluluğu
efendi utancından pembeleşmiş kekre gülüşlerde

aslı bilinmeyen fransızca şarkıları dinlemekten yorgun
kekeme gülümsemelerin mahmur yüzü ortadoğu
kesik öksürüklerini saçlarımıza düzensiz
zincirleme darbeleriyle savuruyor

atların terkisine uzanan eyerlerin saltanatında
efendi balkon çıkmazında canalıcı tavrıyla
arapkırması gözlerini kırpıyor ilgilerinin


III

yağmursuz çöllerin oruca niyetli kum taneleri
efendinin kulağına kaçıyor
sonu gelmiş haberi olmayan uykularda
bu sevgiyi orucuna bozmaya mahkûm bir derviş gibi

bitiriyorum
işte boynumuz vurun efendiler, yaşıyoruz
ölü toprağı dökülüyor üstümüzden
bir kumarbaz şansı ile çay içmeye geliyoruz



Hüseyin Atlansoy

bad'lik amiri


20 Eylül 2014 Cumartesi

BİSİKLET KAZALARI

                           
                       
Yorgunluğum dağları aşıp dizlerimin dibine kıvrılıvermiş- saat selleri. Bu, 49 cümlenin leşi üzerinde yükselen 50. Cümle- saat sesleri. Allah’ım uçuyorum müsaadenle kâğıt üstünde – acı fren sesleri. İlk cümle önemli ve kaç iç cümle katledildi bu meyanda. Kaç ilk cümle unutuşun sularında boğuldu gitti. Saat sesleri. Piyano sesleri. Düşünüyordum ve sanki düşünerek meseleyi çözecektim ve uyursam mesele kaçıp kurtulacaktı pençelerimden. Fesleğen sesleri.

Yorgunluğum yoğunluğum halinde kalbimde kıvrılıp kalmıştı- düş sesleri. Bu, 50 cümle leşinin üzerinde dalgalanan 51. Sancak – rüzgâr sesleri. Allah’ım gecenin yasını yarısını tutanlar için cennette ne var acaba? İlk cümle diye bir şey yoktur. İlk cümle an ise geçmiş ve gelecek de hırıldar orada. Kibrit sesleri. Piyano yıldızların birinde çalıyor şu an. Ölmek. Üşeniyordum nefes almaya. Ve uyursam saat sesleri…

Bir sigara daha içsek sanki her şey düzelecek. Yorgunluğum yanlışlığım halinde küllükte birikiyor Piyano seslerini tercüme ederken nasıl yanlış kalabilirim ki. Kış sesleri. Bir şiirimde “ KIŞ GELİRSE DAHA İYİ ANLAŞILIR YALNIZLIK” demiştim. Kuzeyden gelen rüya hep soğuktur. İğneyle okyanus kazmak. Uyursam zincir sesleri…

Yazmak da sevap olmalı. Bu uğraşın öte dünyaya bakan pencereleri taşlanmamalı. Yazmak da cennet olmalı, oldu. Cennet zaten. Murakabe, muhasebe, tefekkür, şükür her şey var yazmakta. Vakti geldiğinde ölmek de sevap olmalı. Kırgınlık sevap olmalı. Sitem dua olmalı. Yalnızlık okullarda ders olarak okutulmalı. Susmak sevap olmalı. Müzik dinlemek farz olmalı.



Odamın tam ortasından ekspres geçmeli. Kış geldiğinde kar tam odaya yağmalı, kitaplara… Dokunduğum her nesneden piyano sesi çıkmalı.