25 Temmuz 2014 Cuma

çarşı marşı

                     
Beyler  otururlar çarşılar geniş
harlanır bir yerden küller eşerler
uzun hem lacivert bir kelebeğin
erişte yemezler kalbini yerler

yerler karıncalar sair kuşların
gömgök ölüsünde keskin kıpırtı
testi kulbunaca kumken nedendir
kindar develerle bu kadar pırtı

turunçlar içinde bolca firavun
bu iblis zeytini bu lavaşkiri
bizim donanmamız derlenmez kolay
kadınlar tığ versin ceylanlar deri

tulumlar çalınsın şiir tükendi
koyun raksı olsun şedid sanrının
ağır başlarımız kalktı uzandı
ahir orağına kadir Tanrı’nın.

SÜLEYMAN ÇOBANOĞLU




23 Temmuz 2014 Çarşamba

yort savul - usta işi - kınar hanımın denizleri - benaresin ölünmüş kadınları

                                               

yort savul
 
                                     
 1.  Atlasları getirin! Tarih atlaslarını!
     En geniş zamanlı bir şiir yazacağız
 
2.  Harbi karşılık verecek ama herkes
     Göğünde kuş uçurtmayan şu üç soruya:
 
3.  Bir, Yeryüzünde nasıl dağılmıştır
     Tarihi düzünden okumaya ayaklanan çocuklar?
 
4.  İki, Daha yavuz bir belge var mıdır ha
     Gerçeği ararken parçalanmayı göze almış yüzlerden?
 
5.  Üç, Boğaziçi bir İstanbul ırmağıdır
     Nice akar huruc alessultanlarda bayraksız davulsuz?
 
6.  Nerede kalmıştık? Tarihe ağarken üç ağır yıldız
     Sürünerek geçiyor bir hükümet kuşu kanatları yoluk
 
7.  Çocuklar! ile bile muhbirler! ve bütün ahali!
     Hep birlikte, üç kez, bağırarak, yazınız
 
8.  Kurşunkalemle de olabilir
     Yort Savul!
 
 
Ece Ağabey


usta işi

1.Fakir kuş hiç unutmaz, kitapların yakıldığı yıldı

Kırk kapıdan birden devletle girdiğini gördük
Başsız bir at ve içindeki solgun süslü binicisinin

Dervişlere göre parçalanmış ölüm doğudan dönüyordur

Onun için ki acı bir suyla üçe bölünmüştür bir kent

2.Fakir kuş hiç unutmaz, ustaları ölmüş oğlan çocukları
Denizden çıkınca birbirlerinin saçlarını tararlardı

Ah karpuzun içindeki kesmece delikanlım İstanbul
Yüreğini utanarak saklıyor ve çürümüş çiçek kokuyorsun

Okuma parçası bir kentin üstünde kara güvercinler uçuşuyor.

3.Fakir kuş hiç unutmaz şu altın eytişimsel yasayı da
Tarihte nice ve nite şehzade bilmeden atını taşımıştır

İşte onların sandukalarında usta işi gazeller oyuludur.


ece ağabey


kınar  hanımın denizleri


Bir çakıl taşları gülümseyişi ağlarmış karafaki rakısıyla
şimdi dipsiz kuyulara su olan kınar hanım'dan
düz saçlarıyla ne yapsın şehzadebaşı tiyatrolarında şapkalarını
            tüketemezmiş hiç


İşte kel hasan bu kel hasan karanlığı süpürürmüş
ters yakılmış güldürmemek için serkldoryan sigaralarıyla
işte masallara da girermiş bir polis o zamanlardan beri sürme
            kirpiklerini aralayarak insanları çocukların


Ve içinde birikmiş ut çalan kadın elleri olurmuş hep
gibi bir üzünç sökün edermiş akşamları ağlarken kuyulara
            kınar hanım'ın denizlerinden.




Benaresin ölünmüş kadınları

Sanskrite çekilmiş atlar gibi geceleri 
o geceleri soyutlanmış uykular 
ağdı durdu parmaklarından estamplara 

Şarkıları delindiler sokaklarında 
ve çarşambaları ırmakta 
boğulup gittiler hep 
çamaşırların üstünde uzanan bulutlar 

Şimdi benares'in 
en eski orospuları gibi bayramlarda 
birdenbire sanskrit ölümlere çarpıp 
şarkılara şarkılara düşen kadınlar var şarkılarında.


Ece ağabey

kedisini..." bundan sonrasını ancak müzik anlatır" turgenyev


22 Temmuz 2014 Salı

"Ben her şeyden, en ehemmiyetsiz bir fıkradan, bir cümleden bir hikaye, koca bir roman çıkarabilirim. Sanat, o hikayeyi, o romanı çıkardığım ehemmiyetsiz bir şey değil, benim o şey etrafında canlandırdığım hayattır!" Ömer Seyfettin


benim üniversitelerim, Aleksey Maksimoviç Peşkov (maksim gorki)

-Aleksi Maksimiç, dostum, bence hiçbir şeyin gereği yok. Bütün bu akademiler, bilimler, uçaklar...hepsi gereksiz şeyler. Gerekli olan sakin bir köşe, bir lokma ekmek ve istediğim zaman sarılıp öpebileceğim ondan da her yönden karşılık bulabileceğim bir kadındır.İşte o kadar.Siz ideolojileri olan aydın insansınız; bizden değilsiniz, siz zehirlenmiş bir adamsınız!Sizin için fikirler insanlardan daha önemli.



benim üniversitelerim

19 Temmuz 2014 Cumartesi




"Yağmur bu kadar inceyken / Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet / Ölüm çok ağır Allah'ım / Ölüm çok ağır affet."

musalla taşında açan gül

Yağmur bu kadar inceyken 
Ağır açan bir gül kadar hafifken merhamet
Ölüm çok ağır Allah'ım
Ölüm çok ağır affet.

Hafiften bir yağmurla Allah'ım
Musalla taşında bir gül kıl beni 
Usulca bir güvercin
Kaldırsın ince kırmızı giysilerimi

İznin olursa açılsın kuş dili
Söyleyiversin ince naif şarkılar
Zamanın süzgecinden geçen bedenimi
Dağıtıp savursun ruhumla birlik rüzgâr.

Hiçbir sırrını ele verme
Öl ya da ölü taklidi yap ey suretim
Dişleri kenetlenmiş çenesi bağlı
Bir ölü taklidi yap – yapabilirsen
Çünkü bir tek
Ölüler doğru fotoğraf verir.

hüseyin atlansoy

18 Temmuz 2014 Cuma

16 Temmuz 2014 Çarşamba

ANNELERİYLE…


                                  
“O gün gün ışığından mahrum
mahrum bırakılmış genç kızlar
anneleriyle parka çıkarlar
anneleriyle anneleriyle anneleriyle “*

   Annem sağ dizini uzatıp zaman gazetesini okumaya başladığında, ayşe ve ben birbirimize bakıp gülümseriz. Çünkü evdeyizdir, dünya çok uzaklardadır, annem vardır, aşktan ve cinsellikten vazgeçmiş varlığım o anlarda tekrar çocukluğuna kavuşur, çünkü annem gazeteyi iki saat boyunca okur, bazen biz de duyalım diye sesini yükseltir, bir şeylere kızar, bazı köşe yazılarını beğenir, çünkü annem de bana benzer ve ayşe ve ben annem dizini uzatıp gazeteye iyice eğilerek okumaya başladığında  mutlu oluruz, çünkü  her işini yapıp bitirmiş, bir günü güzelce arkasında bırakmıştır, öyle ki annem gazetesini okuyup bitirdiğinde  beni bir sıkıntı kaplar, ben bilirim ki o orada gazetesini okurken ve ben de uğraştığım her neyse onunlaysam içim rahattır. Ama annem gazeteyi katlayıp bir köşeye bıraktığı zaman odadaki havanın değiştiğini duyarım. Katlanan gazeteye bakar ve katlanmış gazeteyi kendi sıkıntılarımın resmine benzetirim. Hiç bitirmesini istemem okumasını. Ama yarın akşam yine aynı manzaraya kavuşacağımı bilmek beni rahatlatır. Bazen takılırım, “ Sultan amma okudun yaa” diye. O da okuduğu bir haberle ilgili bir yorum yapar ve benim fikrimi sorar. Ve illa ki bir Hekimoğlu İsmail okumak ister bana. Ben de nemrut gibi davranır ve asla dinlemek istemem. Sonunda o kazanır ve en azından bir paragraf dinletir.

   Geçen ay on gün boyunca bendeydi annem. Evin hali ve kirliliği onu korkuttu ve her gün temizlik yaptı. Benim odamı ilk gördüğünde şunu dedi: “ oğlum dul mul bir tane bulalım sana da evlen.” Bunu Sabri’ye anlatınca o daha güzel bir çözüm buldu:”Oğlum baban bir daha evlensin, annen senin yanında kalsın.” Bu daha olabilir bir şey dedik sonra. Ve ben her gün anneme gazetesini aldım. O da akşamları yere oturup, sağ dizini uzatarak uzun uzun okudu gazetesini. Ben ona baktım ara sıra, odayı dolduran varlığının tadını çıkardım. Ona baktım ve cennetle cehennemin arasındaki dengenin nasıl da kurulduğuna şahit oldum her akşam. Masamın başında “ ateş hattında harf müfrezeleri”nin kumandanlığını yapmaya çalışırken, ona bakmak gökyüzüne bakmak gibi geldi bana. Hiç istemedim gitmesini. O evde olduğu müddetçe beni dinlendiren ne varsa onun varlığından bana aktı durdu. Öyle ki ona bakmak, annem oluşunu her sessiz bakışta yaşamak nefes almak kadar doğal. Bazen ayşe arardı ne yapıyosunuz diye. Ben de annem gazete okuyor derdim. Ve onun sorusu sevindirir bizi: “ sağ dizini uzattı mı?”. Anneme söylediğimizde bunu o da sesli sesli güler. Bu kadar. Ben o anlarda şöyle bir hayatın beni aradığını duyarım sanki: hiç evlenmemişim ve bir ömür annemle yaşayacağım.

   O gittikten sonra odam biraz daha tozlandı, mutfak daha bir dağınık, camlar tozlu, halılara bastıkça çoraplarımız tozlanıyor, doğrudur. Hatta ben, ev kirlendikçe annemim keyfinin kaçtığını hissedip ona karşı mahcup bile oluyorum. Ama benim aylardır çalışmayan televizyonun üzerine ayşeden kalma bir tülbent sermişti. Bu ne dedim. O kalsın, alma dedi. Hala durur o lacivert ve allı güllü tülbent televizyonun üzerinde. Komidinin üzerindeki kalem fincanını da kitaplığa koyduydu, bu da burada dursun diye. O da orada. Odaya bakıyorum ve bıraktığı boşluk da yerli yerinde duruyor..

   Ey gökyüzü! Orada havalar ve sular nasıl?

   Benim öğrencilerim bir kez daha beni sevindirdiler. Şunları yazmışlar bazı şiirlerine:

“ insanın arkadaşı olduktan sonra yıllar ona az gelir.” Onur
“ bu dünya benim için hayat değil, sanki bir hikaye.” Ayşe
“ gözlerim birden sızlıyor.” Berkay
“ sonsuzluğa uzayacaktı bu gözler, bir dolu su bardağı gibi akacaktı gözyaşları.” Muhammet
“ arkadaşlık karalansa karalanmaz.” Asiye
“ bazıları camdan bakar, bazıları yürekten bakar.” Mali
“ ben seni severim, gel okula gidelim.” Enver


 Yalnız topraklar…

 27.mart.2009



* Sezai Karakoç

15 Temmuz 2014 Salı

Hiç bir şey tam değil ama her şey bitmiş sanki.


yargı kararı



Vakti geçti böylesi acıların artık.
Hıçkırıklar sustu. Eski bir fotoğraf
albümünde, çeyrek saat sonra ölecek
bir yahudi çocuğunun yüzünü görüyorum.
Gözlerin kupkuru. Çay için su koyuyorsun
ocağa, bir diş ısırıyorsun elmadan.
Yaşayacaksın.

adam zagajewski



14 Temmuz 2014 Pazartesi

wislawa szymborska, özgeçmiş yazmak



Ne yapmanız mı gerek?
Başvurunuzu tamamlayın
Ve özgeçmişinizi ekte yollayın

Ne kadar çok yaşarsanız yaşayın
Özgeçmiş kısa olsa iyi olur.

Az ve öz, iyi seçilmiş gerçekler kural olarak konulmalı,
Adresler manzaraların yerini tutmalı,
Titrek hatıralar titremeyen tarihlerle değiştirilmeli,

Bütün aşklarınız arasından, sadece evliliğinizden bahsedin;
Bütün çocuklarınız arasından, sadece doğmuş olanları yazın.

Kimin sizi tanıdığı sizin kimi tanıdığınızdan daha önemlidir.
Yalnızca yabancı ülkelere yaptığınız yolculuklardan bahsedin.
Nerelere üye olduğunuzu söyleyin, fakat neden üye olduğunuzu değil,
Aldığınız ödülleri söyleyin, fakat nasıl kazandığınızı değil,

Sanki hiç kendi kendinizle konuşmazmışsınız gibi yazın öz geçmişinizi
Her zaman kendinizi arka planda tutaraktan, kol boyu uzakta.

Köpekleriniz, kedileriniz ve kuşlarınız, tozlanmış mallarınız,
Dostlarınız ve düşlerinizi sessizce es geçin.

Kendiniz olarak sattığınız zatın,
Fiyatı sizin fiyatınızla bir değil,
Ünvanı özgeçmişdeki ünvana benzemez,
Ayakkabısının numarası gittiği yere uymaz.
Ayrıca, bir tek kulağını gösteren fotoğrafını da unutmayın.
Önemli olan ne işittiği değil, kulağının biçimidir.
Duyacak ne var ki zaten?
Kağıt doğrayan makinaların gürültüsünden başka.



12 Temmuz 2014 Cumartesi

CENNETLİK ŞİİRLER

                       


   Çok çay içildi. Rengi görünsün diye ve başka yüz bin sebepten ötürü ince belli cam bardaklardan içildi. Ağızlarımız demire döndü bazen. Nedeni başka türlü de anlatılabilir çay içmenin. Balkonlardan sokağa dökülen çay kaşığı sesleriyle günlerin güneşi kalbimizin semalarında parlasın diye anlatıldı bana. Çay deyince hayatın her şeyi tazelendi. İkimiz de çay içiyoruz gibi arkası gelmeyen cümleler dolusu anlarla içildi. Yalnızken başka türlüydü. Yalnızlık zaten başka bir var olma tarzıdır. Onun her şeyi ayindir, yalnızlığın…

   Şimdi bu kırmızı ve kalın saplı nescafe bardağını sapından tutunca kılıcını kavramış savaşçı gibi, ama kâğıttan bir savaşçı gibi ve varla yok arası bir dengede tuttuğumda bunun adı kavramak oluveriyor. Bu bana güç mü veriyor? Öyle olsun umuyorum. Belki de veriyor. Süleyman Unutmaz’ın Süleyman Unutmaz’a kurduğu komplolar git gide uzaklaşıyor sevgili Türkçe…

    İçemediğim başka çaylar da var. Kitaplara gömüldükçe kabaran denizler var, satırlar sırılsıklam. Türkçe diyorum günde kim biliri kaç kez. Kin bilir, kaç kez. Türkçeye sürgün edilmiş bir hayatın hayalet harfleri diyorum. Kahvenin kokusun bana edebiyatı hatırlatır ama çay hayattır. Böyle bir hayal kurmuş muydum emin değilim ama elimde kitaplarla, aklımda kitaplarla eve dönerken sırtımda eski bir bıçakla sevgilim Türkçe, gözle görülmüş rüyaların çarpıttığı dilim evde uysallaşırsa senden doğan acıları da hüzünleri de yatağıma alacağım gene…

   Bizim Kasket’le içtiğimiz çaylar ayrı bir fasıldır. Kasabaların akşamında kurtulamadık diye… Aşk, sevgililerin arasındaki ebedi boşluktur. O boşluk ikisini de yutar, yutar da adı ilişki olan işkillenmeler silsilesi başlar. Sevgilim Türkçe.

   Ömer Seyfettin’i, içinden ahşap kelimesi geçen hikayeleri, Sait Faik’in insanlar dolusu yalnızlığını, eski kelimeleri, “m” harfiyle başlayan bütün kelimeleri nerdeyse, sırf sigaradan aldığım zevkin hatırına kışın barbun ve mezgit yemeyi, öfkeliyken yaptığım bütün konuşmaları, “sünepe” kelimesini hala bir şiirime yerleştirememeyi, Adem’ e “yolculuklar kuruttu içimi Enis!” demeyi, Eyüp Tarık’ı, “niçin yazıyorsunuz ?” sorusuna “Kendim için, dostlarım için ve zamanın akışını yumuşatmak için” yanıtını vermesini Borges’in, Ziya Osman Saba’yı, içimdeki zamanın zamana ayak uyduramayışını, Turgut Uyar’ın atlardan söz etmesini şiirlerinde, demini yenice almış çaydanlığın ikinci bardağındaki çayı… Ama kahvenin kokusu sanki mezarlıklardan geliyor burnuma!

   Sonsuzluğu günlere taksim etmeye çalıştım. Ayarını kaçırmış olabilir miyim? Ben yaratılırken neler oldu? diye bir soru yakama yapıştı ve arada bir kendini duyuracak, bana, bahara hazırlıksız yakalanmış bir kış böceği gibi nemli ve soğuk topraktan yeryüzüne o küçük karanlık gözlerini kırpıştırarak çıkmaya korkarken…

    Bunları birbirine bağlama! Bunları, bir sokağın bana kendini anlatmasını, uyanır uyanmaz şarkı dinlemeyi, sevmediğim tüm cumartesi sabahlarını, şimdi sözcüklerin garamond formunda disiplin içinde soğuk binaların nizamı gibi dizilişini izlerken, böyle değildi aslında, hiçbir zaman böyle olmadı’yı, bunun yenilgilerini, her şeyi en baştan anlatma hummasına tutulan Dostoyevski tiplerinin ruhumu zaman zaman ele geçirmesini, arada bir Adem’in bana uğrayıp kaderin tahammül edilebilir taraflarını İslamlık içinde bana anlatmasını, gecenin yazdıkça genişlemesini, ortasında yorulup yarım kıldığım cümleleri, Elmalılı’nın Kur’an mealini okuyup göklere çıkmayı, anlatmak istediğim her şey bir köşede eskirken yazının bana kendi aklını dayatmasını, dualarla düzeltme yaptığımız kederi-

   
   Kaç Tanpınar öldü bu sessizlikten.
  
   Eve yeni alınan bir eşyanın verdiği serinlikten.

   Kendi şiirinin şiirini yazan şairin dikkatinin yorgunluğundan.

   Yüzümüze baktığında kendini gören aynadan.

   Kendini 7’ye benzeten Gazali’den.

   Göklerden bir türlü gelmeyen merdivenden.
33 çocuklu çocukluklardan.

Edebiyat iki kere yaşamak ve iki kere ölmektir’den.


Ve ancak kör bir bıçakla öldürebilirim kendimi.


    Umuyorum cennet bunları ve diğerlerini, bir hayatın diğerini!, uzun uzun konuşabileceğimiz, başka türlü göz yaşlarıyla, bakışlarla bakışabileceğimiz, şiirlerin, hikayelerin, romanların gerçek ama hayatın her halinin yalan olduğu, umuyorum cennet Allah’ın hayatımı  yeniden ve en doğru haliyle bana anlatacağı, beni bana bir hayalin anlattığı, sevgilimin çocukluğunu baştan sona film izler gibi izleyebileceğim, sevgilim olmasa da!,  peygamberimizin bana “gel bakalım Süleyman!” dediği, umuyorum cennet sırtında siyah kadife ceketiyle benim bana bembeyaz bir gömlekle gülümsediğim bir yerdir.

   İnsan görmediği bir yeri özler mi?
  
   Özlüyor işte…
  
  



11 Temmuz 2014 Cuma

hicretsizlik



hazret-i  ömer olsa ağzımı yüzümü dağıtırdı
iftar sonrası çay ve sigaralardan
hazret-i ali kale bile almazdı şu bitirme tezini
bir evsizle çorba içecek kadar cesur olmadığım duyulsa
ensar kız vermezdi
medineli çocuklar
tebessümler fırlatırdı kalbim kanayana dek
tenimi ilk gazvede bırakıp kurtulmak belki
bakışlarıma mescidin kumları bile fazla

bir naat yazacak yaşa gelmedim henüz
ezberimde rimbaud ve masamda heidegger
bütün bildiklerim sol cebimde silahsız bir şarjör olarak
beni şimdi en fazla casus yapar, kılığım da müsait
sakallarımdan ahirete iman ettiğim anlaşılmıyor
namaz kılarak bir dünyayı gözden çıkardığım söylenemez
kot pantolon, tişört, beyoğlu ve iyi günler
kılığım da müsait, özel bir görev için, hep burada
orta sınıf kureyşliler arasında yaşamaya

bir naat yazacak kadar yaklaşamadım henüz
bankaya dilekçe yazıyorum, boğaziçine proposal
geceleri namık kemal’le gazeteler çıkarıyoruz
- ona artık göğsümün daraldığını sormak istiyorum
göğsümü yani bir tövbe gerekli yani toprağa sokulmak
yani mesela yani demek bile nasıl bir şiirsizlik
çünkü mustafa reşid paşa ingilizlerle baltalimanında
sonra birkaç savaş sonra kemalizm sonra reklamlar

mescidi yıldızların altında
ve mescidinde yıldızlar
başımı kaldırsam bir, şu gavur dünyadan
şu çok yapışkan, çok sırnaşık ve sürtük
ey bin kocadan arta kalan ekonomik kalkınma
ey sehersiz, kuşluksuz, şafaksız uyanmalarım

ruhü’l-kudüs dudaklarımızı okuyor uzaktan
ne gelir elimizden türk şiirinden başka


elyesa koytak









hızır bey, türkiye çocuk dergisi: çocukluğum.






10 Temmuz 2014 Perşembe

ESKİ AHİT

                                             
Yer altında yaşayan adamların paramparça kalpleri vardır ve onlar birbirlerini bulurlar. bütün dünyadan gizli konuşmalar yaparlar. hastalık sağlık eşiğini çoktaan aşmışlardır. doğuştan hayatları kaymıştır ve ömürleri bunu düzeltir gibi yapmakla geçer. konuşmalarına kulak misafiri olan herkes hayretler içinde dinler onları. onlar da gece yaptıkları konuşmaları güneşle beraber lanetlerler. ama gece gene gelir ve onları ruhtan ibaret bir halde bulup zehrini akıtır içlerine.

İlhamı öldüren çiçeklerle dolu. Kamaşmıyor. Yırtılıyor ruhu kâğıt sesleri. Defter-i mukaddes. Teri mukaddes. Anısında güneş yok. Temmuz binlerce yalandan biri daha. Kısıyor parmaklarını kendini ararken. Kendini kaydetmek çok erken.

Konuş kalpsizlik! Ahenkle öksür. Sana doğru koşuyor çocuk oyunu bırakıp. Onu sarıl. Yüzünde akrep yaralanması. Peygamberlere çay servisi gece düşerken. Hepsi daha genç senden.

Mağazalarda merdivenlerde asansörlerde duraklarda ellerinde gazetelerde tabaklarda koridorlarda köprü altlarında masalarda dergilerde topraklarda yataklarda çöplerde kitaplarda konuşmalarda ve sessizliklerde ve zamanı boğan dumanlarda şehir içinden geç erken ve ama biterken başlayan sebeplerden, karışık sulardan, önceden.

Yazmasaydım daha güzel olacaktı bu yazı. Yazamayışımda bir incelik yok neden? Tüberküloz ve sedeften.

İnanmak kimsenin bilmediği dinlerden. Sana bitişik taşlar ve kabuklar pencerelerden.

Kirazların ilgisini kurmaya çabaladım. Sabah oluyordu zira. Zil zurna kuşlar ve kirazlar deyince yazı nasıl nefeslendi yalandan. İnsan en çok içine atmayı ediniyor anneden. Hayatımı kurtarmak isteyemiyorum cümlelerden.

Her şey bir yana ceset toplamakla geçiyor günler. Arkadaşımın kuyusuna bakmaktan kara ve uzak. Ölümü hecelemekten. Yarılıyoruz. Yolu da yarılamak. Komşumuz hüzün her öğün yaprak verdiğinden. Hepsi sembolik biri hariç. Ben bazen kutsal bir şey oluyorum dilimden. Parmaklarımla görüyor gibi kendiliğimden.

Çiçeğin fişini çektim.

Söz verdiğimden.









9 Temmuz 2014 Çarşamba

DAĞLARINDA

  
   Kapalı havalardan konuşuyor bezgin ruhlu kızlar.ruhları bezgin olsun diye kapalı havalar üzerine söz söyleme gereği duyuyorlar.bir yandan pantolonları çekiyorlar bel üstlerine.çabuk sıkılmaya hazır çıt kırıldım kasvetleri böyle havalarda açığa çıkıyor.yüzlerinde bir ekşime provası.aydınlık günlerin hakkını vermişler ya,böyle havalar nazenin ruhlarını boğuyormuş.kapalı havalara küskünler dağa küsen tavşanlar misali.sevgilerini pamuk ipliği gibi sermişler de yaz göklerinin altına, bunalıveriyorlar kül renkli gökler altında.çok bilmiş gözlerinde bir küskünlük,bir üff yaaa ifadesi.belli ki kimse gerçekten sevmemiş onları.sevginin halesi altında parlamamış gözleri.kapalı havalarda tüm o eksik o yanlış o aldanması kolay sevgiler yüzlerine çöküveriyor.her şeyi öğrenmişler ya,masaya olgun bakışlar dökmeyi,böyle havalarda oflamayı,her boşluğu boş sözlerle doldurmayı..

   Kahvelerde, o solgun kırmızı ve yeşil masalara inen dağınık hayatlarda, demli çayların kararttığı kış akşamlarında, terli çay ustalarının memleket dedirten gözlerinde, kahvelerde, kahvelerin sonsuz öğle vakitlerinin boğuculuğunda beklemenin ve artık beklememenin bozuk anlamlarında, bahçelere konmuş serin masalarda “okey” sıkıntılarında, kasabalarda kahvelerin buruşuk gömlekli adamlarının kirli sakallı bakışlarında,kahvelerde, yaz toprağı kavururken o uzak türkülerde küçük ve cızırtılı radyoların seslerinde,sunulmuş yaşlı merhabaların yanında,gitmek için kısa molalarda,kahvelerde, düğün seslerinde elektro bağlamanın yırtıcılığından sarkarken gece,sevdiğini düğüne bırakmış bir delikanlının beyaz gömleğinden taşan mutluluğunda,kahvelerde,kağıtların kirli ellerde pay edilmesinde,camları buğulanmış kahvelerin büyük sobalarından yayılan sıcaklıklarda,sabahleyin simitlerin ve peynirlerin çaya katık edildiği bir şey beklemenin aydınlığında,gazetelerde,kağıtların ilk kokularında,rengi taptaze çaylara yaklaşan dudaklarda, “herkes rahat ve sen de öylesin,burada masa örtülerinin rengini fark edene kadar öylesin”,istasyonda, beyaz masada, sabahın yedisi bile olmamışken,heyecanın ılık rüzgarından yayılan mis gibi çay kokularında ve çay kaşığının sesi mutlulukla dolu,daha da aydınlanacak hayalinde ve dünyada sabah,günün ilk sesleri bile senin için,mutluluğun ıssız kalmasın diye koşturan insanlar,otobüsler,trenler,cam kenarından akıp duran tabiat,güneş en sarı ışığıyla yolunda,yapraklarda,otlarda,masaya düşen ilk damlaları senin gündüz düşlerin olmuş,çay ocağının temiz telaşına iliştirdiğin kolay gelsinlerin, hayırlı işlerin,başka kimse yokken kahvenin sessizliğine katılan kalp atışların,kahvelerde, kaçışlarda, mevsim dışarıda dört nala koştururken bu sıkışmış hayat parçalarında daralan ruhumda,içi boş hüzünlerin doldurduğu konuşmalarda,insanları seyrederken herkes kendiyle dolu ve herkes uyduruk neşelerine ram olmuşken,kirli aynalarda,posterlerde,takvimlerde,küllüklerde,birden yükselen kahkahaların kıyısında,kapıda bırakılan gerçeklerde…


7 Temmuz 2014 Pazartesi

SEN GELMEDEN ÖNCE




O zamanlar yenibosna şirinevler arası bunca uzun değildi.hele ikindi vakitleri yürüyüşümü içimin sevincine uydurduysam yollar daha da kısalırdı.sonra sonra anladım ki yolları uzatan ruhumun taşınmaz bir yük haline gelmesiymiş.şehre karışmayan telaşlarımla yürürdüm şirinevlere ve yürüyüşüm sinerdi içime.bu bir şey olurdu.ruhumun asla bozulmayan konforu manzarayı bakışlarımın rengine boyardı.geri dönüşlerimin bütün cumartesi akşamları da filmlere sığar giderdi.ve oda daha aydınlıktı.odayla aramda bi hesaplaşma olmazdı.gözümün yettiği uzaklıklarla oyalanmayı bilir kelimelerden ibaret kederler ve sevinçler içinde zaman akıp giderdi.

O zamanlar çocuklar da bilincimden aşağı yukarı güzel seslerle akıp giderlerdi.aramızdaki alışveriş akşamları yanımda taşıdığım şeylere dönüşürdü.nerdeyse aynı yerlerde buluşurduk onlarla.ve onları varlığıma eklemeyi bilirdim.zaman hiçbir şeyi yeterince eskitmemişti.altı çizilmiş hüzünlere sahip değildim.hiç bir şeye doğru yürümüyordum ve yetiyordu.çocuklar bir sırrı bana fısıldar gibi dizilirlerdi gözümün önünde.

O zamanlar mevsimlerle aramda sıkı bir bağ vardı.güz geldi mi üstümüzde dolanan solgun ışıkların bize inişini hakkıyla karşılamayı bilirdik.kışa doğru ruhumuz üşüme provalarına başlardı.dışarısı soğukken evde olmanın güzelliğini dışarıyı da unutmadan yaşardık.kelimelere inancımız tamdı.her satır yerli yerine oturur kitabi güzelliğimizi tamamlardı.bahar da yazda bize de sunulmuş gençliklerdi ve aylaklığımız sorgulanmazdı.zaten öyleydi ve kendimize tercüme ettiğimiz hayat o zamanlarda köşeleri sert taşlarla bize bakan bir vehim değildi.şairler yolu güzel kıldıkları için sanırdık ki bizim elimiz tutulduğunda dünyaya bile tam ayak değdirmeden günü geldiğinde uçacaktık.sokaklarda boğulmak falan yoktu falımızda.sokaklar olsa olsa zihnimizin dinlenişi için sade yürüyüşlerdi.serin kelimelerle geçilirdi oralardan.yazlar boştu ama yoran bir boşluk değildi şimdiki gibi.gerçeğe dokunmadan geçerdik ve sanırdık ki dünyanın anlamsız yükü ne yaz ne kış bize uğramayacaktı.hiç bir şeyi büyük harflerle yazmazdık.kaderin bize sunacağı başka kelimelerin de olacağı aklımızdan geçmezdi çünkü.biz bir sonsuzluğun içindeydik ve haddimizi de kanatlarımızın vurduğu yerleri de bilirdik.

Kendimize bulduğumuz küçük sevgileri yüksek sesle söylemeyi bilirdik.kış vakitleri ayva reçeli dolabımızda henüz hatırası olmayan küçük güzel bir kelimeydi ve memnuniyetimize dahildi.beyaz kağıtlar kibritler rüzgarlar bardaklar geçmişi kararmamış çaylar sessiz fotoğraflar ezberlenmiş film kareleri mahiyeti bozulmamış şarkılar otobüs beklemeler toza bulanmış halkalı sokakları otobüslerin cam kenarları sabaha kadar peşinden koşulmuş cümleler bizi tanımlardı ve onlardan zarar görmedik.ne dediysek ne yazdıysak oydu aynen öyleydi.herşeyi biliyorduk ve kusursuz yalnızlığımız eşyalara kadar siner ve onları bizim yapardı.biz bir cümle kurduysak bizde bir karşılığı vardı ve hayat da aynen kurduğumuz cümleler gibi kurgulayabildiğimiz bir bütünlüktü.

Sen gelmeden önce ne vitrinlerde boğulmayı bilirdik ne ağırlığını kelimelerin.kaderimiz o uçarı kelimelerin içinden bize tebessüm edecekti sanki ve yaklaşmış gibiydik o tebessümü karşılamaya.mukayese edilmemiştik zaten reddederdik kıyaslamaları.gövde kazanmamış bir hayattı.kelimeler elimiz ayağımızdı.

Senden önce sahip çıktığımız bir şey olmadı.çünkü biz kendimizi ona ve anlattıklarıma emanet ettiydik.onlardı ve oydu koruyan.sahip olmaya kalkmanın gürültüsü ve nefs yüklü çirkin telaşından da habersizdik.sahip olmaya çalışmanın nedeni ne olursa olsun sahip olmaya çalışmanın ritmimizi bozacağını bilseydik keşke.sahip çıkmaya çalışmadan her şeyi kendimize eklemenin güzelliği bize yetip dururken adına aşk dediğimiz benlik bütün ihanetlerimizin kadir kıymet bilmeyişlerimizin adı oluverdi.buna üzülecek inceliği de o hengamede yitirdik.bizler sadece bir inancın sahibiydik.o inanç gözümüz kulağımız nefesimizdi.o inancın ışığı bize her şeyin aslını anlattı durdu senden önce.ona giden yola eşyalarla güzelce katıldıydık..

Ve sen bütün bu güzelliklerin ortasına kendi güzelliğini katmaya başladığında önce bunu hayra yorduk.belki tek eksik de böyle böyle tamam olacaktı.herşeye sinmeye başladığını seyrettik.olması gerektiği gibiydi.gözlerimi kendimden kaldırıp sana çevirdim.ateş olduğu derine indikçe anlaşılan ışığın gözlerimi her şeye kör edene kadar baktım baktım baktım.aylar süren bu savrulmanın cehennemine düşene kadar sana baktım.sen sadece kendini yansıtıp duran ters bir aynaydın.o bakışlarda kendimi de bulmak istercesine de baktım.yoktum.senden başka bir şey görünmez olduğunda daha fazla yanamayacağımı da anlamış oldum.

Şimdi uzun zaman sonra evine dönmüş biri gibiyim.gözlerimi ovuştura ovuştura alışmaya çalışıyorum evime, yeni halime.eski kelimelerim tozdan görünmez olmuş.çaresiz ortalığı toplamaya çalışıyorum.ne için kullanacağımı bilmediğim bir güç, bir sabır ve zayıflıkla burada  yine bu masada yaşıyoruz.

ve her gece her şeyi silip süpürecek rüzgar yüklü cümleler bekliyoruz.henüz gelmedi.

beklemeyi hayatımız haline neyi kaybettiysem onu da hakikatimiz haline getirmekten başka çaremiz yok.






5 Temmuz 2014 Cumartesi

ZOOEY, GERGİN AMA SEVİMLİ


                           
   Zooey, öyküyü ondan beklenmeyecek bir yavaşlıkla okuduktan sonra gömleğinin cebinden yarısı içilmiş purosunu çıkarıp pantolon ceplerinde gözlerini kısıp çakmak aramaya başladı. Bir yandan dudaklarından tuhaf bir şarkının ezgisi dökülmekteydi. Dizinin üstündeki kâğıtlarıma bakarak yaktı purosunu ve ilk dumanın burnundan süzülüşüyle beraber anlatmaya başladı.

  “ Bu edebiyat hala moda mı dostum? Sanmıyorum. Hiç sanmıyorum. 19. yüzyılın lanet olası iç çekişlerini hala sürdürmek bana hiç de anlamlı görünmüyor. Tüm o Flaubert’lerin, Balzac’ların, romantik İngiliz züppelerinin, şiiri sümüklü hislenişlere kurban eden gece yarısı şairlerinin ruhunu ortalıkta gezdirmenin âlemi yok. Hortlağın tekrar hortlamasına benziyor her şey. Tüm bunlar ancak bir tez konusu halinde kalsa iyi olur dostum.”

  Birden kalkıp camı açtı ve başını göğe uzatıp ağzından çıkan dumanların dağılmasını izlemeye koyuldu. Bir şey hatırlamış gibi dönüp parmağını bana uzatarak sürdürdü söylevini.

  “Böyle giderse tanrı bile sizin yanınıza yaklaşamayacak. O bile sıkılmıştır artık bunlardan. Yani demem o ki, şunu, şu lanet açımlamayı yapmayı uygun gördüm şimdi: bütün bunların hiçbir anlamı yok. Uzun ve süslü cümlelerin ne boka yaradığını sanıyorsunuz. Hiçbir hayatta karşılığı yok bunların. Hangi devirde yaşıyoruz ve o sivilceli liseli piliçlerin gözlerini nemlendirmekten başka ne işe yarar bunlar. O uyuz iç çekişlerin dünyası hiçbir zaman var olmadı. Ne sanıyorsunuz? Bu dünyayı Victor Hugo’nun yarattığını mı? Hayatın içine işlemeli bence her şey. Hayat dışı ilkel bir duygu çemberinden bahsetmenin lüzumu yok. Bunlar insanları daha da aptallaşıyor bana kalırsa. Hatta şöylesi daha doğru: İnsanların aptallıklarını okşuyor ve onları yüceltiyor. Herkes mışıl mışıl, oh ne güzel. Hiç mi İsa’yla konuşmaz bu sünepeler. İsa onların kulaklarını çekerdi. Buna hiç şüphem yok dostum. Bu kesin. Bu herifler gün boyu basit şeylerin dünyasında mesai harcadıktan sonra kâğıdın başına geçip aziz kesilmeleri artık midemi bulandırıyor. Ne yani? Onlar başka bir dünyada mı yaşıyor? Sadece onların dünyaları kutsanmış da bizler acınası faniler miyiz? Bence artık buna dur demenin vakti geldi.”


  Gömleği terden sırılsıklamdı. Purosunu küllüğe bırakıp saçlarını karıştırmaya başladı. Heyecanı biraz geçmişti sanki. Ama gergindi.

aşk şarkıda geçen bir şeydir.


4 Temmuz 2014 Cuma

TANRININ GÖRÜNDÜĞÜ GÜN

                       
  Geçenlerde çok umutsuzdum. Nefes darlığına benzeyen bir hayat taşıyordum. Kendimden. Ortalık intiharı düşünmeyen alçaklarla doluydu. Perdelerim solmuş, nefesim tutulmuştu. Lan dedim alçak basınç ben seninle mi sevgiliyim. Ben seninle buluşmamak için sözleşmemiş miydim. Sürekli bazı söyleşileri okuyor ve garamond yazı karakterine bir kez daha hayran oluyordum. Yoksa okumazdım biliyorsunuz. İşte böyle bir geceydi. Kül tablası boşaltıp durmaktan ve sessizlikten yorulmuştum.
   
  Tanrıyı en son incir ağacından düştüğümde görmüştüm. Kurugri ağaçta bir heves sallanırken dal kırıldı ve ben yere çakıldım. Nefesim kesildi anında. Hala hatırladığıma göre nefesim sağlam kesilmiş. Birkaç an nefessiz kalmış hayatı pas geçmiş de olabilirim. Birden tanrı bana göründü. Gülümseyerek nefesini verdi ve saçlarımı okşayıp hayatımı kurtardı. Tanrı hayatımı kurtardı. Birdenbire büyüyüverdim o gün. Tanrı yoksul bir adamdı.
  
  Mutsuzdum ve kime intihardan söz etsem saçmalama deyip iman şövalyesi kesiliyorlardı benim biricik intiharıma. Şubert dinleyip ölmüş gemileri düşünüyordum. Kaybolan denizcileri. Ben dedim ben bunu mu istemiştim. Ürpermeye benzeyen bir heyecan, belki bu ikisi aynıdır bilmiyorum, muhteşem bir ölme isteği kapladı ruhumu. Ruhumun var olduğunu bu ölme isteklerinden anlıyorum en çok. Nasıl güzeldi ve aydınlıktı, sarihti. Vuzuha kavuşmuş yayından fırlamış bir intihar cümlesi gibi hızlıydım ruhani disiplin halinde.
   
  Şimdi benim bıçakla aramda ne var diye sordum intiharıma. Ne var ki beni o yola sürüklemiyor. Sanki odam daha da aydınlanıyordu hayatıma veda edercesine. Odam hayatıma. Düşündüm. Karanlık bir denizde. Denizden müzik sesleri gelmeye başladı. Adam almanca ölümümü okuyordu deniz ehline. Garamond yazı karakteri gözümde daha sevimli ve sağlam bir hal almaktaydı. Henüz hiçbir sürprizi tükettiğimi de sanmıyorum. Ama bıçak düşündükçe keskinleşti.
  
  İşte tam o esnada tanrı gene göründü yıllar sonra. Eski bir fotoğraftı tanrı. Fotoğrafta ben kayalıklardaki kulübemden, deniz, yani hayat seviyesinden 75 metre takribi yükseklikteydi kulübem, karşıki dağlara bakıyordum. Üzerimde boğazlı kahverengi bir kazak vardı ve mutluydum. Aşağılarda deniz sıcak bir güneşi yutmuş ve gülümsüyordu. Mayıs olmalıydık hepimiz.  Fotoğrafın arkasında Latince bir takım sözler vardı.Tanrının el yazısını hemen tanımıştım. Bunu unutmuştum yıllar içinde ve ama sanırım ben bunu mu istemiştim. Acaba ben tam olarak bunu mu istemiştim. Yoksa ben aslında hakikaten bunu istediğimi unutmuş muydum.  

   Fotoğrafın arkasındaki yazı şunu yazıyordu:
  
  Sürekli kendini öldürmeyi düşündüğün yalnız bir odada hayata bakman dileğiyle…