30 Haziran 2014 Pazartesi

"bitti lormerin, bitti!"

maupassant'ın "bitti" adlı bir öyküsü var. öykünün kahramanı olan adam (lormerin), 25 sene sonra eski sevgilisiyle buluşur. kadın adamı on sekiz yaşındaki kızıyla tanıştırır. kız annesinin tıpkı gençliğidir ve adam kıza vurulur. ama olay aslında bu da değil. şu:

" erken kalkıp caddede yürüdü. ama o kızın görüntüsü ardından geliyor, hiç aklından çıkmıyor, yüreğini çarptırıyor,kanını ateşliyordu. o iki kadından uzakta, yalnızca geri gelmiş olan, geçmişteki genç kadını anımsıyor ve onu eski günlerdeki kadar çok seviyordu. yirmi beş yıllık bir kesintiden sonra çok daha büyük bir aşkla seviyordu onu."

ama sonunda aynaya, yüzündeki kırışıklığa bakar ve yazarın açıkça yazmadığı bazı tasarılarını hüzünle gömer.

" ve kendi görüntüsünün, acıklı imgesinin karşısına oturup mırıldandı: "bitti lormerin, bitti!"

roman ya da film olabilecek bir öykü. sıkıştırılmış. ama çok güzel.

29 Haziran 2014 Pazar

aslında biliyorum çok iyi bir insan olduğumu / ve bu yüzden var olmadığımı / kendi köşemde güzellikten ölüyorum/ kendi köşemde güzelliğimden ölüyorum /kendi köşemde müthiş olmaktan


dans edemeyen filler için black flamenko


en insansız gece olmalı bu
kanım kendine benzemiyor bu sıra
hep başa alındıkça şarkı
kan küçülüyor
kan, pıhtı


artık canım cılız
ondan çekiliyor güzel melez
iyi bir boşluk olmalı bu
şimdi küspe yığını gibi iyi anlıyorum kendimi
çünkü o yığın ezdiremez artık kendi çiçeklerini
şimdi küspe yığını gibi hiç özlemiyorum kendimi
o yığına çöken bir fil
bir daha özlemeyecektir ayaklarını
çok konuşmuş bir namlu fazlasıyla dinlenecektir burda.

biraz orda o fili dansa kaldırmadın
dansı o zaman bildiğimi anladım
o fili çok fazla dansa kaldırmadın
işte ben bazen hangi eşyayım böyle
nereye konulursam huzurlu olurum, bilmiyorum

aslında biliyorum çok iyi bir insan olduğumu
ve bu yüzden var olmadığımı
kendi köşemde güzellikten ölüyorum
kendi köşemde güzelliğimden ölüyorum
kendi köşemde müthiş olmaktan
müthiş üzgün
müthiş minör
müthiş kolera
dürüstlüğün anatomisi
burada bir ders olarak okutulmayacak nasıl olsa

çok dinlenmiş bir namlu fazlasıyla konuşacak burda


 baran çaçan

28 Haziran 2014 Cumartesi

kimsenin beni sevmeyi denememesi üzerine


doğru insanları kaçırdık osman
bir yanlışın düşerken peşine, kayıp giderken
zaman avuçlarımızın arasından;
unuttuk bir başka ihtimali.
unuttuk, içimizde kaynayan
bütün bir dünyayı sevebilecek potansiyeli

hatırsız bir kahvenin ikramında
görüp tepsi tutan ellerini
aşık olduğum pelin’i hatırla;
ki nasıl unutasın; o senin karın.
sonra bir cümle kurup, sonsuza kadar susan
bileklerini kesen kadın.

otobüste, arkamdan yükselen sesini duymuş
ve aşık olmuştum oracıkta.
değerini düşürecek hiçbir şey yoktu
tarifinin bu kadar kolay oluşunda

sen benim en yakın arkadaşımsın
birbirimizden başka kimimiz var osman
aynaya bakıp yüzümle barışmak istedim,
çirkinlikten ölemiyor insan.

dikilirken fark ettim, bir sokak köşesinde
herkesler, her şeyler değişiyor kardeşim
bir kadın, olanca memesiyle geçerken önümüzden
kimse dönüp bakmadı; elbette ki ben hariç
bir şey mi kaçırdım osman, ne oluyor lütfen anlat
ben de vazgeçeyim göğüslerden; toplu bir karar aldıysak.
saç çekmekten fazlasını bilmez bir çocuktum hem ben
sekiz yaşında pastanede, muhallebi yerken aşk.

dünya küçük tamam, da hangi ara kanıtlandı
neden kimse şaşırmıyor artık tesadüflere
her türlü hadise; doğum, ölüm, yaşam
nasıl bakılır bunlara, öyle basit bir gözle.
ben, anlatacak bir masalı olan adam
bir pelin’e aşıktım; elleri hiç artmayan.

en kötüsü de ne biliyor musun osman
sen de yoksun; keşke olsan.

rıdvan gecü

25 Haziran 2014 Çarşamba

YENİ BİR PARANOYA İÇİN SON SÖZ

                         

                 
    Orta birde sınıf başkanı seçildiğim günün gecesi uyuyamamıştım. Bilinen ilk uykusuzluğumdu. Kahverengi 88 model çekyatta dönüp durmuştum sabaha kadar. 50 kişiden 38inin oyunu almak- güzel kızlar da dahil- acaip telaşlandırmıştı galiba beni. Ertesi gün vazifeme şevkle başladım. Sonra sonra otoriterleştim mi ne gıcık olduğum kim varsa tahtaya yazmaya başladım. Hatta sevdiğim bir kız vardı onu hemen yazardım tahtaya. O da " başkan söz bir daha konuşmıycam, lütfen sil noolur" deyince hemen silerdim. Sanırım bu ricayı duymak için yazardım onun adını.
   
   Kıskançlıktan uyuyamayışlarımı, sevinçten uyuyamayışlarımı, sinirden uyuyamayışlarımı, bile isteye uyumayışlarımı saymazsak 11 sene önce Enis Batur’un  “bu sabah” şiiri yüzünden uyuyamadığımı hatırlıyorum. Şiir beni resmen uyutmamıştı. Aynı şey 6 sene evvel Haşim’in “sensiz” şiiri için de vakidir. Bu nasıl bir şiir Allah’ım diyerek sabaha kadar dönüp durmuştum. İki de bir açıp şiiri okumuştum uyuyamadıkça…
   
   Şöyle böyle 20 küsur senedir uyuyamıyorum, uyumuyorum birkaç saatlik uykuları saymazsam. Uykusuzluklara çok şey borçluyum ve bir şey kaybettiğimi de düşünmüyorum. Şimdi de uyuyamıyorum. Uyuyamamaya mı seçildim acaba bir el tarafından diye düşünüyorum. Çarpıntıların kaynağı nerde? Neyi bekliyorum? Belki de duvar yarılıp …
   
   Umumiyetle sessizlik yüzünden uyuyamıyorum. Hayaletler yüzünden uyuyamıyorum. Süleyman Unutmaz’ın bana kurulmuş bir komplo olduğunu bildiğim için uyuyamıyorum. Kütüphanemdeki kitaplar kendi aralarında fısıl fısıl konuşup durdukları için uyuyamıyorum. Hatırladığım ve hatırlamak istediğim şeyler sebebiyle uyuyamıyorum. Bazı şarkıların hiç bitmemesi yüzünden uyuyamıyorum. Özlemini çektiğim bir düş yok ve uyumuyorum. Edebiyat yüzünden uyuyamıyorum. Uyuyunca hissetmekten eksik kalacağımı düşündüğüm için uyuyamıyorum. Uyuyamadığım için uyuyamıyorum.
   
   Belki bir kelime bekliyorum uyuyabilmek için ve o kelime henüz gelmedi. Nedir, anlamı neye bakar hiç bilmiyorum. Beklediğime göre var demek ki bana meyl eden bir kelime. Pek çok kelime yüzünden uyuyamıyorum aslında ve hala o kelime gelip bu kelimeleri imha etsin diye, gecenin yarıklarından akan kelimeleri seyrederek ve bu değil, bu da değil, bu hiç değil deyip durarak o kelimeyi bekliyorum.
    
   Bekliyorum.



sekte





bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim. hasta ziyareti. ziyaretin ardından sanırım ondan bir şeyler kaptım ve ben de hasta oldum. derken bir arkadaşım beni ziyarete geldi. bir hafta sonra ben iyileşmiş ancak bu sefer o hasta olmuştu. ilk hasta arkadaşımla o arkadaşımı ziyarete gittik, korkunç bir döngüye girmiştik. ilk arkadaşım yeniden hastalandı. böylelikle üç ay filan okula gitmedik. raporlarla sınavlara girsek de dersleri derste dinlemediğimizden sınıfta kaldık. bir sonraki sene üçümüzü aynı sınıfa aldılar. artık hiçbirimiz hasta değildik ancak bu sefer de bizimle ilgilenecek öğretmen hasta olmuştu ve üç ay kadar gelmedi. eğitim hayatımız resmen sekteye uğradığından kumara bulaştık, kötü şeylere yöneldik. ben küfüre filan başladım. kartların aynı yüzünde aynı futbolcu denk getiren kazanıyordu. yüzümüz kir pas içindeydi. ailelerimiz bizi reddetti, üç ay kadar yurtdışına kaçtık. bir şileple. dilini bilmediğimiz adamlar bizi yunanistan yakınlarında denize döktü. neyse ki madem yenildik bir kere daha yenilelim dedik ve yüzerek meksika’ya sığındık. daha doğrusu iltica talebinde bulunduk. meksika hükümeti bu konularda hassas. süreç epey kısa sürdü, bir gün. sonucunda yabancı dil bilmediğimiz için kabul edilmeden yurda teslim edildik. büyük bir tırın kasasında. kasada bizden başka aşırı kurutulmuş deniz ürünleri bulunuyordu ve sıkış tıkıştık. aklımıza kurutulmuş deniz ürünlerini yiyerek daha geniş bir kasaya çıkma fikri geldi. yaptık da. karınlarımız kocaman olmuştu lakin bu hemen hemen aynı oranda yer kaplamamız anlamına da geliyordu. yaklaşık iki ay kadar tırın içinde o kıta senin bu kıta benim dolaştık. ürünleri yediğimiz için bir türlü peşimizi bırakmıyorlar, denk geldiğimiz iyi şoförler ise bizi güneşe çıkarıyorlardı. allah onlardan razı olsun. ben ömrümde gökyüzünün bu kadar mavi olduğunu ilk o zaman fark ettim. baya şaşırdım, arkadaşlarıma durumu aktardım. onlar da hak verdi ve intihar konusunda sözleştik. plana göre kafalarımızı tırın kasasına vurmak suretiyle kendimizi katledecektik. ilk denememizde şoför kafa seslerimizi duydu, tırı durdurdu ve kasanın kapılarını açıp bizi eşşek sudan gelinceye kadar dövdü. yorgunluktan intihar edecek enerjimiz bile kalmamıştı. tek istediğimiz okulumuza geri dönüp okul içi ve okul dışı davranışlarımızla çevremize örnek olmaktı. ancak hayatta bazı şeyler insanın istediği gibi gitmiyor. o öğretmenin hasta olması filan.



özgür göreçki

sevgili cahit zarifoğlu

Kızgın veya sıkıntılı olduğunda bile yüzünde hiç kötücül ifade olmazdı. Bu cümleyi yazışımın onu sevenlere (sevmeyeni var mıydı?) şirin görünme gayesi taşımadığını yine onu sevenler bilir. Art niyet taşımadığından emin olarak konuşabileceğiniz ender insanlardan biriydi. Sanatçı kişiliği de bu bakımdan şaşırtıcı sayılmalıdır. Çevresinde hiçbir zaman çoğu sanatçıda gördüğümüz kaprisli, geçimsiz veya kibri çağrıştıran istiklâl havasını estirmemiştir. Buna mukabil mustakil ve sanatçı konumunu her zaman hissettirerek yaşadı.

Üniversite eğitimimiz sırasında hem ayrı şehirlerde, hem de ayrı kamplarda bulunduğumuzdan birlikteliğimiz hiç olmadı. Şiirin bir saygınlık ortamı varsa, yalnız orada beraberdik o dönem. Daha sonra kamplarımız ve oturduğumuz şehirler müşterekti. Ankara’da bizim evdeki ilk karşılaşmamızda bana üzerinde Kıbrıs haritası, içinde iki Kıbrıs parası bulunan bir bozuk para çantası armağan etmişti. İstanbul’da bir süre birbirine yakın evlerde oturduk. Nedense bu ayrıntılar şimdi daha bir belirginlik kazanıyor. Bazı kavrayış alanlarında daha derinleşmeye adeta beni icbar ediyor.

Yaşarken “Yaşamak” adlı bir cilt tutanak yayınladı. Bunu bizim kuşağımızdan tek yapan o galiba. Sanki bunu yalnız onun yapması gerekliymiş, sanki buna yalnızca layıkmış gibi bir duygu taşıyoruz şimdi. Cahit Zarifoğlu 1960 sonrası arayışlarının mihverinde duruyor hâlâ. Daha ilk kitabı İşaret Çocukları’nda şiirdeki çok yönlü arayışları kendi gücü oranında bir mecraya sokmayı bilmişti. Bununla kendinden sonra yazmaya başlayan birçok şairi etkiledi. Zarifoğlu’nun hayat içindeki arayışları da özgün ve etkileyicidir. Yalnız kendinden daha genç olanların değil, yer aldığı kampta yaşı ondan büyük seçkinlerin de dikkatini çeken bir kişiliği, bir tür “tahtı” vardı. Sezai Karakoç’un ve Fethi Gemuhluoğlu’nun Cahit Zarifoğlu’ndan sözederken her zaman özenli bir ifade kullandıklarını hatırlıyorum.

Siyasi olayların akış hızının Türkiye’de “insan” meselesini ne ölçüde yalama hale düşürdüğü Cahit Zarifoğlu hatırlanınca daha kolay anlaşılıyor. Çünkü Cahit hem şiirini, hem yazdığı çocuk hikâyelerini ve hem de ilişkilerini hâlâ zararını gördüğümüz duygu ve değer erozyonuna muhalif olarak büyütmüş ve geliştirmişti. Anılırken onun her insanda tohumu bulunan özveriye, toksözlülüğe, varoluş sevincine nasıl merhametle kol kanat gerdiğinin unutulmayacağını biliyorum. Onu gülerken de, ağlarken de gördüm. Ne çok şair, ne çok insandı!

ismet özel

bir şeyleri unutmaya...



Dostum Özgür Göreçki bir mafya tarafından tehdit edildiğini ve eğer istediği parayı gönderirsem benimle evlenebileceğini söylediğinde şok olmuştum. Anadolu'nun bir kısmını kapsayan bir gezi içerisindeydim ve bir şeyleri unutmaya çalışıyordum. Teklifini kabul ederek para göndermeyi kabul ettim.

Çok iyi iki arkadaş olduğumuz ve aynı ortaokuldan mezun olduğumuz için birbirimizden borç istediğimizde, ne kadar istediğimizi söylemeyiz. Borç istenen, isteyenin ne kadar paraya ihtiyacı olabileceğini tahmin ederek parayı gönderir ve o para tam tamına istenilen paradır. Bir defasında, eğitimim için gerekli olan harcı yatırmak adına Özgür'den "bana para yollasana" diyerek borç istemiştim. Sevgili dostum tam 732,50 tl göndererek öngörü şampiyonu olmuştu.

Ancak bu sefer her şey ters gidiyordu. Bilmediğim bazı dillerin de konuşulduğu bir şehirdeydim ve ATM bulamıyordum. ATM'ler bana hep hüzün vermiştir. Bazı ATM'lere para yatırılamıyordu. Para yatırılanı bulduğumda bu sefer de gereken hesap numarlarına bakmak için telefonuma yöneliyor ve dehşet içerisinde şarjımın bittiğini görüyordum. Günler geceleri kovalıyordu ve ben her gün ızdırap içerisinde, acaba mafya Özgür'e tecavüz etti mi diye düşünüyordum. Mafya bazen beni arayıp Özgür'ün sesini dinletiyordu. Ağlamaklıydı. Ben bir şeyi unutmaya çalışıyordum.

İnsanın 21. yüzyıl ile ilgili bazı beklentileri var. Hızlı para göndermek ve bir şeyi unutmak gibi. Yani diyorum ki internetten fatura falan ödeyebildiğimiz bir çağda para göndermek basit bir şey olmalı.

Tüm yollar tükendiğinde, Özgür'ün aklına farklı bir fikir gelmişti. Sanal bir parayı, bir bankadan, farklı MARKA BİR BANKAYA göndermek DÜNYANIN EN ZOR İŞİ olduğu için EFT ile ilgili bazı kısıtlamalar söz konusuydu. Bu kısıtlamaları Özgür'ün içine düştüğü kumar batağı sitelerinden biri yoluyla halletmeye çalıştık. Ben Özgür'ün oradaki hesabına parayı yatıracaktım. Özgür oradaki hesabından parayı çekip mafyaya verecek ve kolları kırılıp dilendirilmekten kurtulacaktı.

Yapamadık. Olmadı. Bir miktar Türk lirasını bir yerden bir yere göndermeyi başaramadık. Kumarbatağı.com kurallarını değiştirmişti ve ATM'den yapılan para YATIRMALARINI "çekilemeyen hesap" diye bir yere aktarıyordu. Çok mutsuz olmuştuk. Mafya, Özgür'e kötü şeyler yapacaktı. Ben unutmaya çalıştığım şeyi hatırladım üzüntüden. Otel odasının minibarından alkol almaya çalıştım. Meğer İslami bir oteldeymişim ve minibarda hiç günah yoktu. Kıbleyi gösteren bir tabela vardı. O yöne doğru ağlayarak Özgür'le yaşadığım iyi ve kötü günleri andım.

Özgür'den haber alamayalı 8 gün oldu. Ben o bir şeyi unutamadım. Yoldan döndüm ve yolda aldığım yöresel çeşitli gıdaları yiyorum. Yolda yaşadığım ve ilk başta HD olarak hatırladığım şeyler bulanıklaşıyor. Hangi şehre hangi sırayla gittiğimi bile hatırlamıyorum. Özgür'ün ölmüş, unutmaya çalıştığım şeyin başka biriyle mutlu olmuş olma ihtimali böbreğime kadar inen bir acı yaratıyor.

Allah'a her şeyin düzelmesi için yalvardım. Allah bu saatte açık mıdır bilmiyorum ama ağlayarak yalvardım.
 



hasan rua demiroğlu

görünüm


Eskiden de sevgiler düşlerdim ben şimdi de
Oysa aşk değil artık bir tutam gül ve leylak
Ağır kokularıyla ormanı kaplayarak
Yangınlar var dönüşsüz yolların bitiminde

Eskiden de sevgiler düşlerdim ben şimdi de
Oysa aşk değil artık kulede ateş yakan
O yitik fırtına, bozguncu, ışık tutan
Kuytu ayrılıkların avlusunu, şimşekle

Taşların sıcaklığı vurur bileklerime
Bildik hiçbir sözlükte bulunmayan kelime
Denizlerde köpüktür, gökte buluttur dedim

Yaşlanınca sertleşir her şey, ışıklar dolar
İpler düğümsüzleşir, adsızlaşır bulvarlar
Ben de onlarla birlik, yavaşça taş kesildim

Robert Desnos

ARABESK KALPLER

Sokağın soluna dizili ahşap evlerin birinde yaşardı. beyaz badanalı tek evdi. adam boyu yükseklikteki penceresinde yılların gölgelerini saymazsak boya kutusundan bozma bir fesleğen saksısı dururdu. sokak sayfalara kadar uzardı ve bitmezdi. odasını görsem ölürdüm.

odasını gördüm ve öldüm.

23 Haziran 2014 Pazartesi

SALI



geçenlerde günlerin bir ismi olması üzerine düşünür gibi yaptım. ürperdim. günlerin adı falan yok. ayların da yılların da. mevsimlerin olabilir ama günlere isim vermek saçma. bugün pazar. öyle mi? salı desek nolur, cuma desek ne olur. gün diye bir şey de olmayabilir. olmayan bir şeye isim vermek tuhaf. çok soyut çok yok.

21 Haziran 2014 Cumartesi

itiraf

şiirden, heykellerden, aşktan söz ediyoruz
ve dünyaya ayak uyduramamış biri olarak kendimizden.
"hiç kimseye benzemiyoruz, hep dışarda kalıyoruz
işte kocaman burnumuz: mutsuzluğumuz" diyorum,
coşkuyla alkışlıyor dostlarım beni
nasıl da çok seviyoruz sözcükleri!

anlatacak şeyimiz kalmadığında, sonunda sustuğumuzda,
saklanmaya çalışırken ışığa yakalanan
iğrenç bir hayvanın gözlerine benziyor
gözlerimiz, gözleriniz, gözleri...

barış bıçakçı

19 Haziran 2014 Perşembe

KLİNİK OLAYLAR


Sabri geldi az önce. Apartman kapısının ziline bastığı için evin kapısını açık bırakıp masama oturdum. Arkamı döndüğümde evin kapısı görünüyor. Sabri ayakkabısını çıkarırken gülmeye başladı. Üzerimde sadece şort var, sakallıyım ve saçlarımı üç numaraya vurdurduğum için halime gülüyor olabilir. Tebessüm ettim. Gazete siparişi vermiştim ve gazeteyi yatağa fırlatıp her zamanki manyak coşkusu ve hızıyla konuşmaya başladı.

  “ Oğlum arkadaşlığımız bambaşka valla bak kardeşimsin olum ne bu halin bu evde ne yapıyosun manyak mısın çık lan dışarı arada olum Kur’an okuyom geceleri ve ağlıyom oğlum “Siz bilmezsiniz Allah bilir” olum sizin gibi entellerin tek yaptığı elinde sigarayla kahve içip – o sırada kahveden son yudumu almaktaydım – onun da dibini bırakıp – baktım, gerçekten de dibinde küçük bir yudum bırakmışım!-  böyle müzikler – Moby’in Everloving’i çalıyordu – dinlemek oğlum gidin hayata karışın lan biraz – sandalyeyi balkon kapısının yanına çekip oturdu- oğlum bi sigara yakcam yayınlandı mı şiirin ver at dergiyi ayağa kalkma – dergiyi attım yatağa, aldı- olum demiştim güzel olduğunu de mi – başımla onayladım, ilk dizeyi okudu “ evli olduğunu düşünüyorum” olum üniversitede şiir yazıyodum İsmet Emre’ye götürdüm hiçbir şey demedi ama yüzünü öyle bir buruşturdu ki artık yazmamam gerektiğini anladım olum ne bu evdeki kasvet hadi çıkalım bir yerlerde oturalım ee ne yaptınız  oğlum sen var ya ne var lan bi kız gelse evi toparlasa bulaşığını yıkasa – bulaşıkları yıkadım- iyi bok yedin ütünü yapsa bana kapıyı açıp hoş geldiniz Sabri bey buyurun çay mı kahve mi dese ne olur lan oğlum hiç bi şey bilmiyosunuz olum “Edebiyat Dersleri” ni ver okuycam olum müthiş şeyler var “ şüphesiz ki Allah hesabı hemen görendir” oğlum ağladım okurken – dergiyi gülerek yatağa fırlattı, ben de bi kahkaha attım- gastenin parasını ver lan olum kızlar ne kadar açılmış lan memeler falan meydanda oğlum babanı aramıyomuşsun haberini aldım çok uzak ve silik bir akrabandan haber aldım babanı ara kuzen nerde lan napıyo kuzen anneni babanı ihmal etme oğlum akıllı olun lan yeter oğlum ben yapcak bi şey bulamasam kafayı yerim senin vakit geçirdiğin şeylerle ben vakit geçiremem olum ne lan bu perdeler hayat kadınlarının evlerindeki perdeler gibi diğeri Sezai Karakoç perdesi ama ne bu evde dergah dergilerinin 1999- 2001 bütün sayıları var üst üste ama olum ben alıyodum Sivas’taki bütün dergileri  olum tuhaf şeyler var oğlum git lan memlekete ne yapcan burada oğlum gidiyom ben.”

  Dedi ve “Edebiyat Dersleri”ni aldı, elini kaldırıp salonun ortasından geçerek kapıya yöneldi “ oğlum kalkma” dedi, kapıyı açtı çıktı gitti.

   Onun durmaksızın anlatışı ve benim hiçbir şey demeden dinleyişim… Camdan gidişini seyrettim. “ oğlum çok yalnızım lan” dedim. Elini kaldırıp gülerek “ ananı babanı ara, benim çok selamımı söyle onlara” dedi ve uzaklaştı.

   Yazarını ziyarete gelmiş bir hayal kahramanı gibiydi. En çok da, Dostoyevski’nin, intihara oldukça yakın yaşayan hastalıklı tiplerini andırıyordu.

  Gülümsedim.


                                                           6.7.2009

17 Haziran 2014 Salı

kuleler kenti

Yüz kulesi var Prag'ın
Bütün azizlerin parmaklarından
Yalan yeminlerin parmaklarından
Ateşin ve dolunun parmaklarından
Bir çalgıcının parmaklarından
Sırtüstü yatan kadınların sarhoş eden parmaklarından
Gecenin hesap tahtasında
Yıldızlara dokunan parmaklardan
Akşamın fışkırdığı parmaklardan
Sıkıca kenetlenmiş parmaklardan
Tırnaksız parmaklardan
Bebeklerin parmaklarından çimenlerin
Keskin ağızlı parmaklarından
Mayısta bir mezarın parmaklarından
Dilenci kadınların ve bütün işçi sınıfının parmaklarından
Gökgürültüsünün ve şimşeğin parmaklarından
Güz çiğdemlerinin parmaklarından
Kale'nin ve arp çalan yaşlı kadınların parmaklarından
Altın parmaklardan
Karatavuğun ve fırtınanın ıslık çalan parmaklarından
Limanların ve dans derlerinin parmaklarından
Bir mumyanın parmaklarından
Herculaneum'un son günlerinin ve batan Atlantis'in parmaklarından
Kuşkonmazın parmaklarından
Yüz dört derece sıcak parmaklardan
Donmuş ormanların parmaklarından
Eldivensiz parmaklardan
Bir arının konduğu parmaklardan
Karaçamların parmaklarından
Gecenin orkestrasında bir flütü aldatan parmaklardan
Hilebazların ve iğnedenliklerin parmaklarından
Romatizmanın çarpıttığı parmaklardan
Çileklerin parmaklarından
Yeldeğirmenlerinin ve açan bir leylağın parmaklarından
Dağ pınarlarının parmaklarından bambu parmaklardan
Yoncaların ve eski manastırların parmaklarından
Terzi tebeşiri parmaklardan
Guguk kuşunun ve yılbaşı ağacının parmaklarından
Medyumların parmaklarından
Tembih eden parmaklardan
Uçan bir kuşun fırçaladığı parmaklardan
Kilise çanlarının ve eski güvercinliğin parmaklarından
Engizisyon'un parmaklarından
Rüzgârı anlatmak için ıslatılmış parmaklardan
Mezar kazıcıların parmaklarından
Hırsızların parmaklarından
Geleceği söyleyen Okarina çalan ellerdeki yüzüklerin parmaklarından
Baca temizleyicilerin ve St.Loretto'nun parmaklarından
Rododendroların ve tavuskuşunun başındaki su fıskiyesinin parmaklarından
Günahkâr kadınların parmaklarından
Olgunlaşan arpanın güneş yanığı parmaklarından
Petrin Gözetleme Kulesi'nin parmaklarından
Mercan sabahların parmaklarından
Yukarıyı gösteren parmaklardan
Akşam karanlığının eldiveni üstündeki Tyn Kilisesi'nin ve
yağmurun kesik parmaklarından
Saygısızlık edilen Kutsal Ekmeğin parmaklarından
Esinin parmaklarından
Uzun eklemsiz parmaklardan
Bu şiiri yazdığım parmaklardan

vitezslav nezval

dünya işleri


"dünya işlerini iyi biliyoruz süleyman
çocuklarla sonsuza doğru at sürmeyi
omuzlarımızı önce ağırlaştırıp sonra bırakmayı
hep geçmişe kaçmak arzusunu kamçılamak ne iyi
kederlerinden kederlerimize başlayan zamanlarda
kapalıçarşı'dan kürkçü h
anı'na doğru akan
altınlarla kadınları dolduran nehirden
bozuk sesler geliyor neden
gök çamlıca'ya inecekse bu da dünya işleri"



adem yazıcı

15 Haziran 2014 Pazar

NEDEN BALZAC?

çünkü hayatı fethedercesine yazıyor
çünkü ruhundaki ihtirası kahramanlarına pay etmiş.
çünkü çok konuşuyor, çok kahve içiyior ve daima parasız.
çünkü bir telefon konuşmasının ortasında balzac diye coşkuyla bağırabilirim.
çünkü romantizmi de realizmi de aynı itinayla veriyor.
çünkü romanlarında dönemin arka planı için tarihçi gibi döktürüyor.
çünkü hemen her romanında "çek kırdıran" ve tahvil alan karakterler var.
çünkü yüzlerce kişiden oluşan kağıttan ordusu yağmur gibi iniyor fransa'ya.
çünkü yağmurlu bir taşra sabahında rastignac paris'e doğru yola çıkıyor.
çünkü cemal süreya çevirisi goriot baba'yı bir gecede okumuştum.
çünkü roman ve balzac kelimeleri yan yana.
çünkü iyi bir roman güzel aldanışlarla doludur ve romanın göstermediği sayfalarda bunalır dururuz.

13 Haziran 2014 Cuma

merhamet

   Hayat size bir söz verdiyse onu tutmaz; meğer ki , size arzuladığınız şeyin aslında ne denli değersiz olduğunu göstermek istemesin. İşte böyle aldatır bizi umut da istenç de ve eğer ki bize kendinden bir şey verdiyse, biline ki onu bize, bizden de bir şeyler alacağını bildiği için vermiştir. Uzaklığın o sihri, ne zaman yanına yaklaştığını sansak bize, bizi yanıltıp kaybolan o cennetleri gösterir. Bu durumda da talihi hep gelecekte ya da geçmişte görürüz ve yaşadığımız an, bize hep rüzgarın güneşi örtmek için sürdüğü gri bir bulut izlenimi verir. Bu bulutun önü ve ardı aydınlıktır; tek karanlık olansa kendisidir ve bu bulut her zaman için yetersizdir. Bu bulutun geçmişi geri gelmeyecektir ve geleceğiyse belirsizdir.

Merhamet, Schopenhauer

ezeli mağlup


12 Haziran 2014 Perşembe

VİRÜS TARAMALARI


Çok şey bekleme. Yürürken su birikintisine girmediğine şükret.
Beklentiyi bırak. Uyuyamazsan otur yaz.
Beklemek yorar. Tıraş olduğunda yüzünü sev.
Bekleme. Yemekte taze fasulye var, sevin.
Beklemesen de migren ve ölüm kesin. Migren geçmeyecek, ölüm gelecek.
Çok beklersen her şey büyür. O sebeple kelimeler var zaten.
İki şarkı arasına bir kâğıt ser. Ne düşerse senindir.
Yanlış anlama ama doğruyu da anlama.

9 Haziran 2014 Pazartesi

DÜNYA İŞLERİ

   Okulun arka duvarının önüne, otların arasına koyduğumuz masada çalışan iki idareciyiz Sabri ile. Bütün idari işleri biz yapıyoruz. Arada bir okula yeni atanan öğretmenler geliyor resmi işlemleri için ve tüm bu işleri otların ve rüzgârların ortasına koyduğumuz masada gerçekleştiriyoruz. İlk kez ataması yapılan Tuğba diye ana kuzusu bir kızı bugün 3. kez ilçe milli eğitime gönderdik. Çünkü sürekli işleri yanlış yaptığımız için evraklar ilçeden geri dönüyor. Ve biz hiç istifimizi bozmadan “Olur böyle şeyler” deyip tüm ciddiyetimizle çalışmaya devam ediyoruz. Tuğba babasıyla gelmiş okula. Babası ikide bir “ Hocam okulu görseydik bir” dedikçe Sabri “ Okul kilitli, bizde de anahtar yok” deyip durmakta. Ben hemen ekliyorum “ Görürsünüz, telaşa mahal yok, nasıl olsa buradasınız.” Adam kabulleniyor çaresiz. Biz sürekli imkânların kısıtlı olduğundan söz ediyoruz Sabri ile. Ve tek bir masada, yan yana işimizi yapmaya çalışıyoruz. Ara sıra kâğıtlar yola doğru uçuyor ve “ Kâğıtları getirir misiniz “ diye rica ediyoruz adama. Adam yüksünmeden dediğimizi yapıyor. Ama yüzünde bir ekşime olmuyor da değil. Öğle oldu mu yemek molası veriyoruz aynı yerde. Yemeğimiz de sabah gelirken aldığımız döner dürüm ve ayran. 1,5 saat boyunca, 12 – 1:30 arası çalışmıyoruz. Baraja doğru yürüyüşler yapıp yapılması gereken iş ve işlemlerden bahsediyoruz. Masayı terk ederken içimizde bir sıkıntı olsa da, öğretmen arkadaşlara emanet ediyoruz orayı. Kâğıtların üstüne birkaç taş koyup uçmasını engelliyoruz böylelikle. Mesai bitimi masanın üzerini, hemen okulun altında evi olan bir adamdan aldığımız bir brandayla örtüp, brandanın yere değdiği yerlere de büyük taşlar yerleştirdikten sonra gönül rahatlığıyla evimize gidiyoruz.

   Bugün Sabri küçük bir pilli radyo getirmiş. Buna çok sevindik. Radyo cızırtılı olsa da vaktimizi sıkıntısız geçirmemize yardımcı oluyor. Okulun hemen aşağısındaki bakkaldan aldığımız küçük mavi tüpte çayımızı demleyip şevkle ve ciddiyetle çalışmaya devam ediyoruz. Okul müdürü izinli. okul bahçesinin cümle kapısı da kilitli ve o kapının anahtarları da onda. Duvarların üzerinde demir korkuluklar olsa da aslında bahçeye atlayıp çalışmalarımızı orada sürdürebiliriz. Ama müdür beye bir türlü ulaşıp bu konuyu soramadığımız için ve ondan habersiz okulun avlusuna girmeye  yetkili olmadığımızdan şimdilik duvarın önüne koyduğumuz masada çalışıyoruz. Masayı Sabri bir nakliyeciden bulmuş. Topu topu dört sandalyemiz var kahveden aldığımız. İkisine biz oturuyoruz, diğer ikisinde de Baş müdür yardımcımız ve işi düşen öğretmen ya da veli oturuyor. İşimiz bitince ya da okulun içindeki idare odasında bulunan güzel masalarda çalışmaya başladığımızda bu masayı adama geri vereceğiz. Aslında bu masa demir ve sağlam bir masa. Hatta üzerinde kim bilir ne zaman yapıştırılan “yangında ilk kurtarılacak” ibaresi hala durmakta. Daktilo ya da bilgisayar kullanmadığımız için tüm resmi yazıları elimizle yazıp yolluyoruz. Her gün milli eğitime gidecek biri olmuyor tabii ki. Bazen ben, bazen de Sabri okula gelmeden milli eğitime uğrayıp evrakları teslim ediyoruz. Evrağı alan memur, el yazısını görünce yüzümüze tuhaf tuhaf baktığında “Şimdilik imkânlarımız kısıtlı, yakında düzelecek durumlar” deyip uzaklaşıyoruz yanından.

   Seminer çalışması için okula gelen öğretmenler ise bütün gün okulun karşısındaki boş arazide top oynuyorlar.  Her sabah ve her akşam imza atıp, bütün gün ip atlama, elim sende, sek sek, yakar top oynadıktan sonra evlerine gidiyorlar. Bir kaçı milli eğitime durumu bildirmiş ve yakında bir şube müdürünün okula geleceği söylentisi etrafta dolaşsa da Sabri ve ben tüm ciddiyetimizle işimizi yapmayı sürdürüyoruz. Bazen işler birikiyor ve gece geç saatlere kadar çalışıyoruz. Havalar serin oluyor buralarda. Sokak lambasının ışığı masayı aydınlatmaya yetmiyor ve benim cep telefonun ışığı altında çalışıyoruz. Mühür yerine patatese yazdığımız İbrahim Koçarslan İ.Ö.O. ibaresini basıyoruz kağıtlara. Yazının üzerini siyah sulu boyayla resimden anlayan bir öğrenciye boyattık. Fena da olmadı. Geçenlerde velilerden biri bize bir lüks getirdi. Lüksü bilmeyenler için söyleyelim: küçük tüpün üzerindeki gaz çıkan yere takılan ampule benzer bir tül düşünün. Tüpü açtığınız zaman o tül küçük bir balon gibi şişer ve hem ses hem de güzel bir aydınlık verir. Geç saatlere kadar çalışğımız için bunun çok yararı olduğunu söylemeliyim.


   Akşamları çok serin olduğu günler birkaç dosyayı koltuğumuzun altına alıp eve götürüyoruz işler aksamasın diyerek. Doğrusu çok yoruluyoruz. Ama işimizi yaptığımız da bir gerçek. Öğretmen arkadaşlar da durumu kabullenmiş görünüyorlar. Bazen baş müdür yardımcısı Osman Naci hoca bize yardımcı oluyor. Ama o halinden memnun. Bütün gün karşımıza oturup sigarasını tellendirmekte. Geçenlerde yakında ülkemizde ihtilal olacağından uzun uzadıya söz etti. Bu yüzden şu an üyesi olduğumuz sendikadan istifa etmemiz gerektiğini anlattı. İhtilal olduğunda bütün sendika üyeleri içeri alınacakmış, asker bugünlerde sabırsızmış ve her şeyin iyice tadı kaçmış dediğine göre. Bu konuyu Sabri’yle aramızda konuştuktan sonra, diğer arkadaşlara haber verip, onların içinde eğer hükümete yakın olan sendikaya üye olan varsa istifa etmelerinin doğru olacağını söylemeye karar veriyoruz. Ama Osman Naci Bey bunu duyunca da korkuyor ve “Beni karıştırmadan bunu yaparsınız sevinirim” diyor. “Saygı duyarım ama böyle toplu bir istifa beni ve okulumuzu zor durumda bırakabilir. İstifalar belli aralıklarla olsun” diyor. Ben ve Sabri aynı korkuyu paylaşıp şimdilik bunu öteliyoruz. Osman Naci Bey de rahatlayıp bize birer sigara uzatıyor. Ben, Osman Naci hocaya en azından bir sehpa ya da komedin bulup üzerinde çalışmasının doğru olacağını, çünkü yakında şube müdürlerinden birinin okulumuza gelebileceğini söyleyince telaşla “Yaaaa!” deyip yarına bir masa ya da sehpa bulmaya karar veriyor. “ Valla yakarlar başımı” diye de ekliyor.



   Göreve yeni başlayan 3 öğretmen var ve onlar etrafa ve bize şaşkın gözlerle bakıyorlar. Bazen bize “ Hocam böyle olmaz, buna bir çözüm bulalım” deseler de biz her defasında şimdilik böyle çalışmamız gerektiğini ve müdürün yakında döneceğini söyleyerek onları susturuyoruz. Çok şükür şimdiye dek herhangi bir evrak ya da dosya çalınmadı, kaybolmadı. Ben yine de yarın bir dolap bulup getirmeyi düşünüyorum. Çünkü çok fazla dosya birikmeye başladı masamızda. 

haziran, 2009