22 Aralık 2014 Pazartesi

allah-u akbar!


cennet başkalarıdır.


torino atı

dışarısı kırbaç sesi, içimde bir torino atı
açım.
belki de özlemi açlıktan sayıyorum. toplan dünya. yaşam toplan. çaresiz sahiplik toplan.
gitmiyorum, hadi bakalım şimdi de gitmiyorum. aklım tahta bavulların içinde yolculukta.
ben buradayım akılsızlığın başında hasta bir ruh gibi koşulamıyorum.
dur, bunu anlatamazsam çok ağlayacağım.
ölüm geliyor bir şeyi anlatamamak zira. tımarlanmıyorum deli atlar gibi kalbim duracak.
vaktin peşindeyim. bazen de duruyorum saatler gibi olmaz zamanlarında.
soğuk.
soğuktan donuyorum sen anlamayınca. duydun mu ne diyorum?
soğuk bir ateş kırmızısında, harlı. hastayım.
at gibi bütün yemleri ve suyu bırakarak yemekten içmekten kesildi anlatacaklarım,
şimdi biraz hasta kalmak istiyorum.
yalnızlanmak,
hayat, yağmur sıkıntısı ve olacaklar, gözüm yolları isterse bitiriyor.
sonuna geliyorum. sayfaları çabuk çabuk çevirirken ellerim bitmesin hiç bitmesin istiyorum
şimdi bilmediğin bir yanındayım.
seni bulamıyorum.
aklım karışık. atın hüznünden bulaşıyor kapılara.
yine de açıyorum, ben hep açıyorum kapının kolunu tutuyorum elin gibi
müzik sesi geliyor resimlerden. galiba deliriyorum.

bir şiiri clint eastwood


18 Aralık 2014 Perşembe

SENİ ÖZLÜYORUZ SÜLEYMAN


                          
Senin yağmura bakışından başlayarak coşkunu özlüyoruz.

Uçsuz bucaksız kahkahalarını özlüyoruz.

Yazmaya başladığında koşan atlarını özlüyoruz.

Yaktığın sigaraların başka göklerde bile meşaleler gibi parlayışını özlüyoruz.

Şarkılara saklanışını değil, şarkıları güzel yapan dinleyişini özlüyoruz.

Dualarını özlüyoruz ki her birinde Ebu Zer seni seyrederdi.

Şiir okuyuşunu özlüyoruz arkadaşlarına ki her okuyuşun o şiiri tekrar yazdırırdı.

Senin çocuklara onlarla aynı yaşta olup sarılışını özlüyoruz.

Umutlarının güzel yalanlarını özlüyoruz.

Baktığın dağı, yürüdüğün yolu, boğulduğun denizlerini özlüyoruz.

Annene döktüğün içini özlüyoruz.

“Kalenden çıkma, incinirsin” diyen arkadaşına bakışlarını özlüyoruz.

Zamanın gâvurca geçişinin senden yitirdiklerini özlüyoruz.

Yalnızlığının kalabalığını özlüyoruz.

Kullarını döve döve yola getirmeye çalışan allahını sevmekten kan revan içinde olan yüzündeki o kırık tebessümünü özlüyoruz.

Nihan’a, özcan’a, erkan’a, metin’e taşkın bir enerjiyle karanlık anlattığın anlattığın anlattığın mutsuzluklarını, ölüm yüklerini özlüyoruz.

Kendini kahrederken bile derinden hissettiğin adalet duygunu, espri anlayışını özlüyoruz.

Öfkenin estetiğini, güzelliğini özlüyoruz.

Güzelliğe duyduğun iştiyakın senin diriltmesini özlüyoruz.

Seni özlüyoruz, ki o sen külden yangınlar doğuran niyetlerin sahibiydin.

Seni özlüyoruz çünkü sana baktıkça duyduğumuz rüzgardan nasibimize nice serinlikler inerdi.

Seni özlüyoruz ve sen kapanmış demir kapı sesisin artık.

Sen aşktın, sen aşıktın, sen deliydin, sen manyaktın, sen vardın.

Şimdi adını taşıyan gölgeyi oradan oraya sürüklemekten

Şimdi ruhunu rehin almış yanlış öfkelerine her gün kendinden kurbanlar sunmaktan

Şimdi öyle kalpsiz öyle allahsız- ki ikisi birdir- öyle kansız

Şimdi öyle dünsüz bugünsüz ve yarınsız

Şimdi ağzından dumanlar çıkan yaralı hayvanlar gibi öyle hırıltıyla






ERGİN GÜNÇE'NİN GÖMLEĞİ



ergin günçe deyince aklıma ilkokul öğretmenim geliyor. onun baklava dilimli yeşil v yaka süeteri geliyor. doğan marka, kırmızı, gıcır gıcır jantları ile çocuk gözlerimizin hayranlığıyla önümüzden geçip giden arabası geliyor 80’ lerin. 

özal'ı televizyonda görünce bir yandan sobanın ısıttığı kasaba evinde elmasını soyarken bir yandan özal’a alayla gülümseyen namuslu bir solcu adam geliyor.

ergin günçe deyince aklıma ankara sokaklarında parkalarıyla eylem yapan gençlerin siyasetini lirizme katıp şiirleştiren muhabbeti tatlı bir abi geliyor. 

serin yaz ikindisinde bozkırın bir köyünde çay demleyen kadınlar geliyor, anneler geliyor.

ergin günçe deyince aklıma cuma namazına yetişme telaşına rağmen sana anlattıkları yüzünden namazı kaçırdığın ve namazı kaçırışınla tatlı tatlı dalga geçen bir şair geliyor.


ergin günçe deyince aklıma bir ucundan tuttuğu türkiye'nin yaralarını şefkatle temizlemeye çalışan binlerce kişinin buluştuğu büyük bir kitap geliyor.

gömleği hala bembeyaz.

"arkadaşım, kardeşim, yavrum ergin!" cemal süreya



17 Aralık 2014 Çarşamba

çoğalmak


                             
Çocuklarımızla 
Atlara biniyorduk

Dönüp bakarken geçmişe - kumandalı 
Atlara biniyorduk 
Benim çok çocuğum oldu 
Kadınım sen onların yüzlerini 
Çalılardan kolla

Bütün çıplaksın - omuzların 
Birbirine içiçe iki saat rakkası 
Gelecekte kumandalı - dönüyor 
Güneşi alıyor - alıyor gövden 
Karanlık eşyada bulup 
Ürkünce parlayıp koşan hayvanda bularak

Çocuklarımızlaysa - seçerek beni 
İçinin çağırması bir kır hayvanı düzlüğüyle 
Bedensel - seçerek ve buyruk üzerine 
İçine alışın doyuruşun 
O erkek giysilerine giydirişin

Doğanın çizdiğini 
Çizip kanattığını hiç görmedim seni 
Çalı eğildi yumuşadı batan taş 
Kabuklar düz bir sıyrılma oldu 
İşte en başta ve değişen dünyada - durmadan "sen" 
kalabilirlikle

Güzel kılınan sen 
Beni de kutsal sıvamaktasın

Güzelleşiyorum çocuklarımızla 
Hatırladıkça koşuyorum - biz geleceği 
Çoktan yaşadık öylemi kadınım 
Koşarak hatırlıyorum alnımın terini 
Avucumda tutup doyuran buğday ağırlığında 
Sunarak göğe 
Sınayarak elimin alnımla anlaşan hünerini 
Ve hatırlıyorum koşarak o gelecek zamanda 
İçimize söyleyen sese akıyorduk 
İlkin korkuyorduk 
Taşın kovuğunda oturuyorken 
Önümüzde ağaçsız düzlük - Çöl yada kumsal 
Gökte o acaip bakılamayan parıltı 
Buyruk alıyorduk
Açık 
Anlamlı 
Şu bildiğimiz gibi
Ve dünyada 
Yere basarak 
Oku'maya başladık

Ben çocuklarım ve kadınım 
Bilerek erkekliği yeryüzünde 
Onun koşturmasıyla koşarak 
Bilerek kadınlığı yeryüzünde 
Onun koşturmasıyla kapanarak 
Erçocuklar sezinleyerek 
giderek tanıyarak erkekliği 
Onun koşturmasıyla atılarak 
Kızlar kendilerinde doğrudan bularak kadınlığı 
Onun koşturmasıyla açılarak 
Hızla istekle alarak
Ben ve kadınım 
Açık anlamlı şu bildiğiniz gibi 
Ve dünyada 
Yere basarak 
Erkekliği ve kadınlığı hükümet ettik

Somuttur benim başım 
Rüzgar yüzümde engellenir 
Su akar saçımdan 
Öfkemde alnımda "v" damarı kabarır

Kadınımla hayvana benziyorduk 
Saçaklı üç kollu üç ayaklı 
Eti eti alıyordu bir hayvanı ( Boğuyorduk 
Yoruyorduk 
Ağırlıyorduk ) aramızda

Et eti alıyor - sert'e çarpıyor kanlı'dan geçiyor 
Değiştirmeden bırakıyordu

Çocuklarımızla 
Atlara biniyorduk 
Dönüp baktırarak başımızı 
Ardımızda kalan topraklara - Buyruk alarak 
Atları belirginliğe kamçılıyorduk 
Açık 
Anlamlı 
Şu bildiğiniz gibi 
Ve dünyada 
Yere basarak 
Haberi alıyor yayıyorduk işlenmiş ovalara 
Sesimiz olan atımızla - atlarımız olan sesimizle 
Kadında çocuklarımızı çoğaltarak - şiirimizle 
Kent kurulu yamaçlara - ıssız dağlara da

Tanıkol 
yer sahibi gök sahibi 
aktığımıza 
İçimize koyduğun sesle

Cahit Zarifoğlu

ağıtlar toplamı


(Naci’ye ağıt)

Ben alır başımı giderim bir gün 
Ege adalarına şarap içmeye
Oturup güngörmüş papazlarla teslis konuşmaya
Ve bir rüzgar koklamaya üçyüz yıl gelecekten
Çocuklarımız ve kadınlarımız
Ve bütün karmaşıklığımız, düzelse
Ben hala sorar dururum bir karpuz sergisinde,
Öğrenci yurtlarında nasıl hazırlanıldığını
Acele yemekler ve yataklar karşısında
Üzümcülerin ve balıkçıların sürümcemesi karşısında
Kabaran bir hüzündür gitgide aşk olur
Kalkıp tokatlarız bir yanlışlığı
Tutar bizi kan gibi tutar eksikliğimiz
Önce öyle sandırılırız, sonra inanırız
En kaba dağlarda incelik bulduğumuz
Yarım yamalak bir insan, bir sayı olduğumuz
Ve yaşlı bir kurdun öldüğü vakit
Şişer, ağar yüzeye morarmaz cesedimiz
Sarar ince bir sızı kalplerimizi
Çünkü dağlarda bahar tazelenirken
Taze yeşiller hazırlanırken
Ben sorarım bir gün, boğuk kışlalarda
Nasıl hazırlanıldığını sahipsiz sılalalara
-kirli ve perdesiz camlar karşısında
Bakır sinilerle camiler karşısında-
Baharı yani çiçekleri yani en olağan mutluluğu
Bilmenin tam karşısında
Üç renkli kedilerin dişiliğini
Bakkal, memur pijamalı babalarla birleşen
Saç örgülerini küçük kızların
Kaçamak buluşmalarını ara sokakların
Ve bilinçsiz katlanmasını koskoca bir gövdenin
Suya ateşe, açlığa ve kana, sorarım
Ölmeyi, ölürken kaç yaşında olmayı
Hatıran bir güldür bana
Ellerin bir yakınlıktır
Geçmişi ular gecelerime
Hatıran bir güldür bana
Büyük caddeleri sevdiren bana
Büyük özürleri bulduran bana
Sağlam kılan soyumuzu
Ben artık herkesi tanırım
Çünkü kış geldi
Çünkü kış sonsuzdur, öğretir.

Benim şu ellerim bir şaşkınlıktır
Kadını ve kızı ve suyu tanımaz, dayanır


Turgut Uyar 

14 Aralık 2014 Pazar

UZAK ODALARDA




Adam ölür.

Adam hiç ölmeyecekmiş gibi ölür.

Bir bardaktan çaydan ölür adam baktığı duvardan ölür tuttuğu elden öptüğü dudaktan ölür.

Hiç ölmemiş gibi ölür adam ve bir daha asla ölmeyecekmiş gibi ölür.

Baktığı gözden gözbebeğine saplanan iğnelerle ölür.

Kendine ölür.

Allah çarpsın ki ölür.

Çoşkusunda ölür yalnızlığında ölür ciğerine saplanan notalarla ölür

Kandilli’de çatılar ayaklanır ağaçlar devrilir bundan.

BİR KAĞIT ATEŞ BİR DUMAN GRİ BİR MAVİ SOLUK BİR ADAM DEVRİLİR CÜMLEYE ALEME
BİR KEDİ KÖR BİR SOKAK DİLSİZ BİR ALLAH UZAK
BİR ŞEHİR SAHTE BİR GÜNEŞ TUNÇ BİR KADIN BÜYÜR

BİR GECE soğuk havada içilen
sigaraların hatırına efkarlanmak gibi

Kirli bir evde yalnız kalındığında ütü masasının üzerinde unutulan bir kitaba göz gezdirmek gibi

Kesilen bir şarkıdan damlayan kanı yüzünde buluvermek gibi

Çalan telefondan korkmak ve telefon etmeye korkmak gibi

Avluda yaprakları önüne katıp sürüklemek gibi

Yazarken kendini izlemek gibi

Çöp poşetlerini kapıya bırakmak gibi

Tramvaya bakarken yorulmak gibi

Aldandığın fotoğraflar senin de katilin oldular gibi
                
PARİS’İN ARDUVAZ ÇATILARI YA DA…

1 adet siyah eşofman

Soğuk havaları bakışlarınla okşa. Küçük yüzlerine maharet sığdırmaya çabalayan acemi tezgahtarlara azami nezaket göster ve sorular sor. Kabinin kapısını iyice kapat. Mümkünse yüzünü görmeden aynaya bak. Sonra bu olmuş mu, sonra mezarlıklar büyür mü…

5 adet çorap

Kuyrukta ciddiyetle dört büklüm ebeveynlerle hizalan. Ürünün etiketini okut ve yürü. Yıllar öncesinde kalmış bir çay ocağında çay iç ve masanın pis oluşu usuldendir de.

5 adet sivit, uzun kollu: vişne, siyah, lacivert, mavi ve gri.

Sonra renk seçiminden mukadderat okumaları yap.

1 adet pantolon

Cuk diye oturunca bu zahmetsiz alışverişe sevinir gibi yap ve bunun anında yakışıp alınıvermesi de iyi oldu rahatlığına saklan bir süre. Nasıl olsa akşam hepsini yargılayacaksın.

Filtreli kahve

Ömrümün bundan sonrasını şiir yazmayarak ve yazdığım şiirleri okuyarak düşünerek yayarak ve ölerek geçirmeyi hesaplıyorum.

Her cümle

Her cümle yargı dolu. Her cümle sinsi. Her cümle oyunbozan. Her cümle şiire düşman. Her cümle sevgililik. Her cümle beni korkutsa da onarıyor.



El eyleminin ötesindeki bütün neticelerine neyse ki yabancı değilim.


Kar yağan bir evde sobayı yakar yakmaz ısınmak gibi

Peygamber devesinin dişisi erkeğini yerken sevişme esnasında, ürpermek gibi

Yüz göz olduğun aynalar kırılıp yüzüne fırlattıklarından cam kesiği oklarını

Bir ölünün hatıra defterinde kendi hayatını okumak gibi.


chuang tzu, chuang tzu'nun peşinden


Meyva vermeyen bir ağaç kadar
faydasız olsun bu yazdıklarım.
Dallarını meyvasına tamâ edip
kimse taşa tutmasın.
Bu yazdıklarım çok budaklı, cok bükümlü
bir ağaç kadar faydasız olsun.
O zaman marangozlar
kesip biçmeye değer bulmaz böyle bir ağacı.
Dokusu gevşek, gözenekleri geniş, reçinesiz
bir ağaç gibi faydasız olsun bu yazdıklarım.
Odun olmaz bu ağaçtan desinler,
yakmasınlar.
Faydasız olsun, yine de
bir ağaç gibi olsun bu yazdıklarım:
Kökü toprakta;
başı gökyüzüne dönük.
Belki kimse bahçesine dikmez,
şehrin bulvarlarına da sokmazlar onu.
Ama
uzak, kıraç bir ıssızlıkta
bunalmış bir yolcu
dibinde oturacağı,
sırtını dayayacağı bir ağaç buldu diye
ferahlarsa
bu yeter.

çeviri: ismet özel


13 Aralık 2014 Cumartesi

760. gün


Cahit Zarifoğlu ölmüş. Bugünün adı bu olacakmış. Bir ay kadar önce öğrenmiştim onulmaz sayrılığa tutulduğunu. Bazı kanserler mutlaka çok büyük bir çocukluk mutsuzluğuna bağlıymış gibi gelir bana.Hiçbir bilimsel tutanağı olmayan bu kanıya tanıdıklarımda bir şeyler göre göre vardığımı sanıyorum. Bir izlenim işte. Zarifoğlu’nu tanıdığım yılları düşünüyorum. Sevinçlerle büyümüştü sanki. İyi şairdi. İlk şiirleri de iyiydi. (Sezai) Karakoç çevresinden. Daha yüz yüze gelmeden, 1962’de bana, Paris’e bir mektup yollamıştı. Adresimi Sezai (Karakoç)’dan almış. Saklamamışım o mektubu. Zarifoğlu, o sıra, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde öğrenci. Yurtlardan sıkılmış herhal, İstanbul’a dönüşümde, birlikte ev tutup oturmayı öneriyordu mektubunda.Ben de bir tuhafım o günler. Bir ölçüsüzlük görmüştüm bu öneride. O ara otuz yaşı dönmüşüm. İyi sayılan bir aylığım var. Ne yani, bu çocuk öğrenci hayat koşuluna mı indirmek istiyor beni. Dönüşte yeniden tanıştık. Zaman zaman vapurda, yolda, Sezo’nun (Sezai Karakoç) evinde-bürosunda rastlaştıkça konuşurduk, (ama her şeyden)… Daha çok 1964–1966 yılları. Söylenmemiş güzel sözler de vardı aramızda. Ama bir arkadaşlığımız olmadı. Serüvenlerinden söz ederdi. Bunları, tuhaf yanlarını öne getirerek anlattığını anımsıyorum. Şiirine de yansımıştır. Sezai ile onun bu tavrı ve öyküleri üzerine çok konuşmuşumdur. O yıllarda mukaddesatçı genç sanatçılarla, aramızda büyük kopukluk yoktu. Kopukluğu onlar yarattı.
Zaman nasıl da akıp gitmiş? Tam yirmi yıl oluyor Cahit Zarifoğlu ile görüşmeyeli. Bir gün de bin yıl olacak.”

Cemal Süreya, Günler s.304

kesik

Yaşamanın kesik bir yerinde
Sevgiler yüzleri düşündürürdü
Gide gide incelen, kaybolan
Uçucu anlamlar kalırdı ağırlıksız
Kırılıp dökülen bir şeylerden.
Şimdi hiçbir şey değiliz, doğru mu?
Bizim için kimse kimsenin bir şeyi değil
İlgiler gündelik giysiler gibi eski, inceliksiz
İsa’dan bu yana giydiği herkesin.
Yaşamanın kesik bir yerinde uzun uzun
Deli bir adam, savruk bir kız
Bir duruma bağlarlardı kendilerini
Var bilinen, sürüp gidecek sanılan.
Güz geldi mi üst üste üç güz gelirdi
Her gün başka olmaktan yüzlerce olurdu.
Her kuş yüzlerce olurdu, anlatılmaz güzel
Ufalır ellerimiz tutula tutula..
Biz şimdi güzleri ayrı ayrı,
Kuşları güzelsiz, yüzlercesiz
Bir bakıma öldük, açıkçası bu
Bir başka bakıma nedensiz, evetsiz
Unutmaya yaşıyoruz günleri, doğru mu?

gülten akın

fillerce susmak


Gecenin ortasında bir güldürüydü
Fillerdi gitgide irileşen
Apaktı, uykuydu güneş saati
Alanlar alanlar dolusu üşümek

Şenliğiydi göklerin bu duygu karmaşası
Yüzler bir başka gün batar batmaz
Alanlar alanlar olmağa doğru
Dolup gözlere gelir sevişmek

Onlardı ayaklanan geceye karşı
Onlardı her sokakta binlerce susan
Koskoca bir fildi üşümek.
Ocak 1962
Egemen Berköz
(Çin Askeri Ah Devran, Oğlak Yayınları, Mart 1995)

10 Aralık 2014 Çarşamba

KIŞIN SUSTURDUĞU SOKAK


 “Buradan bildireyim ki havalar eskisi gibi değil.
  Üşüyoruz yani.
  Kışlıkları indirdim tek tek dolaptan.
  Üzerime örtmek için bir de battaniye.
  Hala sığınacak bir yer aramakta roman kahramanlarım.onları bu kışta ayazda bıraktım.evde olsam tüm gün yazacaklarım var.ama biliyorsun ki kahrolmayasıca bir masanın başındayım ve ellerim tedirgin gidip geliyor tuşlara.sözü burada kesiyorum,irtibatı koparmayalım diyorum ve rica ediyorum iç karartıcı olmasın yazdıkların.okunmuyor.bir “piyano” yazısı okuyayım dedim şimdi.başaramadım.
  Yani bilirsin her şey zaten kötü,bir de yazıyı krize sokmayalım.
Gözlerinden öperim.
düseldurf. 17 mart 2008.”

Metin

“ÜZGÜNLÜĞÜMÜN NEDENİ

Bugün neden üzgünüm?
Ne oldu birisine kötülük mü? yaptım.
Melekler neden kızıyor.
Tövbe etsem af eder mi? Acaba.

Ne oldu ben böyle bir çocuk değildim.
Durup serseriliği bir kenara bırakıp,
Ellerimi kaldırıp Allah’ın huzuruna gidip,
Tövbe tövbe bir daha yapmam diyip.”(Musa.11 yaşında.noktalamalara dokunmadım.)


                   KÖPÜK

Beyaz köpükler arasında
Bir beyaz boncuk gibiyim
Gözümü kapatırsam yalnızlıktan korkarım
Gözümü açarsam bomboş bir yerdeyim
Etrafımdakiler sanki bir oyuncak                                                                 
Yalnız kalmak çok kötü bir duygu
Köpükler patlıyordu iyice iniyorduk
Köpüklerin sesleri çok güzeldi.(Damla 11)


                      PERDEM

Canım benim yeni perdem
Sen açıl da güneş doğsun
Bize sabahları önce güneş gülsün
Yoksa bize kim güler.

Sen açıl da çiçekler uyansın
Çeşit çeşit çiçeklere
Bizler su dökelim
Solmasın sakın açsın güneş gibi

Sen açıl da mevsimlere bakalım
Ya mevsimler geçer giderse?
Ya kış gelirse.                           Nazlı. (10)



DÖRT KÖŞELİ BİR YER


“Dört köşeli bir yer.her gün yatarken kendinizi yalnız hissedersiniz de mi? İşte o dört köşeli bir yer.”Furkan (10)

24 Kasım 2014 Pazartesi

SABAHLARI HAYATTA OLMAK

               
Sabahları hava kapalı ve neredeyse karanlık oluyor. Yarısı gecede ve kelimelerde kalmış olan ben, otobüste ve özellikle okuldaki öğretmen türlerinin içine karışıp, onları görmek zorunda kaldığımda kendimi çok eski zamanlardan gelecek yüzyılların metalik atmosferine zoraki savrulmuş biri gibi yapayalnız hissediyorum. Dillerini, huylarını ve manalarını anlayamadığım onca insanı görmenin yorgunluğuyla şiddetle kendime dönüyorum. Yaşıyorlar, konuşuyorlar ve gülüyorlar, görevleri var, amaçları da vardır, ilişkiler içindeler, planlı ve ustalar saatleri ve günleri geçirmek konusunda. Hepsi sanki bana “yanlış yoldasın” der gibi geçip gidiyorlar önümden, ömrümden. Sonra ben eve gittiğimde kuracağım hayalleri düşünüyorum. Bunun şifa vermeyen tarafına alıştıktan beri bir alışkanlık olarak onu ve kendimi yaşıyorum.

Sabahları serin ve yağmurlu havaların eskisi gibi ruhuma iyi geldiğini düşünmüyorum. Çünkü bu aldanış yüzünden harcadıklarımın karşıma dikilip bana hesap sorduğunu fark ediyorum. İkiye bölünmüşlüğün cehenneminde kalakalmak da nasıl olsa ilk fırsatta bertaraf ediliyor içimde bana rağmen kurulduğuna inandığım ve beni adeta makineye çeviren mekanizmalar tarafından. Sabahın olanca sıkışmışlığının ağırlığını hafifleten tek şey “sonra” düşüncesi. Sonra diye bir şey var. Kaderini kendi yazan – ki o benim – sonrasında neler yaşayacağını bildiği için biraz rahatlıyor.

Sabahları ilk aklıma gelen geceleri kendimle yaptığım bütün konuşmaların gözüme ne kadar hayat dışı görünmesi ve nerelerde yorulup bu sabahın ortasında yarım kalan bir düş gibi kırılganlıklar içinde düşüşüm oluyor. Düşüş, bilincinin iplerini sımsıkı elinde tutan ben için an be an gözlemlenen bir hal. Çıktığım avlardan elim boş döndükçe bunu da hafifletmek konusundan ustalaştığımı dehşetle fark ediyorum. Gerçekten üzülmek ya da gerçekten sevinmek mümkün olamadığı için her şey öğütülmek üzere o mekanizmaya havale ediliveriyor.

Sabahları, yarım kalmış bir düş ya da yarım kalmış cümlelerle yola koyulduğumda, en çok yüzümde taşıdığım gecenin seslerini dinledikçe bunca umutsuzluğun gücü etkisinde umuda malzeme taşıdığını bilmek benim asıl derdim. Ne o umutsuzluk hakkında ne de umutsuzluğun beslediği umut hakkında hiçbir fikrim yok. Ama bu cümle hemen şu cümleyi doğuruyor ki bu da mekanizmanın çalıştığına delalet ettiği için kısır döngünün görkemine işaret: Sen o umudun içini de doldurmayı nasıl olsa becerirsin.

Çünkü senin varlığın adını ancak senin koyabileceğin o umudun içini kendinle doldurmak. Bu yüzden yaşayamaz hale geldiysen elinden gelenin sadece bu olduğunu da biliyorsun zaten.


Şimdi bunları sus!

trapezin elleri




Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden dağların başına resim olan keklikleri
Bekleyip bir ağacın gölgesine yatarak
Vururlar ve kan hiçbir şeydir onlar için.
Şehirden köylere eskimiş diye gönderilen elbiselerin
Kederini de bilmezler
Çünkü modadır unutmak.
Parmağını prize şaşkınlıkla sokan çocuklara
Ceza verirler otobanlarda ateş aldıkları levhaları unutup.
Şiir yazar ve sadece korkudan şarkı söylerler
Oysa mercedesi olanın umudu artık kalmamıştır.
Zorbalaşırlar, sevişmekten gövdelerinde yer kalmayınca
Ve enteresan bir aşktır tekrar koca evine dönmek
İhanetin gözleri yataktan beri yoktur
Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden tütüncü dükkânlarında trapezi över
Ama uzatmazlar kimseye ellerini.
Savaş günleri olmasa bile ekmek kuyruklarında torpil ararlar
Birkaç adım önde olmak için / Park etmiş araba iyi bir bahanedir
Çağ atlarlar ama bilmezler
Acıya dokunmadan düşmenin bir önemi olmadığını.
Bütün düşünceleri kazanmak üzerinedir
Aşkta kaybetmeyi borsada kaybetmeye tercih ederler
Müminler kardeştir
İşte bu yüzden öldürürler birbirlerini
İşte bu yüzden çıkardıkları yasalara uygun birer ecnebi olur
Adliyede; bir hastaya yalandan bakan hastabakıcı gibi
Müvekkiline ilgi gösteren avukatlardan kanunlarda yırtık isterler.
Çünkü hiçbir mısranın sevgilisi olamamışlardır.
Devletin koridorlarına sığınıp pencereden baktığı boşluk olmasa
Varlığı anlaşılmayacak olan hademenin ölümünü
Kütükte açılacak bir kişilik kontenjan olarak algılarlar
Onlara göre yoksulluk kışla başlar, yazla biter
Ama bilmezler
Yaşamak varlığın kanıtı değildir
Bülent Parlak