28 Mayıs 2013 Salı

BÖCEK İLAÇLANIR

                             

   Şaire methiyeler düzerler. Şiirinin hangi etkilerden oluştuğunu sorarlar.Yazma sürecini anlamaya çalışırlar.Hangi akıma bağlı olabileceğini yoklarlar.Kitabına ödüller verirler. Şiiri hakkında yorumlar yaparlar.Şiirin doğası ve tekniği üzerine konuştururlar onu... Şaire biçtikleri yerde, onun, onların beklentilerini karşılayacak bir var olma halinde durmasını beklerler. 


   Oysa şair, şiir yazarak SADECE hayatta kalmaya çalışmaktadır. Anlamazlar.



27 Mayıs 2013 Pazartesi

peru


rüzgara görün.


charles baudelaire / paris sıkıntısı

   


  "Hep sarhoş olmalı. Her şey bunda; tek sorun bu. 
Omuzlarınızı ezen, sizi toprağa doğru çeken Zaman’ın korkunç ağırlığını duymamak için durmamacasına sarhoş olmalısınız.

   Ama neyle?
   Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz. Ama sarhoş olun...

   Ve bazı bazı, bir sarayın basamakları, bir hendeğin yeşil otları üstünde, odanızın donuk yalnızlığı içinde, sarhoşluğunuz azalmış ya da büsbütün geçmiş bir durumda uyanırsanız, sorun, yele, dalgaya, yıldıza, kuşa, saate sorun, her kaçan şeye, inleyen, yuvarlanan, şakıyan, konuşan her şeye sorun; “Saat kaç?” deyin. Yel, dalga, yıldız, kuş, saat hemen verecektir yanıtı size: “Sarhoş olma saatidir! Zamanın inim inim inletilen köleleri olmamak için sarhoş olun durmamacasına!.. Şarapla, şiirle ya da erdemle, nasıl isterseniz...”

26 Mayıs 2013 Pazar

kemal tahir ( 1910 -1973)

"kasımpaşa, bir fıkara semttir. bütün fıkara semtler gibi çabuk öfkelenir, çabuk korkar, çabuk yılar.fıkaralar bütün darbeleri doğrudan doğruya kalplerine alırlar. kederli ve mukavemetsiz olmaları bundandır"

bir mülkiyet kalesi

vuslat

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Ömrün bütün ikbalini vuslatta duyanlar,
Bir hazzı tükenmez gece sanmakla zamanı,
Görmezler ufuklarda şafak söktüğü anı.
Gördükleri rü'ya,ezeli bahçedir aşka;
Her mevsimi bir yaz ve esen rüzgarı başka,
Bülbülden o eğlencede feryad işitilmez,
Gül solmayı,mehtab azalıp bitmeği bilmez;
Gök kubbesi her lahza bütün gözlere mavi,
Zenginler o cennette fakirlerle müsavi;
Sevdaları hulyalı havuzlarda serinler,
Sonsuz gibi bir fıskiye ahengini dinler.

Bir ruh o derin bahçede bir def'a yaşarsa,
Boynunda onun kolları,koynunda o varsa,
Dalmışsa,onun saçlarının rayihasiyle.
Sevmekteki efsunu duyar her nefesiyle;
Yıldızları boydan boya doğmuş gibi, varlık,
Bir mu'cize halinde,o gözlerdedir artık;
Kanmaz en uzun buseye,öptükçe susuzdur.
Zira susatan zevk o dudaklardaki tuzdur;
İnsan ne yaratmışsa yaratmıştır o tuzdan,
Bir sır gibidir az çok ilah olduğumuzdan.

Onlar ki bu güller tutuşan bahçededirler.
Bir gün, nereden,hangi tesadüfle gelirler?
Aşk onları sevk ettiği günlerde,kaderden,
Rüzgar gibi bir şevk alır oldukları yerden;
Geldikleri yol... Ömrün ışıktan yoludur o:
Alemde bir akşam ne semavi koşudur o!
Dört atlı o gerdune gelirken dolu dizgin,
Sevmiş iki ruh,ufku görürler daha engin.
Simaları gittikçe parıldar bu zaferle,
Gök her tarafından donanır meş'alelerle.

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar,
Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-
Bir an uyanırlarsa leziz uykularından,
Baştan başa,her yer kesilir kapkara zindan.
Bir faciadır böyle bir alemde uyanmak,
Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak.
Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık;
Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık;
Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et!
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!


Yahya Kemal BEYATLI

25 Mayıs 2013 Cumartesi

simavna kadısıoğlu şeyh bedreddin destanı






1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.

2.

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.
Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.
Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.
Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.
Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan 
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

3.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.
İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.
Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.
İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.
Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
«— O âteş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim…
Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptâl edeceğiz…»
Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar…
Kitaplarının adı:
«Varidat»dı.

9.

Sıcaktı.
Sıcak. 
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.
Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.
Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.
Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…
En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.
Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birden-
- bire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.
Mübalâğa cenk olundu.
Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.
Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..
Yenildiler.
Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.
Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde 
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

13.

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.
Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.
Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.
Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun
kanı helâldır» deyip
halletti işi…
Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»
Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
— Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.
Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.
Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.
Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.
Yağmur çiseliyor.


nazım hikmet

22 Mayıs 2013 Çarşamba

harem


Ve artık daha çekilmez bulacaksınız bizi

Daha çekilmez o pasaklı
kocalarınızın hafta sonlarına taşıdığı yalanlardan
ve bastırılmışlığınızın ev içre
aynalardaki görüntüsünden daha çekilmez
daha kaba daha iştahsız
ve daha da
ham
oh evet, daha yavan bir anlam çıkacak bu mısralardan
sonra aksayan yanları olacak bu mısraların
kurulacaksınız sofraya bu yamyam mısralarla yan yana
tarh tarh çiçeklere tabla tabla güneşler açılırken
manga manga dağılacak ardınızdan bu mısralar da
tabiatla her günkü flörtünüzle uygun adım
kaçıracaksınız gözlerinizi bizden bir parça daha
uzaklara
daha da uzaklara katılacak adınız
çalacak kapınızı bir vakit tuttuğunuz gündelikçiler
ve günlükler nasılsa dillenecekler

      
      açın sayfalarını açın
açın kapılarınızı ardına kadar
kuytu yerlerin pencerelerini açın birer birer
o tutsak o mükemmel o ağlamaklı
açın toprağı tok tutacak kadar, bir rüzgar
                   bir rüzgar da eşlik etsin sizlere
başlasın çın çın çınlatarak başdöndüren raksına şarkınızın
katışsın nağmeyle kemik birbirine
açın bir ifadeyi açabildiğinizce
hissedemeseniz dahi açın bir maslahat gereği
ya da hatır için olsun canım
açın
açılın körfezlerin püfürtüsüne
bırakarak salya sümük bir ritme doğru kendinizi
bırakarak ardınızda köpük köpük yorgunluğunu günlerin
göbeğinizle güneş gözlüklerinizle cızbız köftenizle
açın size göreyse bu cızırtılı radyolar
başlıyor şimdi cansız caz karikatürleri
asılın pedallara titreterek aşk-ı mecâzın ibresini
ve açılın
bir şeyler çünkü siz açıldıkça önünüze serilir, yakınlaşır bir şeyler,
kalkar gişelerin, otobanların tafrası
köprüler uzar ve baz istasyonları
tekno-patikalarında modernitenin
Tanrı’ya sizi yaklaştırır bir şeyler
ve yuvarlanır siz açıldıkça, yuvarlanır kameralar da
lağımlar boyunca açarak tıkanık kanallarını görme yetisinin
genişler ufkunuza kan pompalayan damarlar


haydi açılıp bütünleşin tabiatla
         bu açılım sizi zinde tutacak, zihninizi dantel dantel açacak
söverken bir kibrit çöpüne emanet
bir kibrit çöpüne, emanet
bir aydınlıkla donanacak sofranız daha yavan
ama %100
daha dirençli yüz mumluk ampullerinden –zevksizliğinizin
tıka basa dolu vitrinlerini bezeyen o pörtlek japon fenerlerinin
alnınıza vuran titrek ışıklarından
ya da bir eğlence için serilmiş sıra sıra lambaların
ya da diyelim popolarından ışıklar saçarak kur yapan
ya da 4.3 kilohertzlik sesler çıkaran
                   birtakım böceklerin hünerine kıyasla
daha çelimsiz
dahası daha az figurative
estetiğinden bir devlet bandosunun
ve neme lazımından diplomasinin
ah evet, daha çekilmez bulacaksınız bizi
üşene üşene kalktığınız namazlardan
ve oy sandıklarından daha çekilmez
çekilmez ve çekilmez sandığınız bütün o şeylerden
         ey cumhuriyetin çirkin cici kızları
avunduğunuz bütün o cici şeylerle
cici ablalar cici gelinlikler cici günler cici sevgililer
cici karşılaşmalar cici çikolatalar cici kelimeler
cici alışılmadık dayanılmaz kahredici değil başdöndüren cicili bicili
ama lanet olası karşılıklarıyla
daha çekilmez bulacaksınız bizi
uykularınızın o kekre kumaşı her sabah derlenip toplanırken



Hakan Şarkdemir


21 Mayıs 2013 Salı

aşk mektubu




dün akşam senden ayrıldıktan sonra,
ilyas'lara gittim.
oturup şu evlenme meselesini uzun uzun konuştuk;
karısı da akla yakın şeyler söyledi:
ben gerçi onu severim, dedi;
beraberce yaşayıp gitmenizi kim istemez?
ama, yoksulluğa alışkın değildir o;
açlığa, yalınkat döşeklere pek katlanamaz.
dinledikçe, kızcağıza hak verdim;
bu iş olmayacak gibime geliyor, ne dersin?
sen öyle görmüşsün büyüklerinden;
dört kap yemekli sofralar görmüşsün,
karpuz kollu yaz entarileri görmüşsün;
yattığın yataklar herhalde somyalıdır;
haftada bir-iki, sinemaya gidersiniz evcek...
hayat pahalı, sana pabuç alamam;
papucu bırak, şöyle karın doyurucu bir şeyler de alamam;
kitap alamam mesela,
radyo alamam, tiyatro bileti alamam;
gençsin birçok şeylerde gönlün kalacak.
peşin söylemeli ki sonra bana gücenmeyesin;
benim cigaram var, rakım var;
alıştığım insanlar var bunca yıldır,
sevdiğim, inandığım;
onlarla görüşmeden edemem.
hepsini kabullensen bile, günü nasıl kurtaracağız;
memurluk bana gelmez
ticaret filan da yapamam, yaradılışım böyle;
çelimsizim, taş kıramam.
ben yazarak, çizerek geçinmek zorundayım;
diyeceksin ki; ölme eşeğim ölme!
sen bir aralık demiştin ki:
gerekirse, ben de çalışırım demiştin;
ingilizce'den tercümeler yaparım, dikiş dikerim;
el işine koşmak gücüme gitmez;
annem bana bunların hepsini öğretti.
benim anam da iyi kadındır, biliyorsun;
sana kaynanalık etmez tabii.
ama, hastalıklı, eli işe varmıyor;
bulaşık mı yıkayacaksın, tercüme mi yapacaksın;
ortalığı mı süpüreceksin, dikiş mi dikeceksin?
bir gün, beş gün değil ki bu;
gençliğini de yitirince hayattan soğuyacaksın.
ben şiir de yazıyorum, biliyorsun
şiirimde barış gibi, hürriyet gibi sözler geçiyor;
buna içerleyenler olacak belki,
bu güzelim işe bir kulp takıverecekler;
cezaevlerine düşeceğim, sen yapayalnız dışarda...
bu mektubu postaya vermeden önce,
şöyle bir gözden geçirdim;
başka kusurlarım olsaydı,
emin ol, onları da yazacaktım.

bak düşün taşın.

Metin Eloglu

17 Mayıs 2013 Cuma

tadat yeniden



..................................................



Hadi kalk 
topla etrafına yıldızları bir bir
onar seğirdimlerini kalenin
açılsın merhaba siperleri
ve selamlıklar çeksin yükümüzü bizim
sen hep böyle güzel 
bana hep törenlerle gel
aşkından bahset yüzyıllık yalnızlıkların
körpe sedirden yakacak odunu taşı kışa
has undan aşıma katık, acı baldan acımıza şifa
Yemyeşil bir ferace bırak omuzlarına sevgilinin
Bir ejderin uykusundan başına taç
Beni aç bırakma artık kollarını aç
Bana kar sularından ab-ı hayat içir
Beni soy ellerinle beni giydir

Sen hep böyle güzel gel ve böyle kırgın yüzünle
Böyle olduğun gibi hep
Söyle örtmeden üstünü kamaşan güzelliğin
Söyle bilinsin bir büyük gerçek

hakan şarkdemir

16 Mayıs 2013 Perşembe

mutlu son



sevgili mutlu son beni tanısaydınız severdiniz
kaybolacak kadar hiç yürümedim
kış mevsimini mp3e yükleyip dinlerdim sonsuza kadar 
kalp masajı sonunda aniden alınan nefesleri bilir misiniz
öyleydim

şekerliği anne duasıyla doldurmuştum, alır mısınız biraz
hem üç poşet çocuk sesi almıştım bakkaldan
beni tanısaydınız severdiniz mutlu son, biraz daha oturun lütfen
inanır mısınız dünya terlediğinde sırtına havluyu ben koyuyorum 
belki de aksi oluyordur
hayatı deli gibi alkışlıyor herkes
belki de aksi oluyordur

savaşta birliğini kaybetmiş er gibi aradım sizi mutlu son
birlikte rus ruleti oynayalım gitmeyin
tetiğe basmadan önce camı açarsam
rüzgar sizi düşündüğüm anları devirir 
telaşla toplarım kırıkları 
“tahmin ediyorsun öyleyse yanılacaksın” diye bir ses duyarız mutlu son
korkarız
telaşla toplarız kırıkları

şimdi bir besmele kapıya omuz atıp içeri girse 
yanan bir eve dalan bir anne gibi girse
ya da besmele bir şehir olsa, olabilir bence 
çay bahçelerinde 
beşerli altışarlı oturan insanlar piyano tuşlarına benzeyebilir
bir kayalıktan denizi seyretmeye benzeyebilir
ağlarken birine sarılmak gibidir belki

biz böyle bir hayatı ıskaladık işte mutlu son
o yüzden birlikte rus ruleti oynayalım gitmeyin
ilk sırada ergenliğim, onun gözü karadır
sonra silahı otuz yaşıma uzatın
siz mutlu son, hile yapabilirsiniz
ölmenizi asla istemem

ayşe sevim

13 Mayıs 2013 Pazartesi

libretto


                         




Burada değil benim saraylarım
K   a   r   a   n   l   ı   k   l   a   r   d   a
İnerim dorumla
                 aşağlara
                             karanlıklara
İnerim tebaamın arasına
K   a   r   a   n   l   ı   k   l   a   r   d   a

Kuşanırım zırhımı bağlarım kuşağımı
Mahmuzlarım atımı severim sakalımı
Vururum mührünü dedelerimin k  a  r  a
O acı sularda inilder ay
Gerilir y  A  y
Boşanır o
k
l
a
                                                r
Açar kızıl güller a    r    d    a    r    d    a    o
K   a   r   a   n   l   ı   k   l   a   r   d   a


Severim ben severim sakalımı,
Severim olursa karımı çocuklarımı da
Severim çıksa da çıkmasa da sakalımı
Severim söz dinleyen,
Rüzgârda başaklar gibi eğilen sakalımı
Ve severim kavgada “kanım aksa”
                            boyun eğmez, kına gibi al sakalını
Dedelerimin
Çehar-ı Yâr sakalı bu, Bilâl’in sakalı, Gıfarlı bir sakal,
Yemen’den gelmiş ta, Hanefi sakalı,
Severim Süfyân-üs Sevri kokan
Maliki, Hanbeli, Şafii sakalını
Ve Hasan’ül-Basrî ve Cafer-i Sadık,
Hakkı batıldan ayıran kılıç,
Tûba ağacına mesel, Nûr-üs Sâkaleyn,
Sapasağlam kulp
Ve Hasan’la Hüseyin’le yaşıt –hemen hemen
Ehl-i Beytle Ashab ile Tabiinle (r.anhum)
O mübarek Sakal-ı Şeriften (s.a.s) aldığı feyzle,
Apaydınlık fetihler sakalı...


Malazgirt sakalı, Kosova, Mercidabık,
İstanbul’un surları, burçları, sakaları,
Yeryüzü ve gökyüzü anahtarları,
Ya Hayber Ya Mekke kapıları...

Batırdık gemilerinizi Preveze’de!
Batırdık kalanını Çanakkale’de
Batırırız yine gerekirse...
Yakarız gemileri Tarık gibi hem...
Sevr’de, Lozan’da İstiklâl’de...

Bana, bana bi’şi’olmaz sakalı diil,
Cannız ce’enneme sakalı değil bu.
Değil Eminem ya da oyun havaları ya da kısa kes!
Ya da bilmem kaçıncı enternasyonal şairinin sakalı,
Ya da sadece çevrilmiş bir okka kıldan ibaret...
Akif’in kürsüde yumruklaşan sakalı, o vazederken,
Patron istemiycek galiba bu sakalı hiç,
Kimse konuşup çıkmaz onunla şimdi,
Sınıfını geçemiyor üstelik,
Ama dilerse pekâlâ aya da çıkabilir,
Emr-i bi’l-ma’rûf nehy-i ani’l-münker sakalı bu,
Korkuyor emekleri boşa çıkarsa diye,
Namazı terk etmez işte can verene dek,
Utangaç ve mütevekkil,
Anglo-Amerikan şiirine bir nazire değil,
Aruzsuz, pentametresiz ve vers libre...
Tuğba da severdi belki evlenseydi benimle,
İsterdi kendinin de olsun tıpkı böyle sakalı,
coca cola içmiyorum, sigara da, ...çok fena,
demiyorum bak haramdır rasgele ona buna,
kızlara bakmıyorum artık, kötü kötü,
annemi seviyorum, sövme bana!
Müminler kardeştir sakalı bu...
“Rabbimiz nûrumuzu tamamla,” diyenlerle saf

Bazı günler gidip Orta Doğu oluyor...
Bazı günler seni getiriyor aklıma...


Şiddetle tutunduğundur yoksun kalacağın,
“Elâ kullu şey’in mâ hala’llâhe bâtılu”
Şiddetle tutunduğun elbet kopacak senden,
“Elâ kullu şey’in mâ hala’llâhe bâtılu”
Şiddetle tutunduğundur asıl hasmın,
“Elâ kullu şey’in mâ hala’llâhe bâtılu”
Bu kimin dünyası böyle: kimine cennet
       & kimine cehennem.
Önce aynel                       
    sonra,
sonra muhakkak hakkal yakîn,
İlliyyûn, ancak âlimlere miras verilmişse de…
Şiddetle tutunduğundur asıl hasmın,
“Elâ kullu şey’in mâ hala’llâhe bâtılu”
Şiddetle tutunduğun elbet kopacak senden.



Süleyman da Allah’ın bir kuludur o kendi eşsiz saltanatında.
İner kanat çırpan atlarıyla rüzgârının doruğundan,
Tutunur asasına, gülümser ve selâm der karıncaya,
Ve selâm der ağaçlar, selâm der peyğambere
(Selâm bütün peyğamberlere, salihlere)
Selâm yıkar kibri
Selâm ve Ey
Yık, alaşağ’et temellerini, insan değil
Allah’tır alçaltan dünyada yükselenleri;
Yık alaşağ’et temellerini, yık alaşağ’
Kurtların evi değil biricik evin senin
Seyret zambakların ülkesini:
“They toil not neither do they spin;
...... Solomon in all his glory
is not arrayed like one of these.”




Yık, yerle bir et temellerini o mütekebbir evlerin
Temelleri bir, dairesi bir, bir tertip hep, şubeleri birdir zulmetin
Yık
Ve devir kulelerini bir bir
gize’nin babil’in
kulelerini west point’in
Kulelinin kulelerini
Tevazuuyla yükselen o kulelerini değil ama
zamanı ölçen,
gemileri sevk eden,
düşmanı gözetleyen
Güngörmüş kulelerini değil ulu şehirlerin
kulelerini chrysler’ın, rockfeller’ın
kulelerini, pagodalarını, sütunlarını,
heykellerini gautama’nın, fidias’ın
boyu devrilsin o modern megalitlerin
geometrik ritimsel kuleleri pirinçten
bir trompetin
(he hey beni veri gutmen, çaplin, seni gidi pişekâr)
ya da kıytırık bir trampetin
teneke sesi
medeniyet masalı (x) kalbinin sesi
                bum-ba-bum da-bum ba-bum
Orklar insan avında
Gandalf başkan adayı
“Neyeye?” diye sordu yavru ayı
“Minnesota’ya,” dedi Teddy Bear


Bırak ardında harap,
Lime lime edilmiş cife gibi beklesin;
Bırak meydanlarını o zelîl nesl-i yeisin.
Yık ve yerin dibine geçir
O sefîl geleneklerin kuvvetini,
Karanlık gibi çökecekse omuzlarına pençesi
Yık, alaşağ’et bütün görkemini tarihin.

Kurtların evi değil biricik evin senin.
Âtiye bakan bir eyvan-ı Hak,
Eyvanı hak elbet azmedersen
Ey gücenik kapılarım benim,
Bunca mütecessis gözler içinden
Ufkunu bir bu tebessüme aç
Üstüne kanadını ger merhametin
“Âtiyi karanlık görerek azmi bırakma...”
azmin o kunt kulbuna sımsıkı tutun.
Yürüdüğün yolda dosdoğru ol
Omzunu omzuma yasla o omuzlarla
“İnnâ li’llâhi ve innâ ileyhi raciûn”



ey ay ışığı
yarı parçam
en güzeli sendin şairlerin



hakan şarkdemir