31 Mart 2013 Pazar

bunlar ciddi şeyler.


false rise of the middle class




Ocakta kaynayan çay, duvarda asılı tüfek gerçek
Bozkır bir metafordan fazlasıydı, hakikatti mangal yürek
Hepsi en az bir kere cinayet işlemeyi düşündü
Kendi cinayetlerini, maktül kendileri
Dünya azmettirdi buna onları
Dünya azmettiricisiydi bir çok şeyin
Yalan denilen dünya
Her gün yeni yalanlar bulmada mahir
Kendi şarkılarını söyletmediler
Avundular mazinin şifa bulmaz hatıralarıyla
80ler, 90lar diye diye geçti ömürleri
Zıtlaştılar, kafa tuttular, ağladılar, bağırdılar
Ölmelerine müsade edilmedi bir çoğunun
Bazıları sakat kaldılar, bazıları ölümü sevdiler
Ölüme imrendiler ve ölenlere
Apolitik, hümanist, asosyalist
Tragedyalara saç düzleştiriciler kifayet etmeyecekti
Orta sınıf hayalleri, bir metal yorgunluğuyla belirirdi
Gökten üç kuş düştü, akıllar küsuratlara takılıydı
Herkesin derdi kadar olduğu demlerde
Dertleriyle avundular mahçubiyet dinlerinin ucunda
Sektöre indirgendiler, hüznün sirayet saatlerinde
Bir ev, bir araba, belki bir de yazlık deniz kıyısında
Ey orta sınıfın ortalamaları, istatistiklerin vaz geçilmezleri
Hatırı sayılmayanlar, virgülden sonraki küsurat
Kelle hesabındaki kelleler, sayı tamamlayıcıları
Uykusuzlar, her gün yeni bir kabusa uyananlar
Tüm trenleri kaçıranlar, yazgısını unutmuşlar
Bir zaman yaralarına hamur sarılanlar
Hayata kablolarla bağlı olanlar, fişi çekilenler
Ey yaşayan ölüler, kalkın yerinize yatın
Yerini yadırgamayanlar, yerlerini yadırgasın.



Murat Özel

30 Mart 2013 Cumartesi

“Edebiyat her şey değilse hiçbir şeydir.” sartre



sözcükler'de sartre. bulantı'da sartre. iş işten geçti'de sartre. denemeler'de sartre. akıl çağı'ında sartre. baudalaire'de sartre. tükeniş'de sartre.duvar'da sartre. edebiyat nedir'de sartre. sartre sartre'ı anlatıyor'da sartre. 

ne yaptığının ve kurtulamayacağının deli gibi farkında bir metafizik avcısı. çırpınışının çıkmazının ölümüne farkında.

"Deliliğimde sevdiğim yan, daha en baştan beni elitlerin ayartmalarından kurtarmasıdır. Kendimi hiç bir zaman mutlu bir yeteneğin sahibi olarak görmedim. Biricik ilgi duyduğum şey kendimi kurtarmaktı.”

“Eğer erişilmeyecek kurtuluşu da ıvır zıvır odasına kaldıracak olursam, geriye ne kalır? Bütün insanlardan yapılakonmuş ve hepsine bedel ve herhangi biri de ona bedel olan, bütün bir insan.”



29 Mart 2013 Cuma

leylim ley


Döndüm daldan kopan kuru yaprağa
Seher yeli dağıt beni, kır beni
Götür tozlarımı burdan uzağa
Yarın çıplak ayağına sür beni

Ayın şavkı vurur sazım üstüne
Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne
Gel ey hilal kaşlım dizim üstüne
Ay bir yandan sen bir yandan sar beni

Yedi yıldır uğramadım yurduma
Dert ortağı aramadım derdime
Geleceksen bir gün düşüp ardıma
Kula değil, yüreğine sor beni

Sabahattin ALİ

28 Mart 2013 Perşembe

beklemiş bir paket cıgaranın son umudu’na


                                          
İşte suyumuzu kestiler ama masamda yine bir çiçek
bir çiçeğin akşamı elbet bir çiçeğe benzeyecek

nasıl güzel nasıl diri bir çiçek
dipdiri adamlardan biri bir çiçek

evet ben son ve kesin umuduyum bir paket cıgaranın
bir köhne câmekanda sararmış alıp içmemi bekleyecek

sonsuz bir camekânda
başlangıçsız bir çiçek

alırım seni tüttürürüm bir gün güzel tütün
söyle kim var bunu benden daha iyi bilecek

ey kalın duman gün senindir
kim var senden daha doğru tütecek

ben gelirim seni alırım büyük alanlara gideriz
seninle ben o kavruk biçim bir de o diri çiçek

ne sandın bütün alanlar bizimdir
biziz ne varsa kalan, biziz ne varsa gerçek

işte suyumuzu kestiler bu bir eylüldür ey teşrinievvel
geleceksin intihar özlemleri de kıraçlar da gelecek

nerden baksan bir bütün hüznümüz
nerden baksan sonunda o diri çiçek

ki hüznü bir mavilik duygusuna bozar gideriz biz
çünkü biliriz yılkılarımız serin yaylalarda üreyecek

yağmurlar yağar o serin yaylalara
çünkü serin yaylalarda otlar büyüyecek

bir çiçek bahçesinin elinden tutarız biz, biz olmasak kim ne
kim pundunu bulup paralara kötü pazarlıklara böyle sövecek

ey eski camekân ey diri çiçek
biz olmasak şunlara bunlara kim sövecek

ben seni alırım sakin evime koyarım sakin sonra gideriz
gözlerim mavi, senin dumanın mavi, yüreğimiz bir okka çiçek

suyun da denizin de mavi ve avuçların
biliyorsun bir gün gökyüzü değişecek

işte sürahiyi kırdılar suyumuz kesik hadi bakalım
ey camekân seninle biziz ancak bunları yenileyecek

hadi bakalım ey durgun çiçek
hangi ıslak mendil bunları söyleyecek

tatil bitti. güzel hasır şapkamı bir bıçakla değiştim
suyumuzu kestiler işte ama masamda o diri çiçek

tatil bitti şapkamı değiştim bir bıçakla
o bıçak bir güzel cıgara gibi işleyecek

turgut uyar

24 Mart 2013 Pazar

BİR GÜLÜN SONUNDA ARZU



şeyhim bana bir gül çiz
siyaha boyayalım
albatrosun uçuşu
gökdeleni sarsarken

şeyhim bana bir gül çiz
maviye boyayalım
gökyüzü leke olup
üstümüze damlarken

şeyhim bana bir gül çiz
hiçliğe boyayalım
kelimenin kalbinde
aşkı çok öldürürken

şeyhim bana bir gül çiz
sarıya boyayalım
sabahlar bunca uzak
ölüm böyle yakınken

şeyhim bana bir gül çiz
beyaza boyayalım
birlikte ağlayalım
birlikte ağlayalım

22 Mart 2013 Cuma

sevgi

1.

Ah benim sevgim çiçek örneği
Çarpılmışların kinini yeniler
Beni alnımdan vurmak ister
Saraların iftiraların gençliği

Bilirim geçmektir sevgi
Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden
Çünkü çocuklar geçer
Ölümün en yumuşak en ayarlı yerinden

Zarif vakitlerin seçkin kadınları
Hazırlardı kızlıklarında (doğum)ları
Kaçmakla kurtulamadıkları
Arada uyguladıkları

2.

Çölden farklı olmayan bu korku
Çocukların bu korkudan olur neşeleri
Siyah sepete baktıkça her biri
Sıcak hoşluğunu anlarlar ölmenin

O gün gün ışığından mahrum
Mahrum bırakılmış genç kızlar
Anneleriyle parka çıkarlar
Anneleriyle anneleriyle anneleriyle

Sezai Karakoç

20 Mart 2013 Çarşamba

39


geçti mi dizinin ağrısı kalbimin şenliği
geçti mi eski evin balkonu Beşiktaş’ta
geçti mi kış, geçti mi yaz, ten ki dokunulmaz
geçti mi Mercan’da satılan renkli saksılar.

geçti mi diyordum Londra’da bir kış ikindisi
geçti mi kurabiyeler satan dükkân, ince ışıklı
geçti mi sor, o ilk günden ne hatırlıyor Kapalıçarşı
geçti mi heves büyük caddelerden, çarpıştık mı?

geçti mi cami önünde içtiğim karanfilli sigara
geçti mi filiz veren çiçeğim, kızım Nar, türküm
geçti mi Samatya sahilinde çektiğin fotoğraf…
geçti mi hayatın ustalığı, haklı çıkma bahsinde

geçti mi Kemal Tahir’den Ritsos’a o tarçın
geçti mi yatakların huzuru, Ankara treninde
geçti mi sabaha karşı şehirlerden küçük çatılar.
geçti mi geçen günler diye soruyordu şair
geçti mi Karabük’te bir otelde, uykulu oda
geçti mi şarap dolu kadeh, Kaş’taki balkona
geçti mi Sète’de bir akşam, yokuş aşağı sokaklar
geçti mi titreyişi ellerimin, korkarım sensizlikten.

geçti mi dünyanın ucunda unuttuğumuz med-cezir
geçti mi coğrafya, unutuldu çoktan tarih, sessiz sakin
geçti mi bir melek almıştım Darmstadt pazarından
geçti mi eline, yemeğini yedirmeye çalışırken Nar’ın…
geçti mi o peynir tabağı, Büyükada’da en tepede
geçti mi Ayazma’nın önünde kış günü bulunmuş
geçti mi yalnızlığım tatlı canım, alâcanım
geçti mi ince dudaklarının parlayan elması
geçti mi, elmas değil, elmadır anladığım mücevher
geçti mi okyanusun yakınında pirinç tarlaları

geçti mi acaba ne bileyim, kavga ediyorduk güzel
geçti mi, zor geçer tabii, sevişiyorduk çok güzel
geçti mi dersin, ameliyat olmuştun, yatıyordun
geçti mi, uykusuzdun günlerdir, yüzünü izlerken

geçti mi diye soruyorsam bakma! geçmesin diyedir
geçti mi periler, sana armağan ettiğim ilk şiirden
geçti mi ısmarladığın kahve, sohbet muhabbet dersin
geçti mi hangi deprem, hangi yangın becerebilir

geçti ağrım sevgilim, geçti o ilk gün, her gün içimden.



Onur Caymaz

18 Mart 2013 Pazartesi

hızırla kırk saat



 

4

ben kötülere iyilik saçarım
bu ceza olur
iyilere iyilik
kötülere kötülük
yapacak kadar güçlü ve seraplı olamam
iyi bir kentte
camide namaz kılan
omuzları birbirine dayalı
iki müslümanın arasından geçtim fark etmediler
hutbede imamın sözlerinin arasına tek bir kelime
karıştırdım tek bir kelime
bir kaç kişi irkildi
gerisi susadı susadı
çıkar çıkmaz çeşmelere koştular
ama su yabancı ve acı geldi
çocuklarını görünce o vakit
dindi iç ırmak yankıları

5

rapor

ben hızır ... gün ... falan saatta ... yerde
inceleme yaptım
anne suçsuzdu ve öldü
baba suçsuzdu eski incirler gibi hışırdıyordu
küçük çocuk suçsuzdu
bal rengi bir akıl sarasına bağışlandı
öbürleri suçsuzdu
çiçeğe yeni durmuşlardı
suçlu bendim
geç kalmıştım
evin kötü düşü balkona ağmıştı
komşu evlerde ayin başlamamıştı
kendimi iki yüz yıl insanoğluna görünmemeğe mahkum ettim
imza hızır
pulsuz
tarih çinseddinden sonra 5000
şahitler bütün oğullarım

6

kağıt endüstrisinde
müthiş bir gerileyiş tekniği
papirüs
mermer
tuğla
ceylan derisi
ipek
kumaş
odun
saman
kepek

7

bugün iki çocuğun konuşmasına kulak konuğu oldum
biri beni öbürüne çiziyordu
hızır'ın çizgileri derindir diyordu
su ışıltısıdır karanlıkta gözleri
sağ kolunun çizgisi parlasa
tanda bir palmiye gibi
sol kolu karanlık kış gecesi
yaşı hep altmış üç
yüzü yeni gelmiş bir vahiy gibi
gözlerinin önünde hep rahman suresi canlanır
kalbi hep yasin okur
kulağında ilk âyetlerin depremi
ben hızır'ı gördüm kardeşim
ermişler için topluyordu zeytinleri
konuşması hint ilâhisi
ürküntüsü çocuk çilesi
genellikle dağ havasını taşıyan biri
yemesi bir gülün dirilişi

8

benim konuşmalarım
Çin yazıtları gibi
Çevre benim söylediklerimi kaydeder
ama kaydetmez kendisine söz söylediğimin sözlerini
taşların kalb atışlarını duyanlar
yalnız onlar okur benim söylediklerimi
kayalar takvim yapraklarımdır benim
ay kaç kere tanıklık etti
taşıdığım yoksul kadınlar tabutuna
Çok köle pazarında bulundum
az kurtarış yapmadım insan satırında
İnsan alımında az göz gezdirmedim
kaç olta kırdım balık avında
kaç ip kestim idam sofrasında
kaç yılı aradan kaydırdım
takvim hesabında
kaç kulaç su geçtim
kurban töreninde
kaç çocuğu kaçırdım
kitap sineklerinin
tılsım salgınından
ilgım salgımından
zülkülüf bana dedi
sen su ver ben yemek vereyim
sen can ver ben kan vereyim
sen sağı çağır ben şehidi çağırayım
sen ovaya in ben dağda oturayım
ne kutlu ortaklıktı o
zülkülüf bana dedi
yeraltında sesim var
zülkülüf bana dedi
doğuranlar bendendir
ana sesi bendendir
Örtülü ödeneğimdir ocak
İn kiraz bahçelerine in
kirazların yankısını dinle
denizi kirazlarda ara
Ölümle kirazlar arasında
köpekle karyola arasında
bardakla araba arasında
bir ilgi kur
mağaralarda çekilen kuralarda
yamyamın ülküsünde
kabakulakta
bile bir bilgi ara

hızır hızır, işçi demek
meleğe öykünen demek

benim kitabım bu kadardır
yazıtım kısadır
anıtım yoktur
bahar senin öncün
güz benim artçım
yaz isa'nın
kış yahya'nın
bahar yaz güz kış
ben sen isa ve yahya
bir gülü yetiştirmek için
yaratılmışız
Şükür tanrıya

9

Öldükten sonra insan nasıl dirilecekse
Ölmeden ben öyle dirildim
kaç eleğimsağma altından geçtim
Çocukken çok gözledim samanyollarını
yaz akreplerinin bile bakamadan edemedikleri samanyollarını
kaç kez yedim doğu sabahlarının
yaz aylarında çatlattığı narlarının narlarını
gelinler götürülürken perşembe akşamları
kaç kez yerinde durdurdum güvey atlarını
baharda çayırlarda yuvarlanırken vakit çobanları
saatleri kıra kıra ilerleyen bengisu zamanı
cebrail cebrail bengisu uzmanı
bir bozkır gibiyaklaşır kuşatır beni
karanlıkta uzaklarda insan konuşmaları
andırır cırcır böceklerini
arada şarap! diye bir ses yükselir
bir kadeh patlar
ateş fışkırır çakmak dağlarından
kurban kokusu yükselir
gürültüyle geçer kaf kabileleri
kara incirlerin sütünden sütunundan
zehirlenen ihtiyar kadınların
destanını söyler katır çıngırakları
İftar sofrasında açılan gümüş tabaka
borçlu baba sesi
ayın doğduğu saçaktaki komşularla
kaplumbağa artığı en tatlı üzümlerle
ey donanmış sofra saati
cebrail'e anlattığım buydu işte
cebrail bana ne armağan etti
bilir misiniz ne armağan etti
dünya ırmaklarının kaynak yerlerinden bir kolleksiyon
dicle'nin uçak yakıtı maviliğini
fırat'ın benzin yeşilini
nil'in kül rengi bulut stilini
bengisu bir kokteyl mi
kokteyl belki ama ne kokteyli


bengisu korosu

biz bir hızır'ız ama belki bin hızır gibi
biliriz yeryüzünde bengisu illerini
namazda yürüyoruz ışıldayan meşalelerle
oruçta aydınlığız isa'yla meryem'le
kulağımızda hep zebur düğünleri
düşümüzde İncil şölenleri
ufkumuzda tevrat ülkeleri
sina dağından yapraklar
ve kur'an ordusunu
başkentlere götüren bir kumandan gibi
en soy arap atının üstünde
dimdik duran bir başkan gibi
bengisu alayının önünde

bir göçmen kuş öncüsüdür bengisu
baharda gelir dünyaya
kışın göçer aya
kış yaranın sargı bezi
yazın ovada dağda sesi

yusuf gömleğinin yıkandığı kaynak ondandır
mısır'ın kapıları onunla açılır
davud'un demirini eriten o
karıncanın karnından konuşandır
hüthüt onun üstünden yedi kere uçandır

evrim günlük sularla
devrim irinle kanla
bizse dirilişi gözlüyoruz
bengisu bengisu kayna ve çağla

17 Mart 2013 Pazar

hızırla kırk saat




3

Bir beni anan doğuran kadınlar kaldı
Çocuklarını kaçırmasın diye al kadınları
Elmalarını ısırdım öfkeyle
Rüzgarına bir çıban tohumu ektim
Böylece iz bıraktım

Benim mirasıma yeryüzünde 
Yel çıbanı çıkaranlar konacaklar bilmeden 
Benim oğullarım onlardır 
Yapraklarımı onlar okuyacaklar 
Onlar taşıyacaklar ellerinde 
Sayıklayan çiçekleri
Taşıyacaklar yüreklerinde 
Tifo beneklerini
Öpüp duran melekleri 
Evlenmeyecek olan onlardır
Denizlerin yarasını
İyi eden
Denizlere doktor olan
Onlardır
Savaşlarda şehitlerin
Ölümünü alıp kaçan onlardır

Ey ulular sizin bana öğretmediğinizi 
Ben zamandan öğrendim
Kuruyan hurma dalından öğrendim
Damıtılmış petrolden öğrendim
Yavrusunu arayan bir deveden öğrendim
Hapsedilmiş yarı yanık 
Sancaklardan öğrendim
Yıkılmış taş kemerlerden öğrendim
Harap handan köprülerden öğrendim 

Ey ulular sizin bana öğretmediğinizi 
Ben yarılmış aydedeye öğrettim
Delikanlı ateşlere öğrettim
En umutsuz bekarlara öğrettim
Kundaktaki çocuklara öğrettim
Öğrettim fundalara keçilere keçiyollarına

Sezai Karakoç

17 mart. dünya gencebay günü.


16 Mart 2013 Cumartesi

hızırla kırk saat


1


Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
Beni yalnız yarasalar tanıdı
Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı
Adım hırsıza da çıkacaktı
Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı görmedim
Kanunlarını kağıtlara yazmışlar
Benim anılarım gibi
Taşa kayaya su çizgisine
Gök kıyısına çiçek duvarına değil
Kedi yavrularından başka
-O da gözleri açılmamış olanlardan başka-
El uzatmaya değer
Soluk alır bir nesne bulamadım
Bir gün daha öldü
Ey batıdaki mağaralar
Beni afyonunuz bağlasaydı da
Uyusaydım
Bu katı bu sert kente gelmeseydim
Bir kaç eski ölünün kemiğini fosforladım
Işıklarını arttırdım bin yıl sonraki çocuklar için
Yaşlı bir adamın şapkasını düşürdüm
Karpuz kopardım
Dağdan taş yuvarladım
Irmakta yıkandım
Ölümsüz çamaşırlar giyindim
Çivi yazısıyla yazılmış bir taşa oturdum
Yanımdan tak kuran işçiler ve turistler geçti
Çok eski bir şairin(ben miyim yoksa)
Taktım aklıma şöyle bir dörtlüğünü:
'Giydiklerin öyle ölümsüz büzülmüş ki
Seni bir bardakta kaynayan
Abıhayat sandım
Elim uzandığı yerde kaldı'

Şimdi ayı bekliyorum
Ay doğunca onu yerime gözcü bırakacağım

Aradığım bu ülkede de yok

Taşlar hatıra yazılamayacak kadar
Fazla kararmış


Sezai Karakoç

hızırla kırk saat



2


Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz 
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz 
Kadının üstün olduğu ama mutlu olmadığı 
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz 
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı 
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim 
Bunu bana söylemediniz 
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler 
Bunu bana öğretmediniz 
Kardeşim İbrahim bana mermer putları 
Nasıl devireceğimi öğretmişti 
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım 
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini 
nasıl sileceğimi öğretmediniz


Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini


Sezai Karakoç

8000 g / özgür göreçki


14 Mart 2013 Perşembe

satranç dersleri




1

uzun bir nehirdir satranç
kıvrak ve uzatarak boynunu
nice güneş batışını yerinde görmüş boynunu
oysa veba tarihçileri bilmemişlerdir
her karenin bir karşıveba girişimi olduğunu

göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç

evet ilk aşk gibi bir şeydir ilk açılış
artık dönüş yoktur
kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir
ancak
yürümenin dışında bütün eylemlerin adı
kaçış kaçış kaçıştır

çapraz özgürlüklerinde filler
acılardan yapılmış bir alanda
ne zaman ki esrirler
yazsak defterlere sığar mıydı
şah açmazında vezirin ölümcül tutkusunu
yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır

hüznü uçlarından dolanıp
yalın sıçrayışlarıyla piyonlar arasından
ürkek ama cesur ama sevimli
açsa duyargalarını o tarihsel şiire
iyi bir oyuncu en çok atları sever

sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu

artık
öyle bir ıssızlık düşle ki içinde
yeryüzünü kişnesin
bizim atlar

ilhami çiçek







10 Mart 2013 Pazar

yaşam kullanma kılavuzu, georges perec. romanın damarlarına yolculuk...


bir cezaevinde, tecritteki adamın mektupları




Bugün pazar.
Bugün beni ilk defa güneşe çıkardılar.
Ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldanmadan durdum.
Sonra saygıyla toprağa oturdum,
dayadım sırtımı duvara.
Bu anda ne düşmek dalgalara,
bu anda ne kavga, ne hürriyet, ne karım.
Toprak, güneş ve ben...
Bahtiyarım...


1938

9 Mart 2013 Cumartesi

ateş güzeldir kardeşlerim.


buğda / kağnılar


Buğda

Süslü çuvallara koduk seni be,
Çiçek çiçek nakışlı, dal dal örgülü
Bir boyası açılmış dağlara dek.
Bir yaprağı taze çayır tadınca.
Düşünmedin, uyanmadın, kalmadın,
Süslü çuvallara koduk seni be.

Güzelliğin hem eski, hem yeni be,
Gökyüzüne benzer vaktin, beş vakit.
Kokusu var üstünde Adem ile Havva’nın,
Hafifliğin cümle kuşun yediği.
Bir yeşilden, bir sarıdan, bir aktan,
Güzelliğin hem eski, hem yeni be.

Kimler ummaz yeniden gelmeni be,
Yedi iklim, dört bucak?
Değirmenin taşı söyler adını
Ana toprak seni anar yeşerir,
Çocuk olsun, nine olsun, genç olsun,
Kimler ummaz yeniden gelmeni be.

Dağlarca

Kağnılar

İki ses verir kağnılar;
Biri acı, biri daha acı.
İki düşünce alır cümlemizden,
Biri uzun, biri daha uzun.

Odunla ağırlaşırlar
O yüklü, o daha yüklü.
Hafiflerler buğdayla,
O boş, o daha boş.

Nerden gelirler belli değil,
Öbürü eski, öbürü daha eski,
Nereye gittikleri aşikar,
Öbürü yorulmaz, öbürü daha yorulmaz.

Dağlarca 

7 Mart 2013 Perşembe

"yazmasam deli olacaktım"



"söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? yapamadım. koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. oturdum. adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. kalemi yonttum. yonttuktan sonra tuttum öptüm. yazmasam deli olacaktım."

haritada bir nokta, sait faik.

bir gül bir mektup

Askeriyeden ayrıldım Alâeddin Abi 
Dalına küsen bir yaprak gibi / kapı aralandı ve çıktım 
Görülmüştür damgası silindi yakamda 
Ne karakolda nöbetim, ne de suya atılacak mektuplarım var 

Şu sıra seni özlüyorum 
Karanfilden Balıkesir’e akan bir sokakta
Bu dünyada öleceğin Kerem’in
Öbür dünyada da sevebileceğin bir kalbin vardı senin
Yaraları yarayla saran gözlerin
Bulutlara saklı çeyizin
Kalbimin üstünde kalbin vardı senin

Yalnızlığımız gide gide Alâeddin Abi
Sırlı odalara sığındık
Telefonlarımız cevapsız
Yarimiz kalbiyle çarpmıyor toprağımıza
Düşlerime giriyor, kitaplarına bahçıvan Ramo
Hani Afife Ablası olan, Muhayyer hikâyeler yazan kardeşimiz
Yani o derin karanlıklardaki tebessüm
Babacığı, narin Ayşe Rikkatin

Senin gülün karşı tepelerdeydi,
Benimse sığınaklarda Alâeddin Abi
Senin gülün pastanelere taşındı,
Benim gülümün üstünde hâki gölgeler sayıldı
Senin sarışın denizlerin oldu
Islana, ıslana geçtin kalplerden
Bense, ağıtlara bulana bulana geçtim
İkimizi kucaklayan rüzgârlı bir ırmakta.


cafer turaç

vahşi hafiyeler / roberto bolano



 
2 Kasım
Nazik bir davetle damardan gerçekçilik akımına katılmam istendi. Kabul ettim elbette. Katılım merasimi yapılmadı. Böylesi daha iyi.
3 Kasım
Damardan gerçekçiliğin ne olduğunu pek iyi bilmiyorum. On yedi yaşındayım. Adım Juan García Madero. Hukuk fakültesinin birinci sömestrine kayıtlıyım. Ben hukuk değil edebiyat istiyordum, ama amcam çok ısrar etti, sonunda teslim oldum. Öksüzüm. Avukat olacağım. Amcama ve yengeme böyle dedim, ama sonra odama kapanıp bütün gece ağladım. Yani hiç değilse gecenin büyük bir bölümünde. Sonra da boynumu büküp şanlı Hukuk Fakültesi’ne girdim; ama bir ay sonra Felsefe ve Edebiyat Fakültesi’nde Julio César Álamo’nun yönettiği şiir atölyesine yazıldım. Böylece, damardan gerçekçilere, ya da gerçek damardancılara, hatta ara sıra aralarında kullandıkları deyimle gerçekaltıcılara katılmış oldum. Şimdiye kadar dört kez katılmıştım Atölye’ye ve hiçbir şey olmamıştı, tabii hiçbir şey derken lafın gelişi, yoksa iyi düşünecek olursak hep bir şeyler oluyordu: Şiirler okuyorduk ve Álamo okunanları, o an içinde bulunduğu ruh haline göre ya övüyor ya da yerle bir ediyordu. Aramızdan biri bir şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, bir başkası bir başka şiir okuyor Álamo eleştiriyordu, gene bir başkası okuyor Álamo eleştiriyordu. Bazen Álamo eleştirmekten sıkılıyor bizim de eleştirmemizi istiyordu (yani o anda şiir okumayanlarımızın). O zaman biz eleştiriyorduk, Álamo da gazete okuyordu.
Bu yöntem katılımcıların birbirleriyle arkadaşlık kurmasını önlemek için, ya da eğer kurulacak olursa bu arkadaşlıkların hastalıklı ve hırsa dayalı olmasını sağlamak için biçilmiş kaftandı.
Öte yandan, her ne kadar durmadan eleştiriden söz ediyor olsa da Álamo’nun iyi bir eleştirmen olduğunu söyleyemeyeceğim. Artık salt konuşmuş olmak için konuştuğuna inanıyorum. Dolaylamanın ne olduğunu, pek iyi olmasa da biliyor. Ancak beşlik (herkesin bildiği gibi klasik şiir ölçüsünde beş ölçüden oluşan nazım sistemidir) nedir bilmiyordu, ne nicárqueo’nun (ki falecio’ya benzer bir dizedir) ne olduğundan; ne de tetrástico’dan (ki dört dizeli kıtadır) haberdardı. Bilmediğini nereden mi biliyorum? Çünkü Atölye’ye katıldığım ilk gün sormak hatasını yaptım. Kim bilir aklım nerelerdeydi. Bunları ezbere bilen tek Meksikalı şair (bizim en büyük düşmanımız) Octavio Paz’dır, ötekilerin bu konuda en ufak bir fikri yok; böyle olduğunu bana damardan gerçekçilik saflarına katılıp dostça kabul edilişimden birkaç dakika sonra Ulises Lima söyledi. Álamo’ya bu tür sorular sormak patavatsızlıktı, çok geçmeden anlayacaktım bunu. Başlangıçta bana bakarak gülümsemesinin beğeniden kaynaklandığını düşündüm. Sonra anladım ki aşağılayıcı bir gülümsemeydi bu. Meksikalı ozanlar (sanırım sadece Meksikalı ozanlar değil, bütün ozanlar) kendilerine cehaletlerinin hatırlatılmasından nefret ederler. Ama ben yılmadım, katıldığım ikinci oturumda birkaç şiirimi yerle bir etmesinden sonra rispetto’nun* ne olduğunu bilip bilmediğini sordum. Álamo, şiirlerime saygı göstermesini istiyorum sandı ve uzun uzun objektif eleştiri nedir anlatmaya koyuldu. Bütün genç ozanlar bu yolu kat etmeliymişler, filan falan. Ama lafı daha fazla uzatmasına izin vermedim, kısa yaşamım boyunca kimseden zavallı yapıtlarıma saygı göstermesini talep etmediğimi açıkladıktan sonra, bu kez elimden geldiğince düzgün telaffuz etmeye gayret göstererek, sorumu yineledim.
“Bu saçmalıklarla çıkma karşıma García Madero,” dedi Álamo.
“Rispetto, sevgili hocam, bir lirik şiir türüdür, daha doğrusu aşk şiiridir; on bir heceli altı ya da sekiz dizeden oluşur, ilk dördü taşlama biçiminde, sonrakiler uyaklı çift dizeler olarak yazılır. Örneğin…” diye bir-iki örnek vermeye hazırlanıyordum ki Álamo sıçrayıp kalktı ve tartışmaya son verdi. Ondan sonra olanlar bulanık (oysa belleğim iyidir): Álamo’nun ve Atölye arkadaşlarımdan dört-beşinin güldüğünü anımsıyorum, büyük olasılıkla benimle dalga geçiyorlardı.
Benim yerimde başkası olsa bir daha o Atölye’ye adımını atmazdı, ama onca kötü anıya karşın (ya da herhangi bir anı yokluğunda, ki bu kötü şeyler anımsamaktan, hatta kötülükleri belleğin derinliğine atmaktan da beter) ertesi hafta her zamanki gibi tam saatinde Atölye’de hazır ve nazırdım.
Sanırım beni Atölye’ye döndüren yazgımdı. Katıldığım beşinci toplantıydı bu (ama sekizinci de olabilir dokuzuncu da, son günlerde zaman gönlünce uzayıp kısalıyor, bunu fark ettim), havada trajedinin karşı akımı olan bir gerginlik uçuşuyordu, ama kimse nedenini çıkaramıyordu. Bir kere, o gün hepimiz, yani dersler başladığında Atölye’ye kaydolan yedi şair öğrenci oradaydık, ki bu daha önceki toplantılarda hiç yaşanmamış bir durumdu. Sonra, hepimiz tedirgindik. Genelde pek sakin olan Álamo bile sanki tam kendinde değildi. Bir an için üniversitede bir şeyler olmuş olabileceğini düşündüm, kampüste silah çekilmiş olabilirdi, ya da sürpriz bir grev, fakülte dekanına suikast girişimi, bir felsefe profesörünün kaçırılması ya da benzeri bir olay. Ama bunlardan hiçbiri gerçekleşmemişti ve doğrusunu söylemek gerekirse kimsenin tedirgin olmak için geçerli bir nedeni yoktu. En azından nesnel bir nedeni. Ama şiir (gerçek şiir) böyledir işte: Gelişini haber verir, kendini havada sezdirir; dediklerine bakılırsa tıpkı depremlerin kendini bazı hayvanlara hissettirdiği gibi. (Özel duyarlıkları olan bu hayvanlar yılanlar, solucanlar, fareler ve bazı kuşlarmış.) Bundan sonra her şey hızla gelişti, belki biraz biçimsiz bir benzetme olacak ama olanları olağanüstü diye nitelemekten kendimi alamıyorum. Damardan gerçekçi iki ozan geldi. Álamo, istemeye istemeye ozanları bize tanıttı. Aslında şahsen sadece birini tanıyordu, ötekini hakkında duyduklarından biliyordu, belki adı yabancı gelmiyordu, ya da birileri kendisine bu şairden söz etmişti. Her neyse, bu ikinci ozanı da tanıttı.
Bu şairler neden gelmişlerdi, aradıkları neydi, bilmiyorum. Görünüşe bakılırsa ziyaret açıkça çatışma niteliği taşıyordu, ama bunun yanı sıra propaganda amacından da yoksun sayılmazdı. Başlangıçta damardan gerçekçiler sessiz ve naziktiler. Álamo ise diplomatik, hafifçe alaycı bir tavır takınmış, olayların gelişmesini bekler gibiydi. Ama yavaş yavaş, konukların çekingenlikleri karşısında cesaretlenmeye başladı, yarım saat geçmiş geçmemişti ki toplantı her zamanki havasına girdi. İşte gerçek savaş o zaman başladı. Damardan gerçekçiler Álamo’nun kullandığı eleştiri yöntemini sorgulamaya başladılar. Álamo da gelgitler arasında, Atölye’nin beş üyesinin desteğiyle, damardan gerçekçileri aşağılık gerçeküstücülük ve sahte Marksistlikle suçladı. Her yere koltuğunun altında bir Lewis Carroll kitabıyla giden ve neredeyse hiç ağzını açmayan sıska bir delikanlı dışında, ki açık söylemek gerekirse bu davranışı beni şaşırttı, bütün öğrenciler Álamo’ya arka çıkmışlardı. Hocayı onca hararetle destekleyen bu kişiler, başka zamanlar hocanın en acımasız eleştirilerini yönelttiği kişilerin ta kendileriydi (bu da bana şaşırtıcı geldi). O anda benim de çorbada tuzum bulunsun istedim ve Álamo’yu rispetto’nun ne olduğu hakkında en ufak bir fikri olmamakla suçladım. Damardan gerçekçiler de rispetto’nun ne olduğunu bilmediklerini kabul ettiler, ama gözlemimi yerinde bulup onayladılar. İçlerinden biri bana yaşımı sordu; on yedi yaşında olduğumu söyledim ve bir kez daha rispetto’nun ne olduğunu anlatmaya çalıştım. Álamo öfkeden kıpkırmızı kesilmişti; öğrenciler beni ukalalıkla suçladılar (biri akademist olduğumu söyledi). Damardan gerçekçiler beni savundular. Hazır başlamışken Álamo’ya ve gruptakilere hiç değilse nicárqueo’nun ya da tetrástico’nun ne olduğunu anımsayıp anımsamadıklarını sordum. Kimse yanıt veremedi.
Tüm beklentilerimin tersine tartışma ana avrat dümdüz gitmeden son buldu. Öyle olsaydı daha memnun olacağımı itiraf etmeliyim. Gerçi Atölye’dekilerden biri bir gün Ulises Lima’nın suratını dağıtmaya yemin ettiyse de sonunda hiçbir şey olmadı, yani şiddet içeren bir şey demek istiyorum. Ama ben bu gözdağına tepki gösterdim (altını çiziyorum, tehdit bana değildi), kampüsün istediği yerinde, istediği gün, istediği saatte gözdağı verenle yüzleşmeye hazır olduğumu söyledim.
Akşam kapanış sürprizli oldu. Álamo, Ulises Lima’ya hodri meydan diyerek bir şiirini okumaya davet etti. Lima kimsenin yalvarmasını beklemeden ceketinin cebinden bir tomar buruşuk, kirli kâğıt çıkardı. Ne korkunç, diye geçirdim içimden, bu enayi kendi kendini aslanın ağzına attı. Sanırım onun yerine utancımdan gözlerimi yumdum. Şiir okunacak zaman var, yumruk yumruğa gelecek zaman var. Bana göre o âna bu ikincisi uygundu. Dediğim gibi, gözlerimi yumdum, Lima’nın gırtlağını temizlediğini duydum. Çevresinde oluşan tedirgin sessizliği duydum (sessizliği duymak mümkünse tabii, bu konuda kuşkuluyum). Ve sonunda o güne dek duyduğum en güzel şiiri okuyan sesi duydum. Sonra Arturo Belano yerinden kalkarak damardan gerçekçilerin çıkarmayı düşündükleri dergide yazacak şairler aradıklarını söyledi. Herkes katılmak için can atıyordu, ama bütün o tartışmalardan sonra çekiniyorlardı, kimse ağzını açmadı. Toplantı bitince (her zamankinden daha geç bitmişti) otobüs durağına damardan gerçekçilerle beraber gittim. Çok geç olmuştu. Artık otobüsler işlemiyordu. Reforma caddesine dek hep beraber bir arabaya binmeye karar verdik, oradan da yürüyerek Bucareli sokağındaki bir bara gittik, geç vakitlere dek barda oturup şiir üzerine sohbet ettik.
Konuşulanlardan pek bir şey çıkaramadım. Grubun adı bir açıdan şaka, bir açıdan tam anlamıyla ciddi. Sanırım yıllar önce Meksikalı öncü bir grup da damardan gerçekçiler diye anılıyormuş, ama bir yazar grubu muydu, yoksa ressam, gazeteci ya da devrimci bir grubun mu adıydı, bilmiyorum. Galiba bin dokuz yüz yirmilerde ya da otuzlarda etkinmişler, onu da tam bilmiyorum. Tabii ki grubun adını hiç duymamıştım; bu da edebiyat konusundaki cahilliğimin doğal sonucu (dünyadaki bütün kitaplar okumam için beni bekliyor). Arturo Belano’ya göre damardan gerçekçiler Sonora çöllerinde yok olmuşlar. Sonra, Cesárea Tinajero ya da Tinaja diye birisinden söz ettiler, adını tam anımsamıyorum. Bu adı andıklarında, sanırım bira yüzünden, bağıra çağıra bir garsonla tartışıyordum. Comte de Lautréamont’un Poésie’sinde o Tinajero denen kişiyle ilgili bir şeyler varmış. Daha sonra Lima gizemli bir sav attı ortaya. Ona göre bugünkü damardan gerçekçiler geriye doğru yürüyorlarmış. Nasıl geriye doğru? diye sordum.
“Geri geri, önlerinde ilerideki bir noktaya bakarak ama o noktadan uzaklaşarak, bilinmeze doğru düz bir çizgi üzerinde.”
Bana kalırsa böyle yürümek çok iyi, dedim, ama aslında hiçbir şey anlamamıştım. İyi düşünülecek olursa en kötü yürüyüş biçimi.
Daha geç bir saatte başka şairler de geldi, bazıları damardan gerçekçi, bazıları değil, gürültü patırtı çekilmez oldu. Bir ara, masamıza yaklaşan her tuhaf yaratıkla çene çalan Belano ve Lima’nın beni unuttuklarını düşündüm, ama sabaha karşı çeteye katılmak isteyip istemediğimi sordular. “Grup” ya da “hareket” demediler, çete dediler, bu da hoşuma gitti. Elbette isterim, dedim. Çok kolay oldu. İçlerinden biri, Belano, elimi sıktı, artık onlardan biri olduğumu söyledi, sonra da bir rençber şarkısı söyledik. Hepsi bu kadar. Şarkının sözleri kuzeyde kayıplara karışmış köylerden ve bir kadının gözlerinden söz ediyordu. Sokakta kusmaya başlamadan önce şarkıdaki kadın Cesárea Tinajero mu diye sordum. Belano ve Lima yüzüme baktılar, artık damardan gerçekçi olduğumdan hiç kuşkuları kalmadığını, hep beraber Latin Amerika şiirini değiştireceğimizi söylediler. Saat altıda bir taksiye binip Lindavista mahallesindeki evime geldim. Bugün üniversiteye gitmedim. Bütün gün odama kapanıp şiir yazdım.

5 Mart 2013 Salı

SADECE GÜZEL


                               

Sigaranın külünü sayan. Uzun uzun göğe bakan ve bakışları yeşile yorulmuş. Yan masadaki ihtiyar ayakkabıcının sözlerine düşen. Anlaşılmak için suskun olan. Akdenize bakan masum bir tebessüme ağıt yakan.

İkindi çay bardağına son ışıklarını indirdiğinde bunu bir şeye benzetmekten korkan. Odalar dolusu şiirde ve şiire benzeyen odalarda daracık dükkânında bir ayakkabı tamircisinin bereket kelimesiyle derinleşmiş huzurunu hatırlayan.

Şarkını dinleyen. Huzursuz. Karmaşık. Dağınık. Şiir yazan. Şiir olan.

Biz Allah’ı karşılıksız sevdik.


Hepsi bu kadar!

var


Ağacı kıskanırım
Yemiş yüklü dalı var,
Bahar olsun, güz olsun
Ne güzel masalı var.


İmrenirim arıya
Petek petek balı var
Konduğu çiçeklerin
Pembesi var, alı var 


cahit sıtkı tarancı

2 Mart 2013 Cumartesi

SON DEFA DÜNYA




     Bir şey yap, dediler. Kesik kesik sustu. Az ötede çiçek açmış erik ağaçları, dedim. Birbirine benzemeyen yağmurlar, dedi. Toprağın ıslak soğuğu pencereye kadar yükseldi, bakışlarına. Gözlerinin çıktığı yolculuklar ne vakit öğretilmişti ona? Öğleyin, kadının sıcak uzak yüzü ona doğru savrulurken, o, duruşunu ayarlamaya çalışıyordu elinde plastik çay bardağı, öyle iğreti. İki cümle arasına koyduğu gençliği her nisanda çıkıp gelmiyor muydu, buna artık yoktu. Mart ve nisan arasına sıkışmış ürkek yağmurlar ve çok eski bakışlar.

   Kitapların öğretmediği şeyler de vardı. İnsanları tanımalı, diyen biri vardı aklında. Tanıdıkça yiyip bitirdiği insanlardan yapılma hikâyeler anlatırdı. Anlattıkça kapana kısılırdı, yarısı gölgeye bakan cümleleri. O anlattıkça, kendi varlığı hükümsüzleşircesine geriye çekilirdi. Dilden önceki sessizliğe. Kalın ciltli suskunluklara… Yarından kalan.

   Gözlerinden başka hiçbir şeyi olmayan biri gibi biraz da… Gidip yenilgilerine yerleşen…

   Dünyada bir şey vardı, seni çağırırdı.
  
   Dünya senin kadardı, azdı, yoğundu, fethedilebilirdi.

   Kabuk bağlamış yalanlarınla kaldın.

   Susmayı, bütün bildiklerinin cehaletinden sonra seni beklerken tanıdın. Taş yüklü sokaklar eskidi arkanda, adres defterin kurduğun hayalin kuyusuna vurulmuş bir kuş gibi düştü.

   Masa soğudu.

   Yazdıkların kanatlanıp gittiler, bir daha dönmediler.

   Anlaşıldın, anlatıldın, aldatıldın.
                                                                         

‎"toprağa bıraktığımız dostumuz stephan mihayloviç’in sağlığına içelim!" ebedi koca, dostoyevski


fena


sevgili



bir uçurtmaya tutunup gitmiştin buradan
belki de ben gitmiştim
kimsenin Fatiha bilmediği bir köyde ölmüştüm
“benim var olmadığımı” söyleyen hasta bakıcıyı
elindeki nehirle boğmaya çalışmıştın sen de

galiba biz seninle hiç karşılaşmadık
halbuki her soluk aldığımda genzimi yakıyordun
elimi cebime soktuğumda el ele tutuşuyorduk
çocukluğunu çekmede saklıyordun sen
acayip şeyler biriktiriyordun sonra
yolunu kaybetmiş bir kum fırtınası gizliydi saçlarında
göz altlarında kahverengi şiirler vardı

“neden hiç karşılaşmadık ki biz?” diye bağırmıştın bana
tren garlarındaki valizleri aramıştın beni bulmak için 
beni kaç kez öpmüştün
keşke tanışsaydık sevgilim

Ayşe Sevim

once upon a time in the west