31 Ocak 2013 Perşembe

CENNETLE MÜJDELENEN 11. KİŞİ – AKSİ İSPAT OLUNANA KADAR- BENİM.



Ne zaman tıraş olmaya başlasam- sakal tıraşı- Napolyon’un askerdeyken taburumuza söylediği “ tıraşınızı sabahları olun” cümlesi gelir aklıma…
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Ne zaman tırnaklarımı kesmeye başlasam, bir dostumun sevgilisinden söz ederken kullandığı – ki ben sevgili sözcüğüne hiç alışmış saymam kendimi. Çünkü ben karakalpliyim.- “ Beni o kadar çok seviyor ki tırnaklarımı bile kesiyor” cümlesi aklıma gelir.
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Gökyüzüne bakıp durma sevgilim. İnan orada bile kelimelerden başka bir şey yok!
-         
     Ama anlatacaklarımın da bununla bir ilgisi yok.

Pazardan 4’e bölünmüş narlar alıyorum her hafta. Narcı öyle satıyor onları. Bazen onlardan değil de bölünmemiş olanlardan almamı, onların vitrin olduğunu söylüyor ve ben bölünmemiş olanlardan almıyorum.
-        
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Tam pasajın kapısını açıyorum ki arkamdan bir çocuk sesi kulaklarımı boyluyor: “Aaa anne okuldaki adam!” Beni göstererek. Böyle diyor ufacık bir ufaklık. Bıraktım kahkaham benden önce girsin pasaja.
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

“Beni seviyor musun” der adam. “Hayır” der kadın. “Beni seviyor musun” der adam. “Hayır” der kadın. “Beni sevmediğini duymak istiyorum” der adam. “Seni sevmiyorum” der kadın.  Adam tekrar bunu duymak ister. “Seni sevmiyorum” der kadın. “Beni seviyor musun?” “Seni sevmiyorum.” “Beni seviyor musun?” “Seni sevmiyorum.” Ve bir zaman sonra adam kadının kendisini sevdiğini bildiği için seni sevmiyorumları seni seviyorumdan daha çok sevmeye ve daha mutlu dinlemeye başlar.

“Beni sevmiyor musun” der adam. “Seni sevmiyorum” der kadın.
-         
      Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Kendisini korkuları üzerinden ifade etmeye başladı. Bu da bir yok oluş meselesidir. Meselidir. Mahvolduğuna inanmaya başladı. Bana yazdığı mektup şöyle bitiyor: “ Ben, mutsuzken de Allah’ın varlığını iliklerime kadar duymak istiyorum”. “Mahvolduğuna inan ve kaldığın yerde yaşamaya devam et” dedim.
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok

Akıllı tarafı deliliğine, deli tarafı akıllı tarafına isyan eden iki kişilik bir adamdan söz ettim kendime. Deliliği aklının, aklı deliliğinin ölesiye farkında. Istırap budur! Ve mütemadiyen yaşanan geçişler ve mütemadiyen yaşanan geçişler…
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok.

Cennetle müjdelenen 11. kişi olmam, cennetle müjdelenen 11. kişi olduğum anlamına gelmez. Türkçenin dindar bir sokağına rahmet yağarsa ve Türk şiirinde bir akşam vakti adında bir şiir yazarsam ve kullanırsam “püskürtmek” ve “mülkiyet” kelimelerini o şiirde ve annemin yüzüne aydınlık bakabilirsem, üç çocuk İsra suresi…
-         
     Ama anlatacaklarımın bununla bir ilgisi yok

Her şeyin sebebi müziktir.
Her şeyin sebebi müziktir.
Her şeyin sebebi müziktir.

Ellerimi nereye koysam ikinci yenidir. Yunus Emre’ye hak vermek için yaşıyoruzdur. Soğuk hava yoktur, yoksulluk vardır. Limonata içenler de hüzünlü olabilir.

– Burada piyano sesleri olacak.


29 Ocak 2013 Salı

lokman hekimin sev dediği








Bu yürek seni seveceğini biliyordu herhalde 
Bu kafa seni kuracağını seziyordu hanidir 
Bire bin veren buğday 
Elmadaki mayhoşluk 
Hukuki beşer 
Çınçınlı hamam 
Çizmedeki kedi 
Sanki elleriyle koymuşlar gibi
İkimizden bir işmar

Seni sevmemiş olsam sözlerim yarı yarıya
Gözlerim yarım
Ellerim Çolak Hüseyin eli
Seni sevmesem nefes almayı beceremem ki
Bugün günlerden ne ?
Cumartesi
Seni sevdiğim için cumartesi elbet
Seni sevdiğim için bak temmuz ayındayız
Ayşe onbaşı Pir Sultan Abdal büsbütün sevdalıyım sana
Bu gemiler nereye gidiyor seni sevdiğim için
Seni sevdiğimden suyun akası geliyor
Bacaların tütesi
Nurhayat’ın halleri seni sevdiğim için güzel
İbrahim’in dilleri
İnsan seni sevince tutsaklığa kızar tabi
Savaşın adı geçse cinifrit olur
Ereğli’nin kömürünü düşünür ne kömür o be
Raman’ı düşünür Çukurova’yı düşünür
Seni sevdiği için Haliç’te bir uğultu
Marmara’da bir deniz
Isparta bahçesinde güller
Seni sevdiği için goncalanıyor
Seni sevdiğim için kilim dokuyor Avşar’da
Yarın sabahlar seni sevdiğim için icat edildi
Penisilin halk şiiri canlı sinema

Mapushaneler yedi düvel harbi ispanyol nezlesi
Sultan Hamid don civani
Ne bilsinler seni sevdiğimi
Başaklanmayan yulafa söylemeli
Cılk yumurtaya
Paslı demire
Kulağını bükmeli kurtlu kirazın
Hoşnut değilllerse bu gidaşattan
Akıl etsinler seni sevdiğimi

Yeşille turuncunun kafa barıştırması bu sevdadan ötürü
Tepemizdeki o göçmez tavan
Sulardaki yakamoz ortancadaki pembe
Ben seni sevdim diye
Bingöl vilayetinde kamyondan inince
Tığ gibi bir delikanlıya soruyorum
Siz nerenin bulutlarısınız böyle ?
Biz sizin sevdanızın bulutlarıyız
Bir yıldızlı akşamı varsa Ankara’nın
1953 kışları içinde
Karnı tok sırtı pekse hısım akrabanın
Konu-komşu dirlik düzenlik içindeyse
Birbirimizi daha çok sevelim diye

İnsan seni sevince iş-güç sahibi oluyor
Şair oluyor mesela
Meyhaneden cayıyor bir akşamüzeri
Caysın be güzel
Caysın be iyi
Tütünü bırakıyor tütün neyime zarar
Keseme zarar ciğerime zara sevdama zarar
Seni sevince adamın papuçları eskimiyor
Beti-benzi yeni çarktan çıkmış gibi
Seni sevince insan bilgili saygılı gönlü gani şen
Saçları zencefilli
Erkencecik evine dönmek istiyor canı
Zembilinde karpuzlar hürriyetler duvaklar
Annesinin elini öpüyor ilkten
Bakıyorsun - Güzin karanfil çiçeğini sever ya-
Güzin'e bir demet kırmızısından almış
Sırf seni sevdiği için ya başka neden

Hep seni düşün
Hep seni yaşat
Hep seni yıka
Seni doyur üç öğün
Seni bir kanım uyut sonra uyandır
Lokman hekim seni sev diyor bana

Seni sevmeseydim ilkbaharı kodunsa bul gayrı
İstanbul diye bir kent yoktu ki yeryüzünde
Umut diye bir şey yoktu ki seni sevmeseydim
Hak hukuk bereket diye
Eşitlik kardeşlik hürriyet diye


Yüreğime sağlık ne iyi ettim.

Metin Eloğlu

26 Ocak 2013 Cumartesi

SON ŞAİR


                                             

Benim yalnızlığımdan
Damıtılmış çeşmeler
Kurumuş unutulmuş
Çeşmelerin akışıyım
İnsanlık içinde

Sezai Karakoç

   Ezelden ve ebedden bize bakan  göz. binyılların içinden konuşan bir ses. Allah’ın yeryüzüne gönderdiği son şair...vakur kelimesinin karşılığı.sanki yürürken ayakları yere basmıyor.yürüdükçe, dünya tüm küçük sesleriyle aradan çekiliyor.1429 yıllık kadim bir yürüyüş onunki.belki yaratılış kadar eski.ordusunu yitirmiş bir kumandan gibi.hala elinde sancağı.konuştuğunda tabiat dile geliyor Allah'ın ilk yarattığı haliyle.sessizliğine kimse erişemedi.yalnızlığı Ebu Zerr. doğulu yüzünde dipdiri asalet. ilhamı da aşan bir imanla yazdığı şiirlerinde son şarkısını söylüyor İslam medeniyeti. buralarda, birkaç ok atımı uzaklıkta, alt katında serserilerin bira içtiği bir işhanının üst katında, varlığı yeryüzünü hala yaşanılır kılan o baba adam, sancaktar...

   Sanki bir fani değil de, peygambersiz kalmış dünyada imanımızı, kalbimizi, ruhumuzu bize hatırlatsın diye yüzyıllar evvel yaratılmış bir ses. elimden başka bir şey gelmiyor.sadece hayret makamında gözleri kamaşmış acemi bir yolcu gibi susabilirim.onu düşündükçe gözlerimin dolmasına,kalbimin titremesine kapılıp sadece adını yüksek sesle söyleyebilirim.şiirlerini okurken kimsenin onun gibi yazamayışını anlayabilirim.her kelimesi yaratılmış ne varsa hepsinin hakkını sonuna kadar veriyor.onu hatırlamak demek,her şeyi bir kenara fırlatıp kalakalmak.büyük bir şeyin huzurunda diz çökmek.nefsimizi bir kere daha terbiye etmek.

   Kendi çölünde Allaha yürüyen derviş. mahşer günü, “Allahım diyeceğim, ben Sezai Karakoç’u hayatım boyunca çok sevdim.ya bu sevgi benim azığım olsun,ya da benim değil de onun olsun.ona edilmiş bir dua olsun.onu sevmek ya beni cehennemden biraz uzaklaştırsın,ya da onu cennetine yaklaştırsın.”


   Çünkü 20.yüzyılın zamanında yaşayan biri asla yazamaz Hızırla Kırk Saat’i. Hızır’ı kalbinde konuk etmeyen biri yazamaz onu ve diğer şiirleri.

  hangi dizesiyle bitirsem? o kadar çok ki…mesela “Alınyazısı Saati”nin son dizeleri:

  “Cebrail’in gölge gibi geçerken bıraktığı iz gecede
    Ben hep o güzelliği söylüyorum”


   “Başım eğik, dilim kapalı, gözler kan çanağı anlamında”*

    Dinliyorum…

  *Cahit Zarifoğlu


18.Aralık.2008

“cebrail’in gölge gibi geçerken bıraktığı iz gecede / ben hep o güzelliği söylüyorum” sezai karakoç


23 Ocak 2013 Çarşamba

ahd-i atik





t e k v i n

ve öyle bir yaz geçirdik Tanrının Bahçesinde
Bozuk paralarda sinemalarda gerçeklerde

Uzak görüşlülüğüne inanıp suların her şeydi taze
yalnızlığımız değil

bomboş ellerimizde sonsuz düzenler
anlaşamadık erinçin ve karşı koymanın gerekçesinde

korkusuz belki ama umutsuz değil ve uykusuz
aklımız kendimizin yapacağı bir şeylerde
dünyanın bütün saatleri onikilerde

her şeylere bir başlangıçtık ve bir sonduk
ve kimbilirdi aşk nerde oteller nerde

biz bir acıydık acımız idi bütün fenerlerde
ve kimbilirdi aşk nerde oteller nerde

indik ve yorgun argın ve saygımız idi yok
boşalmış istanbulda gökte ve her yerde

dünyanın bütün saatleri onikilerde


bir nefesin bütün uykusu kendini yonttu bir taştı
yalnızlığımız değil

kimbilirdi aşk nerde oteller nerde

ah, büyük gök yoksulsun suyumuz bile değilsin
ve maviliğin ve karanlığın ve karşıtlığın nerde
ah yüzgöz olduğumuz sanki karımız deniz
ve karşımız ve arkamız ve her yerimiz

kimbilirdi aşk nerde oteller nerde 


g ö ç 

uzakta. Kimsenin ölmediği o yerde
Uzakta. Hayvanat Bahçesinde
doğurur kendine aykırı fil
yıkanmaya su dağıtılırdı,herkes,
kendi akşamını çıkarırdı karanlıktan.

Kargış, o güzel bitki, ona tapardık!..
Kalabalık ölülere, dirilere bölünürdü
Uzakta. Çok kesilen kağıtlar ülkesinde...

sular o yanlış kökleri çürütürdü.

ve kimsenin hiç görmediği yerde
onun bir kan tadı idi sesinde
benzin ve banka dağıtılırdı, herkes,
göçen, yerleşen bir şey değil
herkes kaçışandı yalnızlıktan
Kadınlar erkeklerle idi, yalnızlıktan
herkes herkesle idi yalnızlıktan...

Kargış, o güzel bitki!

ve sonra duvarları dibinde ölünürdü.
Ölüm idi kolayca yenen kişiyi,
uzakta. Hayvanat Bahçesinde.
bir çocuk , bir öyküde, bir düşü yürütürdü... 


l e v i l i l e r 

...saçlarınızı ve tırnaklarınızı büyütünüz dediler
büyük olsun,
büyüttük...
ve trenlerde gidiniz ve otobüslerde ve gazete
okuyunuz!..
ve hep gidiniz!..

ve atlar ve tüfekler ve sözler eskidi birgün.
O gün. Artık büyüdünüz dediler...
o gün artık büyüdünüz dediler...

...ve birgün yalnız kalındı bütün ilişkilerde
ve kimbilirdi aşk nerde oteller nerde?..

eğlendik köhne uçaklarla, kokulu sabunlarla yıkandık
saçlarımızla, yeleklerimizle kıvandık...

o yağmakaranlık büyürdü durmadan,
"Yalnızdık, Kimsesizdik, Bağışlanmalıydık..."

Ama kimbilirdi aşk nerde, oteller nerde?..

...şeyi indirdik, ses, boş, adı biryerlere yazıldı.
eskiyen nesi varsa onundu, aldı yürüdü, gene de...

Bir susuzluktu onun şarkısı belki tuzlu ve hüzünlü
Her gün bir sevinç yabancıydı onun ağzında
Partilerde Meydanlarda, örneğin SüPanCe boğazında,
çok çok idi, bir gözlük, bir boyun atkısı, bir ölüm!..

Bir gün günah yapılmazdı hiçbir yerde
ama kimbilirdi aşk nerde, oteller nerde!.. 


s a y ı l a r 

Nasıl çoktuk - iyiydik,nasılkalabalıktık - bolduk
Bir tuz ve bir sakal.
Durakta...

Yaşayan bir kediye ağıt. Sonuç.

Sevinçli şapkalara, tüylü kumaşlara, bir adamın son
evine bir çalgıdır bıraktığımız. Sonuç.
Ey - ey, siz,bütün gemicilerin kocaman kaptanları. Sonuç.
eyen güzel ölügemici. 
Sinemalar, defterler, yollar doldu bizimle.

Gelişen bir ağıt.

Askerler ve mızıkacılar için. Sonuç. 
Kimbilirdi nerde oteller nerde..
Artık ellerimiz kimbilir hangi güvertede, karanlık
geceyi bir suyla açıklamaya uğraşıyor. Sonuç.

Gelişen bir ağıt.

Ben 11'le gideceğim sen 17'yle mi?..
Sen beni seversin
atlar öldüğünde ve
şapkam başka olsa bile...

İşte. Bölündük belli olduk.
Durakta. 


t e s n i y e 

Dilerim acıyor sıkmaktan
tiyatrodayız. Yanlışlık sonsuz biçimini buluyor.

ah şaşkın mevsim biraz çılgınsın, kalırız.
otobüsler kaçar, biz kalırız.

herkes çıkar, alkış yok

ah çılgın durak sesin çok uzak
sesin öyle uzak
her şey öyle artıyor, sesin çok uzak

           ben iki kişiyim övüşürüm durmadan

ölü bir balıkız öyle, ölü bir balık
beyaz eli bekleyen
anılarla sayılar ardında

          ben iki kişiyim övüşürüm durmadan

her şey biraz ince biraz kalın
bir cenin büyür şurda perdesi kalın 
göller üstüste gelir ve sular kalın
insanların benimle görüştüğü saatlerde

         ben iki kişiyim övüşürüm durmadan

ve bir post bir bedeni ısıtır
bir kentte güneş battı mıydı
beyaz eller işler ve lokantalar

         ben iki kişiyim övüşürüm durmadan

ey çılgın durak kalın
övmemi bekleyin ve kalın
eller ve ayaklar ve kıllar kalın
büyük bir şeye geliyoruz bulut gibi
saklanan ve güvenilen bir şey
herkes ölürken herkes kalırken bile kalın

kimbilirdi aşk nerde oteller nerde...


Turgut Uyar 



16 Ocak 2013 Çarşamba

hatay



Nişanlı kız gibi görünüyorsun o hırkayı giyince 
Nişanlı değilsin hırkayı da yarı alışkanlıkla bile olsa 
İgreti giydin yine evet bir yineleme 
Dinelme dinlenme yani inildeme var bu işte  
Bu iş hırkanın işi hırkada var bir iş

Hırka, acıyı dindirip insanı acıktıran 
İnsanı ta kollarına kadar acıktıran 
İnsanı olgunlaştırıp, insan doğuran insandan  
Yani anneden evet anneden  
Anneden huy kapmış bir şey, evet hırka  
Sakin, inlek ve dindar  
Var işte annede, hırkada, huyda ne varsa.

Huy hep hayhuydur benim yol yoruşumda  
Hayhuy arasında giyilen bir hırka, kapı ardında  
Nişanlı kız hırkası, iğreti alınmış anneden 
Her kız iğreti alınmamış mıdır zaten anneden  
Anneden almakta var iğretilikte ne varsa  
Nişanlılıkta ne varsa, kollarımızda bir acıkma

Hakan Arslanbenzer

böyle bir şarkıyı sevmek sevilecek bir durum değildir.


15 Ocak 2013 Salı

aşka reddiye




Kapılmayı göğün maviliğine, 
Bir güneşle bütün bir gün mutluluğu 
Unutalı yıllar geçmiş aradan 
İnansaydım sana eskisi gibi 
Hatırlat derdim belki yine 
Sen yoksun ey aşk insanlar arasında yangın yerleri, 
Kısa yakınlıkların yıkıntıları var 
İşin kötüsü daha sevginin başında 

Ellerinde hesap cetvelleri,
Kâr ve zarar hesaplıyor insanlar
Kişiler acıyacak ve kin duyacak
Ve sevecek de bir zaman
Fakat sürekli sevgiler sağanağını sildim aklımdan
Bir zaman resmin olan cebimde ey sevgili!
Şimdi dörde katlanmış,
İlk kolesterin tahlili
Ve aslı olmayan bir şeye,
Beni bunca yıl inandırdı diye,
Dargın öleceğim Fuzuli ye
Aşk yoksun sen seni biz uydurduk,
Saatleri unuttuk, aklımızca zamanı durdurduk.

(Hüsrev Hatemi)

14 Ocak 2013 Pazartesi

yatar bursa kalesinde


sevdalınız komünisttir,
on yıldan beri hapistir,
yatar bursa kalesinde.

hapis ammâ, zincirini kırmış yatar,
en âlâ mertebeye ermiş yatar,
yatar bursa kalesinde.

memleket toprağındadır kökü,
bedreddin gibi taşır yükü,
yatar bursa kalesinde.

yüreği delinip batmadan,
şarkısı tükenip bitmeden,
cennetini kaybetmeden,
yatar bursa kalesinde.

nazım hikmet

13 Ocak 2013 Pazar

sis


Özenle boyadım ipliğini sevginin,
Gidip de bulamamanın incinmiş rengine.
Sisi gümüş bir rüzgârla tepelerden eğirdim,
Dokudum yalnızlığın bu serin kumaşını,
Sesime ayrılıklardan bir gömlek diktim.
Ölümü tastamam ezberledim de geldim,
Dilimde bu buruk türkü tadıyla
Bilmem ki buradan nereye giderim.

Sonunda kendime bir top yangın edindim,
Soluğumla besledim dudağımın ucunda.
Ömrümün külüydü savrulan hep ardımda,
Örterek yavaş yavaş bıraktığım izleri
Yanmış bir günün sürüklenen kanatlarıyla.
Koştum, durmadan koştum o küçük yangınımla,
Adımın çaresiz kıyılarında kendi göğümü bulmaya.

Metin ALTIOK

12 Ocak 2013 Cumartesi

karne



Ilım günleri gelirdi taraçalar
Uzatırdı mevsimölçerlerini
Tıkabasa yaprak arka pencere
İnsan iki kişiyi sevebilir mi

Onunla aşkımız, o diyorum ona,
Bir kez söylenmiş ve istense de
Bir daha geri alınamaz
Kırıcı sözler gibiydi

Tartışıp dururduk yollarda
Hızla çevirirdi başını
Çiçek aşısı gibi bakardı
Seğirtir karşı kaldırıma

Ötekiyse nasıl incelikli
Türkçe sığmazdı ağzına
Bir ilçeyi sever gibi
Yürürdü odalarda

Parmakları her yana döner
Bir yetenek gibi gelişirdi
Dursuz duraksız güdülerime
Bir şeyler katardı düşüncemsi

Birinin ısırığı bedem şekeri
İç kaslarıyla uçar biri
Yüz kez yırtılmıştır gömleğim
Doksan dokuz kez de dikildi

Kısacası o yıllarda ben
Hayatım karışık çantam gibi
İki kişiyi birden severdim
Karnemde sevinç bir aşk iki.


cemal süreya

bizi karşıya geçir !





bize çok acıyorlar burada
öyle açıktayız ki yaramız bile
başkasında sarılıyor, nafile saklanıyoruz
düşkünlerin bizde bulduğu teselliye,
nereye gitsek şehir, kime gitsek
bir uzaklık kalıyor kendimize

iplerini bir çözsen boşluğumuza
bak nasıl sınırlarımız karışır gibi
değişir gibi kokularımız kim elma
kim ağır hasta ve kim aklının
bir kıyısından bir kıyısına
ve sarsıla sarsıla kendi kayığında

sonra aklım, tam ortadan ikiye
bir elma: bahçeleri karşı karşıya
birinde sen diğerinde yumuşak
ey aklım, elma desem de çıkma!
ey üzerinde güneşleri barıştıran çıplaklık
benim böyle yarım ve kokusundan uzak
kaldığım aklım senin bahçelerinde

sen olmalıymışım ben, daha çok
olmak için, ödemek için borcunu
geleceğe, iplerimi çöz, açılsın yelkeni
aklımın, rüzgar var içimde, iplerimi çöz,
ne kadar çok açılsak birbirimizden
o kadar bağlanırız, iplerimi çöz!

senin kayığın daha gider gelir
yükü ne eski şarap ne kara zeytin
ne yalandaki lezzeti kıskanan incir
bahçemize hayalden düştüğü için
ağır elma kayığına yük olur

bizi karşıya geçir, söz dolu
kayığını çağırdın geldik, haz dolu
bahçeni dağıttın geldik, göç dolu
dilini aldattın geldik, iz dolu
rüyalarında beyazların gözü var

bizi karşıya geçir
bu bahçesi dağılmış
elmanın cinnetidir
bizi kayığına alma
senden karşıya geçir!

haydar ergülen

10 Ocak 2013 Perşembe

meksika sınırı


hep bir Meksika sınırım olsun isterdim,
Alamancı komşumuzun siyah beyaz tevesinde
kovboylar hep Meksika sınırına giderdi
kimse dokunamazdı sınırı geçtiler mi
Meksika Sınırı isterdim en sevdiğim şairlere
hep hapiste olurlardı nedense
hapis yatmış olurdu yoldaşım gönüldaşım
saf tutmak istediğim namazda omuz omuza
hapse düşersin derlerdi
tutup ciğerimden yazsam
en sevdiğim filim artisi
hapsi boylardı illaki
filmin en güzel yerinde
camimizin imamı
edebiyat öğretmeni
Meksika sınırımız olmadığından belki
ortasında dururlardı
en canalıcı lafın
bir damar kabarırdı cümlelerinde
Meksika sınırı olsaydı Türkiye´min
ondokuz yaşımda sevdiğim kızla
atlar geçerdim sınırı kimse dokunamazdı
yerine Gayrettepe´de dayaklar yedim
günlerce uyutmadılar siyasi şubede
şimdi
Meksika sınırına iki saat mesafede
tekrarlayıp duruyorum kendi kendime
bir Meksika sınırı lazım her memlekete
Meksika´nın kendisine de.



mehmet efe

tolkien, "Yüzüklerin Efendisi" üçlemesini yaklaşık 16 yılda yazdı. Bitirdiğinde ise ağladı.


9 Ocak 2013 Çarşamba

burukluk


melankolisinin üzerine titreyen, iyileşmekten korkan kişi, boşuna çekindiğini, melankolinin devasız olduğunu saptadığında ne rahat bir nefes alır!

*

İntihara meyilli olmak, yasalara saygılı pısırık katillere mahsustur;
öldürmekten korktuklarından, kendilerini yok etmeyi düşlerler,
cezalandırılmayacaklarından emin olarak...

*

"Tıraş olduğum zaman," diyordu yarı-delinin biri, "Tanrı değilse kim,
gırtlağımı kesmeme engel oluyor?"

İman, eninde sonunda, korunma güdüsünün bir hüneriymiş. Her tarafta
biyoloji...

*

Ölümü tozpembe görmeyenin kalbinde bir renkkörlüğü vardır.

*

Cennet'e en uzak nokta olan Paris, yine de ümitsizlik çekmenin hoş olduğu tek yer olarak kalır.

*

Tanrı'nın dahi kurtaramayacağı ruhlar vardır; dizlerinin üzerine de çökse,
onlar için dua da etse.

*

Bazı ebediyet ve ateş nöbetlerinden sonra, Tanrı olmaya niçin tenezzül etmemiş olduğumuzu kendimize sorarız.

*

Üst üste düşüncesizlik edip kendini öldürmeyi ihmal eden kişi, kendi kendine, acıda kıdemli birinin etkisini yapar; intihardan emekli birinin etkisini...

*

Boğucu sıkıntılarımızı yatıştırmak, onları ŞÜPHELERE dönüştürmek -
korkaklığın, o herkese açık kuşkuculuğub bize ilham ettiği strateji.

*

Şüphelerimi zahmetle elde ettim; hayal kırıklıklarımsa, sanki beni ezelden
beri BEKLİYORMUŞ gibi, kendiliklerinden geldiler - temel bir içe doğuş
halinde.

*

Kendi mezartaşını yazan bir yerkürede, terbiyeli cesetler gibi davranacak
kadar ağırbaşlı olalım.

*

Bezginlik anlarında ruhun ve mekanın en alt noktasına doğru kayarız; vecdin çok uzağına, Boşluğun kaynağına doğru...

*

Bir hasta bana şöyle diyordu: "Benim acılarımın neye hayrı var? Acılarımdan yararlanabilecek, ya da onlarla böbürlenebilecek bir şair değilim ki."

*

Eğer Tanrı'ta inansaydım, kendimi beğenmişliğimin haddi hududu olmazdı:
Sokaklarda çırılçıplak dolaşırdım...

*

Azizler paradoksun kolaylığından öyle çok istifade ettiler ki salonlarda
onları anmamanın imkanı yok.

*

Böyle bir acı çekme iştahıyla kahrolunduğu zaman -bunun sonunu getirmek için- binlerce hayat gerekirdi; ruhların göçü fikrinin nasıl bir cehennemden çıkmış olabileceği anlaşılıyor.

*

Maddenin dışında, herşey müziktir: Tanrı bile sesli bir halüsinasyondan başka şey değildir.

*

Bir iç çekişn evveliyatını izlemek; bu bizi bir önceki âna götürebilir -
Yaratılış'ın altıncı gününe de...

*

Ebediyetin nasıl EVRİM GEÇİREBİLECEĞİNİ anlamamızı yalnızca org sağlar.

*

Tanrı'nın içinde artık ilerleyemediğimiz o geceler; onu bütün yönlerde
katettiğimiz; çiğneye çiğneye aşındırdığımız; içinden, onu ıskartaya çıkarma, dünyayı bir atıkla zenginleştirme fikriyle çıkılan geceler...

*

İstihzanın açıkgözlülüğü olmasa, bir din kurmak ne kolay olurdu! Çalçene
translarımızın etrafına işsiz güçsüz takımının toplaşmasına ses çıkarmamak
yeterdi.

*

Her yerde olma avantajının sefasını süren, Tanrı değil Acı'dır.

*

Çok önemli sınavlarda, sigaranın yardımı İnciller'den daha etkilidir.

*

Suso, İsa'nın ismini yüreğinin üzerine kamayla kazdığını anlatır. Kanını boş
yere akıtmamıştır: Biraz sonra yarasından bir ışık yayılmış.

Benim inanmazlıkta daha büyük bir kuvvetim ne diye yok! Tenime başka bir ismi, Hasım'ın ismini yazıp, onun için ışıklı tabela hizmetini ne diye göremiyorum!

*

Zaman'ın içine yerleşmek istedim; oturulmaz bir haldeydi. Ebediyet'e doğru döndüğüm zaman, ayaklarım yere değmez oldu.

*

Herkesin, "Ya Tanrı ya ben!" dediği bir an gelir; ve girişilen mücadeleden iki
taraf da küçülmüş çıkar.

*

Bir varlığın sırrı ile umduğu acılar birbirini tutar.

*

Dini tecrübe konusunda artık sadece teferruatlı bilginin endişelerini yaşayan modernler, Mutlağı TARTAR, onun çeşitlerini inceler ve ürpertilerini mitoslara saklarlar - tarih meraklısı bilinçler için başdöndürücü olan o mitoslara.
Artık dua etmez olunduğundan, dua üzerine uzun uzadıya yorumlar yapılır. Artıkhayret nidaları yoktur; sadece teoriler... Din imanı boykot eder. Bir
zamanlar, ama sevgiyle ama nefretle, Tanrı'nın içinde maceraya çıkılıyordu;
tükenmez bir Hiçlik iken, artık sadece bir MESELE olmuştur - ve bu durum
mistiklerle allahsızları çok üzer.

*

Her put düşmanı gibi ben de ilahlarımı, döküntülerine kurban etmek için,
kırdım.

*

Azizlik beni tir tir titretiyor: Başkasının mutsuzluklarına öyle karışmak,
hayırseverliğin o barbarlığı, o TEKLİFSİZ merhamet...

*

Sürüngenlik saplantımız nereden geliyor? - Son bir günaha çağrıdan, pek
yakındaki bir düşüşten çekinmemizden olmasın sakın? Hem bu defa, tamiri
imkansız olup Cennet'in ANISINI bile unutturacak bize.

*

Sabah kalktığımda dinleyip bütün gün mırıldandığım cenaze marşının, akşam,
yıpranmış bir halde İLAHİ olarak ortadan çekildiği o zamanlar...

*

Hıristiyanlık, kuşkuculuğu yozlaştırmış olmaktan dolayı ne kadar suçludur! Bir Yunanlı hiçbir zaman iniltiyi şüpheyle bir arada tutmazdı. Pascal'in önünde dehşetle gerilerdi; hele Haç'tan beri tinin değerini düşüren o ruh
enflasyonunun önünde, daha da fazla...

*

Bir azizden de çok işe yaramaz olmak...


e.m. cioran

8 Ocak 2013 Salı

her şeye tıpatıp uyan ve her şeyi çoktan bilenlerin şarkısı


bir şey yapılması gerektiğini ve de hemen yapılması gerektiğini
çoktan biliyoruz
ama daha erken olduğunu bir şey yapmak için
ama artık geç olduğunu bir şey daha yapmak için
çoktan biliyoruz

ve işlerimizin yolunda olduğunu
ve bunun böyle süreceğini
ve bunun anlamı olmadığını
çoktan biliyoruz

ve suçlu olduğumuzu
ve suçlu oluşumuzda bir suçumuz olmadığını
ve elimizden bir şey gelmeyişinde suçlu olduğumuzu
ve bunun bize yettiğini de
çoktan biliyoruz

ve belki de ağzımızı tutmanın daha iyi olacağını
ve ağzımızı tutmayacağımızı
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz

ve kimseye yardım edemiyeceğimizi
ve bize kimsenin yardım etmeyeceğini
çoktan biliyoruz

ve yetenekli olduğumuzu
ve hiç ve gene hiç arasında seçme yapabileceğimizi
ve bu sorunu temelden incelememiz gerektiğini
ve çaya iki tane şeker attığımızı
çoktan biliyoruz

ve baskıya karşı olduğumuzu
ve sigaraların pahalılaştığını
çoktan biliyoruz

ve her seferinde bir şeyin olacağını önceden kestirdiğimizi
ve her seferinde haklı çıkacağımızı
ve bundan bir şey çıkmayacağını
çoktan biliyoruz

ve her şeyin yalan olduğunu

ve bir şeyi atlatmanın her şey değil de hiçbir şey olduğunu
ve bizim bunu atlatacağımızı
çoktan biliyoruz

ve bütün bunların yeni olmadığını
ve yaşamanın güzel olduğunu
ve bunun her şey olduğunu
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz
çoktan biliyoruz

ve bunu çoktan bildiğimizi
çoktan biliyoruz.

Hans Magnus Enzensberger