30 Kasım 2012 Cuma

yeşil badanadan kurtulmak



b o z g u n

sanki döşenmiş odalarda akşam güneşleri
öyle soğuk öyle kış günü.
yalancı inciden gerdanlıkları öyle kırık
öyle sulardan çayırlardan uzak öyle darmadağın
öyle namussuz öyle anasının gözü,
öyle bellediğim öyle kovduğum kırıp dökemediğim

vaktimin ortasına giren bu karanlık resim
dağda bozulup kalmış köhne otobüslere benzeyen
öyle tutkusuz öyle isteksiz öyle zifir şaşılır.

duramıyorum hemen sokağa çıkıyorum
ağaçlara kuşlara kağıthelvacılara çıkıyorum,
çakıltaşları renkli cam kırıkları kilit parçaları,
kuzuların sevip sevip yediği otlardan topluyorum
kuzulara vereceğimden değil, yok değil,
böyle çocukların sevdiği işler yapmak pek hoşuma gidiyor
ya da evde kalıp kocaman kalçalı kadın resimleri yapıyorum
o da hoşuma gidiyor.

t e r l i k s i z k a d ı n l a r k o r o s u

bizim çıplak topuklarımız mozayıkların üstünde ya
durmuyoruz günaşırı duvarlarımızı yeşille maviyle badana ediyoruz.
durmuyoruz dünyayı yeniliyoruz,
bir koltuğu oradan alıp öteye yerleştiriyoruz.
pencerenin yerini değiştiriyoruz
halıları temizliyoruz, yemekler pişiriyoruz
soğuk sularla yıkıyoruz ayaklarımızı kollarımızı boynumuzu
işimiz bitiyor, oturup sevilmeyi bekliyoruz
onlar o zaman geliyor.

k u r t u l m a y a h a z ı r l ı k

gittim kitapçılarda gazeteleri, dergileri karıştırdım
kırmızı beyaz yollu tentelerin altına serilmiş
bir dergide bir şiir okudum sevdim, - insan öpmeli, sevmeli sonra bol sularda yıkanmalı diyordu.
nasıl.
güzel, güzel resimler vardı.
baktım ışıdım.
degas'ın bir kadını, belli öpülmüş sevilmiş kandırılmış,
ama, sonra da yıkanmış bursa havluları ile kurulanıyordu.
öyle bir sevdim, içim bile gıcıklanmadı.
bir kalabalık bir kalabalık deniz gibi.
durdum evlerin katlarını saydım.
beş - altı - yedi.
her katta bir kadın bir erkek aklıma geldi.
ama öyle dümdüz değil. bildiğimiz gibi değil öyle.
başka türlü geldi.
sosis kokuları, bira kokuları, kavun kokuları geldi.
kavun kokuları geldi, tütün, lavanta kokuları geldi.
ah derim ne derseniz deyin ben işimi bilirim.
artık birçok şeylere hazırım. ölümden ötede.
bir başka sefer gidip sinemaların girişlerine duracağım, önce tabanca bıçak dövüşen sonra sevişen kadın erkek resimlerine bakacağım. uzun uzun.
sonra dalacağım kalabalığa.
ya hep bildiğimiz o yere gideceğim.
günüme göre
ya da yolüstü bir kahveye oturup orta şekerli bir kahve içeceğim
ne derseniz deyin ardımdan.

y e ş i l b a d a n a d a k u r t u l m a k

kapıyı açtım mutsuz değildim geldim
yorgun olmalıydım dövüşmüş olmalıydım
öyle değilim ama bırak öyle belliyeyim
önce oranı gördüm önce orandan öpeceğim
önce orandan başka yerden değil.
yolda beygirler için balya balya ot taşıyan kamyonlar gördüm.
bak sana renkli renkli camlar getirdim
bak sana akşam gazeteleri getirdim
yedi katlı evlerin balkonların şenliğini getirdim
o haylaz kalabalığın varagele yaşamasını
al sana ışıkların yakıldığı vakti getirdim.

t e r l i k s i z k a d ı n l a r k o r o s u

yaşamanın bu türlüsünü en güzel belledik,
çıplak topuklarımız üşümüş ya aldırmayın
bir ayna verin saçlarımıza bakalım,
çocuklarımızı kurdelelerle süsleyelim,
pembe yanaklarını kokulu sabunlarla ovalım,
oramı öp oramı biraz daha sevmeliyim artık
gel birlikte aradığımız şeyleri bulalım.

turgut uyar


28 Kasım 2012 Çarşamba

masal



şairleri öldürsek ne iyi olur 
sade ve aptal görünürüz belki birazcık 
ıslatmayan yağmurlukların 

buruşmaz kumaşların sandırdığı güvenlik
sabah şehre giriyoruz, kahramanlar yaşıyor
nehirde sıçrayan balıklar varmış
evlerde lacivert gözleriyle artis gibi anneler
kolejli çocuklara masallar anlatırmış
"gökten hiçbirşey düşmedi"

bütün kötülüklerin kaynağı kelimeler
kötülük bir kelime, sözlüğün ortasında
yeri çok sağlam
şairleri öldürmeliyiz derim
sade ve aptal görünürüz belki birazcık
huzursuz kızlarla, sinirli erkeklerle dolu sokaklar
çok sıkıcı; doğruysa
dördümüze de uzun ömür
sadakat erdemi biçen el falcı

öldürsek ne iyi olur, bakarsın birden biter
kredi kartı borçları
tanrı grevde olmalı dedirten fotoğraflar
şairleri durmadan öldürmeliyiz
kesin değil çünkü
kendilerini sokak fenerlerine asmaları





osman konuk

moesta et errabunda (hüzün ve serseri)


Agathe, uçtuğu var mı ruhunun arasıra,
Büyülü, mavi, derin ve ışıl ışıl yanan
Bambaşka denizlere, bambaşka semalara,
Şu kahrolası şehrin simsiyah havasından?
Agathe, uçtuğu var mı ruhunun arasıra?


Avut ve dinlendir bizi, deniz, engin deniz!

Uğuldayan büyük dalgalar orgunun eşlik ettiği
Boğuk, gizemli bir sesle şarkılar söyleyen kız,
Hangi iblis öğretti sana bu ninnileri?
Avut ve dinlendir bizi, deniz, engin deniz!


Hey trenler, vapurlar beni burdan götürün!
Ne var gözyaşlarından çamurlar yuğuracak?
Arasıra der mi ki Agathe'ın ruhu, üzgün,
"Nedametten, azaptan ve ıstıraptan uzak
Hey trenler, vapurlar, beni burdan götürün."


Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet,
Ey, sadece sevincin, aşkın ürperdiği yer,
Ey, her ruhun içinde bulunduğu saf şehvet,
Ey bir ömür boyunca gönül verilen şeyler!
Ne kadar uzaktasın ey mis kokulu cennet!


Ah o yeşil cenneti, çocuksu sevdaların,
O koşuşlar, şarkılar, o demetler, buseler,
İnildeyen kemanlar arkasında sırtların,
Akşam, korkuluklarda şarap dolu kaseler,
- Ah o yeşil cenneti çocuksu sevdaların!


O bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde
Çok daha uzakta mı yoksa Çin'den, Maçin'den?
Beyhude bir arzu mu inildeyen dillerde,
Canlanan bir hayal mi billur sesler içinden,
O bilinmez zevklerin yüzdüğü masum belde.


charles baudelaire


27 Kasım 2012 Salı

kara yılan

Güneşin yeni doğduğunu sana haber veriyorum 
Yağmurun hafifliğini toprağın ağırlığını
Ve bütün varlığımla kara yılan seni çağırıyorum
Seni çağırıyorum parmaklarımdan süt içmeye
Pamuğun ağırlığını yapan dağın hafifliğini
Sana haber veriyorum yeni doğduğunu güneşin

Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır
Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum
Saçlarımı acının elinde unutuyorum
Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni
Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk

Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum
Gelmiş dayanmışım demir kapısına sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde kurşun gibi taşıyorum

Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan kara yılan kara yılan kara yılan


sezai karakoç

26 Kasım 2012 Pazartesi

"nerde kıyınızı süsleyen güneşin çocukları / aşkın ve inancın bahtsız çocukları" alaaddin özdenören


yirmi yuvarlak sigara




karanlık gözlerinde bu kötü balık
ne kadar güzelsin teyzen çıldıralı
ben o denize çoktandır gidiyorum 
uyanıp her gece uykudan ve bir çıra yakıp

kazağımdaki tayların
artık suya inme vakitleridir
kardır sonu bu rüzgârın


kızıl tarlanın yanında buluştuk
deniz kimbilir nerelerdedir
ekinleri dinledik. kanımızdır şimdi
bir delinin gözleridir dağlarda uçan çiçek

güz güneşi, yüzümüzü yakan
bütün deli teyzeler ölü horozlar
alfabemde kuru bir yapraktır

gece, trenlere bıldırcın yağıyor
kardır sonu bu rüzgârın
yarın kış gülleri açacak
şapka giyeceğiz soğuk karanlıklarda

şimdi büyüdüm çünkü sigara içiyorum

ergin günçe

21 Kasım 2012 Çarşamba

afife




Sevmek biraz ölümdür..hele yaşlandıkça

ne çok seyrederiz, mûnis
ve kimsesiz odalarda kendimizi.

Ah! Ben sizi taşrada, çok önceleri
bir romanda tanımıştım, biraz Halit Ziya
öldürmüştü sizi, biraz Reşat Nuri


Oysa ben Milas’ı hiç görmedim ama hiç
dilsiz bir yurt odasında düşledim

Beylerbeyi’nde ağladığımız evi.


Örselenmiş ve çabuk büyümüştünüz, birdenbire
hani o müzmin ‘ateş gecesi’

yahut gecikmiş bir zemheri.


Mendil işler, nasıl da kötü öksürürdü eltiniz
kirli gülüşler, esnaf ve zabit gözler

içre geçti yıllar: Mutsuz.... veremli


Sevmek en çok ölümdür.. ve narin bir melek
gelir gibi düşer göğsümüzden

ömrün en güzel kelebeği


ali emre

20 Kasım 2012 Salı

siyah


işte! patlayan parantez, sırayı bozan ölüm
söndürüp ışıklarını karşıdan karşıya geçirmeye yarayan hayat
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;

mutlak bir ekip çalışmasıdır
üç el oyuk bir yağış biçimidir ölüm

demişken diyelim ve öyledir;
olmayan davaların işi değildir divana kalmak
ya da aşkın ara sokağında balkondan sarkmak
çünkü çocuk oyuncağıdır harç taşımak
taş toplamak, kuyu kazmak
demişken diyelim ve öyledir;

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden eşim
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

demişken diyelim ve öyledir,
hala şüphe taşıyor her taş
süslü cami avlularında yalın ellere tapıyorum
öldüğünü bilmeyen iplerden
hala süslü siyah mektuplar alıyorum
günlerdir –makilerin ordan- yazıyorum;
sigara ve kahveyi saymazsak evde yalnızım
günlerdir söylüyorum;
sigara ve kahveyi saysak da evde yalnızım

aslında günlerdir çok ileri gittiğim de söyleniyor
ısrarla yüzündeki kışa benzediğim ya da
kış dediğim aynamızın önünde elek
günlerdir hoh taşıyorum
taş topluyorum deliklerine
yani ısrarla kuyuları güldürüyorum kendime

işte! ben dolaylarında hayatını kaybeden hayat
önce aşk, sonra ara sokağında taş taşıyan şüphe yani
bilinsin ve süssüz siyah bilinsin istiyorum;
yok kimseye –makilerin orda- anlatacağım bir şey

seyyidhan kömürcü

12 Kasım 2012 Pazartesi

PELİT PASTANESİ



Mevsimin edasına tutunmuş İcadiye
Nemli akşama doğru sıkışmış iki yürek
Gömleğimin cebinde kız gibi gümüş saat
Vakitsiz ayrılığa vurunca titreyecek

Oysa sabahı açan radyodaki türküler
Saçlarını arardı günü geçmiş dizede
Nerdeyse cama vuran yüksek sesli denizler
Söylerdi: gül yanığı mektuplar çekmecede     

Şehri gezmeye gelmiş aşkın patikaları
Onunla tanışırdı esnerken pastaneler
Masada iki kâğıt-- birisi ağlayacak
Kuzeye göç ederken dilsiz kalan şiirler

Şiir yazan bir kızın aynasında gökyüzü
Siz ne derseniz deyin sonunda dağılacak
Ağlayan rimellerle akarken kaza süsü
Caddeyi boydan boya ölüme boyayacak



Aşkar - 23


                                
                             

11 Kasım 2012 Pazar

savaş bitti




  1. var mı bilen başıma seni saranlar arasında adını
    mantık mı diyorlar idrak mısın hafıza mı
    sahici bir şeysen eğer söyle bakalım
    neydi sevgilinin koynuma kaçtığı tarih
    yıllardan hangisiydi hangi mevsimdeydik ayın kaçıydı
    koynummuş madem sevgilinin göz diktiği yer kaçmak için
    incecik ürperişli gölgesi cismime neden kıydı
    sor gücün sormaya yetiyorsa var mıymış
    gönlümü bin parçaya böldüğünün bir sebebi
    o yürek burkucu gençlik döngülerinde beni çark ettirişi
    ses çürütüp bağrımda
    böğrümden karaltı söktürüşü
    niyeymiş boynumun tan yerine amade kılındığı silkinişler
    türk ilinde fütur eylemeksizin la belle dame sans merci
    sancak açsın diye mi

    hatırla ikrar etmeye şayan bir hasıla var mı şimdi
    hani savaş patladığında sevdiğim kız
    koynundan senin artık çıkmam deyivermişti
    bunu bir fısıltı halinde çarçabuk
    ve yeminle söylemişti
    yeminle çünkü yemindi olduran olduracak olanı
    yemindi aşkın aşkla bakıştırıldığı sahra
    o gün bu gündür savaş denildiğinde zira
    yemin zamanlarından başka şey anlaşılmadı
    ant içildi ahdedildi edildi muharebe
    harbe girişin yemindi girildiyse nişanesi
    öldürdük demiştiler ve bakmışlardı rakama
    ne kadar yemin edildi o kadar kastedildi cana
    kimin fikriydi ölüm sınıfları açmak
    bünyesinde devlet demir yollarının bilinmiyor
    belgesi yok üç ölüm öğretildiğinin bu sınıflarda
    üç mevki üç bilet koçanı zincirleme üç iflas
    çağdı üç türlü can çekişme çağıydı
    kayda geçmedi üç ölüm tarzını hatmetmeden
    vagonlara girmenin yasaklandığı
    üstünü aratmadan vagonlara girenin
    hangi ağır cezalara çarptırıldığı
    hiçbir zaman dökülmedi resmiyete
    sonradan çok sonradan
    öksürmeyi andıran bir sesle
    boğazını temizlermiş gibi yapışlar
    dan anlaşıldı
    ceza tanzim edenlerin
    trenlerle yasaklar arasındaki ilişkiyi
    dikkati hak edecek derecede
    kültive elabore rafine bir tarzda
    tesiste muvaffakiyet kazandığı
    dünyanın başka yerlerinde
    ne böyle bir ince iş baş göstermiş

    ne de bu derecedeki ince işin altından
    kalkabilecek başlar
    mükâfatlandırılmıştı
    fakat dikkat
    dünyanın başka yerleri denildiği zaman
    tadına doyulmaz bir taam
    karşılığında proforma acılar
    çekilen bölgeler kastedilmemektedir
    başkalık o ülkelerdedir ki
    oralarda yenilecek her şey
    tek başına kalınıp yenilmesiyle beraber
    mayhoş bir lezzet verir
    rusya ve ispanya’da meselâ
    traverslerdir yasak koyan yabancı vagonlara
    mezkur memleketlerde yasakçı kadrolar
    ter kokmaktan perva etmemişlerdir
    oysa berilerde olay
    hem enine hem boyuna
    farklı aktı
    ter kokusu izale eden irili ufaklı kafaların
    yenilmezdi gerçi kestikleri ama
    astıkları astıktı
    kültiveydiler adları avrupa çapında anılacak seviyede
    astlarını medyun bırakacak miktarda elabore
    rafinelikleri kârlı çıkmaya mâtuf bir izdivaç mı hiç
    istemem boş mu kalsın yan cebim kabilinden
    lavantaları vanilyaları altın damlalarıyla
    işgal altında tuttular maroken kaplı birinci mevkii
    kuşkular içe kor gibi düştü gözde tüttü şüpheler
    şüpheler bastırdı ıslığı kümbetli bostanlarda
    şehevî bir tabasbustu gıcıkladı teyakkuzu
    traktör savsakladı evlekle bağlantıyı
    asfalt yollarla tanışıklık kurdu
    insanlık tarihinde ilk defa böyle hazin
    tınlıyordu ihanet

    tarihte ilk defa çocuk annesiyle babasına
    poz verdirtiyor onların
    kaptırmıyordu portre ressamlığını yadlara
    dünyanın bin bir bucağında çocuklar
    dünyaya gelmelerine vesile olan çifte
    neyi tavsiye edecekler
    merak konusu ilk defa buydu
    ilk defa yarım yamalağın yalvara yakardığı
    ilk defa keşmekeşten bu kadar güzel koku
    ötelerde sekiz kişilik kompartımanın ahşap kanepeleri
    ddt kokanlar tarafından doldurulmuştu
    doldurulmuştu tahta kaşıklar bulgurla
    torba yoğurdunu sulandırıp doldurmuşlar sarımsak
    kelle üç numaraya vurdurulmuş tentürdiyotlu
    öte ile beri arasında bir orta sandık
    orta sınıf orta tabaka orta bilmem neciler
    hangi öteden geldikleri meşkuk
    bilinmiş beriye ulaşamayacakları kati ve bedihi
    ağırdılar kaldırmaya güç yetirilmeyecek kadar
    noksanlıkları hissedilmeyecek kadar hafif
    kıyafetlerinden öylesine rahatsızdılar ki
    hepsi aynı siyah harikulâde parlak lokomotifin
    çektiği yere ispanyollu ve ruslu
    bir landonun tıngır mıngır sarhoşluğu
    onlara asla kâfi gelmezdi sadece rusya’dan
    sadece ispanya’dan kaçmış gibi görünmek
    rusya ve ispanya yoksunluğu
    onlar için yekpare bir kalıt
    kabul edilirse avutucu
    haberdar edildikleri şey kanun-u esasi
    tanıştırıldıkları ses tino rossi
    bezdirici haşarılık keratalarına
    allah baba kızar deyişleri
    o aynı boş bakışlı çocuklara
    iğneli beşik korkusu verişleri
    bir yerden ödünç mü alınmıştı
    yoksa dudaklarından
    dökülüvermekte miydi
    içlerinden geldiği

    ödünç veya içten zaruretti modaya uymak
    kurdukları cümleyi içine devletten menkul bir tehdit
    katarak parlatmak zaruretti
    parlak cümleyi muhatabın yüzüne çarpmak zaruretti
    mazurdu hepsi çünkü rulet misali devran dönmüş
    bu durulan noktaya gelmişti
    mahcurdu hepsi çünkü ekmeğini taştan çıkarmış olanlar
    taş kırsınlar diye yol yapımına gönderilmişti
    mahfuzdu hepsi çünkü hangisine sorduysak
    ateş adalarının yerini haritada şıppadak gösterebilmişti
    hepsi makul hepsi makable şamil birer marionetti
    koltukaltlarında kaymak kağıda resimleri
    dört renkli basılmış haftalık mecmualar
    fıstıktı anaları babalar devletti
    içten veya ödünç kadınlarla erkekler arasındaki laklak
    trende öğrenilen trende kalacak
    indiklerinde üç türlü ölüm
    boşaltmış olacak kompartımanları
    trenli hayatların bir gereği bu
    trenin bütün yolcularına ölüm
    iltimas olsun diye
    bir kalkış noktası hediye ederek
    her birini tek tek
    üç tarzda uğurluyor
    durulan her istasyonda onları
    yine ölüm karşılıyordu ru be ru
    gizli pazarlıkların mahfillerinde ölüm
    onları eliyle koymuş gibi enseliyordu
    kadın iseler en uygun durumu arz ettikleri
    kloş etek giymelerinden anlaşılıyor
    azrail’in tebdil-i kıyafet gezdiğine
    hiç hayret etmeyen erkeklerin
    fötr şapka takanları ikrar ve itiraf erbabı
    sayılmaktan sıkılmıyordu
    huylu huyundan vazgeçmiyor
    âdetleri veçhile marifetlerini gizlice
    göstermeyi biliyorlar

    kim olursan ol diyorlardı uygunsuz vaziyette
    yakalanmadıysan marifet sende
    yani işler yine
    tıpkı ta gaza beylikleri döneminde
    ileri gelenlerin aralarında sıkıntıyı dağıtmak
    gayesiyle başlatılan elim sende
    oyunu devam ediyormuşçasına
    işliyor tek boyutlu ve sade ve sadece
    kutsal kitaplarından bazı sayfalar kopmuş
    bazı satırlar silinmiş
    planlı vakitli yasal toplantılarında
    yasal vakitli planlı toplantılarında
    kopan sayfalara fazlalık atfedenler
    şakşak alıyor
    içerik belirleniyordu
    silinmiş satırlarda neler yazıldığının bilinciyle
    gizli tutuluyordu resmiyetin bir osurukta ezberletildiği
    kimin aslı balçık idiyse o gizli tutuluyordu
    gizlinin erketesine gönül deniyordu ki fasaryası
    sımsıkıydı yapışkandı
    kopmuyordu gözgüsünü yazgısı sanma hatasından
    hatalar kime sorarsan sor
    pek zarif duruyordu bahçe kapılarında
    bahçelerinde havuzlar havuzlarında fıskiyeler
    fıskiyelerinin ucunda ping-pong topları
    sevmek diyorlardı nasıl olsa hoş görmek değil midir
    yürüyüşten kürüyüşten çürüyüşten aldıkları
    moribond zevkle mest oluyorlar kafiye hatırına
    serbest sermest oh ne güzel şey
    başı boşluk başı hoşluk başı bozukluk hâttâ
    bilerek kaybediliyor anahtar ve ardından maymuncuk
    kullanmayı emreder asrımız deniyordu
    satalım deniyordu anasını açıldığı
    yere kadar açalım

    ne kadar kullanıyorsa avrupa’dakiler biz de
    uyandırma kerizi o kadar kullanalım
    pozitif hukuku boş ver ben profesör hirsch’in
    yıllarca asistanlığını yaptım
    bu hazır cevaplığı sanırsın kimden kaptım
    hans reichenbach bile
    artık demedikten sonra kalın
    ne haddimizdir ki canına okumayalım kukuletanın
    şakulî bakacaksan bil-mecburiye çağdaş
    bir zahmet ufkî bakıverirsen çağcıl
    dönem sonu sınavlarının yaklaştığı aylarda zonk
    her zonklayışta bir zarafet bulmadılarsa çatlardılar
    her zonklayış melâle aşina her hal ü kârda domino
    elim sende oyunu devam ediyor
    mülevves bir taksirat çağlar boyu destekleniyor
    beklenmiyor beşerin üzerine gökten bir dindirişin serpilmesi
    gök
    gök müydü dönmek için can atılacak taraf
    göktü evet gizlice göz kırptı öldürene
    göktü aynı gökyüzüydü ölene el altından
    tanışıklık veren de

    gök
    ey dönmek için dönerek
    ve döndükçe dönerek
    döndükçe gözden kaybolarak
    gözden kayboldukça kalbe dolarak
    göktü ey hınç duyarak kargın vücut kaybolmuş bir vücuda
    kayıp vücut hırsını tapınan vücuttan alarak
    hınç ve hırs naz uykusu çekerek
    vücudun güzelliğini inkâr etmeyerek güm
    hayırlı olsun damgayı vurdurarak
    gümlemek her kolaya geleni bir kolaylık sandırıyor
    yalınlığa ucuzlamak aşama bildiriliyor
    gelmek mastarından isim olarak gelir
    hangi maksatla türetildiği düşünülüyor
    bedavaya geliyor aymazlık zırhı kapışılıyor
    şu serpuşa bak deniyor şems-siperleniyor
    baş üstüne ne konduysa kapışan kapışana

    kapışmaya dalmanın hayrını gör bak ne güzel yakıştı
    çapulcular kim idiyse tarih onlara kaldı
    biletler karaborsa satıldı bırakmadı borç yakanı
    kim ki baktı vücudun münezzeh yerlerine akıttı kanı
    çattı ahaliye pamuk bayram
    güzideler andante ağladı
    köçekler parsa toplarken pula belendi çengiler
    oklavalar mütereddit döndüler küstürücü ellere geçti rende
    müfredat iptal edildi aksadı bazı dersler
    geç kalmadı savaşa yön vermekten fahişe taburları
    tayın oldu savaş patladıktan sonra ekmeğin adı
    ekmek soyundan hicap taşlardan medet umdu
    simsiyah kayalarda kılıçlarını kırdı utanması olanlar
    çekilip kuytu odalara hepsi öldürülmeyi bekledi
    toprağın göğüs geçiren kırlık kısımları
    toprağın ne hititlerden kalma kara saban
    ne de isveç çeliğinden pulluk görmüş olan
    toprağın safiye meryem hatice katmanları
    kopmuş vücutları himayesine aldı
    çatışmalar cephede
    savaş arkalardadır
    bundan böyle inkârcıları küçültmenin
    büyük bir engeli var
    savaş günü çattıysa açlık
    kimsenin aklını kanırtmayacak
    artık yücelerde bağlardır
    enginlerde asma bahçeleridir tahribata müsait
    mühendisler köprüleri infilâk ettirilir kıratta kuracaktır
    okşayış sevap değildir helal değildir ilkah
    bilinen dünyalarda konacak dal bulamaz
    dilimizden uçtuğu aşikâr olan eyvah.

    savaş çıktı
    kız koynumdan çıkmadı
    beni mahmur bırakmaktan bir gün olsun bıkmadı
    devler gibi yazı yaban demeyip silahlanmış adamlar
    korkuya yağmaya kana söz getirtmedi
    alacaklarımızın sorgucuyduk borçlarımızın çilingiri
    bizi korku bizi yağma bizi kan yargıladı
    terler döküldükçe solgunlaştı yerküre
    çehre solgun anneler endişeli küfürbazdı babalar
    yasalar kapattı çimenli bayırların yüzeyinde artanı
    nem kokuşlu çocukları kızlı erkekli
    coşturdukça arıtan bayırlarda
    batözler vinçler paletler sefalete gerekçe hazırladı
    meyve ağaçlarını bir hiza gözeterek diktiler
    dıraht-ı meyvedar lâfzına rağbet edenler
    karşılarında ayıp el işaretleri yapılmasına şaşırdı
    öyle işaretleri onlar dışa vurmaz
    düşüncelerinde yalıncak canlandırırdı
    ne ki sisler bürüdüler tarlayı
    göreyim seni herkesten önce sen başla
    diye her birimize tembih ettikleri
    her birimizden bir besmele ümit eden
    hepimizin tenine tav olup da
    besmeleyi unuttuğumuz tarlayı
    sislendi kurusun diye üstüne mendil
    serdiğimiz böğürtlen
    neymiş biri yek diğerinin boynuna o kol atmalar
    nice şeymiş o eski sarılmalar yatmalar
    sevmekten kaldıysa bize değdikçe değillendiren
    yattıkça sürçen bir şey kaldı fasılalarla
    neye uzattıysak elimiz bir arşın bizden ırak
    kayıyor gözyaşlarının göğerttiği ne varsa gövdemizden
    saklı kim biz sırlı kim biz kimdir sığıntı biziz

    haramdıysa prospektüs yetmez miydi yandan yana yatırıp
    tırâzende saçları büsbütün haram ettiğimiz
    insafına sığındığımız yetmez miydi işgüzar
    kamusal ilaçlama işçisi güruhunun
    dilenmeyi öğütlemekten gayrı söz etmekten habersiz
    rahmi narkoz altında ameliyatla alınmış şehirlerden
    başka ne kaldı ki desek mahremiyetimiz
    niyetleri diplerde sakladık
    whether deep or freakish ease
    saklandık niyetlerimizin esfeline
    kovcular haline dönüştük
    matbuattan gizlendi şehre inmekten maksadımız
    giderek matbuat gizledi bizden kendi maksadımızı
    yadırganmadı bu koca kaba kalabalığın
    daracık yerlerde sıkış tepiş gizlenişi
    gizli övünmelerde yoklandı bir darp izi
    mezeler yenildi kafalar çekildi
    tarladan kovulanların irin topladı derisi
    irinliler kabilesi
    çoğalıp sayıları göze batınca alarga durdular bizden
    sevmezlermiş bizi raconlarının bu olduğu söyleniyor
    yarası cerahatlenmeyeni kendilerinden saymazlarmış
    bize başından beri başkası muamelesi yaparlarmış
    daha yeni öğrendik meğer biz de onlarla mecazdan
    leff ü neşirden gayrı alâka şimdiye kadar kurmamışız
    doğrusu gerçekten bizmişiz başkaları
    onlara dokunmanın bizlere ar gelişi bundanmış
    irinsizlik bilinciymiş her geçen gün tuhaflaştıran bizi
    bizdik hey gidi bizdik biz gidi bizdik neye dokunduysak
    doğdu o şeylerin ortadan kalkma ihtimali
    sarktı berelendi döküldü neye dokunduysak
    canımıza santigrat nevinden kıymet biçmeye kalktığımızda
    memeler sarkık kalçalar bereli dudaklar dökülgendi
    rengi attı çağları dönemlere ayırmak için
    elimize tutuşturdukları edevatın
    arkadaşlarıma söyledim
    soluyor solduruyoruz

    hiçbir şehrin montevideo’nun bile
    sundurmasında soluk bırakmadılar dedim
    sözümü tersten aldı arkadaş olacak dümbelekler
    bana terslendi hepsi
    yüzüme ters bakmakla iktifa etselerdi
    tahammül eder sizin cirminiz
    ancak bu kadar derdim ama onlar
    susturamadı içlerinde cirit atan ifriti
    ne çekilmez bir adamsın sen dediler
    hem şikâyet ediyorsun savaştan
    hem koynunda saklıyorsun sevdiğin kızı
    yeyip yuttum sanmayın bu takazayı
    ne mi yaptım size ne
    kokuşmuşa paha biçerek geçinene
    ne yaptığımı hiç kimseye anlatmam
    bu çapraşık dünyaya bir de ben düğüm atmam
    yola getirsem elime ne geçecek
    hayat sahici bilgiyi sömürgeye saklamış
    diyenler arasından birini
    bunların avenesinden bir tekecik kişi
    çıkacak mı hiç sanmam
    aklını dünya hayatında benim hisseme
    akşam bulutuna iliştirilmiş bir şey
    düştüğüne yoracak
    o şey
    oyalıyor beni
    benim bütün kenarlarım
    o şeyle işli
    aklını yormak
    benim arkadaşlarıma göre yabancıların işi
    yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı havalarda uçana
    yakınlık gösterir benim arkadaşlarım aklı yerin dibine batırana
    ne arkadaşmış bunlar bir işin düşecek olsa
    çat beykoz’dadırlar çat kumkapı’da
    ha beykoz’dadırlar ha kumkapı’da

    uyar mıyım aklı vücuda merbut kılmayan bu takıma
    tünemeye fırsat bulduklarında
    ayırt etmeyeceklerdir hani halı hani kilim
    bir ağız mutlaka öğrenmek gerekiyorsa
    neme yetmez benceğize kendi halim
    baktım hiç işe yaramıyor
    deniz sularında köpekleme yüzmelerim
    kulaç attım yağsız karnım elverdiğince
    yettiğince çelimsiz kollarım
    iki yakamı bir araya getirmek
    konusunda sebat ettim
    bunu kolay bir şey sanan
    varsa denesin de göreyim
    yemek buldun mu ye dayak buldun mu kaç
    biyos derlerse hayat logos derlerse akıl
    bunları sular seller gibi bilmeyi marifet sanma sakın
    marifet aklın ne kadarı hayatın dahilinde
    bunu bilmek
    yahut keşfetmek hayatın
    hangi kısmı dolduruş ne kadarı akıldır
    hasılı neye olursa olsun akıl yormak
    aklı takatten düşürmeye ister istemez varır
    halbuki insanların çoğu cehennemlik
    yani dinç akıllıdır
    onlara eziyet altında
    tecrübemin bana öğrettiğini
    söyledim açık seçik anlamadılar
    avâma sebil için açık saçık söylediysem de nafile
    benim sırrım nefsimi ıslah etmeyişimde saklı
    beni yazın keten pantolonlu kışın kalın kazaklı
    görmeseler ayağa
    düştüğümün resmiydi çoktan
    aldırışım soğan başı hikâyesi dolaylarında
    konaklama gafletiyle bukağılansaydı
    nasır bağlasaydı kişiliğim olsaydım ibn-i filip
    taksaydım getirdiğim her bir şeye doğuştan
    dünya nispetinde bir kulp

    ucu indüs’e varan bir imparatorluk kursaydım
    sinop’ta gölgemin köpeksi filozofun yüzüne
    düşmesiyle dehama kucak açtığı için
    zapt edilmiş topraklara giderek
    romanya boyası çalmayacak mı general
    rütbesinde beş altı tane zevzek
    şişse idi kişiliğim kan çıbanı çıkarma
    derecesinde kabarsaydı
    dem vurmayacak mıydım
    kendi krallığımdan
    pehlivanlık taslayıp
    bahis açmayacak mıydım
    mülk-ü âl’imden saltanatımdan
    para bastırmayacak mıydım
    hutbe okutmayacak mıydım
    dinç akıl böyle şeyler yapmadıkça
    rahat yüzü göremez
    aklı dinçlik çağına demir atan insanın
    gözleri ve’l fecr okur
    gözleri kahverengidir karadır elâ çakır
    bağdaş kurarken bile bu gözler hazıroldadır
    ağzı nerededir tabiî ki kulaklarında
    vakit kazanmak için çevresine
    mebzul ücret dağıtır
    çünkü aklını yorgun düşürmeyen her insan
    içerisinde
    bir gün soğuk ve rutubetli ve gözün
    gözü görmediği mahzenlere düşmek
    oralarda çürümek korkusu taşır
    korkudan kurtulmanın yolu
    ben size söyleyeyim
    vitrinde
    mümkünse vitrinin göbeğinde
    kendine bir yer beğenmekten geçiyor
    gözde değilse göz önünde o da olmadı göz altında
    aklı dinç kalan ezilir gözden uzaksa
    mahlûkat gözüne görünmemek

    işte bu olmaz
    olduğundan fazla sanılmamayı
    dinçlik kaldıramaz
    dinç akıllılardır göz göre göre
    maskaralıkla korkaklığı buluşturan
    tarihi inceleyin göremezsiniz
    soytarısız bir kral dalkavuksuz bir sultan
    padişah imparator gözdeki mübalağadır
    bana bunlar yaramaz
    ben çocukluk çağlarımdan beri
    görülen görünen gösterilen dünyaya
    alışmamak inadında kararlı takımı tuttum
    nefsim âsi aklım yorgun şefkatlidir yüreğim
    neden koynuma göz koyan kıza hayır olmaz diyeyim
    at üstünde ok atarken bana güleç yüz
    padişah mı imparator mu gösterecek
    bu kız olmasa benim kramp giren bileğim
    merhem yüzü görür müydü düşünün
    insan isem insanlığın tümüne
    beklerim ki geçsin diktatörlüğüm
    demek bana lüzum edecek bir horoz ötüşünün
    vardığı yere kadar uzanan hükümranlık
    sorgulamaktan geri durmam
    kim yaparsa nüktedanlık
    ellerimde dinç akıllı kimselerin
    ne mânâya geldiğini merak ettikleri yüzükler taşıyorum
    yüzük taşlarımın altına arsenik sıvaştırmadan yaşıyorum
    iflâh olmaz diktatör işte o bensem
    o bir köprüyse işte sırat dedikleri
    benim orayı biri çıkıp söyleyebilir mi
    gurultuyu çaktırmadan deneyip cambazlığı
    façama toz kondurmayıp hiç azar işitmeden
    geçmenin fırsatını kullandığımı
    yo hayır böyle bir beyan sadır olamayacak
    sırat
    oradan geçmedim ben

    benden ısrarla nefsimi ıslah etmemi istediler
    nerede bende o göz
    var mı bende öylesine bir dirim
    nefsimi
    söylesinler kimler hesabına ıslah edecekmişim
    sayıp dökülecek cinsten şeyler mi
    nefsimi ayarlayacağım şeyler
    kitapta yeri var mı benden istenenlerin
    çizmiş mi müstakbel şemailimi kalem
    cevapsız bırakıldıysam nasıl
    imkân dahiline girer bu estetikten yoksun
    müstamel ahaliye yeltenmem
    yürüdüm yürüyüş ritmime uygun bir yol
    bulacak gibi oldumsa da çıplak gözüm
    tipi çıkınca lapa karla örtülen
    yön tayini işaretini görmedi
    tutamak bildiğim içimdeki okun seyri
    yüküm her gün biraz daha
    ağırlaştığı için yavaşım
    yaşımın ilerlediğini merceğimin gevşediğini
    gördükleri için yoldan çıkacağımı sanan kalpazanların
    alnını karışlarım
    vazgeçer miyim ömrümü adadığım diktatörlükten
    olacak şey mi bu hiç olur mu
    benim gibilere küçükken
    sıkı dur oğlum
    türk çocuğusun sen dendiği unutulur mu
    turşu küpü kırk paranın tırtırlısı
    tarlaların uzaklığı bana yeten bir dersti
    fırçanın hiçbir türünü şimdiye kadar yüksündürmedim
    saatten benim üç parmağımla kurulma
    işlemine bir itiraz gelmedi
    önüme ağılanmadan geçilmez caddeler açılmıştı

    cinnete göz yummasam
    cinayeti yarıda kesmek için
    bir şey yapacak olsam
    hazırdı yağlı urgan gaz odası giyotin
    pis işlere bulaşmamı allı morlu
    keyiflerle imrendirdikleri zaman
    parmak kadardım
    tabiatı icabı tuzak
    ortalık ışımadan kuruldu
    yol kesenler çetelesinde
    diğerlerinden biraz erken
    tespit edildi yerim
    akşam eve yorgun ve yufka
    yüreğimi sorgulamış olarak dönmeme rağmen
    hava karardığı zaman
    kol kanat germiş bir vaziyette durmuyor
    sorgulayıcı bir edayla sarıyordu üstümü çatı
    dişiyle tırnağıyla diyorlardı
    dişiyle tırnağıyla ne
    savaş vardı
    istenilmeyen her şey yakındı.

    tötonmuş gül haç kardeşleriymiş
    kimler idiyse savaşın tarafları onlara aldıran yoktu
    kız koynumda ya beni itham ettiler
    dretnotları imal eden benmişim gibi
    katliama uğrayan biçare nesillerin suçlusu güya bendim
    suçmuş hartuçları bırakıp
    riyaziye esaslarını sevişme denklemine uygulayışım
    bana bağırıp çağırdı resmi ağız
    kurallar bu uygulamayı dışta tutmayı âmir dedi
    kur’an yasaktır rezilliklerin en rezilidir şiir
    sonra halka dönüp şunu söyledi
    söz geçirebilirsen diktatöre geçir
    balçık mı çamur mu artık ne dersen onu
    hayatımın kaynaklarına bulaştırmamdan
    suç delillerini karartmam anlamı çıkarılıyordu
    savaşın cereyanına katkım yok demiyorum
    yalan değil uyrukların tıklımına sert çıkarak
    gözleri çatlatma faaliyetim
    en iyi ben bilirim
    en sağlam keselerin bile nereden delineceğini
    öyle zamanlar geçti ki
    kimin öd kesesi patlatılacaksa
    bana müracaat edilirdi
    yırtmışlığım var yalnızca kelle vergisi alarak
    servetlerine servet katan zenginlerin değil
    onlarla yoldaşlıktan nasiplendiğini zanneden
    fakirlerinkini de
    yıkmak demiştim on dokuz yaşımdayken
    kutsal kinidir yürekli olmanın
    aradan kaç yıl geçtiği hesaplanabilir
    beni çatık kaşla yaşlandıran

    diktatörlük bu işte
    dinlemezdim kimden gelirse gelsin sızlanmaları
    israfil’e kulak kesilmekti
    ilk alındığım ve son işim
    itlaf edilmeliydi nerede varsa kene
    koynum boş değildi madem
    pabuç mu bırakacaktım gülle gürültüsüne
    manzara hep mükemmeldi ben ve sevgilim için
    mükemmeldi francalayla esmer somunun farkı
    kuyumcuyla manav komşuluk ediyor
    geceleri ailecek görüşüyorlarsa
    bana mı düşerdi bunda bir kusur bulmak
    âyet sarih zikredilmiş cevaplanmıştı soru
    at pazarı demirden kır atlar için miting alanı
    donu merak ediliyorsa sütçü beygirinin doru
    devenin nalı nişaburek şehir hatlarının gazoz borusu
    her geçen gün bilenen bilinç gittikçe daha sivri
    seyran ü sefayı terk ederek sevdiğim kız
    koynuma kaçtıysa
    neden toz konduracakmışım şanıma
    arkada hasreti çekilecek sevgili bırakmayan
    gemi yakmazsa yazık direkler çatırdasın
    cayırdasın yelkenler
    ötesine aklım ermedi hiçbir zaman
    müdrik miydim nâtık mıydım hâfız mı
    adım bir intikam olarak bari anılacak mıydı acaba
    tuzun gözüme durduğunun farkında olmadım
    şerbetini bana ekşittikten sonra sundukları kızılcık
    fark etmedim damarlarıma sızmış
    cinsî temas haline getirmiş beni
    olağan bile saymadığım dünyayla
    gaflet miymiş yaşadığım istiğrak mı

    nereden bilecektim canıma batan
    dikenleri ayıklamaya dalmışken
    ibadetimden olmasa bari derken kuşkum
    savaş bitmiş ben nöbette unutulmuşum
    savaş bitmiş ben bunu
    koynumun boşluğuyla anlıyorum
    kükreyen ırmağın ölümü meğer
    savaşın sonuymuş
    halbuki ben sanırdım ki dünyada savaş
    var diyedir serçelerin vakitlice uçuşu
    glayöllerin yana yaslanışı fulyaların mızmızlanışı
    savaş bittiyse bir cenahtan bir boru sesi geldi mi?
    hayır, gelmedi.
    çanlar çalındı mı herhangi biri için?
    hayır, çalınmadı.
    vakit mi girdi, okundu mu ezan
    hayır duyulmadı hiçbir şey okunan
    şahidi yok trompetin öttürüldüğünün
    çanlar bu sesi verir diyecek bir kimse yok
    seyyar satıcıların müezzinlerle kurduğu diyalog
    yurttaş hakkı olarak algılanıyor
    ben
    bir tek benim
    birdenbire her şey yerli
    yerindeyken koynu boş kalan
    şimşeği atlattığımı bile kimseler fark etmedi
    boş koyun bir bergüzardı bana savaşın bittiğini anlatan
    savaş bitti sular heraklitus ne derse desin
    akmıyor
    o bir ırmak ölüsüdür kükreyen
    artık hiç kimse almanlar yüzünden telaşa kapılmaya
    bir sebep bulup buluşturmaya kalkmıyor
    karartma sırasında annemin migreni tutunca
    ne yapacağımı bilmesem de oluyor
    james marka kalın tekerlekli siyah bisikletiyle babam
    halkevi sinemasına giden beton
    köprüden geçmek istemiyor

    şarkı söylemek
    kendi kitaplarını ciltlemek
    gibi bir şey haline geliverdi aniden
    “yalnız bırakıp gitme bu akşam yine erken”
    “öksüz sanırım kendimi ben sensiz içerken”
    şimşeği atlattım diye kimseye can
    bahşedecek hale gelmedim
    demek âdem ahfâdından
    savaş bittiği için koynu boşalan
    bir kişi gerekiyormuş o da bendim
    diğerleri ellerini çabuk tutup kesme şeker
    hakkında edindikleri barut kokulu fikre
    acilen tadilât getirmişler
    sıkı yönetim kalkmış
    savaşın bittiği kesin
    yama bulmak
    dirseklere hünerse kendi kumaşından
    kim neylesin

    savaş bitti
    kır gezmelerinde bundan böyle şüphe çekmeyeceğiz
    kime kalacak kırlara çıkmanın burun sızlatan anlamı
    dinlemek zorunda değiliz muhallebicide
    yabancı dilden anıştırmalarla yüklü kaçış
    hikâyelerini mültecilerin
    memur beyler neler karıştırdıysa şehir kulübünde
    buraya kadardı
    bu saatten sonra
    briyantin saçlılara hiç kimse
    göster eşkinli beygir vesikanı diyemeyecek
    kanaviçe veya goblen
    kime ne
    arık fitil odam loş
    savaş bitti koynum boş.
ismet özel

dibace


Oradaydık hepimiz,müheyya bekliyorduk 
salaştı mukadderat,bozulmuş bir nişandı
gebe rüzgar,ihanete uğramış deniz,kerrat cetveli
dünyaya sokunmuştuk,dünya hamdı
külsüzdü ocak,tellal çarşısız
ağzımız noksandı.
Rımbaud'nun haberi yoktu Menelik'ten
Nijinski delirmişti
Mahler'in beş yaşındaki kızı ölmemisti daha
nehre Haşim annesiyle karanlık geceler
bazı çıkardı
zonklardı öpülmek için kavlamış dudaklarımız
bekliyorduk;alnımızın çatında
hepimizin bir çarpı.

Kopmamış birer çığlık diyesilerdi bıze
verilmemiş birer söz
daha hıç çıkılmamış
birer iskeleydi bedenlerimiz
alnımız birer sayıltı
azalarımız yerli yerine çakılmamıştı
bir çift göz,bır yumruk yürek arasında
darma dumandık
küşümle kapanırdı yüzümüz
çünkü kazınmıştı oraya yekten
başkalarına ait bir çarpı.

Yaşamak çarpısı derlerdi buna,yaşamak çarpıntısı.
Ne acelemiz vardı? Kime kavuşacaktık?
Yokuşu göze almak mı? Niçin?
Bir geçit
nereye açılmak için gerekti bize?
Susmak bilmiyordu tepemizde ses,saklı ve açık:
Tamamla çabuk! Çabuk bitir! Hadisene!
Sese bühtan etmedi aramızdan hiçbiri
değil mi ki hepimizin
işaretli ve yarım
dünyaya sarkık.

İsmet Özel 







"ağzımda kef/ iki gözlerimde mil/ iniyorum kulelerinden/ katil."


7 Kasım 2012 Çarşamba

iyi bir parça... fazla da yağlı olmasın


insanın, sanki kaderini değiştirecekmiş gibi, dünyada bağırıp çağırarak bir şeyler elde edeceğine inanması için çok saf olması gerekir. her şeyi olduğu gibi kabullenip yaygara koparmamak daha iyi. gençliğimde bir lokantaya gittiğim zaman garsona "iyi bir parça, çok iyi bir parça, fletodan, fazla da yağlı olmasın," derdim. garson, isteğime dikkatini vermek şöyle dursun belki de beni duymazdı bile ve sesimin mutfağa ulaşıp aşçıyı etkileme ihtimali daha da zayıftı. tut ki ulaştı, belki rostonun tamamında iyi bir parça yoktu. artık hiç bağırmıyorum.

kahkaha benden yana, sören kierkegaard

5 Kasım 2012 Pazartesi

beyaz peugeot


güneşin altında radyo dinleyen çocuk
sen bu dünyaya mı aitsin
hayatın nasıl olduğu değil kimlerle olduğu
önemli dersin
göğe ara sıra başını kaldır bak öyleyse
kendine ait bir yıldız bulabilir misin
içinde hiç bir şey olmayan bir dünya özlüyorsun
hadi bir kaç şeyi daha atsak boşluğa

sevinir misin

sevdikleriyle anlaşamayan anlaştıklarından
durmadan kaçan
bakıp on altı yaşından ağlayan çocuk
peugeot çalışmıyor biraz ittirir misin
eğer çalışsaydı uzun bir yolculuk isterdin
beyaz peugeot’yu kullanan arkadaşına de ki:
çok gaz verme vitesi ikile beni unutma
herkesin herkesle sevgili olduğu bir toplumu
özleyen
ve bütün gün güneşin altında radyo dinleyen
bu çocuğu unutma
bir gün buradan gideceğim
sen kontağı çevir vitesi ikile beni unutma
uzak yollar beni çağırıyor
hiç bir şey yapmayacağım bundan sonra
“ben buradayım” de güneşin altında radyo
dinleyen çocuğa “dünyadan korkma”
güneşin altında radyo dinleyen çocuğu sakın
unutma

güneşin altında radyo dinleyen çocuk
fm’de ne çalıyor
dünya senin ama sen dünyaya ilişme
peugeot çalıştı korna çalıyor bin arkaya
her şey önünden bir bir geçsin başını cama
daya
başını cama dayayan çocuk hoşçakal
ben burada kalıyorum güneşin altında
anteni çıkar radyonu aç düşlerini unutma

ahmet güntan

KİTAPTAN BAŞINI KALDIRDIĞIN ANDA HAYAT SENİ ALNINDAN VURUYOR.


2 Kasım 2012 Cuma

NUH’UN GEMİSİNE ALMADIKLARI


                      

98 kışında, Âdem’in odasında, İslamcı gençlerin sesleri dışarıda kalmışken, komünist tramvaylar dememişken henüz, gırtlağımda bir şiirle dünyaya ilerlerken, Dergâh dergisinin eski sayılarından birinde…

Aklından geçenleri kâğıda dökememek sanırım dökmekten daha iyidir.
Ne anlatmak istediğini bilip bunu yazamamak…

“Topkapı minibüsleri yuttu onları”

Günlerdir bu dizeyle boğuşuyorum. Kalbimde eski çarpıntıları sürekli yenileyen bir şeye dönüşüyor. Mehmet Efe yeniden görünmeye başlıyor, Mızraksız İlmihal’i avucumda buluveriyorum. Bundan bir kaçış umuyorum. Bu dizenin zamanın çatlağından bana çok eski güneş ışıkları iletmesini bekliyorum. Ve bu oluyor. Dizeyi her gün tekrarlıyorum ve oluyor.

80’lerde İstanbul’da yaşasaydım ve İslamcı olsaydım, Topkapı minibüslerine ayaklarım düşseydi sık sık ve bir takım yaz hatıraları ve eski vapurlar ve Bozdoğan Kemeri ve Beyazıt ve Beylerbeyi resimlerim olsaydı canlı ve alış veriş merkezleri ve internet ve cep telefonu olmadan yaşanan hayatların biri de ben olsaydım ve Kieslowski dekalogları çekmeye başlamışken ve İslamcı genç sakallarım olurken, İsrail bayrakları meydanlarda alev alev yanarken ve küçük bir pilli radyodan haberleri ya da radyo tiyatrosunu dinlerken ve Fatih’te bir çay ocağında gazete okuyup güzel çaylardan güzelce içerken ve bir şeyhe selam verirken...

Marmara daya aydınlık, gökyüzü daha ince, Çamlıca daha tenha ve Bayrampaşa’da bir evin kokuları bana tebessümler yağdırırken…

Eğer bunlar olmuş olsaydı belki daha sesli anılarım olurdu.

Bunların hiç biri olmadı. Ama neden yaşamışım gibi bir doluluk dolduruyor ve çarpıtıyor ve güzelleştiriyor okuduğum şiiri?

“Büyük sözlerden utanmıyordum henüz”

Büyük sözleri fazla bekletildiklerinde intikam alırlar. Büyük sözler hayata karışmadıklarından adamı yer bitirir. Büyük sözler kururlar ve anlamlarını terk ederler. Yine de büyük sözler hatıralar yaratırlar.

Sen ve sokaklar büyür. Ağaçlara bir bilgelik siner bundan. Taşlar daha da ağırlaşır. YAŞAMAK BİR TAKINTI HALİNE GELİR. Nuh daha da gençleşir. Divanyolundan bembeyaz bir gemi geçer bir sabah. Ve yine:

DîVANYOLUNDAN BEMBEYAZ BİR GEMİ GEÇER BİR SABAH!

Bağırdığım duyulmasın diye bu yazıyı yazıyorum. Hayatı ıskalarken daha fazla hayat dolsun odaya diye yazıyorum.

Kaçıyorum bir gemi hayaletine kadın ayakkabılarıyla,

matbaa kokularıyla,

eski gazetelerle,

annelerle, bahçelerle, camları buğulanan hayat ölüleriyle,

varan otobüsleriyle,

kadife ceketimle, babamın 30 yaşıyla,

Kubbealtı yayınlarıyla,

Çengelköy’de bir sokakla,

Henüz bembeyaz ve boş cilt cilt sayfalarla,sayfalarla,sayfalarla

Kalbimde mürekkep lekeleriyle!

Zarifoğlu’nun cenazesiyle,

Düne doğru görülmüş-görülmemiş-görülememiş bir rüyayla,

Gömülmüş!

Bir rüyayla…

Tanrım bir roman!

1 Kasım 2012 Perşembe

kürtçe bilmeyenler için son ilahi



                                


bir Pazar günü çıktık yola
en çok öpülecek dudakların zamanlarına denk gelmiş diyelim bu yolculuk
unutarak da edilmiyor ki, yeni baştan doğuyor sanki rüzgar güneş ve görüntü
illa ki şarkı dinler oluyoruz ağlamak için, yabani 
ve nerden bulduksa bulduk o izbe, sokaksız köşe başını
tuttuk biraz yağmur ısmarladık gibi olduk yani
biz büyüğüz, tekerleklerin altında eziliyoruz
ve nerden bulduksa o izbe, tutulmuş köşe başını
sevdiğimiz her şeye artık bir müddet duruyoruz

öyle çok durduk ki şimdi, öyle çok durmak hele bu köprüde
yeşil bir ev yaptılar bütün denizleri biz görmedik
günün bitişiyle başlıyor perde kapatmalar, yaman
kırlangıçlar nereye sokuldular yangındaki halleriyle
sahil de nerden çıktı, duraktayız biz durakta, 
seyretmediğimiz güz filmlerini hatırladığımız yerde
yani biz tam ortasında bir baharın falan
uçmaya kıyamayan kuşlar kadar göç edebiliriz elbette senden
buradayız, yalnız biz değil, lütfen, yalnızlık da yeşil olabilir senin yüzünden
zira çok eskiden diye bahsedilen yerlerden geliyorum
neler yapmadım ki neler otobüsle gelirken
bütün renkler kırmızıydı ne yapmalıydım, benim kırmızı yaralarımdan akan acılar hariç her yer
gitmeliyiz ile kalmalıyız arasındaki bir şarkının en nakarat yerinde
ben durdum ama otobüs kalkıyordu seni götürmeye


diyelim ki durmadan Pazar günleri yaşıyorduk 
ıssız, susuz ve paramparçalanmış mevsimlerde
bir kırlangıç çok ağlıyordu sessiz, perdeler asılı her zamanki evlerde
gemiler batıyorsa batsın, zaten bizde hep kahır, üstelik filiz beni sevmiyor 
sevmek ancak bir gazete kağıdına sarıp eve götürülen ecza
yoksa o adam kırlangıcı ne yapsın yatak odasında 
ve kadına diyeceği var ki bunu ,yolda unutulmasın diye sık sık tekrarlıyor  
arabanın bagajında, sonra yeri çok sağlam, sonra vatan, sonra harikulade vatan
bari bu gece bizde kalsın bu aşk be adam dedirtme bana demesin mi kadın
hani yıldız kaymıştı ve domates ekecektin bahçeye böylece diye devam etti ama sahiller kırlangıca dönüşmüştü bir kere
bahçe yok, domates marketten alınmış, çocuklara dayak atacak bissürü polis yetiştirilmiş
bilmez misin? dedi

ama yağmur öyle yağıyordu ki                                                                                                                 nerdeyse aşıktık, nerdeyse Pazar değildi, nerdeyse kadın kırmızı bluzunu giymişti                                   biz de çarşıdaydık, üstümüze olan uçakları düşürüyorduk                                                                             bir şeylerin farkına vardığımıza başlamaya inanıyorduk

meğer bir gömleği nerden aldığına bağlı olabiliyormuş mesela
diye fark ediyorduk hemen aşkı 
etrafta kırlangıçların dolaşacağı kadar Pazar değildi henüz
belki de yatakları toplamamıştık ondandır, 
ama ne yapsak da kurtulamıyorduk çarpışmaktan doğan bir gemiye
buzdağı olmaktan
yine de 
vakit gelmemişti o mersedesten inmeye, buna razı değilim
inme, o tür pis şeyleri gemine alma, ben sana daha küserim
çaresini tükettiğimiz ağrıları çalıyor bak şarkı, 
çünkü doğal olan bişey vardıysa şimdi karnı bıçaklıdır, hissedemeyiz
ancak şarkılarda olabilir bundan böyle kırlangıçlar
nerden beri, kimden sonra, hangi sapakta kaldı yağmur
bilir misin?


bana nerden bulacaksın o yağmuru o pazarı o köşe başını sen
hep düşer gibi uçacaksın bir daldan bir dağa
kendinin öyle güzel zamanlarda oynamadığı bir film bulursan göster bana
ben saçakaltı, ben hikaye, ben düne razıyım tekrar yaşlanmaya
dolaşıyorum yerden çok yüksek ipler üstünde
büyüklük sende kalsın bıçaksız gel döneceksen buraya
hem bıçaksız dolaşmalısın ki bulabilesin baharın izini, unutabilesin
görebilesin diye o sahneyi, ödüller aldıracak rahatlıkta yapmışlar zaten bu hikayeyi
sen duyma, sen hep son katlarında intiharın, sen burada uzun uzun bekle
bu ülkede beklemenin yakışmadığı adam var mı ki
biraz daha ekonomi, biraz daha trajedi, sonra kimseyi kıskanmadan sana birkaç dakika
bir bahçe bul erik koparınca daldan seni çocuk sandıkları, gülerek kovaladıkları
çocuklar da yaşlanır deme, kırlangıçlar kitapların ayracıdır, hangi hazirandan başlamalı ölmeye
ey sen, ey beni boğmamış denizler, neden benim gemilerimi görmediniz
neden yağmurlu bir öğleden sonrası, kaplamamış tüm bedeninizi 
elinizdeki bıçakla sizi gören olursa bunları ona anlatın
içeri alan olursa kapılardan içeriye girmelisiniz 
sen diye bağırmaktan kimler sizi terk ettiğinde vazgeçtiniz diye soracaklar çünkü
hazırolda durun

yeşil yaprakların, tertemiz güneşler eşliğinde çıktığı bir kasabada  
panzerlerin ezdiği yollar biziz, hep terk ediliyoruz, hep bir kat daha asfalt dökecekler kapkara 
yalnızlığımızın hırkası var tepelerin sırtında, biz tepede olmayı hiç hak edemeyecek miyiz
sorusuna gayet şık cevap verirdi oysa general bir Pazar ayininde
ama artık mutluluğu sehpa dağınık görünmesin diye yere seriyorlar
bunun için almayı düşündüğüm atkıyı da yaktım özenle, ses çıkaran ormanı da 
bu yüzden serçe parmağımı bir kuşa ödünç vermek gerektiğini bile bile 
özenle unuttuğum dağlarımın bile ardına serdim uzunca
uzunca bir süredir görmedim seni, köprüyü yıktılar burunlu bir hikayede
devasa bir fırtınaya rağmen okula parmak kaldırmaya gelen çocuklara bakmak için
avare avare dolaştığım sokaklardan ve lambalardan ayrıldım
ayrılırken gece değildi, ve ben 60 yaşına varmış bisikletlere artık binemeyeceğim

Erkan Can