30 Ekim 2012 Salı

asansörde birden isa


sinemaya ve tütsülü arkadaşlara
alıştığım o çağda
uzuvlarıma ejdarhalar gerilmiş
uykusuz gözlerime yelken bezleri
ruhumun arka bölmeleri
herman melville ve dostoyevski
kafamda bir sandık dolusu trinitrogliserin
bütün gün sokaklarda

analitik laboratuarından kaçar
bob cafe'de amerikan kahvesi içmeye giderdik
ben ve crist
dumanlı dumanlı müzikhollerde
bir otelin pruvasında belki
çıkıp ruhaniyetimizden
lahuti bir zerafet ve yasla
çay içen yutkunan
kafurlu siyah harflerle fısıldaşan
yaşlı ermeni kızlara görünürdük
çıkıp ruhaniyetimizden amalara karışır
abraşlara gülümserdik

merhamet ve hüzne batardık adım başı
üsküdarlı kızlarla çıkardık
dokunaklı yaşardık . sıkılırdık
ve dostlarım kalkıp onunla birlikte
galile sokaklarında
hergün yeniden ölüme
şanlı ölüme

kapılar açılırdı çünkü
karşımızda o
gözyaşı balçık ve mum -ta kendisi
ikinci gelişinde-çıkıp ruhaniyetinden
kırık mandolin içinde
piposunu mantığın dişleriyle ısıran
wittgenstein'ın müridi kimliğinde

antik risaleler tütsüler ölüm hapları
haçın sembolizmi ebedi felsefe falan
çürümüş şiir dostlukları çınaraltlarında
ve kutsal son yemek
şakir'lerde bir akşam

derken ağız armonikası çalan
bir müptedi türedi içimizde
bronz bir yontu hacminde zen
sonra pazuları dövmeli ve ipince
bir ferisi
maskı kalbinin üzerinde
bir de buber okuyan bir aziz
vardı sanırım işin içinde
amerikan kahvesi içilen
matematiksel mantık konuşulan
o kahvelerin birinde
bulduğu azize teresa'yı
saklayıp kırık bir mandolin içinde
kendine küçük kanatlar çıkarıp tractatus'ten
şakir londra'ya uçtu günün birinde

cahit koytak

20 Ekim 2012 Cumartesi

pekin'de doğaçlama



Şiir yazıyorum çünkü, İngilizce inspiration “ilham” sözcüğü Latince Spiritus yani “nefes” sözcüğünden gelir, ve ben özgürce nefes almak istiyorum.

Şiir yazıyorum çünkü, Walt Whitman dünyaya samimiyetle konuşmak için izin verdi.

Şiir yazıyorum çünkü, Walt Whitman şiirin dizelerini özgürce nefes alması için açtı.

Şiir yazıyorum çünkü, Ezra Pound fildişinden bir kule gördü, tek bir yanlış ata oyna

dı,

şairlere sokakların yerel deyimleri ile yazmaları için izin verdi.

Şiir yazıyorum çünkü, Ezra Pound Batılı şairlere Çince’nin resim-yazı’larına bakmayı gösterdi.

Şiir yazıyorum çünkü, Rutherford’da yaşayan W. Carlos.Williams New Jersey aksanında “Teperim gözün ha” yazdı bunun hangi vezin ölçüsüne girdiğini sorarak?

Şiir yazıyorum çünkü, babam şairdi annem Rusya’lı, konuşan komünistce , öldü bir tımarhanede.

Şiir yazıyorum çünkü, genç arkadaşım Gary Snyder oturup düşüncelerine baktı dışarının olağandışı dünyasının bir parçası olarak, sanki1984’de bir konferans masası gibi.

Şiir yazıyorum çünkü, acı çekiyorum, ölmek için doğdum, böbrektaşları ve yüksek tansiyon, herkes acı çekiyor.

Şiir yazıyorum çünkü, diğer insanların ne düşündüğünü bilmediğim için kafam karışıyor ve bundan acı çekiyorum.

Şiir yazıyorum çünkü, şiir düşüncelerimi açıkğa çıkarabilir, paranoyaklığımı sağaltabilir, ve ayrıca şiir diğer insanların da paranoyaklığını da sağaltabilir.

Şiir yazıyorum çünkü, aklım seksten politikaya, Buda’dan meditasyona dolanıp duruyor konular arasında.

Şiir yazıyorum kendi aklımın doğru bir resmini çıkarmak için.

Şiir yazıyorum çünkü, Bodhisattva’nın dört yeminini ettim: Evrendeki sayısız bilinçli canlıları özgürleştirmeye, kendi açgözlülüğümün, öfkemin, cehaletimin devamlı üstesinden gelmeye, binbir çeşit iş gelecek başıma gökyüzü durdukça ve yol bitimsizdir zihin uyandığında.

Şiir yazıyorum çünkü, bu sabah titreyerek uyandım “Çin’de ne söyleyeceğim?” korkusuyla.

Şiir yazıyorum çünkü Rus şairler Mayakovski ve Yesenin intihar ettiler, başka biri konuşmalı o zaman.

Şiir yazıyorum çünkü, babam ezberinden okuyarak, İngiliz şair Shelly ve Amerika’lı şair Vachel Lindsay’den örnekler verirdi: Büyük rüzgar ilham nefesi.

Şiir yazıyorum çünkü, cinsel konular hakkında yazmak sansüre uğrardı Amerika’da.

Şiir yazıyorum çünkü, Doğu’nun ve Batı’nın milyonerleri Rolls-Royce limuzinler binerken, fakir insanların dişlerini yaptıracak kadar bile paraları yok.

Şiir yazıyorum çünkü, genlerim ve kromozomlarım gidip gidip genç kadınlara değil genç erkeklere aşık oluyor.

Şiir yazıyorum çünkü, dogmatik sorumluluklarım yok ne bugün ne yarın.

Şiir yazıyorum çünkü, yalnız olmak ve insanlarla konuşmak istiyorum.

Şiir yazıyorum karşılık vermek için Whitman’a , on yıl içindeki genç insanlara, yaşlı teyzeler ve amcalara, New Jersey’de Newark yakınlarında yaşayan hâlâ.

Şiir yazıyorum çünkü, kara blues dinledim radyoda 1939’da, Leadbelly ve Ma Rainey.

Şiir yazıyorum yaşlanmış gençlik dolu, neşe dolu Beatles şarkılarının esinlediği.

Şiir yazıyorum çünkü, Chuan Tzu insan mı yoksa bir kelebek mi olduğunu anlayamıyordu bir türlü, suyun yokuşaşağı aktığını söylerdi Lao Tzu, Konfüçyüs “büyüklerinizi

onurlandırın” derdi, ben de onurlandırmak istedim Whitman′ı.

Şiir yazıyorum çünkü, fazla otlatmak koyun ve inekleri, Moğolistan’dan Vahşi Batı Amerika’ya mahveder yeni otlakları ve erozyon yaratır çölleri.

Şiir yazıyorum hayvan ayakkabıları giyerek.

Şiir yazıyorum “ilk düşünce en iyi düşüncedir” daima.

Şiir yazıyorum çünkü, “şeylerin içindekinden başka düşünce yoktur” bildirisi hariç yoktur anlaşılacak düşünceler.

Şiir yazıyorum çünkü, Tibet’in laması der ki; “Şeyler kendilerinin simgeleridir.”

Şiir yazıyorum çünkü, gazeteler galaksimizin merkezindeki bir kara deliği manşetten veriyorlar, ona bakmakta serbestiz.

Şiir yazıyorum çünkü, Birinci Dünya savaşı, İkinci Dünya Savaşı, nükleer bomba ve istersek Üçüncü Dünya Savaşı, bana lazım değil.

Şiir yazıyorum çünkü, ilk şiirim Howl, ki yayınlamak için değildi, polis tarafından dava edildi.

Şiir yazıyorum çünkü, ikinci uzun şiirim Kaddish annemin bir akıl hastanesinde nirvanaya erişmesini onurlandırdı.

Şiir yazıyorum çünkü, Hitler 6 milyon yahudiyi öldürdü ve ben bir yahudiyim.

Şiir yazıyorum çünkü, Moskova Stalin’in 20 milyon yahudiyi ve aydını Sibirya’ya sürdüğünü açıkladı, 15 milyonu St.Petersburg’daki Stray Dog kafeye bir daha hiç gelemedi.

Şiir yazıyorum çünkü, şarkı söylerim yapayalnızken.

Şiir yazıyorum çünkü, dedi ki Walt Whitman: “Kendimle mi çelişiyorum?” Gayet iyi öyleyse, kendimle çelişeyim. ( Ben büyüğüm, çokluğu barındırırım)

Şiir yazıyorum çünkü, aklım kendisiyle çelişiyor, bir an için New York’ta hemeninde Adriyatik Alpleri’nde.

Şiir yazıyorum çünkü, kafam 10,000 tane düşünceyle dolu.

Şiir yazıyorum çünkü, nedeni yok çünküsü yok.

Şiir yazıyorum çünkü, aklımdaki her şeyi söylemenin en iyi yolu bu; 6 dakika içinde ya da bir ömür boyu.

allen ginsberg

18 Ekim 2012 Perşembe

o incecik omuzların


.
o incecik omuzların kırbaç altında kızarmak için
kırbaç altında kızarmak ve alev alev yanmak için kuru soğukta.
.
o çocuk parmakların ütüleri kaldırmak için,
ütüleri kaldırmak ve düğümler atmak için iplere.
.
yumuşak tabanların kırık cam üstünde yürümek için,
kırık cam üstünde yürümek ve aşmak için kanlı kumları.

.
bende yanmak için varım adına dikilmiş kara bir mum gibi
yanmak için kara bir mum gibi yakarmaktan korkup titreyen.
.
dudaklarıma götürüyorum bu yeşili,
yaprakların bu çamurlu vaadini,
bu adanmış toprağı,
kar taneciklerinin ve her ağacın anası.
.
bak, nasıl kör ediliyor ama güçleniyorum
köklerin en küçüğüne bile boyun eğerek
çatlayan ağaçlarla
yerlerinden fırlamıyor mu gözlerim?
.
seslerine sarılmış küçük kurbağalar,
civa damlaları tortop olmuş.
dallara dönüşüyor tomurcuklar
ve bir süt ılgımı nadasa bırakılmış toprak!
.
osip mandelstam

geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için



Geleceğin gürültülü zafer şenlikleri için,
o soylu kuşak uğruna, yoksun kaldım
atalarımın şölenindeki kadehimden,
mutluluğumdan, onurumdan.

Omuzlarıma atılıyor şu kurt köpeği çağ,
oysa benim kanım kurt kanı değil.
İyisi mi, bir Sibirya kürkünün koluna

bir kalpak gibi sokun beni ki,

gözüm görmesin korkakları, yıvışan çamuru,
çarka gerilen kanlı kemikleri,
ve bütün gece parlasın benim için
ilkel güzellikleriyle mavi tilkiler.

Yenisey’in aktığı geceye götürün beni
çamların yıldızlara değdiği,
çünkü benim kanım kurt kanı değil,
ancak bir benzerim öldürebilir beni.

Mart 1931

Osip MANDELSTAM

16 Ekim 2012 Salı

dengeler adına


nuh'a gemi resimleri


ı


Gençtim şiire hevesim vardı
Büyük sözlerden utanmıyordum henüz
Alnım kırış kırıştı daha o yaşta
Bir nalbant çırağı kadar sıkıntılıydım
Atların toynaklarını yonta yonta
Çöl gemileri yapıyordum
Uçan gemiler
Bej üstüne lacivert duygular
Bırakan ruhumda
Yelkenlerine su renginde atlar koşulmuş
İçimizin karanlığından türemiş
Sayısız hayaletin
Mağripli cinlerin isimsiz ifritlerin
Kum üstünde iterek yürüttüğü
Can sıkıntısı ve boğuk neşidelerle yüklü
Sahra gemileri
Kaleleri yıkan
Şehirleri ehramları yutan
Şiir sefineleri...



ıı


Eğilip taşgemiden bakıyorum şimdi
Bozbulanık akşam saatlerinden geçen
Silinmiş istim almış - iskelede
Bekliyor gemi
Çelik kasların sabrıyla öyle masum ve davetkâr
Bütün yükümüzü almaya hazır
Yüzlerimizi çukurlaştıran hüznü
Zırhlarımızı ağırlaştıran
Önce kuşlarımızı uçurup dallarımızı budayıp
Gövdelerimizi soyan
Sonra her boya uygun
Bir çarmıh mıhlayan.
Çarmıh mı dedim, bağırdım mı?
Bunu yolcular duydu mu?
Göğüslerine indirip kafataslarını
Mahzende uyuklayan şehirliler:
Mezar komşularımız
Beşkırkbeş vapurunun lahûtî figürleri
Şişko tezgâhtarlar ebedî kızlar daktilolar
Terziler hünsa çıraklar simsarlar
Memurlar kâhinler duahanlar
Gözlemci melekler
Ve öteki ruhaniler


Ufuktan belâlanmış kavimler geçiyorlar 
Yoksul günümüzün dumanları içinde
Kaynıyor yukarda kazan
Kaynıyor ve taşıyor - melekler
Sirkeciye açılan sokaklara boşaltıyorlar onu
İnsan eti kokan ucuz otellerden
Piyango gişelerinden plakçılardan
Sızan cinneti
Yarı bizans yarı taşra kılan akşamı
Bu borulara üflenen dakikalar
Kanallardan üstgeçitlerden taraçalardan
Toprağın altından, ta yedi şehir aşağılardan
Sızan fışkıran akan şehirliler
Mezar komşularımız


Ne serin avlularda göç-ricat hutbeleri
Ne inzarcı divaneleri kavmin
Ne de '
şehrin ta ucundan 

koşarak gelen haberci'
Hiç biri


Uykunun karanfil kokulu
Şerbetiyle ıslanmış bıyıkları
Şehre inince küçülen omuzları
Ve sıkılgan elleriyle
İnsanın dayısına benzettiği
Köylüler de yok artık
Hepsi geminin karanlık mahzenine gömüldü
Topkapı minibüsleri yuttu onları.



ııı


Nasıl da tükenmişiz biz yolcular
Mağrur perçemlerimizden tutulmuş
Göğüslerimiz kurumuş
Erimiş hançeremiz
Göz oyuklarımıza
Batan şehirlerin kumu dolmuş



Asık suratlarla geçiyoruz koridorları
Yorgun  inançsız
Günbatımının tabanıyla ezilmiş
Gözden çıkarılmış
Peygamber katleden kavimler gibi



Ve eriyip akıyoruz
Sulardan dışarı
Yorgun develerimizin
Biçimsiz atlarımızın üzerinde
Mağlup omuzlarımıza sitemle
Göğün ağırlığını indiren
Gözdağı veren
Meş'um çığlıkları içinde
Sahra kuşlarının



ıv


Oturmak istiyorum
Biraz sıkışır mısınız
Bakın ellerim dolu
Ellerim ceplerim ve kafam
Yolcuyum/Sorulur mu/Nereye gidiyor gemi
Biraz sıkışır mısınız


Ruhumu kurtarmaya çalışıyorum
Dualarla perhizlerle susarak somurtarak
Ve gizlenerek kıyı bucak
- Biz zavallı küçük sırlar -
Biz zavallı sırlar
(küçük)
Biraz sıkışır mısınız


Öleceğim, efendim
Bir gün mutlaka öleceğim
Ama beşkırkbeş vapuru
- Kim durdurabilir onu -
Beşkırkbeşte kalkacak yine
Biraz sıkışır mısınız


                                                               Günahlarım
                                                  Tevbelerim sadakalarım
                                           Heveslerim erdemlerim başarılarım
                                         Kâğıtlarım muskalarım madalyalarım
                                      Traşlı fotoğraflarım traşsız fotoğraflarım
                                              Ruhum cesedim göz yaşlarım
                                         Burada büyüğüm burada küçüğüm
                                                           Burada büyüğüm
                                                    buraya sığarım buraya
                                                   Sığarım buraya sığarım
                                                  Biraz sıkışır mısınız biraz
                                                             Sıkışır mısınız
                                                                     Biraz
                                                                     sıkı
                                                                      şır
                                                                      mı
                                                                      sı
                                                                      n
                                                                       ı
                                                                       z


v


Kalkıp bazı fikirleri bazı hacimlere
Koymam gerekli
Aklı sicimlerle bağlamam
Kamçılamam kamçılamam
Günlük hayatı balkondan yuvarlamam
Delilleri yok etmem 

Hatıraları yakmam gerekli


Gidip kâtipleri
Muhasipleri uyandırmalı
Karıncaları yuvadan çıkarmalı
Gemiye katılsınlar


Su/kereste
Ve uzaklık
Taşısınlar



Bal güğümünü borazanımı
Baltamı eşeğimi
Ve önsezisini eşeğimin
Almam gerekli



Önce
'Gemiye bakmak' için
Su
Ağaç
Ve derinlik



Sonra
'Gemiden bakmak' için
Susuzluk
Ve
m
i
n
a
r
e








Düşünceyi kaptan köşküne koyuyorum
Hayâlgücünü güverteye

Ukuyu yelkenlere
Ve ölümü dümene



Sonra inip gemiye kıyıdan bakıyorum
Ve bu fazlasıyla insanbiçimli
İnkâr yüklü gemiyi
Gaz döküp yakıyorum



Şüphe'yi, abesle azdırılmış zekâyı
O cam gözlü geometriyi
Bin başlı levyetanı
Kabaran sulara salıyorum
- Biraz hafiflesin diye gemi -
Sonra kırk yıl peşinde dolaşıyorum onun



Ve inançla zıpkınlaya zıpkınlaya
Sonunda, 'iyi huylu' bir merak
Türetiyorum ondan
İlham'la yürüyen bir dağ,
Yaklaştıkça gizemlenen ada:
Yollarda bulunan
Ve yollarda yitirilen ithaka



Uykuyu çocuklara ayırıyorum
Gençliği annelere babalara
Umudu gemiden bakanlara bırakıyorum
Korkuyu kıyıdan bakanlara
Tufanı kendime ve biletsiz yolculara


cahit koytak

7 Ekim 2012 Pazar

İSTANBULHÂTIRASI




Yirmi yıldır bu şiiri düşünüyorum
Huzur veren bir mutsuzluğun sınırlarında
Kullanılmış kelimelerle düşünüyorum kullanılmış hırıltıyla
Bey Yalnızlığım!
Hiç caz dinlemedim biliyorsun
Hiç âşık olmadım

Otobüs beklemenin metafiziği diyelim
Öksürürken merhamet duymak kendine
Hiçbir ağacın kıyısında evim yok
Dostlarım bende kayboldu haciz geldi bileklerime
Yirmi yıl önce gökyüzü bile hayaldi
Hiç sorma şimdi iyiyim

-Buraya en popüler şiirimden bir mısra konulacak-
Müziği açtığımda tanrı görünecekti
Anlatamamayı seçecektim
İstanbul kağıt üstünde simsiyah deniz
Bir fincan çay sonra rüzgar yalandan gerçek
Böyle yazmazdım

Eski fotoğraflardan korkuyorum – yaşamak beni öldürecek-
Fatih’te gece yürüyüşü - beni öldürecek
Hah! Şimdi tramvay geçecek şıngırtıyla
Buradan yürüyerek Üsküdar vapurla Eminönü
Güzel isimler yağardı avuçlarıma
Yalan söyledim

Yirmi yıl uzayan yol kalp yetersizliği
Kısa film fragman montaj hatası – burası silinecek-
İntiharının 9’unda kan kesildi su
İnsan kelime oyunudur
Kaç kişiyle oynanır?
Umarım anlamadım


kitap-lık - temmuz 2014

3 Ekim 2012 Çarşamba

harranlı müneccim



sonunda yağmur yağacak,
hem öyle bir yağmur ki
yapılmayan işlerin,
ödenmeyen borçların,
tutulmayan sözlerin
mazereti olacak .
ve kefareti, uğruna bir tazenin
kalkıp yollara düşmeyi
ve kaderle güreşmeyi bu yaşta
göze alamamanın...
öyle bir yağmur ki, aylarca
belki yıllarca yağacak;
senatoyu su basacak,
sarayı, kiliseyi ...
ve patriğin külahını
snodun çamurlu tortuları üstünde
yüzdürecek kadar
yükselecek sular;
yağlı takkelerini yüzdürecek kadar
çerçöple birlikte,
kavgayı kızıştıran ruhanilerin;
ve takma başı üstündeki
takma perçemini
biçare imparatorun.
elmas sertliğinde yağacak,
sabır inceliğinde...
ve yasaları eritecek yağmur,
töreleri - o yıkılmaz sanılan
kaleleri, kurumları falan...
yer gibi sağlam, gök gibi her yerde
diyerek şanını yücelttikleri
ama kanını emdikleri,
kökünü kemirdikleri
köhne devleti...
öyle bir yağmur ki...
allakbullak edecek piyasaları,
dinleri, sanatları, ülküleri;
maskaraların suratlarına sürdükleri
boyalı pudra gibi eritip akıtacak,
pudra şekeri gibi...
dilleri, üslupları, retorikleri.
ve siz ey, süslü seremonilerin,
sadakat gösterilerinin,
ödüllerin, nişanların altında
yamalı ciğerlerini,
tahta cambaz bacaklarını
gizlemeye çalışan
yeteneksiz saray şairleri!
o yağmur yağınca,
o büyük yağmur,
teranelerinize can katmak için
cıvıltılarına kulak kabarttığınız,
tahsisat-ı mestureden ödenekli
ilham perileriniz,
ilham fareleriniz
yuvalarından dışarı vuracak,
halkın yatağının, yastığının altından,
gardıroplarından fahişelerin,
akla gelen her kuburdan,
hatta ayak yollarından muhaliflerin;
hem de leşlerinin kuyrukları
sizin burunlarınıza
dolanmış olarak!
o yağmur yağınca,
o büyük yağmur,
kemerli, revnaklı hayalhanelerinde
arp çalan, neşide söyleyen,
iskambil falı açan
ve tatlı ürpermeleri içinde
ölümlü ihsasların
aşk oyunlarıyla oyalanan
zarif ruhlarını çürütecek rutubet
ve rakik vicdanlarını
suskun entelektüellerin.
ve yıkayacak o büyük yağmur,
silip temizleyecek
noktasına, virgülüne kadar,
halkın belleğine balçıkla sıvadıkları
bulanık satırlarını,
görece lekelerini şöhretimin;
o göçebe serazen güzeliyle yaşanan
küçük, masum macerayla ilgili...
bunları ben söylüyorum;
en uzak yıldızlara,
ziclere, atlaslara bakarak...
ben, el harizmi'nin gözde tilmizi,
-öyle olduğu için de
bağdat'ta tutunamayan,
roma'da anlaşılmayan,
ve bizans'ta, elli yaşında
tam yıldızı parlayacakken
adı ikon kırıcıya
ve kart hovardaya çıkartılan-
ben, yıldızbilimci, şair,
harranlı leon:
ben, matematikçi, mimar, ressam;
rum ateşinin mucidi;
hendesede hace-i hacegân;
yedi dilde konuşan,
üçünde yazan-bozan;
gizli ilimlerde,
bahusus maraz-ı kalpte
ve inkisar-ı aşk ve muhabbette uzman;
diline hâzık hekim,
eline mahir cerrah;
tarid-i cin ve sihir,
ilahiri ilahiri ilahir...

cahit koytak

1 Ekim 2012 Pazartesi

josé



şimdi n'olacak, josé?
parti bitti,
ışıklar söndü, herkes gitti,
gece soğuk,
şimdi n'olacak, josé?
ne diyorsun ha?
adsız josé
başkalarını kızdıran

şiir yazan,
kavgadan hoşlanan
şimdi n'oalacak, josé?

kadının yok,
ne söyleyecek sözün,
ne sevgin kaldı,
ne içki içebilirisn artık,
ne de cigara,
tüküremezsin bile,
gece soğuk,
gün doğmadı,
ne otobüs geldi,
ne de ütopya,
gülen kimse yok,
her şey sona erdi,
her şey çekip gitti,
her şey çürüdü,
şimdi n'olacak, josé?

şimdi n'olacak, josé?
tatlı dilin,
şölenlerin, perhizlerin,
o ateşli anların,
raflardaki kitapların,
altın çıkan madenin,
camdan giysilerin,
anlaşılmaz sözlerin,
nefretin, şimdi n'olacak?

elinde anahtar
kapıyı açmak istiyorsun
kapı yok
denizde boğulmak istiyorsun,
deniz kurumuş;
minas'a gitmek istiyorsun,
artık minas yok;
josé, şimdi n'olacak?
bağırabilsen,
inleyebilsen,
bize bir viyana valsi
çalabilsen,
uyuyabilsen,
yorulabilsen,
ölebilsen...
ama ölemezsin sen,
sapasağlamsın, josé.

karanlıkta tek başına,
vahşi bir hayvan gibi
kafa yormadan tanrılara,
dayanabileceğin
bir duvar bile olmadan,
dörtnala kaçabileceğin
bir kara attan yoksun
yürüyorsun, josé!
josé, nereye?

carlos drummond de andrade
dünyayı taşıyor omuzların
çev. cevat çapan
yky

hmm... üzüntülü. (puntoyu küçültelim. üzüntüyü göze alan okusun.)