30 Eylül 2012 Pazar

ölü zenci deposu


"kravatla aynı desen göğüs cebi mendilleri/ bir toplum sırf bu yüzden ölmüş olabilir mi?" osman konuk



          

necatigil'in "nilüfer"'i




NİLÜFER

Ben oraya koymuştum, almışlar,
Arasına sıkışık saatlerin.
Çıkarır bakardım kimseler yokken;
Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.

Kışken ilkyaz sularımda açardı;
Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?
Eski defterlerden sararmış yaprak.
Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.
                                 
Bir ışıktı yanardı yalnız gecelerde;
Akşam, çiçekler uykuya yattı,
Sardı karşı kıyıları karanlık-
Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.
                                 
(Yaz Dönemi, İstanbul 1968, s.29)


         Necatigil’in bu şiiri 1962’de İkinci Yeni’nin “yeni dergisi”yle egemenliği iyice pekiştirmiş olduğu bir dönemde , İkinci Yeni’den uzak bir yapıda, anlayışta yazılmış olmasıyla dikkati çeker. Necatigil’in ilk şiirleri, kendini okura hemen veren şiirlerdir. Yaz Dönemi’yle başlayan dönemeçten Necatigil şiirinin gittikçe kapalılaştığı görülür. Bu olgunun İkinci Yeni’yle hiçbir ilişkisi yoktur. Kareler ve Aklar’ın özellikle “Kareler" bölümünde doruğuna çıkan bu “ kapalılık”, onun şiiri yoğunlaştırma çabasından başka bir şey değildir. Necatigil, şiirini yoğunlaştırırken, araya boşluklar bırakıp, okurun şiire etkin katılımını amaçlar. Böylece, okur,   boşlukları kendince doldurarak şiiri yeniden üretir, zenginleştirir.
         İkinci Yeni, imgelerin çağrışımına dayanan bir şiir anlayışıyla, okurdan okura farklı yorumlanabilecek bir şiir üretiyordu. Onlar, gerçeküstücülerin ruhsal otomatizminden çok, simgecilerin “farklı okunan” şiir anlayışının aşırıya vardırılmış bir biçimini aktarıyorlardı. Gerçi simgecilerin şiirlerinin iskeleti vardı ve her okuyucu şiir okurken, portresini bu iskeletin üzerine kuruyordu, ona kendi renklerini katıyordu. II. Yenicilerin bir bölümü şiirin iskeletini de kaldırdılar. İşte Necatigil’in İkinci Yenicilerden ayrıldığı en önemli noktalardan biri budur. Ayrıca şair, okurun şiirin içine girmesi için, ondan bir birikim, bir çaba istiyordu. Oysa İkinci Yeniciler, okurun sadece imgelemini harekete geçirmesini bekliyorlardı.
         Simgeciler, “duygularını kapalı, bilmecemsi bir dille” anlatılırken, sezgiye dayanarak yazıyorlardı şiirlerini. Kullandıkları özgün imgeler okurun yaşına, kültürüne bilgi birikimine... göre çeşitli biçimlerde yorumlanabiliyordu. Baudeleaire’in “göğün balkonları” imgesini çok değişik yorumlayabilirsiniz; ama “İçe Kapanış” şiirinin izleği konusunda tüm okurlar birleşir.
         Necatigil’in tutumu, simgecilerden ve İkinci Yenicilerden çok farklıdır. Gerek simgeciler, gerekse İkinci Yeniciler geçmişle bağlarını koparırken, Necatigil şiiri düne baka baka yazıyordu. Bu nedenle onun kapalılığını aşmak için bir çaba gerekir. Bu çabanın başında Türkçe’nin şiir serüveni çok iyi bilinmelidir. Hatta bu çabayı daha da ileri götürmek gerekir: Dünya şiirinin doruklarını da bilmek! Çünkü Necatigil bir sonuç, Türk ve dünya şiirinin bir sonucu. Yaptığı göndermeleri anlamadan, onun şiirini çözmek zordur. Bu da yetmez, dilin çeşitli anlatım olanaklarını da bilmeniz gerekir.
         Necatigil şiirini çözmek için, metne bir matematik problemine eğilircesine yaklaşmak gerekiyor. Bu yolu deneyen her okur, onun gönderisini aynı biçimde çözecektir. Başka bir biçimde söylersek, Necatigil’in şiiri kişiden kişiye değişen bir yoruma açık değildir. Sadece bırakılan boşlukları, okur kendi rengiyle boyar. Necatigil bu yönüyle daha çok Kapıkulu şairlerine  benzer. Nasıl ki Yunus’un,


          Beni bende demen bende değilim
 Bir ben vardır bende benden içeri


dizelerini, bütün sözcükleri tanıdığımız halde, eğer tasavvufu bilmiyorsak, bize bilmece gibi gelirse, anlamlandıramazsak; Necati’nin,

 Şam-ı zülfünle gönül Mısrı harap oldu deyu
  Sana iletti kebuter haberi döne döne


beytini sözlüğe bakarak da anlamlandıramayız. Çünkü bu dizeleri anlamak için, onların üzerine oturduğu “felsefe”yi bilmemiz gerekmektedir. Necati’nin beytini anlamlandırmamız için, Şam kentinin adının “akşam”, Mısır’ın “ülke” anlamına geldiğini de, Kapıkulu şiirinin söz oyunlarına dayandığını da, ayrıca şairin sevgilisinin saçlarının mutlaka siyah (zülfün gecesi) olacağını da, güvercinin “haberci” olduğunu ve döne döne (takla atarak) uçtuğunu da... bilmemiz gerekiyor. İşte Necatigil şiire bu anlayışla yaklaştığı için onun şiirinin içine girmek “zor”laşıyor. Ama içine girilebilirse Necatigil’in şiirlerinin büyük bir bölümünün lirik olduğu da görülecektir. Bu yoğunlaştırma işi kimi şiirlerde lirizmi köstekliyorsa da, “Nilüfer” bunlardan değildir.
         Necatigil’in şiirleri için “içine girmek” sözlerini kullanmam bir rastlantı değil. Onun şiirinde “anahtar sözcükler” vardır. Bu anahtar sözcüklerle şiirin kapısını açabiliriz. Bu sözlerimizi şimdi “Nilüfer” şiirinde somutlayalım:
         Şiirin cümle kapısının anahtarı dört kez yinelen “almışlar” sözcüğüdür. Bu eylemin kişisi çoğuldur ve belirsizdir. “Almışlar”ın öznesi belli değildir. Ama bu “gizli” özne, şairin “oraya” koyduğu, kendine ait olan “bir şey”i almıştır; bu da şairin yakınmasına, “almışlar”ın dört kez yinelenmesine neden olmaktadır.
         Şiirin cümle kapısından girdikten sonra, onun mahrem odasını açacak olan sözcüğü arayabiliriz artık: Almışlar eyleminden yakındığına göre, alınan “şey”i, yani nesneyi bulmamız gerekiyor. Bu alınan “şey”, “sıkışık saatlerin” arasına konmuştur, “ayna” dır, “anlam”dır, “lamba”dır,“kışken ilk yaz sularında açar”. Bu özellikler şiirin adı olan sözcükte vardır. Nilüfer “sularda açan” bir çiçektir; ama “ilkyaz sularında” açmaktadır. “İlkyaz” mecaz olarak “gençlik, yeni yetme dönemi”ni anlatır. Nilüferin aynı zamanda bir kız adı olduğunu düşünürsek şiirin içine girmiş oluruz. Şairin gençlik anısı Nilüfer alınmıştır ve şair bundan yakınmaktadır.
         Bundan sonra şairin ayrıntılarına girebiliriz:
         Şiir çok yoğun üç dörtlükten oluşuyor. İlk dörtlükte “sıkışık saatler” imgesi çıkıyor karşımıza. Şair, derslere girip çıkan, yazılı kâğıtları okuyan, otobüs bekleyen, evin alış verişini yapan, kitaplar hazırlayan, eşine, çocuklarına, dostlarına vakit ayıran büyük kent insan olarak sürekli koşuşturma içinde, hep bir yerlere yetişme telaşında bir kişidir. İşte bu sıkışık saatlerin, dar vakitlerin arasında “kimseler yokken” çıkarıp baktığı bir “resim”dir Nilüfer. Bu resim, gençlik döneminin fotoğrafıdır. Kuşkusuz bu resim somut değil, soyuttur. Çünkü Nilüfer bir anıdır. Bu anı, şaire “ben”i yansıtan bir aynadır. "Beni bana gösterecek aynamdı.” dizesinde, şairin şimdiki beninden memnun olmadığını, “gençlik beni”ni “ben” saydığını rahatça çıkarabiliriz. Burada da şair, büyük kentin ve koşuşturmacaların “benini” parçaladığından, kendi olmadığından yakınmıştır. Böylece “almışlar”ın öznesini de çıkarmış oluruz: Büyük kent ve taşıdığı sorumlulukların getirdiği koşuşturmalar.
         Necatigil, aile reisi, öğretmen, dost olarak taşıdığı sorumlulukları altında hep ezildiğini duyumsamıştır. Bu yüzden onun şiirlerinde bir kaçış özlemi vardır. Çünkü o, kendini büyük kentin ve sorumlulukların içinde “mahpus” olarak görür. Tarancı’nın ardından yazdığı “Tarancı’da Yaşamak” adlı yazısını da, kendini yansıtan dizelerle bitirir:


 Uzak bir iklimin havasında
 Bütün sevdiklerim hülyamı paylaşır
 Bense camlar, camlar arkasında.3


            Necatigil bir çok şair gibi kaçmak, uzaklara gitmek ister. Kuşkusuz her iki şairin kaçmak istemesinin altında başka nedenler yatar. Fikret, “seninle” şiirinde:


  Seninle gel, bu muattar harim-i ilhamın
  İlelebet kalalım zill-i ihtişamında


derken sevgili ile güzel kokulu esin koyunun (muattar harim-i ilhamın) görkemli gölgesinde (zill-i ihtişamında) sonsuza kadar kalmak, Saray’ın baskısı altındaki İstanbul’dan kaçmak ister. Ahmet Haşim “O Belde”ye sığınıp “ince, saf, leyli” kadınlarla birlikte olmak, Yahya Kemal “küçük” bir cumhuriyetten kaçıp “koca” bir imparatorluğa sığınarak, üç yüz yıldır yenilmekte olan bir ulusun bireyi olarak ruhsal bir huzura kavuşmak ister. Cahit Sıtkı da, adımını atarken ölçülü olmak zorunda kalmayacağı bir ülkeye kaçmanın özlemi içindedir. Necatigil de “Çarmıh” ta4 belirttiği gibi yıldızlara bile kaçmayı düşünebilmektedir:


 Tirenler, gemiler, yıldızlar...
 Paramı yollara yatırmak isterdim,
                             Yaşamak uzak şehirlerde... Nerde?
Ev kirası, elektrik, su parası
Kasabı, bakkalı, terzisi...
Birini kaparım, biri açılır
Masraf kapıları masal kapısı


         Şairi, aile bireylerinin beklentileri yanında yakın akrabalarının beklentileri de yıldırmıştır. Bütün bu sorumlulukları yerine getirmek için verdiği savaşımlar yüzümden artık Nilüfer’ini anımsamaya vakti kalmamıştır. Bu küçük mutluluk ondan esirgenmiştir.
         İkinci dörtlük, çok yaygın kullanılan iki mecazda başlıyor: Kış ve ilkyaz.
         Bu iki mecaz, Servet-i Fünun’dan bu yana şiirimizde çok kullanılmıştır. İnsan ömrünü günün saatlerine ya da yılın mevsimlerine benzetmek çok “klasik” bir istiare olmuştur. Özellikle Cahit Sıtkı’nın şiirlerinde bu anlamda “bahar”, “sonbahar” çok kullanılmıştır. Necatigil, yanılmıyorsam “bahar” yerine “ilkyaz”ı kullanan ilk şairdir. Kaldı ki “bahar” daha çok çocukluk yıllarını çağrıştırırken, “yaz” gençlik yıllarını çağrıştırmaktadır. Şair kitabına “Olgunluk Şiirleri” yerine “Yaz Dönemi” adını koyarken de aynı mecazdan yararlanmıştır.
         “Kışken ilkyaz, sularımda açardı” dizesinde virgülün önemli bir işlevi var. Dizeyi iki düzlemde okutmak! Onu, “Kışken ilkyazdı.” diye okursak, şair yaşlılığında Nilüfer’i anımsadığında “ilkyaz”ı, gençliğini yeniden yaşadığını anlatmış olur: Nilüfer’le geçen günlerimi anımsadığım zaman, sanki gençleşiyorum! Dizeyi virgülsüz okuduğumuz zaman da “Şu anda yaşlıyım, Nilüfer gençlik yıllarımda açan bir çiçekti” biçiminde okuyabiliriz. Ayrıca Nilüfer, ilkyaz, su, açmak sözcükleriyle tenasüp sanatı yapma olanağı da doğuyor.
         “Sularında” sözcüğü “su”yun çoğulu olarak okunabileceği gibi, “zamanın da, sıraların da” olarak da okunabilir. Necatigil bu yönteme çok sık başvurur. Şair, burada Kapıkulu şiirinin tevriyesinden yola çıkar. Ama o, bunu bir söz oyunu olsun diye kullanmaz, şiiri yoğunlaştırıp az sözle çok şey anlatmak için kullanır. Bunu o kadar ileri götürür ki, şiiri yalnız iki düzlemde değil, bir çok düzlemde okutur bize:



 Aşkın bir yüzü vardır değişir dağlar
 Ozanlar o yoldan yürümeli elleyin


         Yukarıdaki dizelerde “aşkın” sözcüğü: a) alışılmıştan çok fazla, b) felsefi terim olarak, deney yoluyla saptanmasına olanak olmayan, duyular dünyasını aşan, deneyüstü, c) aşk sözcüğünün tamamlayan eki almışı anlamlarında üç düzlemde kullanılmıştır. “Dağlar” sözcüğü de “dağ”ın çoğulu olarak kullanılırken, “dağla-“ eyleminin geniş zamanı olarak da kullanılmıştır. “Elleyin” sözcüğü hem “yabancılar gibi”, hem “el ile”, hem de “elle-“ fiilinin emir kipi olarak kullanılmıştır. Bu durumda yukarıdaki dizeler, on sekiz ayrı biçimde okunabilir. Her okunuşta da dizelere yeni anlam açılımları sağlanabilir.
         “Buzlu dağlar” burada “anımsayamama” anlamında kullanılmış bir mecazdır. “Buz” soğukluğu, sevimsizliği çağrıştırmaktadır. Nilüfer, sorumlulukların doğurduğu yükümlülükleri yerine getirme koşturmacası yüzünden anımsanamaz olmuştur. Daha doğrusu onlar, şairin o günleri anımsamasına izin vermemektedirler. Bu da “yaşar gibi” yaptığı dünyasının anlamsızlaşması sonucunu doğurmuştur. Şairin gençliği sararmış bir defterdir. O, bu defterin sayfalarını geriye doğru çevirdiğinde yaşantısına “anlam” katan Nilüfer’le geçirdiği anları yeniden yaşamaktaydı. Oysa o defter artık sararmış, solmuş; o günleri iyi seçememektedir şair. Burada ayrıca gençlik yıllarında defterler arasına çiçek koyup kurutmaya bir anıştırma var. Çünkü Nilüfer, aynı zamanda bir çiçektir. Şair, sözcüğün bu iki anlamından, yukarda da Nilüfer’in suda yetişen bir çiçek olması dolayısıyla yararlanmıştı:
         Üçüncü kıtada şair, Yunan mitolojisinin ünlü bir aşk öyküsüne gönderme yapmaktadır:
         Şimdi bu öyküyü Necatigil’in kaleminden okuyalım:
         "Heles pantos (Çanakkale Boğazında) Abydoslu bir genç olan Leandros, boğazın karşı yakasında Sestos şehrinde bir Aphrodite rahibesi olan Hero’yu seviyor, her gece yüze yüze karşıya geçip sevgilisiyle buluşuyordu. Hero’nun koyduğu bir ışık, Leandros’un karanlıkta yolunu bulmasını sağlıyordu. Bir gece fırtına ışığı söndürdü. Leandros boğuldu, Hero kendini kuleden aşağı attı."5
         Üçüncü kıtayı bu öykünün ışığında okursak, Necatigil’in bize anlatmak istedikleri daha iyi anlaşılır.
         Nilüfer, Hero’nun, sevgilisine yolunu yitirmemesi için tuttuğu ışık gibidir. Çünkü Nilüfer’in aydınlığıyla “karşı kıyılar”a, gençliğine dönebiliyor, o günleri yeniden yaşayabiliyordu. Burada gece hem gerçek anlamında, hem de simgesel olarak “mutsuzluk” olarak okunabilir. Bu durumda da şairin Nilüfer’e, dolayısıyla gençliğine kaçışı, yalnız kaldığı gecelerde olmaktadır. Çünkü bunu başkasının yanında yaşayamaz. Başkasına açamaz. Toplamsal baskılar nedeniyle “evli, mazbut” bir kişinin “başkası”nı düşünmesi hoş karşılanmaz. Bunun sonucunda şair o mutluluğu sadece yalnız başına kaldığı gecelerde yaşayabilir. “Yalnız”ı bir edat olarak “sadece” anlamıyla okursak, şairin Nilüferi yalnızca mutsuz olduğu zamanlarda anımsadığı, mutsuzluktan kaçmak için ona sığındığı sonucunu çıkarabiliriz.
         “Akşam” sözcüğü yaşlılığı anlatan çok kullanılmış bir istiare. Şair yaşlanmıştır; güzelliğin, mutluluğun kaynağı olan “çiçekler” uyumuşlardır artık. Gençlik, uzak, ulaşılması imkânsız bir kıyıdır. Karşı kıyı artık bellekten silinmiş, karanlıktır, seçilememektedir. Şairin o yolu seçebilmesine yardımcı olan “lamba”sı yoktur artık. O, büyük kentin hızlı akışına teslim olmuş, Leanrdros gibi boğulup gitmiştir.
         Şiirin son kıtasında şairin “y” ve  “k” aliterasyonuyla yarattığı ses estetiğine de dikkati çekeyim.
         Bu çözümleme fazla didaktik oldu belki. Öğretmenliğimden gelen bir alışkanlık olsa gerek.
         Asıl istediğim, günümüz şiirindeki “imge” kargaşasına dikkati çekmek, günümüz şiiri üzerinde düşünmeye çalışmak.
         Günümüz şiirinde baskın olan eğilim özgün “imge”ler yaratmak bir kez tutturduk ya “şiir imgeler yaratma sanatıdır” diye, şairler imge avına çıkar oldular. Bir şiiri değerlendirirken “Aaa, şu imge ne güzel!” demeye başladık. İmge güzel de şiir nerede? Güzel imgeleri üst üste yığınca "güzel şiir" doğmuyor. Şiirin bütünlüğü için imgelerin birbiri ile bağlantılı olması gerekli. Bu bağlantı sağlanamadığı için günümüz şiirinde  belkemiği yok. İmgeler yığınında şiir çıkmaz!
         Necatigil’in öğüdünü anımsamanın sırası. Şiir geçmişimizi bilmeden güzel şiir yazmak olası değil. Bu bilmek, “okuyup geçmek”değil. O şiiri çok iyi irdelemek gerekir. Konuştuğum tüm genç şairlere Mehmet Fuat’ın Nazım’ın “Bugün Pazar” adlı şiirinin oluşumuyla ilgili yazısını öneriyorum. Nazım en güzel şiirlerinden biri olan “Bugün Pazar”ı oluştururken metinle nasıl kavga etmiş, ilk yazılışında da güzel olan bu şiiri nasıl yetkinleştirmiş, bunlar okunup üzerinde düşünülmeden yazılan şiirin sadece bir taslak olacağı açıktır.
         Şiire hiçbir zaman sıfırdan başlanmaz. Şiir bir dil olgusu olduğu için, mutlaka geçmişin üzerine kurulur. Bu sözlerim hiçbir zaman “gelenekçilik” olarak yorumlanmamalıdır. Geleneği dönüştürmek için bile geleneği bilmek gerekir. Garip şiirinin bir saman alevi gibi sönmesinin, kurucuları tarafından bile hemen terk edilmesinin altında “inkârcılık” vardır. Geçmişin birikiminin tümüne karşı savaş açtığımız zaman, sıfırdan başlamamız gerekir ki, bu da şiirin dışına düşmemiz sonucunu doğurur. Genç şairin görevi, şiirin bayrağını ustaların elinden alıp daha yükseklere çıkarmak olmalıdır. Yoksa bir ustayı sürdürmek nasıl ki kişiliksiz bir şiir yazılması sonucunu doğurursa, ustaları tanımadan yazılan şiir de gecekondu olur. İkinci Yeni, BirinciYeni’ye tepki olarak doğdu. Tez değil, anti–tezdir İkinci Yeni. Şimdi İkinci Yeni’den bugüne kalan şairlere bir bakalım. Hangi şiirleri okunuyor? Turgut Uyar’ın eşi bile yakınıyor onun okunmayışından. Cemal Süreya ise okunuyor. Ece Ayhan’ın “Bakışsız Bir Kedi Kara”sı okunmuyor ama, “Devlet ve Tabiat”ı okunuyor.
         İmgeleri üst üste yığmayı “kent şiiri” yazmak sananlar, kentin çok katmanlı, çok karışık, değişken dinamikleri olan oluşum olduğunu farkında değiller. Sen kenti tek renk olarak mı görüyorsun? Kente çokgen bakmadığında da, kentin damarlarından kan almayan, kentten, dolayısıyla hayattan kopuk, insansız bir şiir yazarsın. Adını da, şiirini de, hatta bir dizeni bile hatırlayan çıkmaz. İnternette birkaç arkadaşına okutursun şiiri, o kadar.
         Ölümünün yıl dönümünde Necatigil’i yeniden okumak, onun şiirinde Kapıkulu şairlerinden gelen sözcükleri istif etme ustalığı yanında, dili çok boyutlu kullanma dikkatini bir kez daha değerlendirmek genç şairlerimiz için çok yararlı olacaktır.
                                                                                             Varlık, Aralık 1997, S.1083

sabit kemal bayıldıran
 
                   
(1)  Bir gün ders çıkışında Necatigil’in yanına sokulup “Hocam, İkinci Yeni’yi okuyorum, anlamıyorum.” demiştim. Elini omzuma koyup “Servet-i Fünun’u, Ferc-i Âti’yi, Birinci Yeni’yi... biliyor musun? Bunları bilmeden İkinci Yeni’yi bilemezsin.” demişti.
(2)  Bak. Orhan Veli, Fransız Şiiri Antolojisi, Varlık Yayınları, İstanbul 1963, s.46, çev. Sabahattin Eyüboğlu. Kötülük Çiçekleri, çev. Sait Maden, Çekirdek Yayınlar, İstanbul 1996,  s . 283, 
(3)  Cahit Sıtkı Tarancı, Sonrası, İstanbul 1962, s.131
(4)  Eski Toprak, İstanbul 1965, s.23
(5)  Behçet Necatigil, 100 Soruda Mitologya, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1969, s.57.


27 Eylül 2012 Perşembe

"Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!"


HAZAN

Ey eski kamer, sen bizi elbette bilirsin!
Annemdi o nûrunda gezen zıll-ı mehâsin[1],
Bendim o çucuk, bendim o simâ-yi tahayyür[2],
Bir gün ki hâzan ufka kızıl dalgalı bir nûr,
Bir kanlı ziyâ haşrediyorken, onu bir yed,
Bir bâd-ı haşîn[3] aldı o rü’yâyı müebbed[4].
On beş sene evvelki hakîkat hep o gündür,
Ruhumda bugün zulmet-i pür-girye[5] onundur.
On beş senedir, ufka güneş kanlı düşerken;
Tenha ovadan, boş dereden, akşamın erken,
Hüznîyle susan meşcere[6]lerden gam-ı eylül,
Bir gölge yaparken, onu bir savt-ı tegaafül[7]
Hasretle sorar kalbimi imlâ eden âha,
Yerlerde yatan sisli, donuk hüsn-i tebâh[8]a.
Avâre felâket gülü, altın kırizantem[9],
Her tarh-ı hazân[10] üstüne dökmüş yine mâtem,
Durgun sular üstünde perîşân ü mükedder
Faslın dağınık rûhu bulut, sis gibi titrer;
Yorgun, sarı yapraklar uçar bir kuru daldan,
Bir hasta güneş ufka döker sâye-i ma’den[11];
En sonra semâlarda da ey eski kamer, sen
Hüznünle yaparken acı bir levha-i şîven[12],
Çöllerde kalan bir küçücük makber-i bî-kes[13],
Yollar bu muhitât[14]a kesik, şehkalı[15] bir ses!
Ahmet HAŞİM
(Piyale, 1926)
Vezin: Mef’ûlü / mefâilü / mefâilü / feûlün

[1] İyilikler, ahlak güzelliği.
[2] Şaşılacak, şaşırtacak yüz.
[3] Sert esen yel.
[4] Sonsuz.
[5] Ağlama dolu, çok ağlayan.
[6] Fundalık, ormanlık.
[7] Yapmacık gaflet gösterme sesi.
[8] Çürümüş, yok olmuş güzellikler.
[9] Kasımpatı.
[10] Sonbahar arkları.
[11] Madeni gölgeler.
[12] Maden tablosu.
[13] Kimsesiz mezar.
[14] Çevre.
[15] Hıçkırıklı.

25 Eylül 2012 Salı

neşet ertaş


karşılıklı istismar



Söyle, günlerini yedi sayı yolculuklarıyla
doldurabiliyor musun? Sinirli olmak, sinir olmak
peşinde; ben ne diyorum, sen ne diyorsun...
Bu sıkışıklıkta, birini açıkça sevme gereği
görüyor musun? Çok parça, ama tek perde,
bu ters aydınlıkta, af ve özür! Af ve özür,
dilencilerin kostümü! Katılıyor musun?..
Seyrek de olsa, daha zoruna alışık olan. Olay güzel,
olay basit de... Sonuçları? Onlar ne olacak? Bizim
gibiler de olsun diye. Biraz benden, biraz senden,
birbirimizi kullanarak...
Gerçek sona eremeyen, son gibi görünür,
uzadıkça uzayan... Sırları bulabilen,
her şeyi bilip, sessiz kalır, izleri silen.
Bu duyarlığa şartlanmak nasıl bir şey,
anlayabiliyor musun? Tepkisizlik bilgisi,
kendine kuyruk olmak. Sen çok fazla vurgulu
konuşuyorsun! Uyurken düşündüklerin, düş olamaz.
İfadende ‘ben motordan anlarım’ saflığı.
Kimse bu hareketlerden bir şey anlayamaz.
Anlayabiliyor musun?
Kafana monte edilen, bu kesin böyle tıkırtısına karşı,
messagequisse dinlerken. Seyrek bir çiziktirme gibi.
Sakinleşme arzusu, yol açıcı olabilir mi bizim için?
Yorucu yolculuklar gibi, bundan daha sıkıcı bir aşk
olabilir mi bizim için?
Sen, içi dolu dolu olan, içi başka türlü parlayan...
İçi sımsıkı, içi sürekli kararan... Katılıyor musun?

necmi zeka

belli bir yaşa gelenlere

sakarlığından utanmayanlar sevimlidir 
sakarlığının farkında olmayanlar daha sevimli 

edebin dışına çıkabilen bir beyefendinin cesareti 

cesur olmak edebin dışına çıkmak için mazeretidir 
ya da yerine göz diktiği kaba saba birinin etkisi 
aklı olan yaşar ve parası olan bilirsin 

aklın kendince tedbirleri var 
çok satan bir felsefe kitabından öğrenmişsin 
gemiyi açık denizde tamir etme çaresizliğine 
çılgınlık mı yoksa komiklik mi dendiği 
çok önemli değil önemli mi 

sevişmenin nasıl başladığı önemli mi 
bazen kendini naza çekmen gerektiğini 
kendini bazen zora koşman gerektiğini öğrenmişsin 

başladık bir heves (sakarca öpüştük) 
şimdi küsüp barışmadan utanıp sıkılmadan 
ayrılmaya ne dersin 

necmi zeka 

"bana kalırsa yaşamı bir başarıydı. şablonu güzel ve eksiksizdi. yapmak istediği şeyi yaptı ve amacı gözünün önündeyken öldü ve gerçekleştirilen bir amacın verdiği acıyı hiç tatmadı." mayhew, somerset maugham


23 Eylül 2012 Pazar

yazın bittiği



Yazın bittiği her yerde söylenir.
Böyle kırmızı kalkan görülmemiştir
Ölüleri örten yapraklardan başka.
Çünkü sahiden yaz bitmiştir,
Göle bakmaktan usanır insan,
Koru tutmaktan, yol gözlemekten;
Çadırlar toplanır, yaralar sarılır;
Durgun bir yolculuk, uzun bir şapka
Artık yaprakları beklemektedir.

Aşk mıdır kış gelince başlayan
Beyaz kılıçla yürüyen aşka...
Bırakmaz olur kuşlarını ülkeler,
Yazın her yerde bittiği söylenir;
Yorgunluklar çoğalır silahlardan sonra;
Kardan mezarları görülür ıssızlığın
Ölü öpüşlerin koyuluğuyla...
Aşk kalmıştır otlarda yılı götüren,
Cesur savaşçıları taşıyan kışa.

Her yerde yazın bittiği söylenir,
Çürür çiçeklere yapışan kanlar;
Belki uzaktan iki atlı yaklaşır,
Belki yakından iki yaprak kalkar;
Akşamın örtüsü derelerde yıkanır,
Gökyüzünü görünce gecenin devi
Çıkarıp şapkasından yıldızlar saçar,
Cüceler bunu bilir, gürgenler bilir,
Aşkın uyumadığı her yerde söylenir.

ülkü tamer

19 Eylül 2012 Çarşamba

"otel gören defterler"




“  KONUŞ BİZİMLE!
   BİR PANKART AÇ GÖKYÜZÜNDE!
   BELALARI TARTMA YETENEĞİNİ ÇOKÇA DOLDUR GÖMLEĞİMİN CEBİNE, ARKADAŞIM GECE!”

“ Cenazemde iki yüz dostum bulunacak ve sen de mutlaka mezarımın başında bir konuşma yapacaksın.” Wittgenstein'ın Yeğeni, Thomas Bernhard.


"Karrer delirmeden önce, sadece çarşamba günü Oehler'le yürüdüğüm halde, şimdi Karrer delirdikten sonra pazartesi de Oehler'le yürüyorum."

Yürümek - Evet, Thomas Bernhard

17 Eylül 2012 Pazartesi

kendi boşluğunun yolcusu


kapalı çarşı

Kendi yastıklarına gölge salmasın 
Çocuklarının öpüşleri onlara anlat 
Onlara anlat yağmur karşılıklı yağar 
Ruhların içindeki müzikle karşılıklı 
Kapalı çarşı içinde bir sigara 
Bir keman kılıfı senin saçlarına sürünen yağ 
Onlara anlat kadınların gözlerinin içinden geçer 
Kapalı çarşı ve kapalı çarşıyı götüren saat 

Bir inci gerdanlık dumanları içinde kapkara 
Anlamağa başladığı ağır ve çekilmez kelimeler içinde dağ 
Senin resmin ince gerdanlığın siyah parlaklığı içinde ışıklı 
Işıklı ışıksız yandan ve önden ışıksız arkadan ve içten ışıklı 
Onlara anlat ki insan kelimelerden ve şiirden yaratılmadı 
Tüyler içinde gelen yeni dünya 
Bir sandalye kadar hür olduğu gün 
Sen cuma gününün hürriyet kadar kutsal olduğunu onlara anlat 

Benim aynamı küçültüp büyülten onlar 
Benim aynamı aynalıktan çıkaran 
Kapalı çarşılar içinde fikre ve gerçeğe 
Neler neler etti anlarsın onlar 
Şemsiyeler gibi 
Felaketlerin en şakacısına açılıveren onlar 
Kendi yastıklarına düşmesin 
Dostlarının kadınları üstündeki gölgesi onlara anlat 
Kapalı çarşılar içinde 
Aslanların ağaç kabuğuna yazdığı şiir 
Kapalı çarşı içerisinde 
Açık ve keskin yumuşak ve güzel Kur'an sesleri 
Kapalı çarşı içinde kapalı rüya çarşıları 
Kapalı çarşı içinde öfke ve af çarşıları 

Kapalı çarşıya gittiğin zaman 
Bir yangın sonrasının gazetelerini okudun 
Bir gazete uzun ve kül olmuş bir gazeteydi kapalı çarşı 
Mavi gözlü bir gazete 
Kapalı çarşı içinde bulutların en senin olanı 
Sen bana kapalı çarşı 
Şüphesiz o kadar satılan ve alınanlar var ki 
Şüphesiz bir harita kırığı 
Bir yapma deniz parçasıyla kapalı kapalı çarşı 

Sen kapalı çarşılar üstüne yağmur yağanı 
Yağmurun iyi ve doğru yağmadığını onlara anlat



sezai karakoç

"Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız / Biz kirli ve temiz çamaşırları / Aynı zaman aynı minval üzere katlarız / Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız. "


.....

Bununla beraber üzülmediğinizi biliyoruz
Gün gelecek toprağın altına uzanacağız
Her gece saat beş sularında sizi
Toplardamarlarımızın içinde bekliyeceğiz"


ŞAHDAMAR
SEZAİ KARAKOÇ

16 Eylül 2012 Pazar

"düzenli aralıklarla kasılarak"


eylülün sesiyle

Baylar!
Bin dokuz yüz seksen birdeyiz
Karşınızda eylülün sesi
Ağustosa çekildi, eylülün sesi

Birazdan konuşacak
"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Tepelerde bulamaçların kahverengi eridiği
Eriyip sarı sarı aktığı bir mevsim
Bir saat gibi işlerken avucumdaki güz çiçeği
Yosunların kapılara usulca
Tırmanıp yerleştiği
Yani eylülün sesi, buysa çok iyi baylar.

Yaz geçti, sözgelimi midyelerden yorulduk
Eni boyu belirsiz bir ıslaklıktan
Upuzun gündüzlerden, sevimsiz otellerden
Eylül ki, sorabilir mi
Hüzünler iç kamaştırıyor, aşklarsa niye yoksul
Bir asfaltın kuru sıcak soğuğundayız
Oysa bir deniz feneri mevsimsiz ölür baylar.

Dahası
Bu düğmesiz giysileri şöylece giymek
Bir boşluuğu giyinmek mi olur
Olsun
İşte karşınızda ekimin sesi
Kasımın sesi sonra
Yağmurun eşliğinde -çocuğunu emziriyor yaz-
Bundan böyle günlerimiz nasıl geçecek baylar.

Her şey o kadar dokunaklı ki
Eylülsem, istemeden kırılıyorsam bazen
Dağınık, renksiz bir mozayık gibiysem
Üstelik yalnızsam bir de -telefonda kuş sesleri-
Aynalardan duvarlara bir üzünç akıntısı
Bu dünyada çekingen olmak çok iyi bir şeydir baylar.

Sonra bir kır kahvesi kendini okurken
Masaları toplanmış, bardakları toplanmış
Tam kendini okurken
Derim ki bir semti iyi tanımak kadar
İyi tanımal dünyayı
Açın radyolarınızı: eylülün sesi
Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar.

Elmalar silik silik kırmızı artık -olsun-
Gözlerimiz tozlanmış, kirli
Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi
Sıkılmak iyi baylar
Biz hazır tuttukça böyle
İçi yangından alev alev
Dışı buz tutmuş kalplerimizi.


Edip Cansever

Olsak n’ola bî-nâm ü nişân şöhre-i âlem Biz dil gibi bir turfa mu’ammâda nihânız



Şevkız ki dem-i bülbül-i şeydâdâ nihânız
Hûnuz ki dil-i gonce-i hamrâda nihânız

Biz cism-i nizâr üzre döküp dâne-i eşki
Çün rîşte-i cân gevher-i ma’nâda nihânız

Olsak n’ola bî-nâm ü nişân şöhre-i âlem
Biz dil gibi bir turfa mu’ammâda nihânız

Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır
Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız

Hem gül gibi rengînî-i ma’nâ île zâhir
Hem neş’e gibi hâlet-i sahbâda nihânız

Geh hâme gibi şekve-tırâz-ı gam-ı aşkız
Geh nâle gibi hâme-i şekvâda nihânız

Ettik o kadar ref’-i taayyün ki Neşâtî
Âyîne-i pür-tâb-i mücellâda nihânız

Neşati

15 Eylül 2012 Cumartesi

telaş içinde anımsananlar



İşte burada oturuyorum, yaşlı bir örümcek, sabırla
bir sözü bir ötekinin ardına diziyor,
bütünün bir anlamı olacağını umarak,
bir vahiy, bir ebedi kesinlik
ya da bir mükemmeliyet kazası
her yaşamda olduğu gibi nasılsa.
Her eğretileme adlandırmaya çalıştığımız
yarı bilinen bir duyguyu gömdüğümüz tabuttur, sezilen öfkeler
ya da bozulmanın tüm kötü kokusuna rağmen
tatmaya doyamadığımız yumuşak peynir
gibi usulca olgunlaşan aşklar.
Huzur içinde yaşamadım! Öyleyse neden
sakin olayım ki şiir yazarken; soyut tuzaklardan çalıp
el koyduğum sözler bana aitmiş gibi yaparak
kapılmak ani bir sevince, ya da düşmek ani bir umutsuzluğa
kahkahası gibi bir adamın giderken asılmaya,
ölümünden çok sonra bile ışığı hâlâ bize ulaşan bir yıldızın
uzak ilgisizliğini bırakıyor bende. Hayır bu başka
bir şey olmalı, kızgın bir tutkuyla dans eden eşler,
belirsizlik gibi hem de. Orospu tanrıça! Ben kararını
bekleyen talibinim, senin çirkin kurbağan,
öpücüğünle Yahudi düşlerimin sarışın prensine
dönüşmekten başka bir şey ummayan.
Artık bütünüyle eminim, kabaca kovulduktan sonra bir gün
yorulmuş ve iltihaplı mafsallarında ellerimin
kendimden başka tutacak hiçbir şeyim kalmayacak,
ve yaşlanmanın kenar mahallesindeki o banktan
yine de kalkmayı sürdüreceğim, her seferinde,
zihnimdeki dörtlü bir başka ezgiyi çaldığında.

oswald lewinter



14 Eylül 2012 Cuma

göz:


ova

......

Bu kentte ve başka kentlerde
Bize uygun ev yoktur
Kutlu evlere uymayız biz de

Ölsek yeraltını yadırgamayız
Kurtulmuş da oluruz
Paslı somyaların
Aç köpeğinkini andıran
Diş gıcırtısından

Sabah kalkıp da tartılsak
Bilge bir kantarda
Biraz eksilmişizdir
O kadarını yatak yemiş

......


Sezai Karakoç

11 Eylül 2012 Salı

DÜNYA YALANDIR, DÜNYANIN YALAN OLUŞU GERÇEK… BUYRUN BURADAN YANIN.


Geceleri uyuyamıyorum Paul Auster

Uyusam bile uyuyamıyorum.
Cennet çok soğuk.
Koridorda mütemadiyen yürüyoruz Auggie Wirens’le.
Yakılan her sigara yeni bir cümle fısıldıyor.
Kaybolan fotoğraf albümlerinin bazı resimlerini yeniden çektirmek için geçmişe yolculuk yapmayı düşünüyorum.
Burası gökyüzüne çok yakın ve kişiye görgü bağışlıyor bu yakınlık.
Ama geceleri oldukça uyuyamıyorum. Varlığımın en esaslı parçası tıpkı bir makine gibi hep çalıştığından onun gürültülerini bastıramıyor göz kapaklarım.
Kendimi ezberlenmiş bir şiir gibi hissediyorum.
Ikea’dan aldığım beyaz kahve fincanına kahve doldurup word belgesini gönlüme açtığımda yaptığımın mahiyeti bela olan aydınlık üzerine dökülen bilek damarlarımı seyretmek olduğunu fark ediyorum.
Allah’la  kal-u belada yaptığımız mutabakata taraflar hala sadık.
Bazen sırf her hangi bir umuda kapılmamak için namaz kılmadığım da oluyor. Her namazdan sonra ruhuma dolan umut beni boşa çıkarmasın diye…
Ama şuna eminim: Namaz kılanlar mutsuz değildir.
Kader, dua, hikmet ve kaza anahtar kelimeler…
Geceleri uyuyamıyorum ve yüzümde uykusuzluk izleriyle beni bekleyen sabaha yetişemiyorum bu yüzden.
  
   İnsan roman yazacaksa senin gibi yazmalı Paul. Hayatla edebiyatın arasında bir dünya kurmalı kendine. Tüm o boktan duygusal sızlanmaları hayata, hayatın tüm çekilmezliğini de edebiyata yedirmeli. Ciddi bir oyun oynamalı kendisiyle ve yazıyla…
  
   Uyuyamayınca yazı yazmaya oturanlar bunu bilir: cennette yalnızsındır. Yalnızlığın dünyevi ölçeklerine başkaldıran bir yalnızlıktır bu ve neredeyse çok mutlusundur da…

Sevgili Invention of Solitude
  
   Son günlerde yine senin romanlarına daldım. Yetmedi “SMOKE”u tekrar izledim. Muhteşem bir film. İnsanlarla dolu bir film, artık filmlerin çoğunda insan bulmak zorlaştı. Tıpkı hayat gibi o film, hayatın gibi, yazıkların gibi, kahramanların gibi.

   Sonra resmine baktım senin yüzünde benden neler var acaba? diyerek. Doğrusu çok şey buldum. Fotoğrafların tümünde gözlerinin arkasındaki hakikati açık etmeyi başarmışsın. Ya da saklayamamışsın onu. Hayatın yetersizliğini, yalnızlığın soğukluğunu ve elden ne gelir ahbap edasını… Bütün romanlarını okumaya karar verdim.  Hiç bir kitaptan geriye fazla bir şey kalmaz. Ama kitabın ruhu hep bizimle birliktir. Saatler harcayarak okuduğun romanı 2 dk bile anlatamazsın. Zamanla konusunu da çıkar akıldan. Bazı kasıntı romanları okumaktansa seni okumayı tercih edişimin tek nedeni o oyun duygusu. Nasıl olsa geriye pek bir şey kalmayacak bari okurken eğlenelim değil mi Mr. Vertigo?
 
   Hayal gücüne, kurguna, bitmeyen tempoya romanlardaki, sürükleyiciliğe, oldukça marjinal konulardan derli toplu romanlar var edebilmene ve çalışkanlığına büyük saygı duydum yine… Aslında ben en çok kimlik değiştirmelere, başka biri olmalara bayılıyorum eserlerindeki.

   Mesela sen benim “kaybolan bazı fotoğraflarımı yeniden çektirmek için geçmişe yolculuk yapma” düşüncemi duysan bunu kesinkes romana dönüştürürdün. Sen bunu yapardın Mr. Man in THE DARK!

   Düşün bak adamın biri fotoğraf albümlerini kaybeder. Buna üzülür. Ama en çok da çok değerli bulduğu bazı resimlerin kayboluşuna üzülür. Diyelim 7 ya da 11 resim. Ve aklına bu resimleri yeniden çektirip hafızasını ya da hatıralarını sağlama alma duygusu için ne yapmak lazım sorusu düşer. Birkaç yıllık resimler için belki fazla sorun yoktur. Resimleri çektirdiği yerlere tekrar gider, resimdekileri bulur durumu anlatır ve yeniden resim çektirip – aynı yerde, aynı kıyafetlerle, aynı şekilde- meselenin bir kısmını halleder.

   Ama ya çocukluk resimleri? Hadi onlardan az olsun. 2-3 tane, ama farklı dönemlerde… ne yapmalıdır? Çaresiz bir zaman yolculuğu yapması şarttır. Peki bu nasıl olacak? Roman burada düğümlenir, senin yaratıcılığına kalır.

   Bu yolculuklar sırasında kahramanımızın başına iyi kötü bazı olaylar gelir vs.

   Senin yaptığın aslında MR. INVISIBLE, katıksız Amerikan edebiyatı. Pek çok kişiye yüzeysel gelebilir. Çok satanlara dudak büken Selim İleri tadındaki yazarlara ya da okuyuculara…

   Ama hepimiz aslında Amerikan edebiyatı gibi hayatlar yaşayıp sözüm ona derinlikler peşinde koşmaya çalışıyoruz gibi yapıyoruz ya Mr. Oracle Night, ben buna tav oluyorum. Onlar senin gibi yazamazlar ama sen sana dudak büken kasıntı yazarlar gibi kolayca yazabilirsin.

   Durduk yerde pıhtılaşan kan yerine gürül gürül akan kan değil mi ikimizin de tercihi? Ne zaman sıkılsam senin kitabının sayfalarına saklanıp zamanın baskısından kurtulduğumu, asla teklemeyen kurguda roman kahramanları gibi yolculuklara çıktığımı, okuduklarımın bana ve hayal gücüme yeni ufuklar açtığını, bana “hayal kur ve yalan söyle, gerisi kendiliğinden gelir” diyen sesinin düş gücüme dinamizm kazandırdığını HİSSEDEBİLİYORUM.

   Şimdi uyumaya çalışmalıyım Bay Yanılsamalar Kitabı. Fotoğraf hikâyesini ya da hayalini bir düşün derim.

   BELKİ de sen şimdiden bunu kafanda kurmaya başlamış ve beni ve kendini de işin içine katmışsındır bile. Romanın sonlarında seninle karşılaşırız bir resim de seninle çektiririz. Romanda tabii. Ya da hayatta.

   Hay aksi! Romanda mıydı ikimizin resmi yoksa gerçek hayatta mı?!

kitap-lık 177 - ocak- şubat 2015