31 Mayıs 2012 Perşembe

KULLANILMA KILAVUZU


    Adını, öldüğün bir hayata verdiler. Şairin uykusunda unutulmuş bir adama… Var olmanın saldırısına uğramış yeryüzüne, dumanlara, mahallenin en çirkin kızlarına, otel defterlerine, denize bakan sokaklara, taşra renkli akşamlara…

   Sevmekten ve sevilmekten aşınmış yüzlere siyah beyaz bakışlar döşendiler. Senin çarşıların dediler haramilere uykular satsın. Sen toprak kusan ağızlara ve et parçalayan kemiklere tekinlik olarak sunuldun şiirin atlaslarında. Sen sustuğunda, intihar edersem utanırım diye haykırdı cehennemdeki koro…

   Ölümlerimizin bir yerinde dişimizde biriken kan senin şiirinden olsa gerek dedik. Geceleri aynalara gittik. Gündüzümüz hiç olmadı. Kafka’nın şiirdeki acı tebessümü ve nefes alınınca içilen içkiler. İçkiler ansızın terk edilen çocukluk, içkiler zamanın esaretinde gölgesi uzayan acılar, içkiler reddedilen hayata yazılan şiirler…

   Uzun sürmüş bir şiirin en karanlık dizesinde uyandın ve bize baktın. Baktın, ölüm ilanına benzeyen yüzlerimize. Ve nasıl susulması lazımsa öyle sustun, dibini bulduğun yazlar gibi…

   Radyolardan, duvar kâğıtlarından, çekmecelerden, telefonlardan, Pazar ikindilerinin yapışkan yağmurundan, seni seviyorum süsü verilmiş yaralardan, paslanmış bir durmakta yeni yaratılmış bir otobüs beklemelerden, siyah beyaz çiçeklerden, kadınların kestiği tüylerden, koyu bir dalgınlık halinde yaşamalardan, somutlaştır bu sancıyı yoksa seni rehin alacak bu eşyalar’dan, gökyüzünden düşen gemi ölülerinden sustun sustun sustun…

   Herkse kendine göre akşamdı ya, işte öyle sustun.

   Ve gittikçe soğuyan bir ceset gibi parmaklarımızın ucundan sarkan şiirin, yer ve gök arasında durmadan kendinden soyunuşunu ve düşüşünü tekrarlıyor:

   “Şiirler yazdım, kitaplar okudum
   Elime bir bardak aldım onu yeniden oydum
   Derinlerde kaldım böyle bir zaman
   Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
   Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
   Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”
  
Edip Cansever






edip cansever



yeşil ipek gömleğinin yakası
büyük zamana düşer.

her şeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever.

cemal süreya

"çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç. yazı hariç. evet tabii, tek teselli yazı hariç." kara kitap , orhan pamuk


29 Mayıs 2012 Salı

"bir şiir yanmakta olan bir şehirdir"



 

BİR ŞİİR BİR ŞEHİR

Bir şiir caddelerde ve lağımlarda
Azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle
Dolu bir şehir gibidir,
Basmakalıp sözlerle ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle
Ve kuraklık mevsimleriyle doludur,
Şiir savaşta bir şehirdir,
Bir şiir, saati “niye” diye sorgulayan bir şehirdir,
Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir,
Berberi alaycı sarhoşlarla dolmuştur,
Bir şiir öyle bir şehirdir ki, tanrı, sokaklarında
Leydi Godiva gibi çıplak dolaşmaktadır,
Burada geceleri köpekler havlamakta ve bayrağı
Kovalamakta: bir şiir şair dolu bir şehirdir,
Çoğu birbirlerine benzemekte ve birbirini kıskanmakta
Ve ağızlarında acı bir tad…
Bir şiir artık bu şehir olmuştur,
En yakın yerden 75 km uzakta
Sabahın saat 9:09’u,
Ağızda hala içki ve sigara tadı,
Etrafta ne polis ne âşıklar vardır, sokaklarda dolaşan,
Bu şiir, bu şehir, kapılarını kapamakta,
Barikatlar kurulmakta, hemen hemen her yer bomboş,
Gözyaşları olmaksızın matem tutulmakta,
Acımaksızın yaşlanmakta,
Bu kayalar kadar sert dağlar,
Okyanus lavanta alevi misali,
Bir ay ki büyüklüğün yoksulluğu misali,
Kırık pencerelerden gelen ufak bir melodi…

Bir şiir bir şehir, bir şiir bir memleket,
Bir şiir ki dünyanın ta kendisi…

Ve şimdi de, bunu camın altına sıkıştırıyorum
Çünkü sıra çılgın editörün tetkikinde,
Ve bu gece, gece başka bir yerde
Uçuk gri renkteki kadınlar sıra beklemekte,
Köpekler köpekleri
Nehrin denizle birleştiği yere kadar takip etmekte
Trompetler insanları darağacına davet ederken
Küçük insanlar da beceremedikleri şeyler hakkında
Atıp tutmakta.

Charles BUKOWSKI

iyiler mutsuz olur


"hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda"


"topluyorum kendimi geldiğim yollardan/ gerisi hep yarım" halil güney


26 Mayıs 2012 Cumartesi

dünyanın öbür ucunda bir yerde




Dünyanın öbür ucunda bir yerde
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahta bacaklı bir atla:ben,
senin sokağını ararım…..
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır…kısacık da olsa…




hakan savlı




tahta at

Dostlarımız geldi hafif danslar geldi 
Şeker verdik aslan yeleleri aldık kırk kapı açtık 
Kırk kapı açtık Mavi Sakal öldü 
Kırk odanın içinde güzel aslanlar güldü 
Sen güldün Asya güldü hafif danslar geldi 

Gel kalbini saat yap odamıza 
Saatin içine kutsal sözler yaz 
Güneş yap aşka güzel ölümleri uslu ölümleri 
Gel mesut odalar içinde çözül güzel bulmaca 
Güzel ve mağrur ve katil 

İç dünyamı ikili susmalarla bölme 
Şiir günlük konuşma dilimiz 
Kıskançlığımdan örülme bir perde 
Perdeye çarpan beş deniz 
Kuvveti yok bende itham etmek hakkından önce 

II 
Dostlarımız geldi sağlam izleri var karda 
Yapacaklarının yapılabileceği iyi öğretildi onlara 
Ve sağlam kutular içine koydular gölgelerini 
Karışık bir ses teller üzerinde Londra 
Gel bu gece görülmemiş bir şey olacak 

Yanlış bir dağın altından yanlış bir su çıkarsa 
Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut 
Eşkiya heybesinde çizgili kayığa asıl 
Merhametin bildik kaynağı eşkiyalar 
Kıldan ince çarpık bilgileri unut 
Sessiz derin sonsuz yaslı duvarlar önünde 
Türküler içinde en şen en senin olanı söyle 

III 
Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek 
Bir bülbül bakıyor bana doğru 
Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel 
Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor 
Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek 

Dostlarımız geldi öldü büyücüler 
İnsanla peygamber arası basık bir gürültü içinde 
Korkunç ilgiler döner dolaplar 
Sedef gurur ve inat içinde 

Seni bana getirsin ölüm yatağımdayken 
Kırık ayaklı tahta at.





sezai karakoç

uyarılan şair




Bakımlı parkların görgülü ağaçları
eli yüzü düzgün kibar dalları
Sarı yaprakları günışığını sarınmış bırakmamış
Banklardan her birinde gündüzden kalma bir koku
Bir kedi miyavlar yalnızlık hakkında
elinde bir belgeyle geçer
Yakın denizde bir derinlik kokusu
ve kımıldayan bir ölüm duygusu
Ve deniz
Onun sularda olmayan bir sesle
mendireğin iri kayalarına yalvarışı
Işıklarını takınmış zillerini kapamış son ada vapuru
Haydi ay da sulara kaysın denize yaysın gümüş dantelasını

Bir şair olarak geç karşılarına
Bir de sevgili yavrula kalbinin minicik seslerinden
Yavaş yavaş boğulan
Hafif bir de sarhoşluk özlemiyle kendini
Parktan anladığın dostluğa ver

Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam

Kendi yamanevinden habersiz dam özleyen adam
Bu şehrin gecesinde bulduğun safiyet şeytandan
Deniz ve vapurlar ay ve ağaçlar ne de kedi
Ne de elin ayakların duydukların gerçek yerlerinden değil
Şimdi geç bunları geç parkları geç
Hepimizin yırtılır gibi olan ağzına bak

Yazdıkların şiir değilse kalsın
Cennetse sevdan çık dışarı
Solgun ışıklar
Sessiz ağaçlar parklarla
O cümbüş gecesini de tak peşine
Yazdığın şiir değilse bırak bunları kalsın...



Cahit Zarifoğlu

delikanlılar


gülünç şapkalarını sahipsiz şapkalarıyla
bazen mavi yanaklı bir yıldızın,
kızdan heykellerini
utanç ve yenilgen
bir gardrop odasında
tanrıya benzer
herşeyim
dünyada
üryan dolaşan bebeğin
özgürlüğün ama herşeyin
özgüre ödünç verilen geleceğin

erişilecek bir üst bir alt kent
bir de
içine durup demir atılacak
bu binek aşkların
delikanlılar sofrasında
kamçılı bağırışları

derken
merhem
yok merhem

derken
avuç içlerinin kadın bölmelerine
kadının iki avuç hacmindeki kadının
en usta hücrelerime
en yanıltıcı en dolup en boşalan
ve en boşa atılan
yıkan hücrelerime
bükülen dizlerime
ve kasılan karın etlerime

kendime gelince ben kim oluyorum
cevherim neyse nereden geliyor
nereden nereye ne mi
duvarların fayans çinko benzerleri
kendime gelince
gözlerini cihan gözlerini
ellerini kollarını parmaklarını
göğsüme göğsüme tam yüzüme
uzatan eşya beyleri
çanak çömlek
varlığına vardığım hücre gece
her yandan karanlıklar biçilir
dikilir üstümüze

yolda kamyonlarla süt satanlar
düşleri
evleri ufalayan ve büyüyen çocuklarından
değerli bir yoldaşlıkla
ödünç alan ihtiyar babalar
ateş yanan sokaktan geçiyorlar

delikanlılar baba ve adam
delikanlılar ve aşk
delikanlılar sevdalı oluşlardan

bir yıldız poyrazı

isa meryem kadar
bir balıkla girince sulara
insanlar kelime hücrelerinde
isanın denizlere dağılan saçlarında
-isa da tam denizlere göre
insanlar isaya göre
eşyalarıyla ve hayvanlarıyla
yaşar akıp giden uslarıyla
geliştire geliştire
bütün ölmek ve öldürmek sınavlarını
anılarda bırakmak için
tanrının ve meryemin yavrularını

delikanlı bir çağanoz fabrikasında
yürekleri devrilir doğum günü bayraklarıyla
kentlere çağrılan ve insan biçimleriyle
nefret biçilen
ve bunları düzenli anneler şeklinde
yalnız düşman getiren
babanın gecelerine

delikanlı
bir sahnenin perdelerinden sonra
katmerli kadife ve kapanan perdelerinden sonra
açılıp kapanan karanlık küçük odalarda
ve karanlık küçük odalarda



Cahit Zarifoğlu

berdücesi - 1962


a

Dehşetli üşüyor
ansızın gözbebeklerinden alaturka kurtulmuş
yoksa saçları bütün saçları dünyaya akıyor
aksarayda ve üç kulaç derinde
beklemek daha başka sırtüstü yatıyor
bütün azaları kirlenmiş
günahlarından işlenmiş apayrı tüyleriyle
kızlığından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka
ve galiba
karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor

topyekûn bahriyeden ve murtazadan
çırılçıplak saçlarıyla gizleniyor
delikanlı kucaklardan hoşlandığı kadar
derin yataklarda anlaşılmış
haydarpaşadan binip kurtalanda
trenden iner gibi bir kız

beklemek daha başka şey
sen benim kızlığını bildiğim
kiliselerden kaçmış yağmur gibi gözyaşlarınla
minareler gibi tutuldun
sır vermez dip odalarına atıldın kahramanlığın
başkalarına kalırsa her an dokunulmaktasın
bunca tanışıklığımız varken
sana dair
bana söz düşmüyor eğer düşerse benimle kutsaldır
buna rağmen
başından bir maceradır geçmiş
bin türlü makam geçmiştir derim


b
yaratılmanın bir yoksulluğu da gereklilik
bir de
öğünmüş gibi değil oysa kuşların
ikimizi gece yirmi dört cephelerinde gözlemesi ustalıkla
yüzde yüz bir tanımazlık sorunu

her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri
senin kır çiçekleri ayarında laleliğin
mayland'da hiç ama aşk değil
bir tutam göz ağrısı
aşk değil
kana bulanmış bir yürek
bir etek serüveni

sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri
güneşin ilgisiz damarlarıyla yapayalnız bir keder
sendeki santa luçiya gözleri
benimkisi harzemşah


c
saygılı dudaklarınla yarıştım
ince bir ilgi yaşadım kıvranışlarında
gözlerinde 'harikulâde' yaş bulutları
Yürek safındaydım sen bin mil uzaktan koska

göz değil aşk
aşk değil bin çeşit göz

bunca çıldırdım hem ilgisiz
koridor görüp ölüyordum
çizmeli tülbentli kız
saçlarında yirmi yedi yıl lodos
laleliden otobüse biniyor
kimbilir nerede oturuyor
her çizgisi ezmeyle bilenmiş
üç 'aziz' bakışını yakaladım
bin yıldır cephane taramış

hep blek börd bir gözdeyiz
sıra kimin
benimse - rölans



Cahit Zarifoğlu

kaplanlık




Bir duvarı sürüyor saçların bir hayvan parıltısı var gözlerinde 
Binbir kement sardırıyor boynuma açık açık cinsini parlatışın

Bıraksam gamzelerin aksın odalarıma
Kapı vuruşlarım eve zindan oluşlarım

Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara


cahit zarifoğlu

"tüllere sarılı mor bir karadağ tabancasıyla"


1981'de neler oldu?



korkma sönmez’i okuyordum sahnede gözlerim çakmak
ıslak sakallar içindeki babama bakarak
kulaklarıma taşıyordu kan karlı bir şubat çiliyordu
evren paşaya yanıktı örtmen kolonya içiyordu

korkma sönmez’i bağırıyordum gözlerim çalık
tarih ve anksiyete, devlet ve kalabalık
bir bir aşıyordum siperleri derin bir uyku gibi
sönmezdim korkmuyordum arife’yi sevmekten artık

ahmet murat

20 Mayıs 2012 Pazar

ÇERKES



Annenin uykusunda sızlayan toprak
Tutar soluğunu diline konar                   
Sürgünler ablalar ve yaralı gök
Gider merhamete adını koyar

Dağları kollayan Zümrüd-ü Anka
Gün gelir gözlerinin seyrine dalar
Gülerler ölümün boş sözlerine
Sesini kullanan yetim çocuklar

Üç adım ileri dördüncü yana
Sevdayı arşınlar o ak topuklar
Üç adın seninle üç adım sana
Çok sert çok kırmızı sigaralar


aşkar - 22

kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara / kısa çakı, paslı pantolon, gözde yarası kalmış kabuk"


nuh'a gemi resimleri - 4





oturmak istiyorum
biraz sıkışır mısınız
bakın ellerim dolu
ellerim ceplerim ve kafam
yolcuyum/sorulur mu/nereye gidiyor bu gemi
biraz sıkışır mısınız

ruhumu kurtarmaya çalışıyorum
dualarla perhizlerle susarak somurtarak
ve gizlenerek kıyı bucak
- biz zavallı küçük sırlar -
biz zavallı sırlar
(küçük)
biraz sıkışır mısınız

öleceğim, efendim
bir gün mutlaka öleceğim
ama beşkırkbeş vapuru
- kim durdurabilir onu -
beşkırkbeşte kalkacak yine
biraz sıkışır mısınız

günahlarım
tövbelerim sadakalarım
heveslerim erdemlerim başarılarım
kâğıtlarım muskalarım madalyalarım
traşlı fotoğraflarım traşsız fotoğraflarım
ruhum cesedim göz yaşlarım
burda büyüğüm burda küçüğüm
burda büyüğüm
buraya sığarım buraya
sığarım buraya sığarım
biraz sıkışır mısınız biraz
sıkışır mısınız
biraz
sıkı
şır


n
ı
z


cahit koytak

futbol oynayan çocuklar


Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Uykularından balçık akıyor
Umulmadık goller peşinde hepsi

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Karanlık sofalarda morfin alıyor anneleri
Ah bir bilseler olup biteni

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Gülleler taşıyorlar ayaklarında
Hırsından ağlıyor kimileri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Top yukardayken uyukluyorlar
Tempo o kadar ağır
Ve çekilmez ki
Hakem düdüğüyle durmadan
Oyuna çağırıyor düşenleri
Ve yardıma melekleri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Azgın kamçısıyla sonbahar
Dövüyor akasyaları iğdeleri

Gövdeleri boşluğa savuruyor oyun

Ve çocuklar kaynayan toprağı tırmalıyor
Kararan göğü
Gözümüzdeki kalın perdeleri...

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri


Cahit Koytak

18 Mayıs 2012 Cuma

başım eğik dilim kapalı gözler kan çanağı anlamında



Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri 
Kederli elini
Temiz alnına koyarken fikretmek için
Çocukların susması
Kuşların ve kedilerin uzaklaşması
Haritaları üzerine bezlerin atılması
Lambaların kısılması
Kadınların bir vakit konuşmadan
Yaşaması gerekebilir
Ve açılabilir görüntümüz Sahnemiz perdemiz:
Hergün bir miktar kros boksit asit
Ve arenamız
Dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

Baş efendimiz
Görüntümüz
Sahnemiz
Perdemiz

Eğer dualanmasaydı sesimiz
Eğer yaradandan o güzel ağız
Açık ve seçik
Dilemesiydi demeseydi
'Allah
Sesinizi
Mağrıptan Maşrıka Kadar Duyursun'
Düşünmezdim üzerinde
Binmezdim deli deli koşan küheylan

Bildim Sensin Sen Sen
Diri Diri Diri Şahım
Diri Şahım Diri Diri
Dirilt Alemi Alemi Alemi Alemi

Çünkü dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır
Bunların üzerine ezan
Ucu sancılar vuran
Bir kırbaç olmalıydı
Her duyan
Bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı
Hayır dokuzyüz
Milyon müslüman
Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

Elim dizlerime Vur Kalk
Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk
Yumruklar dizlere vur vur
AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben

Korku gerek tenlere etim kalbur
Deşer bakışın kıyar da kıyar

Korku gerek reca gerek
Yanlış anlaşılmış olabilir
Sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

Yanlış anlaşılmış da olabilir
Aklım başımda mı! Değil

Ve sesimi duyuyorum
Kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden
-Kulun korktuk şerrinden
Ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı
Kuldan korkarken gel zaman git zaman
Bir hayat ki haşa korkmadan yaradandan
Ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar

Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

Dilediğim en güzel hayat
Çöplerin içinde rüya aradım
Düştümse eğer sana bakarken düştüm

Sen dinç zaman
İşte kuluçkan
Bereketle taşan yağ küpleri gibi
Parmaklardan akan çeşmeler gibi

İşte sinem kalabalık ve kendine zinde
Kullardan pervasız nesillerden biri

Aha Şeyhefendim Aha yüreğim
Göz kapanır akıl susar susar akıl
İstersen haydi haydi haydi
Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

Çehrenden o azgın maskeyi dök
O evleri kedere boğ
Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada
Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın

Mahşerinde uyanacaksın
Ağzının

Korkuyorum o nedenle
Başım eğik
Dilim kapalı





Cahit ZARİFOĞLU

karşılıksız iyilik





Magazin dergilerine mankenler kapak olurlar bilirsiniz. Kapağa çıkmak, bir manken için azımsanacak şey değildir doğrusu. Belli bir kariyeri, kendine güveni, şöhreti olması gerekir. Türkiye’nin en muteber dergisi İtibar’da da kapak şairleri var. Hem de öyle bir ciddiyet içerisinde ki insan gülümsemeden edemiyor. Uzaklara doğru hülyalı bakışlar ya da fotoğraf makinasının objektifine doğru, denizler gibi derin somurtuşlar ve daha neler neler. Neden bir kez olsun muzip bir duruş yok da hep ciddiyet içerisinde yapmacık bir görüntü? “Çok derin meselelerin adamıyım” mı diyorlar? “Yoğun hisler altındayım” mı? Ya da “benim duygularımı siz hissetmiş olsaydınız intihar ederdiniz dostum” mu? Sanki günde elli defa google’a kendi adını yazıp aratan, hakkında bir şey yazılmış mı diye tarayan, müstear isimler alıp internette, dergilerde kendi şiirleri hakkında yazılar yazan o komik şairler bunlar değilmiş gibi davranıyorlar. (İsimlerini analım mı şimdi o şairlerin? Neyse bir sonraki yazıya bırakalım isterseniz) Her insan gibi şair de komiktir bazen, hatta çoğu zaman. Öyleyse daimi olarak ciddiyet niye? En güzelini Bahtin söylemiş: “Dar kafalı ve aptal ciddiyetin en ucunda korku vardır bu da gülmeyle alt edilir.” Şair ciddiyetinin altında bizce de korkular var. Eksiklik duygusu, köşe kapmaca oyununda yer kapamama endişesi, edebiyat piyasasındaki yerini tayin edememe tasası, elle tutulur bir şeyler ortaya koymuş olup olmamanın tedirginliği vs. Dergi yönetimi bu kapak tasarımından derhal vazgeçmelidir. Kapak tasarımı 4. sayıya kadar uluslararası tasarımcımız Harun Tan’a aitti. Sonra bir başkasına geçti ama kapak aynı kaldı. Gerçi kapağın değil kafanın değişmesi gerekiyor!

İtibar, Fayrap’ın yolunda ilerliyor. Yani kendi kendilerine evcilik oynuyorlar. Sen benim kitabı yaz, ben seninle söyleşi yapayım diyerek götürüyorlar işi. Yazık ediyorlar. Bu yayın felsefesiyle bizim gözümüzde Hisar’ın Hareket’in bir adım bile önünde değiller. Bakın Dergâh bile diyemiyoruz. En ufak bir heyecan yok dergide çünkü. Kimin ne yazacağını, nasıl cümleler kuracağını bilmekten, tahmin etmekten daha büyük bir acı olabilir mi bir okur için? Bugünün dünyasında çıkan bir derginin bu kadar ruhsuz, bu kadar renksiz ve tekdüze olmaması gerekirdi.

Beceriksiz ve kabiliyetsiz insanların sarılacakları şeyler her zaman bellidir. Ahlak, vicdan, merhamet, insaf vs. Murat Erol’un Hece’de yayınladığı ilköğretim kompozisyon ödevindeki hataları, kusurları listelemiştik hatırlarsınız. Hatalarımı görüyüm de eksiğimi gidereyim dememiş bize laf yetiştirmeye kalkmış 5. sayıdaki “Vicdan” yazısında. Hitap doğrudan bize. “Sen sadece kılıç sallamakla kalıyorsun ortada. Öyle kalacaksın. Elinde kılıç kestiğin damarların kanında boğulacaksın.” Dilerim ki Tanrıdan filan diye Orhan Gencebay tadında ilerliyor metin. Şurada onca eleştiri yaptık bir kez olsun “arkadaş şu hatayı bulmuşsunuz ama orası hatalı değil, şöyle şöyledir” diye oturup tek satır yazmak yerine insaflı olmak lazım, eleştiride ahlak çok önemli, vicdan müessesini tesis etmeliyiz gibi laf yığını ürettiler. Her çaresiz insanın yaptığı gibi sadece insaf ve merhamet dileniyorlar. Vicdana dair hamaset kokusuyla dolu bu denemeyi okuyunca vicdanı bu halden kurtarmak geliyor insanın içinden. Her bir cümle kocaman ama sınanmaz yargılar taşıyor. Sayın Murat Erol, vicdan gibi hem halk arasında çok kullanılan hem de oldukça felsefi boyutu bulunan bir kavramdan bahsetmek için iki anlam yükünü ayrı ayrı iyi bilmek gerekir. Vicdandan bahsederek kimseyi itham edemezsiniz. Ortada aksi durumu suç yapan bir şey yoksa. Kaldı ki olsa bile itham için vicdandan bahsetmek gerekmez. Suç bütün toplumlarda açıkça tanımlıdır. Karşılığı da tanımlıdır. Halk arasında vicdan biraz da beddua malzemesidir, elinden bir şey gelmeyenin çığlığının konusudur. Erol’unki de biraz böyle olmuş.

Kant der ki “ahlaki bir değerin var olması için, yani bir yükümlülük kurmak için bir kanunun kendisinde mutlak zorunluluk bulunmalıdır”. Vicdansa mutlak zorunlulukların bittiği yerde başlayan şeydir. Ölçülemeyendir. Vicdan, insanın yeryüzünde bulunuşunu bütün zamanlar, bütün mekanlar için düstur olabilecek bir eylem haline koyabilmesi halinde doğar, temayüz eder ve fark edilir. Sen-ben davası konusu değildir. Bir yazıda inanç, vicdan, adalet, denge, hakkaniyet… kısaca tüm olumlu nitelikler bir arada olumlanınca vicdanın sahibi de o yazıyı yazan kişi olmuyor Sayın Murat. Vicdan öyle sözcüklerle kendini teslim etmiyor. Vicdan; insanla taşınan bir töz, kendi başına bir töz değil. Doğada saf halde bulunmuyor. Hatta insanın icat ettiği bir kavram. Hayvanlar için geçerli değil mesela, hiçbir hayvan avını vicdan namına serbest bırakmıyor. Afiyetle yiyor. Şair vicdanı diye bir kategori varmış. Adam vicdansız. Şairliği eksilecek mi? Adaletin terazisi vicdan değildir, toplumun icadı olan hukuktur, bir arada olmanın gereği olarak en az zarar görmek için tasarlanmış kurallardır. “Kavramlara esir olanlar” diyordu bir felsefeci, “kör inanış fanusunu kıramayanlardır”. Vicdan önemli, ama diğer tüm olumlu insaniyet ifade eden kavramlar gibi telaffuzunda saklı değil. Hatta bir ipucu: bu tür şeyleri en çok dile getirenler ondan en çok mahrum olanlar olabiliyor. Dikkatli olmak lazım.

Neyse. Buna rağmen bizden yazdıklarına bir şeyler söylememizi bekleyen, bizim gözümüzde yazısının nerede durduğunu merak eden o kadar çok yazar var ki anlatmak mümkün değil. Hüseyin Akın da onlardan biri. Adam kapağa çıktı ama tek satır yazmadık. Yazmadık diye dellendi ve iki kere yazı döşendi bize. İyi kötü bir şey duymak istedi, olmayınca çileden çıktı, sataşmaya kalktı. Hüseyin Akın’a hiçbir dostunun yapmadığı iyiliği yapalım gelin. Orhan Pamuk son kitabında, kitaba adını vermesinde ilham kaynağı olan, hatta kitabın içeriğini bile belirleyen Schiller’in bir yazısından bahsediyor: “Saf ve Duygusal Şiir Üzerine”. Bu yazıyı bilmem kaç defa okuduğunu söylüyor Pamuk ve uzun uzun anlatıyor. Dikkat edelim lütfen: “bilmem kaçıncı defa okumak”. Bizce her yazar, şair, defalarca okunacak, okutabilecek bir şeyler yazmalıdır, bunun kaygısını taşımalıdır. Hüseyin Akın’ın defalarca okunacak tekrar tekrar bakılacak hangi yazısı, şiiri, metni vardır söyler misiniz? Kendisiyle yapılan söyleşide kendi şiiriyle ilgili tespitler yapması, birkaç arkadaşının kendisiyle ilgili yazı yazması, sonucu değiştirmiyor maalesef. Hatta en büyük kötülüğü yapıyorlar. Bir şair “benim şiirimde …” diye başlayıp cümleler kurma gereğini neden duyar? Ben şöyle düşünüyorum, bana göre bu mesele böyledir ile benim şiirimde şöyledir demek arasında çok fark vardır. Onu sen bırak, eş dost da değil, hiç ama hiç tanımadığın okur yapsın. Belki de bu yaşına kadar etrafındaki insanlar bizim şu söylediklerimizi kendisine söylemiş olsalardı mesafe alır, çok farklı biri olurdu. Ama birbirlerini parlatmaktan bunları düşünmeye hiç fırsatları olmuyor!

İbrahim Tenekeci şair. Her şiirinde şairliğini koruyor. Her şiiri onun yazdığını bilebileceğimiz işaretler taşıyor. “Su İçmem Lazım” başlıklı şiirin son 3 mısrası beni Tenekeci yazdı diyor. Ve iyi bir final:

Kırılgan dalları, mahcubiyetin
At parlar, inemezsin, inanın öyle-
Serinlik olarak bulduğumuz bu;
Kardeş indirimi vardır kaderde-
Aklıma geç geldi, oraya bakmak
Kış gelince gitmemiz gibi denize.

Gözleme dayalı mısralar, mahcupluğunu koruyan şairane eda, hayretle bakmaya özen gösteren tavır genel özellikleri. Fakat dar alanda kalan, büyük insani deneyimlere kapalı, trajik gerilimden uzak duran, tabir caizse tevekkül içinde bir şiir. Doğulu bir hırs yoksunluğunu önerdiği söylenebilir Tenekeci tavrının. Düz bir çizgide şiir yazmaya devam ediyor, kendi kişisel sınırlarını koruyarak. Sıkılıyor muyuz? Bazen.

Gonca Özmen’in Sebastian’a seslenerek yazdığı “Mundar” şiiri, klişe dil, klişe duygu ve klişe yaklaşımlarla örülü. Gonca Özmen şiir yazmak zorunda hissederek yazmış bu şiiri. Şiirin verdiği hava bu. Aslında hiç mecbur değil. Hiç kimse şiir yazmaya mecbur değil, beceremiyorsa. “Portakalı soydum mustafa” bile daha çok şiir ihtiva ediyor. “Mundar” kendi dar sözcük kadrosuna hapsolmuş, istekle isteksizlik arasında gidip gelen, kendisinden önceki muhteşem birikimlerin, sözgelimi ikinci yeninin farkında bile olmayan, dekadan bir şiir. Uykuda bir şiir denebilir bu tarz şiirlere. Goygoy yani. Olmasa daha iyi. Şimdi böyle deyince bir anda düşündük yani Gonca Özmen’in İtibar dergisinde ne işi var diye. Bunu da bilenler açıklasın.

Furkan Çalışkan tamlamalar, günlük hayattan alınmış sıfat ve isim tamlamalarına güvenmeye devam ediyor. Oysa o kanalı Tenekeci tüketti. O kadar tüketti ki Tenekeci’nin kendisine bile kalmadı. ”Şimdi hayat çok kalabalık” gibi hayatı veya hayatın herhangi bir kesitini bazen olmayacak bir şeye, bazen de daha özel bir yaşantının bir kesitine benzetmeyi sürdürüyor Furkan. Furkan Çalışkan’ın şiirinin konusu her zaman hayattır. Ama buruk bir hayat. Bunda şiirsel bir şey buluyor olmalı. Oysa yok. Şair de hafif bıçkın, hayatla yaralı olan, o duyarlı adamdır. Nerdeyse bir boynunda fular eksik. Bu adam bilinmeyen bir şekilde hafif yenik ama gururludur. Örneğin bronz madalyaya kalmıştır. Aslında bu şiir ve diğer tüm Furkan Çalışkan şiirlerinde gizlenen şey, şairin gerçekte pek bir mutlu olduğudur. Vefalıdır. Aralara şiire getirilen tarifler sıkıştırılır. Mesela zaten şiir de yaralı bir balıktır, zaten şiir de bıçağın parlamasıdır, bunları biz atıyoruz şu an, zaten şiir de atarken ağa tutulmaktır gibi. Zaten şiir gözlerinin sağnağına yakalanmaktır vs. Formül: şiir + bir nesne metal veya ahşap / soyut bir hayat fotoğrafı + dir. Hemen birkaç tane daha yapalım:

şiir bir balığın pulunda parlayan güneştir.
şiir bataryamın erkenden bitişidir ben bitlis yolundayken
şiir pandoranın kutusudur kilidi çekiçlen kırılmış
şiir, ah sıkı bir mustafa dizesidir mustafa benim arkadaşımdır taş gibin dizeler yazar
şiir ağaran saçlarıdır şairin hepsini gece tek tek koparır

Furkan Çalışkan’ın şiirinin son bendinde Osman Konuk etkisi gözlemleniyor. Bu etki Konuk’a has süreksiz, eksiltili mısralarda görülüyor. Bir güzel şey var: şiirin başlığı ve son mısrası arasındaki bağlantı. Şiir boyunca hiç hissedilmeyen, sadece bu ikisi arasındaki bağ. Bir kemoterapi hastası görüntüsü, belki bu yani.

Ahmet Murat iyi şair. Ama bir metne şiirdir/şiir değildir ölçüleri ile yaklaşmak konusunda temkin gerekir. “Şiir değildir.”  Bir tür askeri damga gibi. Bunun kararını kim veriyor, bir editörün basmadığı şiiri öbürü basıyor. Hangisi doğru merci? Tarihsel anlamda bir gelişmenin olmadığını varsayacaksak tamam, ama tarihsel anlamda yıllar evvel söylenmiş “mısranın haysiyeti”ne sırtını yaslamış, dizenin kendi içinde bir bütün olduğu düşüncesinden hareketle söylenmiş sözler bunlar. İtibar genel olarak tüm şiir algısında tarihsel bir geri düşme yaşıyor. Bu geri düşmeyi yaşayan tek dergi o değil. Ancak dergide hem vizyon olarak hem de şiir olarak en iyilerden olan Ahmet Murat’ı daha farklı bir yerde görmek istiyor gönül. Şiir sözcüğe de dayandı, harfe de dayandı, dize açıldı, dize parçalandı.

Afşin Selim Mehmet Kaplan’ın Kültür ve Dil kitabındaki zırvalarını bir adım öteye taşıyamayacak bir yazı yazmış: “Dilimiz Meselemizdir” Yazıda serbest çağrışım yolu tercih edilmiş. Lisede öğretmenimiz bize yaptırırdı. Öylesine aklınıza geleni yazın çocuklar derdi. Dille ilgili aklına ne geldiyse sıralamış. Bakın yazarın niye kurduğunu kendisinin de bilmediği cümleleri: “Dil elbette diğer canlılarda da görülebilmesi mümkün bir organdır.”, “dilin kemiği yoktur.”, “dil işaretleşmeyi sağlar”, “dil ihtiyaçtır”, “dilsiz insan düşünmeyen insandır”. Şimdi bu cümlelerle bu metnin vasatın altında bir yazı olduğunu söylemediğimiz zaman insaflı, ahlaklı ve vicdanlı mı olmuş oluyoruz?

Mehmet Kaplan demişken İtibar’ın 6.sayısında Osman Toprak’ın yaptığı güzellemeyi de analım. Mehmet Kaplan bir grubun veya çevrenin kültür anlayışına hapsedilemezmiş, Kaplan’ın dünyası akademik sınırları kat kat aşıyormuş, yeniden hususi bir dikkatle tetkit etmeliymişiz. Vay benim zavallı memleketim! Bir insanın eleştiri anlayışı 2012 yılında Mehmet Kaplan’ın bıraktığı yerdeyse o insana söz söylemek bile gereksizdir. Merhamet nazarıyla bakıp acilen uygun bir yere defnetmelidir. Şiir tahlillerinde Nazım Hikmet’i bir “vatan haini ”olarak son derece nesnel (!) ölçütlerle inceleyen Mehmet Kaplan’ı en güzel Tanpınar günlüklerinde anlatıyor. Ne diyordu “fesatçı sümsük”. Hoca öğrenci ilişkisi işte, iyice tanımış Kaplan’ı. Ayrıca Nesillerin Ruhu kitabını bir şirk ve küfür kitabı olarak Milliyetçilik: Bir Din (Carlton C. H. Hayes) ile eşzamanlı okumak gerekir.

İtibar’ın 6. sayısında da bize cevap yetiştiren çok. Takdim’de “İtibar sanal dünyaya karşı gerçek dünyayı önermektedir” deniliyor. “Klavye kabadayıları”na karşı hakikatli edebiyatçıların yanındaymışlar. Müstear isimlerin arkasına saklananlar gerçek hayatta da hiç kimse olarak kalacaklarmış. Öyle diyorlar. Bunlar sözün öneminden ziyade kimin söylediğine bakarlar. Ne dediğinizin önemi yok, kim demiş onu söyle diyorlar. Haaa filanca mı? Boş ver onu, kim ki o diyecekler. Bunların piri İsmet Özel aynısını Hilmi Yavuz’a yapmadı mı yetmiş yaşında. Onun tedrisinden geçtiklerinden “benim şiir kitabım şu yaşımda çıktı, Hilmi’ninki benden beş sene sonra çıkmıştı” diyerek hiyerarşi kurmaya kalkmıştı üstad. Ben daha fazla söz ve ehliyet sahibiyim demeye getirdi yani. Askerdeki mantık anlayacağınız. Bir gün önce gelen başçavuş oluyor.

6. sayıda Süleyman Çobanoğlu ile bir söyleşi yapılmış. Çobanoğlu 30’lu yılların Kemalistleri gibi Türk mucizesine iman etmiş durumda. “Milleti millet yapan şey”lerden dem vuruyor, AİHM’ne güvenmiyor, “kelimenin asli ve müspet anlamıyla sağcı” olmakla övünüyor, Kıbrıs çıkarmasını “Kıbrıs Gazvesi” olarak adlandırıyor, “Türk milletine karşı mesuliyet hissetmeyen Türkçe şiir yazamaz” diye aforizmalar döktürüyor. İsmet Özel halk şiirinden bir şeyler devşirmeye çalıştığı sıralar, bir anda Çobanoğlu kendisinin yapmaya çalıştığını yapıverdiği için hakkında bir şeyler yazmıştı hatırlarsınız. İsmet Özel’den yanağına bir makas atmasını bir şair için ebedi saadet sayanlar o zamandan beri Çobanoğlu’nu önemserler. Şiirler Çağla kötü müydü, hayır! Ama şu yukarıdakileri serdeden bir şair çok büyük kayıplardadır bizce. Çağın çok çok gerisinde. Türk olanı severim diyor da başka bir şey demiyor üstad. Mahmut Esat Bozkurt gibi, Recep Peker gibi, Esat Mahmut Karakurt gibi nice yiğitler vardı geçmişte böyle düşünen. Ne alakası var demeyin, Ezra Pound da iyi şairdir ayrıca.

Rasim Usta’dan yıllardır doğru dürüst bir öykü okumuş değiliz. “Köçek” de okunmuyor. Kamil Yeşil’in ha varlığı ha yokluğu. Dergilerde şimdiye dek onca öyküsüne rastladık ne bir tanesinin adını ne de konusunu hatırlıyoruz.

Hüsrev Hatemi de şu yazılarına okkalı başlıklar atmayı bıraksa artık. “Mevlana Şiirinde Ahenk” diye başlık atıyor ama iki satır yazının yarısı zaten şiir, geriye kalanı da şiirin çevirisi. Bir tane tespit yok. Hem bu başlığın altı bu kadarcık metinle dolar mı? İşte sayın Hatemi’ye bunu söylemek için bayağı özgür bir ruha ve de cesarete sahip olmak gerekir. Böyle bir şeyi yani kelli felli bir yazarı uyaran editörü Türkiye’de bulmak biraz zor. Hele müesseseye, vefaya, külliyeye inanan sağcılar içinde bulmak daha da zor.

Yusuf Genç Türk modernleşmesine giriş yapmış. Bir insan 2012 yılında Türk modernleşmesi hakkında bir yazı yazmadan önce oturup Şerif Mardin, Bernard Lewis, Niyazi Berkes gibi onca araştırmacının üstüne ne koyacağını düşünmeli değil midir? İlk defa köre yol gösterir gibi yazı yazılır mı? Ne buldun, ne söylüyorsun sen? Hiçbir şey! Mektep çocuğunun dönem ödevi.

Körler sağırlar birbirini ağırlar dedik ya işte: Furkan Çalışkan Ali Görkem’le söyleşmiş. İbrahim Tenekeci Ali Görkem’in Kral Yolu’nu ve Furkan Çalışkan’ın şiirini yazmış. Murat Saldıray, Hilmi Yavuz’un ibrikci başısı Ercan Yılmaz’ın kitabını, Ahmet Murat İbrahim Tenekeci’nin kitabını yazmış. Birbirlerini parlatanların hepsi derginin kadrolu yazarları. Neden parlatıyorlar diyoruz? Birbirleri hakkında tek olumsuz yargıları yok da ondan. Bunlara her sayıda alışmıştık ama bu sefer derginin ve piyasanın en özgür adamı Osman Konuk da onlara uymuş. Furkan Çalışkan’a İsmail Kılıçarslan’a, Âdem Turan’a selam çakarak koroya o da katılmış.

Arka kapakta Ercan Yılmaz’dan bir şiir: Şiirde hangi sözcükler geçiyordur tahmin edin bakalım? Tabii ki gül, hüzün, göz, ateş, akşam, ten,… Bir tane dizesi olmaz mı bir insanın, yok işte! Ercan Yılmaz bu derginin en yapmacık en çakma şairi. Vefa, müessese, külliye diye bu tür müteşairlerle devam edin bakalım nereye kadar gidersiniz.

kaynak : karşılıksız iyilik.com

15 Mayıs 2012 Salı

YARIM KALAN ŞİİRLER



 1

Zamanın geçişini hissetmek için
Geceleri bahçeye çıkıyorum
Çift kişilik bir hayat benimki
Olmayan sevgilimle yaşlanıyorum
Uykusu geliyor ömrümün

Yaşasaydı Ergin Günçe yazardı bu şiiri
Ben ağırdan alınca
Rüzgâr söndürdü pastadaki mumları
diye bitirirdi.

2

Ziya Osman Saba’yı hatırlıyorum
Türkçenin alnında bembeyaz mendil
Esmer saçlarını okşayan yıllar
Ölümü utandıran mahcup bir dil

Ilık sular gibi geçti hayattan
Titreyen bir kandil gibi şiiri
Nefes almak onunla aynı Allah’tan
Şükretmek onunla yazdığı gibi

3

Yalnız şiiri vardır hüznü olanın
Şair şiirde yok hükmündedir

Yaşamak isteyen bir şairin
İntihar eden şiirleriyim
diyebilirdi İlhami Çiçek

Belki ölmek dışında bütün eylemlerin adı
Kaçış
           kaçış
                         kaçıştı