31 Mayıs 2012 Perşembe

KULLANILMA KILAVUZU


    Adını, öldüğün bir hayata verdiler. Şairin uykusunda unutulmuş bir adama… Var olmanın saldırısına uğramış yeryüzüne, dumanlara, mahallenin en çirkin kızlarına, otel defterlerine, denize bakan sokaklara, taşra renkli akşamlara…

   Sevmekten ve sevilmekten aşınmış yüzlere siyah beyaz bakışlar döşendiler. Senin çarşıların dediler haramilere uykular satsın. Sen toprak kusan ağızlara ve et parçalayan kemiklere tekinlik olarak sunuldun şiirin atlaslarında. Sen sustuğunda, intihar edersem utanırım diye haykırdı cehennemdeki koro…

   Ölümlerimizin bir yerinde dişimizde biriken kan senin şiirinden olsa gerek dedik. Geceleri aynalara gittik. Gündüzümüz hiç olmadı. Kafka’nın şiirdeki acı tebessümü ve nefes alınınca içilen içkiler. İçkiler ansızın terk edilen çocukluk, içkiler zamanın esaretinde gölgesi uzayan acılar, içkiler reddedilen hayata yazılan şiirler…

   Uzun sürmüş bir şiirin en karanlık dizesinde uyandın ve bize baktın. Baktın, ölüm ilanına benzeyen yüzlerimize. Ve nasıl susulması lazımsa öyle sustun, dibini bulduğun yazlar gibi…

   Radyolardan, duvar kâğıtlarından, çekmecelerden, telefonlardan, Pazar ikindilerinin yapışkan yağmurundan, seni seviyorum süsü verilmiş yaralardan, paslanmış bir durmakta yeni yaratılmış bir otobüs beklemelerden, siyah beyaz çiçeklerden, kadınların kestiği tüylerden, koyu bir dalgınlık halinde yaşamalardan, somutlaştır bu sancıyı yoksa seni rehin alacak bu eşyalar’dan, gökyüzünden düşen gemi ölülerinden sustun sustun sustun…

   Herkse kendine göre akşamdı ya, işte öyle sustun.

   Ve gittikçe soğuyan bir ceset gibi parmaklarımızın ucundan sarkan şiirin, yer ve gök arasında durmadan kendinden soyunuşunu ve düşüşünü tekrarlıyor:

   “Şiirler yazdım, kitaplar okudum
   Elime bir bardak aldım onu yeniden oydum
   Derinlerde kaldım böyle bir zaman
   Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
   Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
   Söyleşin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum”
  
Edip Cansever






edip cansever



yeşil ipek gömleğinin yakası
büyük zamana düşer.

her şeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever.

cemal süreya

"çünkü hiçbir şey hayat kadar şaşırtıcı olamaz. yazı hariç. yazı hariç. evet tabii, tek teselli yazı hariç." kara kitap , orhan pamuk


29 Mayıs 2012 Salı

"bir şiir yanmakta olan bir şehirdir"



 

BİR ŞİİR BİR ŞEHİR

Bir şiir caddelerde ve lağımlarda
Azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle
Dolu bir şehir gibidir,
Basmakalıp sözlerle ve içkiyle, yağmurla ve şimşekle
Ve kuraklık mevsimleriyle doludur,
Şiir savaşta bir şehirdir,
Bir şiir, saati “niye” diye sorgulayan bir şehirdir,
Bir şiir yanmakta olan bir şehirdir,
Berberi alaycı sarhoşlarla dolmuştur,
Bir şiir öyle bir şehirdir ki, tanrı, sokaklarında
Leydi Godiva gibi çıplak dolaşmaktadır,
Burada geceleri köpekler havlamakta ve bayrağı
Kovalamakta: bir şiir şair dolu bir şehirdir,
Çoğu birbirlerine benzemekte ve birbirini kıskanmakta
Ve ağızlarında acı bir tad…
Bir şiir artık bu şehir olmuştur,
En yakın yerden 75 km uzakta
Sabahın saat 9:09’u,
Ağızda hala içki ve sigara tadı,
Etrafta ne polis ne âşıklar vardır, sokaklarda dolaşan,
Bu şiir, bu şehir, kapılarını kapamakta,
Barikatlar kurulmakta, hemen hemen her yer bomboş,
Gözyaşları olmaksızın matem tutulmakta,
Acımaksızın yaşlanmakta,
Bu kayalar kadar sert dağlar,
Okyanus lavanta alevi misali,
Bir ay ki büyüklüğün yoksulluğu misali,
Kırık pencerelerden gelen ufak bir melodi…

Bir şiir bir şehir, bir şiir bir memleket,
Bir şiir ki dünyanın ta kendisi…

Ve şimdi de, bunu camın altına sıkıştırıyorum
Çünkü sıra çılgın editörün tetkikinde,
Ve bu gece, gece başka bir yerde
Uçuk gri renkteki kadınlar sıra beklemekte,
Köpekler köpekleri
Nehrin denizle birleştiği yere kadar takip etmekte
Trompetler insanları darağacına davet ederken
Küçük insanlar da beceremedikleri şeyler hakkında
Atıp tutmakta.

Charles BUKOWSKI

iyiler mutsuz olur


"hiç yaşamamışız gibi olacak sonunda"


"topluyorum kendimi geldiğim yollardan/ gerisi hep yarım" halil güney


26 Mayıs 2012 Cumartesi

dünyanın öbür ucunda bir yerde




Dünyanın öbür ucunda bir yerde
mavi bir kervan laternalar içinde samanyoluna gider
bir saman parçası savrulur, bir tarlakuşu uçar
dolaşırım tahta bacaklı bir atla:ben,
senin sokağını ararım…..
penguenler bile bilir seni sevdiğimi…
hayat bir gül yarasıdır
her şeyde seni görürüm
ve dünyanın öbür ucunda bir yerde
aşk vardır…kısacık da olsa…




hakan savlı




tahta at

Dostlarımız geldi hafif danslar geldi 
Şeker verdik aslan yeleleri aldık kırk kapı açtık 
Kırk kapı açtık Mavi Sakal öldü 
Kırk odanın içinde güzel aslanlar güldü 
Sen güldün Asya güldü hafif danslar geldi 

Gel kalbini saat yap odamıza 
Saatin içine kutsal sözler yaz 
Güneş yap aşka güzel ölümleri uslu ölümleri 
Gel mesut odalar içinde çözül güzel bulmaca 
Güzel ve mağrur ve katil 

İç dünyamı ikili susmalarla bölme 
Şiir günlük konuşma dilimiz 
Kıskançlığımdan örülme bir perde 
Perdeye çarpan beş deniz 
Kuvveti yok bende itham etmek hakkından önce 

II 
Dostlarımız geldi sağlam izleri var karda 
Yapacaklarının yapılabileceği iyi öğretildi onlara 
Ve sağlam kutular içine koydular gölgelerini 
Karışık bir ses teller üzerinde Londra 
Gel bu gece görülmemiş bir şey olacak 

Yanlış bir dağın altından yanlış bir su çıkarsa 
Kaybolursa taşlar içinde taşlar getiren taş bir bulut 
Eşkiya heybesinde çizgili kayığa asıl 
Merhametin bildik kaynağı eşkiyalar 
Kıldan ince çarpık bilgileri unut 
Sessiz derin sonsuz yaslı duvarlar önünde 
Türküler içinde en şen en senin olanı söyle 

III 
Aşk kadar nazlı saat kadar gerçek 
Bir bülbül bakıyor bana doğru 
Boş oda kadar tedirgin tehlike kadar güzel 
Bir bülbül içimde sedefle kaplanıyor 
Payıma korkarım eşsiz bir azap düşecek 

Dostlarımız geldi öldü büyücüler 
İnsanla peygamber arası basık bir gürültü içinde 
Korkunç ilgiler döner dolaplar 
Sedef gurur ve inat içinde 

Seni bana getirsin ölüm yatağımdayken 
Kırık ayaklı tahta at.





sezai karakoç

uyarılan şair




Bakımlı parkların görgülü ağaçları
eli yüzü düzgün kibar dalları
Sarı yaprakları günışığını sarınmış bırakmamış
Banklardan her birinde gündüzden kalma bir koku
Bir kedi miyavlar yalnızlık hakkında
elinde bir belgeyle geçer
Yakın denizde bir derinlik kokusu
ve kımıldayan bir ölüm duygusu
Ve deniz
Onun sularda olmayan bir sesle
mendireğin iri kayalarına yalvarışı
Işıklarını takınmış zillerini kapamış son ada vapuru
Haydi ay da sulara kaysın denize yaysın gümüş dantelasını

Bir şair olarak geç karşılarına
Bir de sevgili yavrula kalbinin minicik seslerinden
Yavaş yavaş boğulan
Hafif bir de sarhoşluk özlemiyle kendini
Parktan anladığın dostluğa ver

Bir miktar da elbette ağlamak istersin
Saçın kararmış yakından neşeli insanlar geçmiştir
Haydi toprağa çök de ağla
Ve bre
Başının üstüne uykular çağıran adam

Kendi yamanevinden habersiz dam özleyen adam
Bu şehrin gecesinde bulduğun safiyet şeytandan
Deniz ve vapurlar ay ve ağaçlar ne de kedi
Ne de elin ayakların duydukların gerçek yerlerinden değil
Şimdi geç bunları geç parkları geç
Hepimizin yırtılır gibi olan ağzına bak

Yazdıkların şiir değilse kalsın
Cennetse sevdan çık dışarı
Solgun ışıklar
Sessiz ağaçlar parklarla
O cümbüş gecesini de tak peşine
Yazdığın şiir değilse bırak bunları kalsın...



Cahit Zarifoğlu

delikanlılar


gülünç şapkalarını sahipsiz şapkalarıyla
bazen mavi yanaklı bir yıldızın,
kızdan heykellerini
utanç ve yenilgen
bir gardrop odasında
tanrıya benzer
herşeyim
dünyada
üryan dolaşan bebeğin
özgürlüğün ama herşeyin
özgüre ödünç verilen geleceğin

erişilecek bir üst bir alt kent
bir de
içine durup demir atılacak
bu binek aşkların
delikanlılar sofrasında
kamçılı bağırışları

derken
merhem
yok merhem

derken
avuç içlerinin kadın bölmelerine
kadının iki avuç hacmindeki kadının
en usta hücrelerime
en yanıltıcı en dolup en boşalan
ve en boşa atılan
yıkan hücrelerime
bükülen dizlerime
ve kasılan karın etlerime

kendime gelince ben kim oluyorum
cevherim neyse nereden geliyor
nereden nereye ne mi
duvarların fayans çinko benzerleri
kendime gelince
gözlerini cihan gözlerini
ellerini kollarını parmaklarını
göğsüme göğsüme tam yüzüme
uzatan eşya beyleri
çanak çömlek
varlığına vardığım hücre gece
her yandan karanlıklar biçilir
dikilir üstümüze

yolda kamyonlarla süt satanlar
düşleri
evleri ufalayan ve büyüyen çocuklarından
değerli bir yoldaşlıkla
ödünç alan ihtiyar babalar
ateş yanan sokaktan geçiyorlar

delikanlılar baba ve adam
delikanlılar ve aşk
delikanlılar sevdalı oluşlardan

bir yıldız poyrazı

isa meryem kadar
bir balıkla girince sulara
insanlar kelime hücrelerinde
isanın denizlere dağılan saçlarında
-isa da tam denizlere göre
insanlar isaya göre
eşyalarıyla ve hayvanlarıyla
yaşar akıp giden uslarıyla
geliştire geliştire
bütün ölmek ve öldürmek sınavlarını
anılarda bırakmak için
tanrının ve meryemin yavrularını

delikanlı bir çağanoz fabrikasında
yürekleri devrilir doğum günü bayraklarıyla
kentlere çağrılan ve insan biçimleriyle
nefret biçilen
ve bunları düzenli anneler şeklinde
yalnız düşman getiren
babanın gecelerine

delikanlı
bir sahnenin perdelerinden sonra
katmerli kadife ve kapanan perdelerinden sonra
açılıp kapanan karanlık küçük odalarda
ve karanlık küçük odalarda



Cahit Zarifoğlu

berdücesi - 1962


a

Dehşetli üşüyor
ansızın gözbebeklerinden alaturka kurtulmuş
yoksa saçları bütün saçları dünyaya akıyor
aksarayda ve üç kulaç derinde
beklemek daha başka sırtüstü yatıyor
bütün azaları kirlenmiş
günahlarından işlenmiş apayrı tüyleriyle
kızlığından tavşan dokunulmazlığı bir sahne mutlaka
ve galiba
karnının bir bölümünden sonsuz ürperiyor

topyekûn bahriyeden ve murtazadan
çırılçıplak saçlarıyla gizleniyor
delikanlı kucaklardan hoşlandığı kadar
derin yataklarda anlaşılmış
haydarpaşadan binip kurtalanda
trenden iner gibi bir kız

beklemek daha başka şey
sen benim kızlığını bildiğim
kiliselerden kaçmış yağmur gibi gözyaşlarınla
minareler gibi tutuldun
sır vermez dip odalarına atıldın kahramanlığın
başkalarına kalırsa her an dokunulmaktasın
bunca tanışıklığımız varken
sana dair
bana söz düşmüyor eğer düşerse benimle kutsaldır
buna rağmen
başından bir maceradır geçmiş
bin türlü makam geçmiştir derim


b
yaratılmanın bir yoksulluğu da gereklilik
bir de
öğünmüş gibi değil oysa kuşların
ikimizi gece yirmi dört cephelerinde gözlemesi ustalıkla
yüzde yüz bir tanımazlık sorunu

her yanın dudaktır üstün bezelye taneleri
senin kır çiçekleri ayarında laleliğin
mayland'da hiç ama aşk değil
bir tutam göz ağrısı
aşk değil
kana bulanmış bir yürek
bir etek serüveni

sonuç zavallı ilkbahar giyotinleri
güneşin ilgisiz damarlarıyla yapayalnız bir keder
sendeki santa luçiya gözleri
benimkisi harzemşah


c
saygılı dudaklarınla yarıştım
ince bir ilgi yaşadım kıvranışlarında
gözlerinde 'harikulâde' yaş bulutları
Yürek safındaydım sen bin mil uzaktan koska

göz değil aşk
aşk değil bin çeşit göz

bunca çıldırdım hem ilgisiz
koridor görüp ölüyordum
çizmeli tülbentli kız
saçlarında yirmi yedi yıl lodos
laleliden otobüse biniyor
kimbilir nerede oturuyor
her çizgisi ezmeyle bilenmiş
üç 'aziz' bakışını yakaladım
bin yıldır cephane taramış

hep blek börd bir gözdeyiz
sıra kimin
benimse - rölans



Cahit Zarifoğlu

kaplanlık




Bir duvarı sürüyor saçların bir hayvan parıltısı var gözlerinde 
Binbir kement sardırıyor boynuma açık açık cinsini parlatışın

Bıraksam gamzelerin aksın odalarıma
Kapı vuruşlarım eve zindan oluşlarım

Şimdi bir aşk sayhası salacağım havalara
Derler ki bu adam isyan basıyor damarlara


cahit zarifoğlu

"tüllere sarılı mor bir karadağ tabancasıyla"


1981'de neler oldu?



korkma sönmez’i okuyordum sahnede gözlerim çakmak
ıslak sakallar içindeki babama bakarak
kulaklarıma taşıyordu kan karlı bir şubat çiliyordu
evren paşaya yanıktı örtmen kolonya içiyordu

korkma sönmez’i bağırıyordum gözlerim çalık
tarih ve anksiyete, devlet ve kalabalık
bir bir aşıyordum siperleri derin bir uyku gibi
sönmezdim korkmuyordum arife’yi sevmekten artık

ahmet murat

20 Mayıs 2012 Pazar

ÇERKES



Annenin uykusunda sızlayan toprak
Tutar soluğunu diline konar                   
Sürgünler ablalar ve yaralı gök
Gider merhamete adını koyar

Dağları kollayan Zümrüd-ü Anka
Gün gelir gözlerinin seyrine dalar
Gülerler ölümün boş sözlerine
Sesini kullanan yetim çocuklar

Üç adım ileri dördüncü yana
Sevdayı arşınlar o ak topuklar
Üç adın seninle üç adım sana
Çok sert çok kırmızı sigaralar


aşkar - 22

kısa pantolon, paslı çakı, dizde kabuk bağlamış yara / kısa çakı, paslı pantolon, gözde yarası kalmış kabuk"


nuh'a gemi resimleri - 4





oturmak istiyorum
biraz sıkışır mısınız
bakın ellerim dolu
ellerim ceplerim ve kafam
yolcuyum/sorulur mu/nereye gidiyor bu gemi
biraz sıkışır mısınız

ruhumu kurtarmaya çalışıyorum
dualarla perhizlerle susarak somurtarak
ve gizlenerek kıyı bucak
- biz zavallı küçük sırlar -
biz zavallı sırlar
(küçük)
biraz sıkışır mısınız

öleceğim, efendim
bir gün mutlaka öleceğim
ama beşkırkbeş vapuru
- kim durdurabilir onu -
beşkırkbeşte kalkacak yine
biraz sıkışır mısınız

günahlarım
tövbelerim sadakalarım
heveslerim erdemlerim başarılarım
kâğıtlarım muskalarım madalyalarım
traşlı fotoğraflarım traşsız fotoğraflarım
ruhum cesedim göz yaşlarım
burda büyüğüm burda küçüğüm
burda büyüğüm
buraya sığarım buraya
sığarım buraya sığarım
biraz sıkışır mısınız biraz
sıkışır mısınız
biraz
sıkı
şır


n
ı
z


cahit koytak

futbol oynayan çocuklar


Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Uykularından balçık akıyor
Umulmadık goller peşinde hepsi

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Karanlık sofalarda morfin alıyor anneleri
Ah bir bilseler olup biteni

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Gülleler taşıyorlar ayaklarında
Hırsından ağlıyor kimileri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Top yukardayken uyukluyorlar
Tempo o kadar ağır
Ve çekilmez ki
Hakem düdüğüyle durmadan
Oyuna çağırıyor düşenleri
Ve yardıma melekleri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Yağmurlu bir gün
Dışarda futbol oynuyor çocuklar
Azgın kamçısıyla sonbahar
Dövüyor akasyaları iğdeleri

Gövdeleri boşluğa savuruyor oyun

Ve çocuklar kaynayan toprağı tırmalıyor
Kararan göğü
Gözümüzdeki kalın perdeleri...

Ve yağmur yutuyor bütün golleri

Ve yağmur yutuyor bütün golleri


Cahit Koytak

18 Mayıs 2012 Cuma

başım eğik dilim kapalı gözler kan çanağı anlamında



Asrımızın zarif düşünceli gençlerinden biri 
Kederli elini
Temiz alnına koyarken fikretmek için
Çocukların susması
Kuşların ve kedilerin uzaklaşması
Haritaları üzerine bezlerin atılması
Lambaların kısılması
Kadınların bir vakit konuşmadan
Yaşaması gerekebilir
Ve açılabilir görüntümüz Sahnemiz perdemiz:
Hergün bir miktar kros boksit asit
Ve arenamız
Dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanabilir

Baş efendimiz
Görüntümüz
Sahnemiz
Perdemiz

Eğer dualanmasaydı sesimiz
Eğer yaradandan o güzel ağız
Açık ve seçik
Dilemesiydi demeseydi
'Allah
Sesinizi
Mağrıptan Maşrıka Kadar Duyursun'
Düşünmezdim üzerinde
Binmezdim deli deli koşan küheylan

Bildim Sensin Sen Sen
Diri Diri Diri Şahım
Diri Şahım Diri Diri
Dirilt Alemi Alemi Alemi Alemi

Çünkü dokuzyüz milyon müslüman rüyalarını hatırlamadan uyanmıştır
Bunların üzerine ezan
Ucu sancılar vuran
Bir kırbaç olmalıydı
Her duyan
Bağrını açmalıydı akan kanı da sevdayı da yorumlamaya almalıydı
Hayır dokuzyüz
Milyon müslüman
Tarihin hülyalarından vazgeçmiş olabilir AMA BEN

Elim dizlerime Vur Kalk
Müslümanlar uyanın Eller Dizlere Vur Kalk
Yumruklar dizlere vur vur
AMA BEN Ama ben Ama ben Ama ben

Korku gerek tenlere etim kalbur
Deşer bakışın kıyar da kıyar

Korku gerek reca gerek
Yanlış anlaşılmış olabilir
Sesini duyuyorum kendimin/kelimeler kendinden emin değil

Yanlış anlaşılmış da olabilir
Aklım başımda mı! Değil

Ve sesimi duyuyorum
Kaburgalarımın gelip artık kavuşamadıkları iniltiden
-Kulun korktuk şerrinden
Ağzımız yerlerde kaldı gerçek dilimizden akmadı
Kuldan korkarken gel zaman git zaman
Bir hayat ki haşa korkmadan yaradandan
Ama elbet ruhumun vazgeçilmez akışı baş çarptığım kayalıklar

Irmaklarımın altından akan ırmak
Sandal sefalarım Marmara toprakları
Ama söyle olmuşsa yüzüme karşı söyle neyi inkar ettim

Dilediğim en güzel hayat
Çöplerin içinde rüya aradım
Düştümse eğer sana bakarken düştüm

Sen dinç zaman
İşte kuluçkan
Bereketle taşan yağ küpleri gibi
Parmaklardan akan çeşmeler gibi

İşte sinem kalabalık ve kendine zinde
Kullardan pervasız nesillerden biri

Aha Şeyhefendim Aha yüreğim
Göz kapanır akıl susar susar akıl
İstersen haydi haydi haydi
Yeryüzünün bütün gümbürtülerini çağır

Çehrenden o azgın maskeyi dök
O evleri kedere boğ
Nasıl olsa her kucaklandığın dalgada
Bir gemi kadavrası gibi ikiyüz yıl parçalandın

Mahşerinde uyanacaksın
Ağzının

Korkuyorum o nedenle
Başım eğik
Dilim kapalı





Cahit ZARİFOĞLU





15 Mayıs 2012 Salı

YARIM KALAN ŞİİRLER



 1

Zamanın geçişini hissetmek için
Geceleri bahçeye çıkıyorum
Çift kişilik bir hayat benimki
Olmayan sevgilimle yaşlanıyorum
Uykusu geliyor ömrümün

Yaşasaydı Ergin Günçe yazardı bu şiiri
Ben ağırdan alınca
Rüzgâr söndürdü pastadaki mumları
diye bitirirdi.

2

Ziya Osman Saba’yı hatırlıyorum
Türkçenin alnında bembeyaz mendil
Esmer saçlarını okşayan yıllar
Ölümü utandıran mahcup bir dil

Ilık sular gibi geçti hayattan
Titreyen bir kandil gibi şiiri
Nefes almak onunla aynı Allah’tan
Şükretmek onunla yazdığı gibi

3

Yalnız şiiri vardır hüznü olanın
Şair şiirde yok hükmündedir

Yaşamak isteyen bir şairin
İntihar eden şiirleriyim
diyebilirdi İlhami Çiçek

Belki ölmek dışında bütün eylemlerin adı
Kaçış
           kaçış
                         kaçıştı

                                           

"ne kadar çok bilirsen, o kadar bela başa!"


ölme sanatı


14 Mayıs 2012 Pazartesi

ben sana teşekkür ederim


Ben sana teşekkür ederim, beni sen öptün,
Ben uyurken benim alnımdan beni sen öptün;
Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki de geçen hafta.

Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.

ülkü tamer

10 Mayıs 2012 Perşembe

yokuş yol'a


güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar

Muş - Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar

Muş - Tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar



turgut uyar

9 Mayıs 2012 Çarşamba

kim var imiş biz burada yoğ iken



Şu yalan dünyaya geldim geleli
Tas tas içtim ağuları sağ iken
Kahpe felek vermez benim muradım
Viran oldum mor sümbüllü bağ iken

Aradılar bir tenhada buldular
Yaslandılar şıvgalarım kırdılar
Yaz bahar ayında bir od verdiler
Yandım gittim ala karlı dağ iken

Farımaz da deli gönlüm farımaz
Akar gözlerimin yaşı kurumaz
Şimden geri benim hükmüm yürümez
Azil oldum güzellere bey iken

Karac’oğlan der ki bakın geline
Ömrümün yarısı gitti talana
Sual eylen bizden evvel gelene
Kim var imiş biz burada yoğ iken

MÜSRİF




 “Eskiden 5 yıl önce dediğimde lise yıllarıma kadar giderdim, şimdi üniversiteye kadar bile gidemiyorum. Yaşlandım mı ne?”

  Birden tüm gerçekliğini yitiriyor yazı. Ama yazı gerçekliğini yitirirse, bütün gerçeklikler gerçekliklerini yitirirler ya, öyle oluyor bende. Ben de. Harflerim küçük ve büyük cümleler nefes arıyor burada. Bazı insanlar ki uzatmışlar kendilerini büyük cümlelere, sanıyorlar boyu uzayacak onların ve onların içi boş ruhlarının.

   Bir yığın virgül. Cümlelerimin arasından gezinen faşizmin virüsleri. Türklerin Dil Kurumu var ya nasıl sirayet ediyor hissiyata ve dahi fikriyata. Ben bile bu kurumun baş harflerini sevk-i tabii ile büyük harflerle yazdım. Gerçi ben sevmiyorum kuralsızlığın altına yeşil çizgiler çeken bu Word programını. Biraz da o sebeple yazdım.

   Peki, düşünürken ya da hislenirken akıp giden serseri cümlelerin arasına koyar mıyız virgül yahut sonuna nokta? Hayır. Ama ifadelerdeki bu resmiyet neyin nesi oluyor. Düşlerde, düşüncede, hislerde serazat iken ve onca çıplakken giyinip giyinik cümlelerle çıkıyoruz karşısına şeyin… Şey işte, okur muydu o? Karşısına çıktığımız okursa, evet okurdur. Jose Saramago sadece nokta ve virgül kullanırmış eserlerinde. O bile az buçuk duyarlı noktalamaya.

   Bir de bu noktalamaların yağışı vardır düşlere karabasanlar yüklü. Kalkıp çekidüzen verişleri olur düşlere dahi. Eski ve yerli yerinde bir ağrıyı çağırırlar sabaha.

   Noktalamalara çarpmadan yürüyen olmak. Yakası bağrı açık cümleler ki çok uzun. Çok uzun bir ırmağın bir ucundan tutmak. Alfabesi renkler ve resimler olan aşk kendini kurtarabilirse bu duraklardan durağanlıklardan belki sipsivil yazılar. Harflerde bile bu kopkoyu elbiseler, bu nizam intizam…
    Hürriyet sözde, yazıda bambaşka esaretlerden mecruhuz.

                                             !

8 Mayıs 2012 Salı

merhabalar merhabalar


“ Merhabalar! Merhabalar!


  Böyle kendi kendime geldim buraya oturdum. Siz de karşıma oturmuşsunuz, görüyorum. Tanıştık mı, tanışmadık mı onu da çok iyi bilmiyorum. Yani…. Eeeee… ben niçin buraya geldim, siz neden zahmet edip beni dinlemek üzere buraya kadar teşrif ettiniz onu da bilmiyorum. Ne olarak konuşuyorum ben burada? Konuşmamın başlığını “BİR 68 EFSANESİ Mİ, soru işareti, EVET İSYAN” olarak ilan ettik.

  Karşınızda bu şiirin mübdii olarak bulunuyorum ve bu soruya cevap vermem lazım. Soruya cevap vermem mümkün değil. Çünkü sorunun kendisi tartışmaya açık bi şey.hepimiz tartışmaya açığız. Varlığımız itibariyle tartışmaya açığız. Sizlerin beni dinlediği de, benim sizlere hitap ettiğim de tartışmaya açık.kat kat kat kat kat kat kat yanlışlar içindeyiz ve o kadar yanlışlar içindeyiz ki, buna kendimizi inandırmak onur kırıcı geldiği için, haysiyetimize dokunduğu için “ bu kadar yanlış olmaz” diyoruz, “hiç olmazsa bi kısmı doğru olsa gerek” diyoruz.

   Halbuki bunların hepsi yanlış, tamamen yanlış bir yerdeyiz, tamamen yanlış şeyler söylüyoruz ve tamamen ters istikamette gidiyoruz.

   Neye göre ters?!”

7 Mayıs 2012 Pazartesi

çağrılmayan yakup



I

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun "Yakup!" diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım
Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.

Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan

Hiç çıkmamak halinde ve ölgün
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.

Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)

Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Oluyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup
Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.


II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum. Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri. Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum
Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar. İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime. Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim

Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur Yakup
Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Günşse kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarımı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum. Ama çarşaflar, öyle bir takım kıpırdanmalar araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik. Ellerimden çekiyordu. Ter içindeydik
Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben'i
Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde ölgün ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.


III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.

Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mübaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve "Yakup" sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!


IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru birdilim ekmek yiyeceğimbelki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben
Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.

Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.


Edip Cansever / Çağrılmayan Yakup (1966)