27 Nisan 2012 Cuma

kalbin emirleri



    Bizde gizlenmiş bir Allah sesi var; ona kalp diyoruz. Onun yapısı ar­zu ve haset olan etle, zulüm ve kuvvet olan kemikden başkadır. Onla­ra büsbütün yabancı olan kalp, çok kere aşk ve hayranlıkdır. Her adımda acılara ulaştırdığı için hayata dost olur. Bunca acının da yetmediğini, elemin elem doğurmasından sarhoş olduğunu söyler. Bazan da o merhamettir. Aklın nefretle nisyana attığını, unutarak bir köşe­sinde kararttığını her yad edişte eriyen kalp değil midir? Geçmişte ya­şanan elemlerle aziz ve rahim olan da kalp değil midir? Akın dıştan tanıyanı içsel kaynaşma yaparak tanıyanla tanınanı aynı ışıkda birleş­tiren de kalpdir. Pascal'ın dediği gibi, "kalbin öyle akılları var ki akıl onlardan hiç habersizdir." Filhakika kalp ile tanıdıklarımızdan çoğu kere aklın haberi olmuyor. Akıl daha başlanglıçta iken, kalp işini biti­riyor bile. Akıl bekliyor ki duyumlar alınsın, deliller toplansın, öncül­lerden sonuç çıkarılın. Tenkid harekete geçsin; tercihler yapılsın; gerçekle zaruretin üzerinde durulsun. Kalp ise içten bir temas ve bir işaretle çokdan bu mesafeyi aşmıştır. Kalbi anlamayan zavallıların hayrette kaldığı bu yetinin, sonsuzluğa uçuran ilham kanadı olduğunu niceleri söylememiş mi? O bizde ilahi lutf olan sezgi kuvvetidir. Kalp, dostluğun tükenmek bilmez kaynağıdır. Verdikçe verme ihtisa­sını artırır, sevdikçe sevme iştiyakını taşırır. Kalp, sonu olmayan gençliktir; korku bilmeyen ölümsüzlüktür. Korkusuz yaratıldığı için onun kini ve kıskançlığı da yoktur. Sonsuzlukda yaşadığından fani hazları ve ezici istekleri tanımaz. Mukaddesatın kaynağı kalpdir ve ancak bir kalp huzurunda hürmet duyulur. Tövbe, aklın sapkınlıklarından kurtularak kalbe sığınmaktır. İbadet, kendi kalbine çevrilmek­tir; bedenin ve bütün isteklerin kalbe dolmasıdır. Kalp ile yapılmayan ibadet, faydasız bir yorgunluktur; belki bir alışkanlık ve kor bir itaat­tir. Allaha açılan kapı, kalbin kapısıdır. Kalpler, Allahın göründüğü yerdir. Kalp, gerçek imanın yoludur. Kalp ile günah işlenmez. Din ilmi, kalp ilmidir. Taasup, kalbe garazkarlıktır; onun başladığı yerde din biter. Kalp ile okunmayan Kur'an’dan kim ne anladı? Kur'an’da, sonsuzluğu dolduran kalbi bulmayan, büyük Kitab’ı hiç anlamamıştır. Cenneti, fani isteklerden sıyrılmış saf kalpde aramayıp da bazı beden hareketlerinin karşılığı olarak satın almaya hazırlananlar, hiylekar bezirganlara benzerler. Onlar, kalpdeki cennet neşvesini hiç bir za­man tatmayacaklardır. Taassup sahipleri gibi, bütün ömrünü kalbin­den habersiz geçiren hüner ve zeka adamları yok mu? İşte onlar, kan­ları donmuş, kaskatı kesilmiş ölü ruhlardır. Kalbin keşifleri, aklın bu­luşları gibi dört basamaklı ve sınırlı değildir; onun namütenahi dere­celeri vardır. Her şeyden şüphe edilir, kalpden şüphe edilmez. Herşeyi kırmak caiz olur, kalbi kırmak cinayettir. Fetihlerin en güzeli, kalple­rin fethidir. Rousseau tabiatta kendi kalbini buluyordu. Ne mutlu kal­bini bütün alem yapanlara! Son nefesine kadar kalbini aklın şerlerin­den koruyabilen insan, insanların en bahtiyarıdır. İnsanın asıl hüneri, kalbini kullanabilmektir; kalbin emirlerine uymasını bilmektir. Dün­ya, kalbin emirlerine asi şeytanlarla doludur. Bu şeytanların işareti sa­na akılsızlık gibi geliyor. Bu ise senin zaif oluşundandır. Siyaset de­nilen, dostluğa karşı kullanılan zeka, kalblerin katledilmesinden başka bir şey midir? Kurnazın  kazandığı fani bir nesne, kaybı ise kalbin ku­cakladığı bütün bir kainattır. Kalpsizlikle elde edilen kazanç, kayıpların  telafi edilmez olanıdır. Kurnaz ne bilir neyi kaybettiğini.

   Kalbin, insanlardan çektiği bunca çilelere rağmen insan oğluna hiz­metten usanmayışının hikmetine şaşacaksın belki. Bu insan sürüsünün sefaleti içinde hiçe eşit değersizliğini bildiği halde onun, başı yere eğik, küçülmüş halini alçalış sanma sakın. O bilir ki hayâ hikmetle beraberdir; hizmetse kalbin en büyük emridir. Kalbin akıl almaz fedakârlığına ne isim vereceksin? Nefsine ait korkularınla başkalarına çevrilen zaafların seni şaşırtmaya yeter. Açlarla sefillerin yanında olmanın sevincini sen ne bilirsin? Kalbin dilinden anlarsan onu murada ermiş bir kalbe sor. Kalp dilinden anlamayanlarla bütün bir ömür bo­şuna konuştun. Bu insanlar arasında beni bunalmış görürsen, onda kalp sözü duymadığındandır. Bilgi kalbe diken olduktan soma, di­kenden sakınan gül olmak daha iyi idi. Vay güllerle, ağaçlarla, kurt­larla, kuşlarla konuşamayanların haline! Rüzgârların, derelerin ve dağların dilinden anlamayan, cehennemi uzak bir akıbette aramasın sakın. Kalbin emirleri bir zorbadan, bir zenginden, bir hasetten alınır mı sanırsın? Onun emirleri nazenin bir ağaçlan, hıçkıran bir kuştan, ağlayan bir dereden alınır.

Nurettin Topçu

yalnızlık / rilke


24 Nisan 2012 Salı

hava oluyor.


içleri boş adamlar / t.s. eliot




I

İçleri boş adamlarız biz
Doldurulmuş adamlarız biz
Yaslanarak bir arada
Başlıkları doldurulmuş samanla. Ne yazık ki!
Kurutulmuş seslerimiz,
Fısıldadığımızda bir arada
Sessizdir ve anlamsız
Rüzgâr gibi kuru çayırda
Ya da farelerin ayakları gibi kırık camın üzerinde
Kuru mahzenimizde

Biçim şekilsiz, gölge renksiz,
Felce uğramış güç, işaret hareketsiz;

Onlar çapraz haç çıkaran
Gözlerle doğru bakan, ölümün öteki Krallığına
Bizi hatırlayın –mümkünse hiçbir şekilde eğer- kaybolmuş
Can yakan ruhlar gibi değil, fakat yalnız olan
İçleri boş adamlar
Tıka basa doldurulmuş adamlar.
II

Rüyada karşılaşmaya kalkışmayacağım gözler
Ölümün rüyâ krallığında
Bunlar gözükmezler:
Orada, gözler
Gün ışığıdırlar kırık bir sütun üstünde
Sallanıyor bir ağaç, orada,
Ve sesler
Şarkı söylüyorlar rüzgârda
Daha vakur ve daha uzakta
Bir yıldızdan solmakta.

İzin ver gelmeyeyim daha yakına
Ölümün rüyâ krallığında
İzin ver aynı zamanda
Böyle kılıklar giyineyim mahsus aldatmaca
Sıçanın ceketi, kargaderisi, çatılan fıçı tahtaları
Bir tarlada
Davranarak rüzgârın davrandığı gibi
Değil daha yakında –

Değil o en son toplantı
Alacakaranlık krallığında

III

Budur ölü ülke
Budur kaktüs ülke
Taş imajlar burada
Ayağa kaldırılıyorlar, burada alırlar onlar
Ölü bir adamın elinin yakarışını
Altında solan bir yıldızın yanıp sönerek.

Bunun gibimidir
Ölümün öteki krallığında
Yalnız uyanmak
Hassasiyetle
Titriyor olduğumuz saatte
Öpecek olan dudaklar
Kırık taşa dualar şekillendirirler.

IV

Burada değiller gözler
Burada değiller gözler
Ölen yıldızların bu vadisi içinde
Bu içi boş vadinin içinde
Bu kaybolan krallıklarımızın kırılmış çenesinde

Bu en sonuncusunda toplantı yerlerinin
El yordamıyla ararız birlikte
Ve yanaşmayız konuşmaya
Üzerine toplanmış bu kabarmış nehrin sahilinin

Görmeksizin, gözükmedikçe
Gözler tekrar
Tükenmeyen yıldız gibi
Çokyapraklı gülü
Ölümün alacakaranlık krallığının
Tek ümidi
Boş adamların.
V

Burada gideriz biz etrafından dikenli armudun
Dikenli armudun dikenli armudun
Burada gideriz biz etrafında dikenli armudun
Saat beşte sabahleyin.

Arasında fikrin
Ve gerçeğin
Arasında hareket halinde olmanın
Ve hareket etmenin
Düşer Gölge

Çünkü Seninkidir Krallık.

Arasında kavrayışın
Ve yaratılışın
Arasında güçlü duygunun
Ve yanıtın
Düşer Gölge

Hayat Çok uzun

Arasında arzunun
Ve spazmın
Arasında cinsel iktidarın
Ve var oluşun
Arasında özün
Ve çöküşün
Düşer Gölge
Çünkü Seninkidir Krallık.

Çünkü Seninki
Hayat tümüyle
Çünkü Seninki

İşte dünya biter bu şekilde
İşte dünya biter bu şekilde
İşte dünya biter bu şekilde
Büyük bir patlamayla değil fakat hıçkıra hıçkıra ağlayan bir iniltiyle.



23 Nisan 2012 Pazartesi

sensiz



     Annemle karanlık geceler ba’zı çıkardık;
Boşlukta denizler gibi yokluk ve karanlık
Sessiz uzatır tâ ebediyetlere kollar…
Gûyâ o zaman, bildiğimiz yerdeki yollar
Birden silinir, korkulu bir hisle adımlar,
Tenhâ gecenin vehm-i muhâlât[1]ını dinler…
Yüksekte semâ haşr-i kevâkib[2]le dağılmış,
Yoktur o sükûtunda ne rü’yâ,ne nevâziş[3];
Bir sâ’ir[4]-i mechûl-i leyâlî gibi rüzgâr,
Hep sisli temâsiyle yanan hislere çarpar.

Göklerde ararken o kadın çehreni, ey mah!
Bilsen o çocuk, bilsen o mahlûk-ı ziyâ-hâh[5],
Zulmette neler hissederek korku duyardı:
Gûyâ ki hafî[6] bir nefesin nefha-i serdi[7],
Rûhanda bu ferdâ[8]-yi siyeh-rengi fısıldar,
Sâkin geceler şefkat olan encüm-i bîdâr[9],
Titrer o karanlıkların evc-î kederinde[10],
Hüsrân ü tehâssür[11] gibi mâtem nazarında;
Gûyâ ki o dargın geceler rûhu boğardı:
Her şey bizi bir korkulu rüýâyla sarardı: 
Zulmet ki müebbed, mütehâcim[12], mütemâdi[13]:
Eşkâle verir ayrı birer şekl-î münâdi[14],
Dallar kuru eller gibi mebhût[15] ü duâkâr,
Zânû-zede[16] dullar gibi hep tûde-i eşcâr[17]
Çılgın dolaşan bâd-ı leyâlî[18] ki serâîr[19],
Pîş ü pey-i seyrinde koşar muzlim ü dâir[20]
En sonda nigâh[21]-î ebediyet gibi titrer,
Tâ ufka asılmış sarı bir lem’a-i muğber[22]
Bir kafile-î rûh-ı kevâkib[23] gibi mâhmur[24],
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pür-nur[25]
Ondan yalnız rûha gelir bir gam-ı mûnis[26];
Yalnız o, karanlıklara rağmen yine pür-his,
Yalnız… Bu kamersiz gecenin zîr-i perinde[27],
Bir feyz-i ziyâ haşrederek âb-ı zer[28]inde,

Bir kafile-î rûh-ı kevâkib gibi mâhmur,
Zulmette çizer Dicle uzun bir reh-i pür-nur
Dinlerdik uzun şi’rini ben lâl, o hayâlî,
Lâkin ne kadar hüzn ile tev’em[29]di meâli[30],
Gûyâ, o zaman, nûrunu ey mâh-ı mükedder
Eylerdi semâ lü’lü[31]’-i hüzniyle telâfî[32]:
Yıldızları göklerden alıp bir yed-i mahfî[33],
Bir bir o donuk gözlerin a’mâk[34]ına îsâr[35]
Eylerdi ve zulmette koşarken yine rüzgâr,
Rûhumda benim korku, ölüm, leyle-i târîk[36],
Çeşminde onun aks-i kevâkible dönerdik.

Ahmet HAŞİM
(Piyale, 1926)

Vezin: Mef’ûlü / mefâilü / mefâilü / feûlün 


[1] Aslı olmayan şüpheler.
[2] Birikmiş yıldızlar.
[3] Okşama, okşayış.
[4] Yürüyen.
[5] Işıldayan yaratık.
[6] Gizli.
[7] Bir nefesin soğuk kokusu.
[8] Yarın.
[9] Uyanık yıldızlar, uykusuz yıldızlar.
[10] Kederlerin en yüksek noktası.
[11] Duygular, düşünceler, hasretler.
[12] Birbirine hüum eden, saldıran.
[13] Devamlı, kesiksiz, sürekli, daima.
[14] Nidâ eden, seslenen, çağıran. Müezzin.
[15] Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem.
[16] Diz çökmüş.
[17] Yığın yığın ağaçlar.
[18] Gece rüzgârı, yeli.
[19] Gizli şeyler, sırlar.
[20] Daire, dönen.
[21] Bakmak, nazar etmek. Bakış.
[22] Tozlanmış, gücenmiş güneş ve yıldız gibi parlamak. Öfkelenmek.
[23] Yıldızlar.
[24] Sarhoşluğun verdiği sersemlik. Uykulu, baygın göz.
[25] Nurlu yol.
[26] Alışılmış, ehlileşmiş, cana yakın, sevimli, ünsiyyet edilmiş keder.
[27] Kanadı altında.
[28] Sarı renkli su.
[29] Birbirine benzer.
[30] Manası.
[31] İnci, parlak, ışıklı, kıymetli.
[32] Tamamlar, karşılar.
[33] Gizli el.
[34] Derinlikler, göz pınarları.
[35] Dökme, serpme, saçma. Kötülemek. Kasırga. Paha biçme.
[36] Yol. Gece yolu.

"daldığı düşten ayılmadan, ılık çayı başına dikti. çay buruktu.bilirsiniz buruk olur tadı yüceliğin" yukio mişima


"yunus düşte gördü seni"


Taştın yine deli gönül
Sular gibi çağlar mısın
Aktın yine kanlı yaşım
Yollarımı bağlar mısın

Nidem elim ermez yâre
Bulunmaz derdime çare
Oldum ilimden avare
Beni bunda eğler misin

Yavı kıldım ben yoldaşı
Onulmaz bağrımın başı
Gözlerimin kanlı yaşı
Irmağ olup çağlar mısın

Ben toprak oldum yolunda
Sen aşırı gözetirsin
Şu karşıma göğüs geren
Taş bağırlı dağlar mısın

Harami gibi yoluma
Aykırı inen karlı dağ
Ben yârimden ayrı düştüm
Sen yolumu bağlar mısın

Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim içün
Yaşın yaşın ağlar mısın

Esridi Yunus'un canı
Yoldayım illerim kanı
Yunus düşte gördü seni
Sayru musun  sağlar mısın

geldi geçti ömrüm benim


Geldi geçti ömrüm benim şol yel esip geçmiş gibi
Hele bana şöyle geldi şol göz yumup açmış gibi

İşbu söze Hak tanıktır bu can gövdeye konuktur
Bir gün ola çıka gide kafesten kuş uçmuş gibi

Miskin âdem oğlanını benzetmişler ekinciye
Kimi biter kimi yiter yere tohum saçmış gibi

Bu dünyada bir nesneye yanar içim göynür özüm
Yiğit iken ölenlere gök ekini biçmiş gibi

Bir hastaya vardın ise bir içim su verdin ise
Yarın anda karşı gele Hak şarabın içmiş gibi

Bir miskini gördün ise bir eskice virdün ise
Yarın anda sana gele Hak libâsın biçmiş gibi*

Yunus Emre bu dünyada iki kişi kalur derler
Meğer Hızır İlyas ola abı hayat içmiş gibi

21 Nisan 2012 Cumartesi

kır evinin verandasında bir rüzgargülüne rastladım




“ Her şey değişirken
yalnız biz aynı kaldık
küçücük üç beş kişi
geçmişle oyalandık
yollar bitmez gibiyken
düşlere ulaşılmaz
konuşmadan kaybetmeden
yaşanmadan anlanmaz
uzak, her şey çok uzak
tek sesin yakın bana
yok her şey bitmemiş
seni bana hatırlatan
taksinin camından
vuran rüzgârla ayıldık
yorgun, uykusuz
anıları aradık
Yoruyorsa artık seni
eskinin eğlencesi
değişen sen misin
sen misin?


 Yorgun görünüyorsun biraz uzan istersen
 sever gibi yapma artık daha henüz vakit varken
bir kaç yaralı ruh, birkaç bira şişesi
elimizde bunlar var mutlu olmaya yetmez ki

 yalanlarımız güzel, inanması zevkli
BİR ŞEY SEVMEYE DEĞERSE ÖLMEYE DE DEĞER Mİ?
birkaç uyku hapı birkaç kıskançlık krizi
elimizde bunlar var mutlu olmaya yetmez ki

çalışmış kaybetmiş koşmuş yorulmuştuk
birbirimize içmeden dokunamaz olmuştuk
birkaç kalp ağrısı birkaç imdat çağrısı
elimizde bunlar var mutlu olmaya yetmez ki

bazı yalanlar güzel
bazı gerçekler acıymış
bazı ölümler uzun
bütün hayatlar kısaymış


Kayıp bir bavul gibiyim havaalanında
ya da boş bir yüzme havuzu sonbaharda
çok mu ayıp hala mutluluk istemek?
neyse zaten hiç halim yok

Kır evinin verandasında
bir rüzgar gülüne rastladım
insanmışcasına
konuşmaya başladım

dedim benim kadar yalnızsan
tek gecelik bir aşksan
omuzlarına abanan
bir anıdan kaçıyorsan

dibe vurduysan
ya da hala düşüyorsan

bir yaz günü
hiç bu kadar üşüdün mü
rüzgar gülü
hiç ölümü düşündün mü

hayalimdeki adsız kadın
sanki ağzımda tadın
eminim ki sen de
hep kendini aradın

evimin yolu beni unutmuş
otellerin soğukluğunda
tüm bu garip duygular
bir tür iç kanama


Artık çok üzmüyor beni
hiç bir sey hissetmiyorum hatta
bir kaç anı sadece onlar da
silinir nasılsa zamanla
bırakmıştım uzun zamandır
ama ihtiyacım var şu anda
bazen bir içki şişesi
yaşam destek ünitesi
bu kez gerçekten giderken
gerçekten terk ederken
sana kapıyı çekerken
uzun uzun bakıyorum son kez
soluk soluğa


Daha gerçek yalanların doğrularından
o yüzden boğuluyoruz bir bardak suda fırtınadan
zaman beni ben zamanı öldürüyorken
tuttum nefesimi atmaya seni beynimden
ama o zaman da kalbim boşa dönüyor
hep sana atan bir yürek nasıl inansın
bunca tesadüfler nasıl açıklansın

bana bunca zaman sonra bunu hissettiren,
öylesine bir rüzgar olamaz kalbime esen
DÜNLE BUGÜN ARASI SANKİ DAHA UZUN HAYATIMDAN
hiç kimseye mektup yok
ölmüş insanlar insansızlıktan


Suç yok suçlu yok
hayat böyle anladım.
aşk yok artık yok
ama zamanla alıştım

Senle ben hep böyle kalacağız
git gide eriyip yok olacağız
yavaş yavaş

sorma neden niçin,
her şey yalnızlıktan
bak
güzel bir gün ölmek için

düş yok gerçek yok
bak sonunda anladım
yaz yok kış yok
artık zamanı karıştırdım

Tüm kaybolanlar kaybolmuşlara  rastlarsa
zamanın birinde
tek bir damla gözyaşım göle düşerse
ellerimden kayıp gidince
bir uyansam uyansam uykumdan

bir damla gözyaşı var elimde bir damla ellerimde

sonunda görürüz belki
sen de ben de
uçsuz bucaksısız
bu yalnız şehirde



Sıkı bir yağmur yağsa şimdi
beni de oluklardan akıtsa
sonra denize karışsam
eğer o beni çağırırsa                  


Hiç var olmamış bir dünyayı gerçekmiş sanıp

Yürürüm ipte ağım yokken hem de kopkoyu içim
İnan çok çalıştım bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için

Dün insanlara baktım
kendi kirli camımdan
terk edilmişlerdi çoktan
yaradan tarafından

Sardunyaları seyrettim bir çölden gelip
Geceler boyu ağladım şairleri sevip (hem hayattan hem ölümden)

Güneşteyim eriyor balmumum
sapır sapır dökük kanatlarım
aksın bacaklarından oluk oluk 
milyonlarca doğmayacak çocuklarım
Son defaymış gibi 
Kaybederken kendimi
En ucuz şaraplarda
Sırılsıklam vücudunda (duş)

bir yanım anlamsız ve tutarsız bir telaşta
bir yanım küllenmiş zoraki sevdada

bir bulut saklıyor sanki akacak yaşları uykusuz gözlerimden
bir vapur kalkışıNbir başka zoraki firar verdiğim sözlerimden  (martılar)

Bana hatırlat
Nasıl bir şeydi 
Bir şeye inanmak
Tutkuya tutunmak
İNSANLAR 
DÜNYA DÜŞMÜŞ ÜSTLERİNE
KIPIRDAYAMIYORLAR
İNSANLAR DENEMİYORLAR BİLE (insanlar)

Kapıları kaparım, ardıma bakarım
Hayatım böyledir bir yol ararım
Yanarım bir sigara gibi küllerim dağılır
Sönerim çünkü ateşim izmarite dayanır
N’Apim tabiatım böyle

Boşver beni 
Mühim değilim 
Bu onun hikayesi 
Çok beyazdı,kir tutardı 
Ömrü kelebek kadardı 
Mektupları şişedeyken 
Birde bakmış deniz yokmuş 
Tek başına dans ederken 
Mutsuzluktan sarhoşmuş 
Daha onyedi 
Onyedi 
Onyedi 
Onyediymiş 
Oyundan kalkmak isterken 
Kağıtlar dağıtılmış 
Bu hava boşluğunda 
Artık herşey satılıkmış 
Trafikte akmayan 
Hep onun şeridiyken 
Söylediği son şarkı 
"elveda zalim dünya"ymış 
Daha onyedi 
Onyedi 
Onyedi 
Onyediymiş (On Yedi)

Saçların mı ıslak yoksa ıslak mı yaşamak dedim
Senin için rüzgarda hep yağmur mu var
Gözlerin mi daldı yoksa sıkıldın mı sorulardan
Hiç gezmez mi gözlerinden bu sonbahar? (Kupa kızı)


Beni alnımdan vurdular
Pembe karanfilli kız
her gece vuruyorlar
pembe karanfilli kız

kurşun karanlıktaki sesiyle 
aralıyor geceyi
herşeyim orada kalıyor
herşeyim, orada 
sabah
uzun bir yelken direğinin
ucunda sallanıyor saatlerin, 
ateşin ve suyun sesi susuyor 

Beni alnımdan vurdular
pembe karanfilli kız
her gece vuruyorlar
pembe karanfilli kız

kurşun kemikteki sesiyle aralıyor 
geceyi
SANA YAZDIĞIM ŞARKILAR TAKILIYOR AŞILI DUT DALLARINA
özgürlük bir ağızdan aralıyor geceyi
ellerini duyuyorum kapalı gözlerimi 
ısıtan
HER ŞEYİM,
ELLERİNE KALIYOR(pembe karanfilli kız)

Şişeleri açarım alkole koşarım
Bu bomboş dünyada bir mana ararım
Yanarım bir sigara gibi küllerim dağılır
Sönerim çünkü ateşim izmarite dayanır
N’Apim tabiatım böyle

yavaşlıyor ama duramıyor dünya,
zaman kimseden değilken yana
gitmiş herkes evlerine bomboş
BOŞVER Mİ DİYORSUN KANASIN.
batmadık ama su alıyoruz
hissetmeden basıp toprağa,
tuz basmadan yaralarıma
boşver mi diyorsun kanasın.
alt üst olmuş coğrafyadan
cebinde bozuk paralarınla;
kendi mezarına selam durup
boşver mi diyorsun kanasın. (Kelimeler)

Sordum niye sattın diye yoksulluğunu? 
Dedi, elimdeki sadece oydu 
Niye sattın vücudunu? 
Daha mı kötü dedi, satmaktan ruhumu? 

Tek başıma bu vücutla fırlatıldım bu dünyaya 
Aşk da basit pişmanlık da, hayat hoyrat bu zamanda 
Şahin kuşa, kuzgun leşe, ben değil bu dünya fahişe (fahişe)

Yaşamak alışmaktır
İşportada satılan kadın geceliklerine
Alışmak manavlara
Alışmak doçentlik tezlerine

Hep bu yeşilleri giy
Bu moru tak saçlarını topla da

Bunu sen de bilirsin
Alışmak yaşamaktır bakıp bakıp kendine
Yaşamak bir gün uyanmaktır
Birgün birdenbire yalnız kalmaktır
YAŞAMAK ALIŞMALARDAN SONRA
ALIŞTIĞIN HER ŞEYLE SAVAŞMAKTIR (yaşamak alışmaktır)

Karanlıktan ıslanan çiçekleri 
Koyacaklar eski bir kitabın arasına 
Her çiçek toplayışta seni anacaklar 
Gözüpek bir çocuk gibi 
Çıktın diye güzlerin karşısına 

Bir çiçek yılı sonra  
Bir saksıda bekleşen sardunyaya  
Karışacak su mavisi gözlerin  
Bir çiçek yılı sonra  
Kim bilir hangi rüzgarda  
Bin umut yılı sonra  
Kim bilir hangi sularda  

Bir çiçek yılı sonra  
Kim bilir hangi denizde 
Bin umut yılı sonra  
Kim bilir hangi göktesin 

Yağmalanmış kentleri sen bilirsin 
Anıt dikerler ölülerin anısına  
Seni toprağında unutacaklar  
Seni kitaplarda anacaklar (bir çiçek yılı sonra)

İnsanlardan kaçarım, zor sorular sorarım
Yaşamak için, bir neden ararım
Yanarım bir sigara gibi küllerim dağılır
Sönerim çünkü ateşim izmarite dayanır
N’Apim tabiatım böyle







Teoman