29 Şubat 2012 Çarşamba

kaçmak isterken vuruldu



Gök gürledi                                                                                          
Canı sarsılmadı şimşek çakışından
Ve yağışlar dilinden döküleni epritemedi
Sert esen poyrazın dayattığı siliklik
Ağustos sıcağı gerekçesiyle pelteleşme
Dilsizlik sağırlık çolaklık körlük
Mızrak değdiremediler güzelim gövdesine
Değiştirilsin aniden coğrafya dersinde konu
Kaçmak isterken vuruldu.


Burukluk enginine düşsek kalfadır aradığımız
Yücelik katlarına çıksak gözleri yakan yazıt
Kıt
Vurulduğunu bilmesek
Daha da kıt kalırdı hakkında malumatımız
Oydu dalgınlık arastamızdan belli belirsiz
Belli belirsiz belki utangaç geçiveren karaltı
Göz göze geldiğimizde bize düşen yutkunuş
Paydoslar çalkantısından yara almamış çehre
Türkçe konuşmasıyla hayranlık uyandıran
Duruşu çocuklara örnek olur diye korktuğumuz
Kanamayı durdurmak için gerek duyduklarımızın ilki
Neye acıktığımızı tek fark eden oydu
Kaçmak isterken vuruldu.


Tarihten kopmuş yaprakları sığaya çeken hançer
Denk getirilmiş bütün şeylerin kırbası
Kırbacı kötülükten zevk çıkaranların
Neyi ihmal ettiysek utanmamıza sebep
Bize bundan böyle onu hep
Yakınımızda peyda olan hışırtı
Yakınlık yakınmalarımızda kopan tel
Bize bundan böyle hep onu hatırlatacak
Çalılar aşk acısı çingeneler
Ondan aldıkları komutla
Tecavüz tadı yaydılar ortalığa
Vitrinlere mitralyöz
Kaldıysa inek fışkısı neonlu lambalara
İşini tek koluyla görürdü
Tek koluyla eziyet ederdi sakız çiğneyen erkeklere
Çiğ renkleri tek koluyla canından bıktırtırdı
Boştaydı, bizi kollamak üzere boştaydı öbür kolu
Kaçmak isterken vuruldu.


Cesedinin savcılıkça görüldüğünü söylediler bize
Rafta matlup kataloglu kayda geçen cansız bedeni
Cansız ama kim hele bir
Canlanma furyası açılsın onsuz edecek
Her an itirafı gereken şeymiş gibi kalacak akıllarda
Yüz yıkar saç tarar diş fırçalarken
Giyinirken buluşur karşılaşır vedalaşırken
Neden uğramaz oldu bize artık sorusu
Kefeyi ağdıracak ciğeri gerdirecek
Düştüğü yerin tozuna bulanmış karnındaki kıllar
Dizlerine kadar ıslak kollarında tırnak izleri var
Bu bir elmas kol düğmesi tekidir ki yelek
Astarına teyellenmiş bulundu
Kaçmak isterken vuruldu.


Kapandı mahremiyetine kapanıp yere düştü
Kan yok işte kan çekilmiş meleksi çehresinden
Kül gibi benzi gövdesinin görebildiğimiz yerleri külrengi
Kaçı aklındaydı acaba annesinin tembihlediklerinin
En küçük kardeşine en son neyi vaat etti
Fütursuz ömürler kısadır bilmez miydi
Bilmez miydi herkesten iyi bunu
Kaçmak isterken vuruldu.


Ey pazarlıkçı dul kadınların dillerindeki yapışkan!
Ey kusurları tadat edip vakit öldüren tembel amcazadeler!
Ey gişelerin önünde sabırsızca bekleşenlerin bahanesi!
Ey gövdelerin pişmanlığı!
Ey en çürük meyvesi dünya dillerinin!
Bayramın hamursuzu!
İftar vaktinin kuşkusu!
Haçın dumuru!
Kaçmak isterken vuruldu.


Yetti yokuşların yarılandığı saatte hatırdan çıkarıldığı
Endamını ilginç bulmak yetti kilosunda esrar bulmak
Yazın kumsalda el yapımı kunduralarını görmek
Kışın ayağında sandalet omuzsunda harmani
Yetti alelusul yetti ayaküstü yetti baştan savma
Yetti saydamlığın inkârı
Her kıpırdayan şeye ateş etmek emri alan nemrutun
Silahından fırlayan kurşun değil
Beklentisindeki asit öldürdü onu
Kaçmak isterken vuruldu.


Bakakaldık bakakaldık bakakaldık bak gücümüz
Sessiz kalmakla ıssız kalmak arasına sarkıtıldığımız kadarmış
Yıldızların zillerini çaldıramıyoruz karanlık bastırınca
Acı gün yasa kesiyor vurduramıyoruz güneşe gongunu
Bir sevişme fasılasından santur imal edemiyoruz
Dolunay imbiğinden damıtamıyoruz bir çalpara
Bizi sarmış bizi sarmış bizi sarmış baştanbaşa mucizesizlik
Ferman okuyan kölenin yan tarafında mahcubiyetinden
Kıvrılmış son sayfanın ütüsünde hiçbir keramet yoktu
Kaçmak isterken vuruldu




 İSMET ÖZEL

"yalnızlığıma zalimce bir hayranlık duyuyorum" zarifoğlu

28 Şubat 2012 Salı

“ Bazen bir şey görünür gibi oluyor / Bazen bir şey görünmüyor / Bazen bir şey görünür gibi oluyor / Bazen bir şey görünmüyor / Bazen bir şey görünür gibi oluyor / Bazen bir şey görünmüyor” lale müldür

yalnızlar ne zaman ölmeli?

"suyu seveni derin batırın ırmağa" w.blake

düşler...

kırk

Diyelim ki yazdan kalma bir günde
Diyelim ki yaşım kırk
Nabzım
Uzak bir akraba gibi bana yatıya gelmiş
Otel defterlerine işlenirken yalnızlık

Diyelim ki yazdan kalma bir günde
Diyelim ki yaşım kırk
El kadar bir sabahla dünyadan taşınırken
Susmak da bir şivedir
Güzel ayrılık…

Ali Ayçil

26 Şubat 2012 Pazar

"kuşanmak bir sonsuzluk hayalini / sanki olabilirmiş gibi"


BİR KIZIN BABASI OLMAK

bulutların rengini beyaz olarak, suyun rengini gök
kendimi bir şair olarak, ayıp bir şey olarak
    beslenme çantasında bir dilim keki
çok ayıp bir şey olarak öğretmen kubilay ilk
    öğretim okulunu
imgeyi müteveffa, simgeyi türban, dengeyi mustafa
    kutlu, devrimi marcos olarak
bir kızın babası olarak endişe ediyorum o
   yapayaşlı cumhuriyet mirasından
birdenbire boğazıma basıyor politika, birdenbire
   bir patron

bir kızın babası olmak yoğun bakımın camında bir
   hıçkırık biriktirmektir çünkü
adak kurbanı, yaşlanmak, pazarlık, namaz, boş
   bakış, bir düş incecik

Türk şiirini mübarek bir şey olarak, turgut uyar’ı
   velayet-i fakih
narın babası olarak haydar abiyi, ereni, sacitin hem oğlu
   hem pederi
kızım bana ellerini ver, el ver bana, ellerini sür,
   beni doğur her seferinde

bir kızın babası olmak eve geç gelince
   hayıflanmaktır çünkü
lactum 1, motilium şurup, 36 derece su, üflenmek
   üzere sur

sur üflenmek üzere, kıyamet kopmak, ben olmak
   bir kızın babası
kuşanmak bir sonsuzluk hayalini, sanki olabilirmiş 
   gibi

           İSMAİL KILIÇARSLAN

çehov okuycaz ve sakin olucaz

18 Şubat 2012 Cumartesi

iyi ki öldün tezer. ( 1943 - 18 şubat 1986 )



"aranızda dolaşmak için giyiniyorum. hem de iyi giyiniyorum. iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için."


"bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. inemiyorum, yaşayamıyorum, ölemiyorum."


"her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu, belirsizlikler arasında belirlemeye çalıştığımız yaşam gibi. sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinliğine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar."

"insanın başkasına söyledikleri kendi duymak istedikleridir.yazdıkları,okumak istedikleridir.sevmesi,sevilmeyi istedigi biçimdedir."

" her anı ölüdür.

şimdi sen de bir anısın. sen de ölüsün. her zaman benimle birlikte olan, birlikte taşıdığım, yaşadığım sözcüklerime dönmem gerek. sözcüklerim olmadan o gökyüzüne nasıl dayanabilirdim. o caddeye, o geceye, gecelere, uykuyla uyanıklık arasında öylesine yatıp uyuyamadığım için sinirlendiğim ve her şeyi düşünüp, kalkıp düşündüklerimi sözcüklere çeviremediğim gecelere. ya da uykunun ölümsü derinliğinde var oluşumuzun küçüklüğünü algıladığım gecelere. bu yaşam, beni ancak içimde esen rüzgarları, içimde seven sevgileri, içimde ölen ölümü, içimden taşmak isteyen yaşamı, sözcüklere dönüştürebildiğim zaman ve sözcükler, o rüzgara, o ölüme, o sevgiye yaklaşabildiği zaman dolduruyor.

başka hiçbir şey. "


YÜZ YÜZE


Birazdan küllenir kâğıda döktüğüm harfler
Yüzümü dil tutar, bağırırım:

I.

Bir yanlışlık gibiyim kendimin kıyısında
Rüzgârını öperken beni geçen zamanın
İmzamı vurduğum yerdeyim, vurulduğum
Nerede gecikmişse saati saran salgın
Nerde bir insanı mühürlediysem kendime
Biraz “İspanyol” demenin dağınıklığıyladır
Ve “Akdeniz” bu yüzden kemiğimi ısıtır, şiirde bile
Tüfeğim göz kırparken bağrımdaki orduya
“İstanbul” yüzümden çizilir yanık atlaslara

II.

Kör kahve, incelen su, sarı tütün
Dünyanın halleridir
Yaşamak tavına almazsa coşkunluğumu
Nereye varsam beni yüzüm karşılar
Orada yıkıksarnıç… muhacir
Belimde isli fener
Av kurar, tuz tutar
Dadanmaması için o kuzgun bakışları
Islıktan geçilmeyen şehvet bahçelerinin

Şiir Ülkesi - Eylül 2005

DENİZE BAKMAK


Kalbim Türkçenin bir odası haline geliyor
Ben bir toz bulutuyum sana bakınca
Sen benden eksilenleri topluyorsun, aşk oluyor bu
Kendime sessiz cümleler kuruyorum
Sen beni anlıyorsun ellerin acıdığında

Ben bir uykusuzluğu sığdırıyorum ömrümün sonuna

Sonra İstanbul’da, tramvay geçiyor eski taşların önünden
Güneş alnından öpüyor yalnızlığımın
Ben bir düş damlasıyım deniz bana bakınca

Sen, ikimizin arasındaki boşluksun aslında

Bir Nokta - Ağustos 2009

                                                                                 


ince sızı



Var mıdır nalçaları sevincin
gün tene değince kanatları uzar mı
derin bir secde gibi rüzgara aşılanmak
dostları düşünmenin çarpıntısından mı


Yokum arkadaş düşünmekle varılan tada
hayata yalnızca kafanı banmak
gövdende namusluca güdebilmek sevinci
elbet burkulup kalmaktan iyi.
Kara gözlerimde uğuldayan bu değil ancak
elde tüfek, elde alet, yürekte kor
cebelleşmek yalanla, kirle, tahvilatlarla
damarlarına papatyalar doldurarak
bir serinlik olup dünyaya sokulmak


ben bir deli fışkın değil miyim
sahibim Köroğlu'nun da sahibi değil mi
ve çocukların ezbere bildiği gömleğimin
kendirini kendim ekmedim mi


Öyleyse arkadaşım sinem kanayadursun
ta ki sürgün ya da mahpus kırışıklar yerine
yüzümüz köylü ve gurbetçi yanıklığa dursun
sevmekle doğrulanmıyor madem kalbimiz
girelim yarimizin avlusuna tam tekmil
ve mürdüm erikleri
ve dopdolgun elmalarıyla o bahçede
o geniş kalçalı yarimizi dört kere.




İsmet Özel

16 Şubat 2012 Perşembe

"sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her türlü gökte"

tomris uyar için bir şiir kurma çalışması


seni sonsuz biçiminde buldum o biçimi almıştın
sandviçlerle, kötü şehirle, terle başbaşa kalmıştın

yürüdü üstüne herkesin neonu, herkesin babaannesi
herkesin en eski olan kökü, en eski hanesi

yeşili bozup suya çevirdin, akşamı sonsuz uzattın
ne buldunsa o akşama uygun, ne buldunsa ona kattın

perdeler uzundu, rüzgar kısa, masalar üç bacaklı
masalar dört bacaklı, rüzgarlar uzun, perdeleri kısalttın

sen bir atmacanın en uzun çığlığısın her türlü gökte
göğü büyüttün, otobüsleri aldın, şehirleri ufalttın

yıkılan bir kedi bir süre olarak doldurur sesini
seversin bir kanaryanın sesinden çok kendisini

denizi ve ormanı, açlığı ve başkaldırmayı ayırmadın
bırakılmış bir köşebaşının en güzel tanımıdır adın

seversin diye söylerim her şeyi, sana uygun olsun
çünkü her şeyin birbirine uygununu sen bulursun

gel ellerini ver en güzel ellerini öyle
ruhum, ateş yüreğim, kokum, birlikte öyle

turgut uyar

"ben seni uzun bir yolda yürürken gördüm müydü hiç" edip

"yolculuklar kuruttu içimi enis" enis batur

"açıldı nefesim, fikrim, canevim."


HAYATTA BEN EN ÇOK BABAMI SEVDİM



Hayatta ben en çok babamı sevdim.
Karaçalılar gibi yardan bitme bir çocuk
Çarpı bacaklarıyla – ha düştü, ha düşecek –
Nasıl koşarsa ardından bir devin,
O çapkın babamı ben öyle sevdim.

Bilmezdi ki oturduğumuz semti,
Geldi mi de gidici – hep, hepp acele işi! –
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi.
Atlastan bakardım nereye gitti,
Öyle öyle ezber ettim gurbeti.

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
40’ı geçerse ateş, çağ’rırlar İstanbul’a,
Bi helallaşmak ister elbet, diğ’mi, oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy’nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu.

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim.
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

mare nostrum

en uzun koşuysa elbet
türkiye'de de devrim
o, onun en güzel yüz metresini koştu
en sekmez lüverin namlusundan fırlayarak...
en hızlısıydı hepimizin,
en önce göğüsledi ipi...
acıyorsam sana anam avradım olsun
ama aşk olsun sana çocuk,
aşk olsun...

can yücel

"yalnızım...bunu hep söylüyorum / yalnızım...bunu hep söylüyorum" arkadaş z. özger

"sonra benim şu hüznüm ve durup durup nükseden ağrım / benim ağrım es geçilmesin"

aspirin yahut kalaşnikof


                                        

tut ki tuttu ağrım
arazide kaybolduk
içtiğim şaraplardan ağzım buruş
avurtlarım çökük
içim içerim bihuş
geciktin eyvah eyvah !
ensende şamar topuklarında palaska
içimde sızım sızımken böyle jerusalem
bilesin dönmem yüzümü kabene intikam!

ah senin başın ne güzel ağrırdı istanbulda
bir nehre dur derdin dururdu
sıkıysa durmasın alnının çatından vururdun
ne vardı öyle bodoslama abanacak aşka
aşka sır bulaştırmadan edemez misin
huyun kurusun
etrafın sarılmış
bir damın orta yerine pusmuşken hele
ellerin kurusun
sırası mıydı yeşil elmaları hatırlamanın

ah senin başın ne güzel dönerdi öyle oralarda
büyük irlanda hulyasıyla koyun koyuna yatan ira’lı kızlar
gıcır gıcır bir makas gibi açmışken sana bacaklarını
sen gidip bir arapla sabahladın
namütenahi ahlamaların şuramda düğüm
yetişir günde on kerre küfre girdiğim
öyküm bölük pörçük
yarım yamalak uykum
üstüm açılmış
taze yaralarımdan anlaşılıyor yok yere vurulduğum

üstemden gelemez artık adın
yadımda kaldığınca sana dert yanacağım
belki yanarken sana yazılacağım
derdini zaten yandığımıza yazıldığımızı tez gidenler anlamış olacaklar ki
her şey bu yüzden biraz iğfal edili kalmış
her şeyi birazdan bir titreme alacak
türlü rüyalar gösterilecek zorla bize
her şey bir peygamberdir bir yerden sonra
ve biz şu görgüsüz gecenin bir yarısından sonra
kimden bahsetsek sensin!
mademdi her şey bir yanlış anlamağa
bir su-i tefahüme idi kurban
yani sosyalist boşuna ise sosyalist
mesihi boşuna ise mesihi
şimdi bundan kime ne
DeProfundisClamaviAdTeDomine

ah senin başın ne biçim zonklardı öyle
kıskanıp sana yol veren o gül sürüsünü hatırla
ve dalgınlığın bir özür değil anla
seni fıttıracak bu ağrı
çala kalem yazdıklarından namus
gözlerinden fer
alınmış başından o murassa miğfer
komşu kavmin kızları pek alımlı pek hanım ama
nane tırka le ser çoka waye dedi anan
korkma kanın kaynamaz bana
kanımı kaşıklamak istediğin besbelli
kanım aksa rahatlarım belki
belki bir william burroughs vursak rahatlarız
oh be deriz dünya varmış
deriz ne o öyle cübbenizde müstehçen ayetler
ağzınızda sarımsak kokusu falan

ah senin başın ne güzel ağrırdı öyle
ne olurdu kitabında meryem’e değinmişken bana da değinseydin
yoklasaydın benim de çiviyle ayalarımı
içime düşen kurdu gebertseydin
içimde kendime ilişkin kuşku gırla
bu yüzden dönüp yüzümü o melek entarisi yapıya
salya sümük ağlamak istiyorum
bu yüzden bütün kadınlara
onlarca çocuk yaymak istiyorum
bütün orospular uzunsiyah elbiseler giysin
çünkü düyorum
hepsinin ayak bilekleri halhaldan
ve suratları hüzünden geçilmesin
sonra benim şu hüznüm ve durup durup nükseden ağrım
benim ağrım es geçilmesin

ah senin başın ne güçlü ağrırdı öyle
başın ağrıdığında bir şey görmezdi gözün
başın evet ama dönmedi gözün asla
hep bir şey buldun affetmek için
oysa devi haklasan
o derin güvercini bir koyağa fırlatsan
iz sürsen tütün sarsan
bir bıraksan su nasıl güzel kandırır seni
bakma suyun da içinden bir şeyler geçer yer yer o da utanır sıkılır derinliğinden

su dönerse girdap
başın dönerse bir hap
biliyorum sonra herkes dallarını çırpacağı ağaca gidecek
bazısı boynunun vurulacağı kütüğe
sonra gez sonra göz sonra arpacık
ıskalarsak domaltırlar adamı
yanar çarşı iznin sırıtma şakası yok bunun
çingeneye çektirirler ipini
çünkü yaralar vardır kabuk tutmaz namussuzdur
kuyular vardır içilmeğe içilmeğe suyu kendinden geçmiş
keşke mütamadiyen düşünüp içlendiğim
bana da vaad edilen topraklar olaydı
özellikle ağlayınca anladın mı şimdi gözlerim niçin durup durup yeşile de yeşile çalıyor
ne yani şimdi tutup kendimi
en dokunaklı yerimden vurmayayım mı

oysa ne güzel dönerdi başın
oysa aşka bulaşmamakta inat eden kızlar geçti sonra sokaktan
dokunsan kırılcak meme uçları
erkekleri çıldırtan boyunlarda çıngırak
yüzlerde makyaj tenlerde pudra
gözleri rimel gözbebeği lens
güneşte pişmiş kallavi bir kaysı yanak
geliriz yamacına kaysının
gümüş kupçeleri seyrekçe
kimse bilmez bir kızı yalnız kalınca
kızla birlik kupçeleri usulca
kaysıya incitmeden çakarız
aynen böyle yaparız

tut ki tuttu ağrım
arazide kaybolduk
şimdi ben kıyısından yanaşmağa gidiyorum yangına
kanımı bari kurtarmağa
çünkü ateşlere bakıp yorgunluk atan bir soydan geldiğim aşikardır
vız gelir bana o yanımın tutuşmuş kalması
başımdan gökleri savdığım zamanlardı
bir kızı kendi öz saçlarıyla boğduğum
ben artık bilesin ne bir eski tüfengim
ne kabzaya kakışlı bir zalim desen
kolonya kokmiycak tenin artık sevin
ölü mahzun şakrak ya da sağ
ele geçsem bile bir heyelan gibi
domuzuna iğreti duracağım oralarda

ah senin başın ne güzel ağrırdı öyle
çat kapı girilir miymiş avluya öyle
pattadak sevişilir miymiş taha
tanımıyoruz ki yekdigerimizi daha
hem sonra takat yetirir misin
kaldırır mı miden
diye bir sor
bir yaşamak için gelmedin ya dünyaya
yırtınsan da dövünsen de şu yağan bildiği gibi ıslatacak seni bil
ha bunu bildin gerisi bok püsür
dedim ellerim boğuluyor habire doktor
sonra sanrılar
gaipten guşuma aheste bir avaz gelir
şimdi sen bu kanamayı durdurmadan
nah bir cıgara daha tellendirirsin
asarlar adamı be
kalıbına tükürürler hem sonra ayıp
dedim adam bu hüzünle hani öleceği tutsa
cennete göndermezler mi doktor

ah senin başın niçin güzel ağrırdı öyle
uykulardan tükenmiş gözümüzün önünden
şimdi kucağında bir çocukla sarışın her geçene meryem mi diyeceğiz
iyi ok atamam iyi at binemem
şarabı içmeği beceremem ben
belki yalnız gözlerimi kısıp
uzaklara yakışıklı bakarım
şimdi beni kim anar ki
acayip üşünmüş bir geceden sonra
gidi dünya gidi dünya
tuzdu sıcaktı temmuzdu
ağzım bir mağara gibi uğul uğul
ve boğazlanmış bir hayvanın derisini yüzer gibi
ağır ağır açtın gözkapaklarını

tut ki tuttu ağrım
sargısı hadi açıldı yaramın
ağzım hadi köpürdü
seğirdi yüzüm birden
ve ben mütehayyir
geniş dudaklarını nicedir somurduğum
bir haspanın koynunda
yüzümden düşen bin parça

oysa senin ne güzel dönerdi başın
yıkıldı yıkılacak bulacaksın beni
yıldızlar arka çıkmıyor olacak bana
yakışıyor diye hüzünlü
görmek isteyenler beni
yüzüm tanınmaz halde
sesimdeki kuraklık
genzimdeki hırıltı
geçer diye bekleme
yalnızlığa şimdiden
alıştır bütün uzuvlarını
bahusus gözlerini
kısa parmaklıklı kadınlara bakmaktan
şiddetle men et
her ses bir uçurumdur
her bakış bir gözdağı
fütursuzca şarkılar da söylermiş
ruyalar da görürmüş erotik içerikli
güzele güzel demezmiş
kendinin olmayınca
atarmış da kendini
ta o yüksekliklerden
var mıymış öyle damdan düşermiş gibi
kıza yaşın kaç demek
bütün sular içildi
maşrapamız delik
ateşler de yakıldı
odunumuz sırsıklam
yaşandı yaşanılan
mevsimlerin diyorum en azından birinde
sadra diyorum şifa
bir merhem bulunsaydı
zorumuz neydi de
yüzümüzü tutmayalım yağmura

TAHA AYAR

muhatap

bunda merak edecek ne var
bir mısra, hayat kurtaran bir mısra
a’yı ne kadar uzatacağını bilmeyenlerden şair 
intikam alacaktır
tercüme kokan yerli kahpeliklerden
telif olsa da fark etmeyecek
otuzuna gelmiş ama yirmisine gelememiş kızlardan şair
kırkına gelmiş ve adına para bastıramamış erkeklerden
hiç asabı bozulmayan, başka her yeri bozulan
aptallar için tekrar etmek gerekirse 
şair intikam alacaktır
küçücük elleriyle büyük davranmaktadır
bunda haklıdır

telefonlar şarzda, her şey yolunda
doğal felaketler ajandalarda özenle işaretli
istatistik tabloları mükemmel görünmekte
çaresizlik eğrisi yükselerek sürmekte
sayfalardan taşan çılgın bir eğri
hızlı bir eğri, renkli, manyak, sapık bir eğri
adı şehvetle tekrarlanan bir eğri
yükselen eğri

tacirler yeteri kadar kurnaz şairler yeteri kadar uykusuz
istiklâlde satılır istiklâl madalyaları en ucuz
etler ve oburlar kışa hazırlar
karılarının siparişini düşünürken ölmüş adamlar

harika bayatlamış poğaçalarından bir ısırık daha alabilir
ama şair
vazgeçmeyecek 
çaresizlik sürmelidir
nedeni bilinmemektedir

bıktırıcı yeniden de eski bir hesap
deftere yazılmıştır
şımarık çocuklarını iyi okullara kaydettiren mütedeyyin esnaf
lacoste bir tişört giyip cnn’e çıkınca 
timsah olmaktan da çıkmış sayılmaz
sümerbank botlarıyla büyümüş bir kuşaktan
ablaların ördüğü kazaklarla okumuş
bunun şiirde bir karşılığı olmalı
hayatçı mujikler, müsamere birincileri, kafaderisi avcıları
keyifle uzatırlar bir romalı’nın kılıcına kafalarını
bunun şiirde karşılığı yok 

sadece muhataba anlamlı boş sözlerle
her poetikanın bittiği bir nokta var
hayat kurtaran bir mısra yok
hayat kurtaran bir mısra var 



osman konuk

10 Şubat 2012 Cuma

SONRAKİ SİGARANIN YERİ



Rüzgârı seviyorum sevmediğim şeylerin yerine
Temiz tutuyor aklımın köşelerini
Hayata uğramış kazazedeler gibiyim
Bir müzikle yırtılıyor kalbimi kaplayan zar
1 müzikle çınlıyor varlığın gök kubbesi
Şaha kalkan atlarla başlıyor orkestram

Kulak kesiliyorum sırılsıklam “A”  hali
Uykuları budanmış mendil gibi çocuklar
Zonkluyor telaşımın el değmemiş yerleri
Sabahın sularında zil zurna kelimeler
Bir nefesle açılıyor pas tutmuş damarlarım
1 nefesle yokluyor can evim yerinde mi?
Ses veriyor Türkçeye o kırgın yapraklarım

Türkçe konuş Ya Rabbi anlamıyorum Sen’i
Yokluğa katık olmuş sevecen varlıkların
Sessiz kaderlerinde diz dize karşımdalar
Bende Sen’den bir şey var, söylesem bakarlar mı?
Hayatım sayıyorken sustuklarımı
Bir kadın aralıyor aramızdaki perdeyi
1 dalgınlıksın Sen gök yüzünden okunan
Gölgende yaşıyorum sımsıcak bir üşümek

Yine sana dönüyor her gece bütün dünya
Sen’den bana bakıyor avaz avaz yıldızlar
Hayal çarpması sanki şimdi Sen’i düşünmek
Konuş benimle artık neye sakladın beni?
Yüzüm ki su tutmuyor yağmurlarında bile
Bir kader çiziyorsun benden bana uzanan
1 doğum lekesi sanki gözümde ayetlerin
Sana edilmiş yemin gibi kapılarında  
Rüzgârına yazılı kanatsız şiirlerim!
                                                                   

kitap-lık - Ocak 2012